Santiago de Cuba, Küba.

Standard

 

 

 

 

21 Ekim 2013, Pazartesi.

DSC08323

DSC08324

Burası aslında bir eczane.

 

DSC08325

Santiago de Cuba’da bir mağazanın vitrini bu şekilde sergileniyor.

DSC08326

DSC08330

DSC08337

DSC08355

 

DSC08327

DSC08358

 

Cuartel Moncada’dan görüntüler.

DSC08362

DSC08370

DSC08372

 

DSC08380

DSC08399

DSC08409

DSC08386

 

Kaleden manzaralar.

DSC08428

Kalenin tepesinden gideceğimiz Cayo Granma adası gözüküyor.

IMG_3001

 

DSC08438

 

Cayo Granma feribotunu beklerken.

DSC08442

Feribotumuz kıyıya yanaşıyor.

DSC08449

DSC08453

Yemek yediğimiz yerde müzik çalan sevimli ikili.

DSC08460

DSC08469

 

DSC08471

DSC08474

Cayo Granma’dan.

DSC08481

Havana uçağımız.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra şehir içerisindeki ilk durağımız “Cuartel Moncada” oluyor. Ara sokaklarda sıcak hava bedenimize işlerken kaybola kaybola bu tarihi askeri garnizonu buluyoruz. Bu askeri garnizon 1874 yılında bağımsızlık savaşı sırasında burada esir tutulan Guillermon Moncada’dan ismini alıyor. Buranın bu kadar kayda değer olmasının arkasındaki temel neden ise 26 Temmuz 1953’te Fidel Castro yönetimindeki 100 kişilik bir ekibin Küba’nın o dönemdeki en güçlü ikinci askeri garnizonu olan bu birime saldırı gerçekleştirmiş ve beklenen sonucu alamamış olması.

Devrimden sonra bu binalar okula çevrilmiş ve 1967’de de belirli bir kısmı müze halini almış. Bina içerisindeki sınıflarda öğrenciler hala eğitim almaya devam ediyorlar. Müzenin girişindeki sınıflarda ders alan çocuklara göz atabiliyorsunuz. Üstelik bahçede de beden eğitimine katılan minikler yüzümüzü güldürmeye yetiyor. Müzeden içeri girdiğimizde dünyalar tatlısı rehberimiz Gretel bizi teker teker müzenin odalarında gezdirerek yarım saat içerisinde Küba’nın bütün devrim tarihini kısaca bize özetliyor. Binanın duvarlarında hala kurşun izlerini görebiliyorsunuz. İçeri girerken ders alan çocuklara göz atabiliyorsunuz, üstelik bahçede de beden eğitimi dersi devam ediyor.

Buradan şehir merkezine geri dönüyoruz. Bir önceki gün Pazar günü olduğu için kapalı olduğunu düşündüğümüz tütün fabrikasını ziyaret etmeye çalışıyoruz. Meğersem fabrika temelli kapalıymış. Yani ziyaretçilere izin verilmiyormuş, tabi bunu bize kimse söylemiyor. Sonrasında tekrardan konukevimize geri dönüp eşyalarımızı toplayıp saatler 12:00’yi gösterirken de “Mi amor” teyzemize veda ediyoruz.

Bir taksi ayarlayarak şehirden 10 kilometre uzakta bulunan “Castillo de San Pedro de la Roca del Morro”yu ziyarete gidiyoruz. Bu arada eklemekte fayda var minicik taksinin içerisinde bizden başka biri şoför, diğeri de yancısı iki kocaman adam oturuyor. Biz de üç kişi minicik arka koltuğa sıkışıyoruz. 1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kale, Santiago limanının girişinde tüm görkemi ile yükseliyor. Kale 1587’de ünlü İtalyan askeri mühendis Giovanni Battista Antonelli tarafından Santiago’yu korsanlardan korumak adına tasarlanmış.

Günümüzde kalenin içerisinde “Museo de Pirateria” bulunuyor. Kalenin tepesinden de muhteşem Karayip kıyılarının manzaralarına göz kırpabiliyorsunuz. Burada şans eseri, bayram tatilini geçirmek için Küba’ya gelen bir başka Türk’e daha denk düşüyoruz. Zaten Küba’da kiminle konuşsak Türklerin bu ülkeyi çok sık ziyaret ettiğini duyuyoruz. Şaşırtıcı değil mi?

Sonrasında ayarladığımız taksiye atlayıp “Cayo Granma” isimli adacık için feribotların kalktığı limana gidiyoruz. Söylenenin aksine feribotun gelmesi on değil, kırk dakika sürüyor. Feribot geldiğinde de Cayo Granma’ya uğramadan önce sırayla bölgedeki bütün koylara ve adacıklara uğruyor. Cayo Granma’ya vardığımızda ise karnımız aç, hava ise oldukça sıcak. Bizimle beraber gelen taksinin ikinci kafadarı bizi bir arkadaşının restoranına götüreceğini söyleyince biz de çok opsiyonumuz olmadığını düşünüp peşine takılıyoruz. On dakika içinde adanın yarısını yürüdükten sonra, bize vaha gibi gelen restorana giriyoruz. Güzel müzik, güzel yemek, güzel içkiler bir anda herkesin yüzünün gülmesine neden oluyor. Burada bir buçuk saate yakın kalıyoruz. Muhteşem deniz ürünleri ile karnımızı doyurduktan sonra da adanın geri kalan yarısını on beş dakikada yürüyüp tekrardan limana dönüyoruz.

Ana karaya vardığımızda taksicilerimiz bizi havalimanına bırakıyor; ama uçağımıza daha neredeyse dört saat var. Iraz bankodakilerle konuşup farklı havayolundan olmasına rağmen bir önceki Havana uçağına binmemiz konusunda görevlileri ikna ediyor. Tabi ki belli bir rüşvet karşılığında. Rüşvet dediğime de bakmayın, Küba’da her şey “bahşiş” üzerinden ilerliyor. Bahşiş verdiğiniz sürece kapanan kapılar açılıyor, olmayan imkanla yaratılıyor. Bahşiş ne kadar mı?Sadece 5 CUC, yani 10 TL. Havana’ya uçuşumuz minik pırpır uçağımızla iki saat sürüyor. Vardığımızda 20 CUC’a bir taksi ayarlayıp şehir merkezindeki konukevimize gidiyoruz. Tam konukevine girerken öyle bir yağmur bastırıyor ki, neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Islanmış ve yorgun bir biçimde zili çalıyoruz, çalıyoruz açan yok. Teyzeler uyumuş bile. Şansımıza karşı komşu çıkıyor da teyzeleri telefonla arıyor, biz de on beş dakika rötarla içeri girebiliyoruz. Konukevine bizden sonra gelmiş çiftle biraz muhabbet edip ertesi gün erkenden otobüsümüz olduğu için yataklara yöneliyoruz.

20 Ekim 2013, Pazar.

IMG_2839

 

Museo de la Lucha Clandestina.

IMG_2842

IMG_2847

IMG_2867

DSC08106

DSC08114

DSC08117

DSC08119

Santiago de Cuba sokakları.

DSC08124

DSC08126

Casa de la Truva’da müzik gün boyu devam ediyor. Gündüz matineleri mekanın alt katında yer alıyor.

DSC08132

DSC08133

DSC08140

La Escalera.

DSC08149

 

Hava sıcaklığına dikkat!

DSC08150

 

Yemek yediğimiz restorandan.

DSC08158

DSC08159

DSC08161

DSC08164

DSC08165

 

Rengarenk sokaklar.

DSC08168

DSC08170

DSC08184

 

Hotel Casa Grand’dan şehir manzaraları.

DSC08200

 

Parque Cespedes’deki senfoni orkestrası konseri.

DSC08205

DSC08210

DSC08236

 

Plaza de Marte’den konser görüntüleri.

DSC08268

 

DSC08278

 

Şehir çapında sinevizyon gösterileri devam ediyor.

DSC08274

 

Sokaklar festival dolayısıyla trafiğe kapalı.

DSC08284

Mini bir defileye denk geliyoruz.

DSC08292

 

Mini lunapark.

DSC08300

 

Tropik balıklar derken?

DSC08304

 

Iris jazz bar’daki konser oldukça keyifli geçiyor.

DSC08317

Konukevine dönüş yolunda sokaklar bomboş.

Sabah erkenden güne başlıyoruz. Terasımızda kahvaltımızı yapıyoruz. Yolculuk öncesinde ve yolculuk sırasında hava durumunu kontrol ederken Küba’nın güney bölgelerinde fırtına olacağı haberleri bizi son derece endişelendirse de, Santiago de Cuba’ya vardığımızda durumun aslında tam tersi olduğunun farkına varıyoruz. Daha öğlen saatleri bile olmamasına rağmen hava 37 dereceyi gösteriyor. Her adımımızda asfalt sanki ayağımıza yapışıyormuş hissini yaşatıyor. Üstüne bir de şehirlerde kapalı şişe su bulmak düşünüldüğü kadar kolay olmadığından ben gün içinde sürekli Oz Büyücüsü’ndeki yanan cadı gibi hissediyorum.

Arka sokaklardan ilerleyerek ilk durağımız olan “Museo de la Lucha Clandestina”ya gidiyoruz. Zamanında bir karakol olarak kullanılan bu bina, M-26-7 yani 26 Temmuz Harekatı aktivistleri tarafından 30 Kasım 1956’da saldırıya uğramış. Daha sonra müzeye dönüştürülen bu bina, günümüzde 1950’lerde Batista rejimine karşı yaşanan mücadelelerin tarihini anlatıyor. Bu küçük müzeyi görevli teyzenin bize rehberlik yapması sayesinde daha net anlıyoruz. Sonrasında da yine aynı bölgede yer alan Fidel Castro’nun öğrenciyken yaşadığı evi inceleyip sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Ana meydan üzerinden tarihi binalara, malikanelere göz atıyoruz. Eddy’nin minicik “La Escalera” isimli tarihi kitapçısına giriyoruz. Biz buradayken Eddy bize muhteşem müzikler çalıyor, biz çıkarken de mikrofonla bütün sokağa “Türkler geldi.” anonsu yapıyor.

Şehrin renkli sokakları arasında dolandıktan sonra, daha fazla sıcakla mücadele edemeyeceğimizi anlayınca da meydanda yer alan “Hotel Casa Granda”nın gölgeli serin balkonuna sığınıp biraz soluklanıyoruz. Burada bir saat kadar dinlendikten sonra karnımızı doyurmak üzere daha önce önünden geçtiğimiz Plaza de Dolores’teki bir restorana oturuyoruz. Bu restoran son derece yerel. Öyle ki biz içeri girdiğimizde herkes bize bakıyor. Yabancıların burada yemek yemesi çok alışıldık olmasa gerek diye düşünüyoruz. Sonunda yemeklerimizi sipariş edip etrafı incelemeye başlıyoruz. Pazar günlerini hep beraber geçiren ailelerin birçoğu da öğle yemeği için burada mola vermiş. Özellikle yan masamızda 5 çocukla mücadele eden grubun hareketliliği bizi bile yormaya yetiyor. Yemekler geldiğinde ne olduğunu çok da anlayamadığımız bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bir an önce karnımızı doyurup mekandan kalkıyoruz.

Yemek sonrasında odaya dönüp biraz dinleniyoruz. Ben bu arada soğuk duş alarak kendime gelmeye uğraşıyorum. Klimalı odaların değerini Küba’da tekrar tekrar anlıyoruz. Sonrasında da çok oyalanmadan deniz kenarında yer alan tütün fabrikasını ziyaret etmeye karar veriyoruz. Tütün fabrikasına gittiğimizde buranın kapalı olduğunu söylüyorlar bize. Biz de gerisin geri otelimize geri dönüyoruz. Akşama kadar otelde kalıp biraz dinleniyoruz. Sonunda akşam yemeği vakti geldiğinde de kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehirden beklediğimizi çok alamamışız. Hem kısa sürede gezecek görülecek yerlerin birçoğunu tüketmişiz, hem de umduğumuzdan çok daha cansız bir ortamla karşılaşmışız. Bu düşünceler içerisinde sokaklarda yürürken ilk şaşırtıcı şey oluyor: Parque Cespedes’in ortasında bir senfoni orkestrası konserine denk geliyoruz. Bir süre parkta kalıp kaliteli müziği dinliyoruz. Sonrasında da şehrin daha önce yürümediğimiz ara sokaklarından Plaza de Marte’ye doğru yürüyoruz. Santiago de Cuba’nın bize ikinci sürprizi de burada ortaya çıkıyor. Meydanda kurulmuş bir sahnede on – on beş dakika arayla ilk olarak bir grup şarkı söylüyor, sonrasında yaşlı bir teyze ve amca ellerinde gitar ve mikrofon ile yerel şarkılar söylemeye başlıyor. En son olarak da rengarenk kıyafetleri ile kalabalık bir kadın grubu dans etmeye başlıyor. Meydan cıvıl cıvıl, çocuklar, gençler, yaşlılar, evliler, bekarlar herkes burada. Biz bir süredir şehrin hayat belirtilerinin nerede saklandığını sorgularken son gecemizde şehrin canlılığını bir anda buluyoruz. Meydanda bir süre kalıp gösterileri izliyoruz. Sonrasında da meydana uzanan ana cadde üzerine kurulmuş tezgahlara inceleyerek yemek yemeyi planladığımız “El Barracon” isimli restorana doğru yürüyoruz. Yol üzerinde dondurma, yerel yemekler, şekerleme, akvaryum balığı, hediyelik eşya ve takı satanların tezgahları bulunuyor. İki farklı yerde projeksiyon ile film gösterimlerine denk geliyoruz. Üstelik sokağa kurulmuş platformlardan bir tanesinde sergilenen defileyi bile yakalıyoruz.

Sonunda El Barracon’a vardığımızda yemeklerimizi sipariş etmek oldukça uzun sürüyor. Bir saat sonunda ise devasa porsiyonlarda yerel yemeklerimiz geliyor. Yemekleri yedikten sonra da yavaş yavaş tezgahları toplamakta olan panayır bölgesine geri dönüyoruz. Bu sırada bir dondurmacının önünden geçerken dondurma yemeyi öneriyorum ben. Biz içeri girdiğimizde önce bir kadın kavgası kopuyor, sonra bir süre bizi nereye oturtacaklarını bulamıyorlar. Bir yere oturduğumuzda ise sipariş sonrası hesap krizi çıkıyor. Daha önce Havana’da yaşadığımız problemin bir benzeri burada da tekerrür ediyor. Aslında bu dondurma mekanları yerellere yönelik. Küba’da da yerel ve yabancı ayrımı çok net bir şekilde yapılıyor.  Yemeklerin tamamı yerellerin kullandığı CUP para birimi üzerinden hesaplanırken, benim hesabı neredeyse 25 kat daha değerli olan CUC ile ödemeye çalışmam siparişimi alan teyzeyi oldukça sinirlendiriyor. Verdiğim ufak para biriminin kalan üzerini teyzeye bahşiş olarak bırakınca, neredeyse beni döveceğine emin olduğum teyzemin yüzünde güller açıyor.

Dondurma sonrasında otelimize doğru yavaş yavaş dönerken yol üzerinde Iris Jazz Bar isimli bir bara denk geliyoruz. Plaza de Marte’ye bakan bu mekana çok düşünmeden giriyoruz. Biz içeri girerken bize bileti satan adamın, aslında orada çalışmadığı konusunda garson kız ile ayrı bir problem yaşıyoruz. Garson kız ve biletçi adam sorunu kendi aralarında çöze dursunlar, bizi sahne önündeki masalardan birine oturtuyorlar ve bizim için Küba’nın en hatırlanası gecelerinden bir tanesi başlıyor. Flütistle beraber altı kişilik ekip muhteşem bir konser sergiliyorlar. Konser sonrasında bizimle beraber müziği dinleyenlerden biri beni elimden tutup ekiple tanıştırmaya götürüyor. Konser boyunca futbolcu Alex’e ne kadar benzediğini düşündüğüm perküsyoncu ile benim harika İspanyolcam sağolsun biraz muhabbet ediyoruz.

Hatırlanası bir gece daha biz odaya dönüş yolundayken karanlığa karışıyor.

19 Ekim 2013, Cumartesi.

IMG_2699

IMG_2741

Yoldan manzaralar.

IMG_2781

 

Santiago de Cuba’ya hoşgeldik.

DSC08085

 

Konakladığımız mahalleden.

DSC08093

Catedral de Nuestra Senora de la Asuncion.

DSC08097

Casa de la Trova’dan.

Santiago de Cuba’ya, Trinidad’dan otobüs 12 saat sürüyor. Gece otobüsü olmadığını öğrenince biz de günün tek otobüsü olan sabah 08:30 için biletlerimizi ayırtıyoruz. Otobüs istasyonuna gittiğimizde çantalarımızı alıştığımız uygulama ile görevlilere veriyoruz ve otobüsteki yerlerimizi alıyoruz. Santiago de Cuba’ya olan yolculuğumuz, bir saat rötarı da ekleyince 13 saat kadar sürüyor. Yolda Küba’nın bütün büyük şehirlerinin içinden geçiyoruz: Cienfuegos, Camagüey, Las Tunas, Bayamo. Yol boyunca tıngır mıngır otobüsümüzle yol kenarında oturanlara, rom içenlere, kaldırımlarda domino oynayanlara, bisikletleri ile geçenlere, teraslarında çamaşırlarını asmaya uğraşan teyzelere, evlerinin önünde sallanan sandalyelerde oturan amcalara, sokaklarda koşuşturan çocuklara tanık oluyoruz. On üç saat yarı uyuklayarak, yarı yol izleyerek akıp gidiyor.Şansımıza Onur’un otobüs yolculuğu sırasında tanıştığı rehber sayesinde hem şehre ilişkin ipuçları ediniyoruz, hem de akşamında konaklayacağımız evi ayarlıyoruz.

Akşama saatlerinde şehre vardığımızda yine elleri fotoğraf ve broşürler ile dolu bir kalabalığın bizi otobüs istasyonunun önünde beklediğini fark ediyoruz. Onur bizden önce istasyondan çıkıp bizi karşılayacak aracın şoförünü buluyor.

Şehir meydanına çok yakın bir ara sokakta bulunan evimiz son derece yerel. Araç ile girdiğimiz daracık sokak kendisini evin sıkıcılığından, sokağın canlılığına ve hareketliliğine atmış insanlarla dolup taşıyor. Sokakta sürekli bir gürültü, sürekli bir hareketlilik var. Eve adımımızı attığımızda ise bizi sürekli “Mi amor”diye çağıran ev sahibimiz ile tanışıyoruz. Mi amor teyze bize teras katındaki mütevazi odamızı gösterdikten sonra da akşam yemeğimizi hazırlamaya başlıyor. Bu sırada biz de terastan sokağı izlemeye koyuluyoruz.

Akşam yemeğimiz küçük çapta bir ziyafet şeklinde masayı donatıyor: muz kızartması, avokadolu salata, tavuk, pilav ve flam adını verdikleri krem karamel. Yemek sonrasında çaylarımızı yudumluyoruz. Sonunda da dışarı çıkıyoruz.

Santiago de Cuba, ülkenin kültürel başkenti olarak da biliniyor. Üstelik Küba edebiyatı, müziği, mimarisi, siyaseti için de son derece önemli bir yer taşıyor. Şehrin ana meydanlarından bir tanesi olan Parque Cespedes’e on dakika uzaklıkta konakladığımız için, ilk durağımız bu park oluyor. Geç bir saat olmasına rağmen park oldukça kalabalık. Grup grup insanlar parkın farklı köşelerinde oturuyorlar, muhabbet ediyorlar. Iraz ve Onur bir kenarda otururken, ben de fotoğraf çekmeye dalıyorum. Bu sırada rengarenk giyinmiş üç Kübalı çocuğun laf atması sonucu bir süre onlarla muhabbet ediyorum. Sonunda da gecenin canlı müzik dozunu almak adına Casa de La Trova’ya gidiyoruz. Küçük bir sahnede, kötü müzik sistemi ile kalabalık bir grubun çaldığı yerel ve popüler Küba tınılarını artık hepimizin gözleri kapanmaya başlayana kadar dinliyoruz.

 

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s