Monthly Archives: Kasım 2013

Oaxaca, Meksika.

Standard

4 Kasım 2013, Pazartesi.

DSC09513

Monte Alban’dan Oaxaca manzarası.

DSC09533

DSC09542

Juego de Pelota.

DSC09544

DSC09549

DSC09557

DSC09562

DSC09564

DSC09565

DSC09571

DSC09572

DSC09575

DSC09578

Platforma Sur.

DSC09588

Monte Alban manzaraları.

DSC09591

DSC09592

DSC09594

Pazarlara tekrardan merhaba. 

Sabah çok da geç kalmadan şehrin güneybatısında yer alan Mina sokağından kalkan minibüsleri yakalayarak bölgenin en ünlü antik kentlerinden bir tanesi olan “Monte Alban”ın yolunu tutuyorum. Odamdaki Alman kızdan bu antik şehrin ününü çok duyduğum için ben de buraya kadar gelmişken görmek istiyorum. Monte Alban, Kolomb öncesi dönemden kalma antik kentlerden bir tanesi. MÖ. 500 civarında kurulduğuna inanılan bu antik şehir, Meksika ve Orta Amerika bölgesindeki en eski yerleşimlerden bir tanesi olma özelliğini koruyor. Monte Alban, sözlük anlamı olarak beyaz dağ anlamına geliyor.Mina sokağından kalkan minibüsler ile 50 peso karşılığında (dönüş de ücrete dahil) bir saat içinde bölgeye gidebiliyorsunuz (şehirden sadece 9 kilometre uzakta halbuki). Kalıntıların bulunduğu bölgeye giriş için ayrıca bir 57 peso ödemeniz gerekiyor.

Bölgeye girdiğinizde ilk olarak küçük bir müze ile karşılaşıyorsunuz. Açıklamalar İspanyolca olsa da sergilemeler ilgi çekici. Bölgeyi diğer antik kentlerden farklı kılan ise şehrin kurulduğu dağın muhteşem manzarası. Bulunduğu dağdan neredeyse bütün Oaxaca ayaklarınızın altındaymış gibi hissediyorsunuz. Antik kentin merkezinde Gran Plaza adı verilen 300 metreye, 200 metre genişliğinde devasa bir meydan yer alıyor. Birçok tapınak ve yapı bu meydanın etrafında bulunuyor. Antik Maya dönemine özgü birçok şehirde olduğu gibi burada da “Juego de Pelota” yani top sahası bulunuyor. Harflere göre isimlendirilmiş yapılarda tarih öncesi dönemden kalma kabartıları görebiliyorsunuz. Meydanın merkezinde yer alan “Platforma Sur”a devasa merdivenlerinden çıkıp bölgenin büyüleyici panoramasını izleyebiliyorsunuz. Bölgede üç saate yakın vakit geçiriyorum. Bu sırada İsrailli Jason ve Meksikalı arkadaşları ile tanışıyorum. Bir süre onlarla muhabbet ettikten sonra da şehir merkezine giden otobüsü yakalayıp Oaxaca’ya dönüyorum.

Oaxaca’ya döndüğümde bir gün önceden gözüme kestirdiğim eşyaları almak için kolları sıvıyorum. Pazarlar arasında gün batana kadar dolanıp beğendiğim el işlemesi blüzleri, deri çantayı, birkaç tane ufak bölgeye özgü toprak hediyelik eşyaları satın alıyorum. Sonrasında da eşyalarımı hostele bırakıp bir sonraki sabah gideceğim Mexico City için otobüs biletimi almak üzere otobüs istasyonuna gidiyorum. Şehrin kuzeyinde bulunan otobüs istasyonuna giderken kullanmadığım farklı yollardan geçerek şehrin rengarenk sokaklarını dolanıyorum. Üstelik Merida’da mezarlıkta tanıştığım Kübalı / Amerikalı aile ile de iletişime geçiyorum. Mexico City’de misafirleri olmam konusunda ısrar ediyorlar. Ben de aile yanında kalmanın güzel olacağını düşünüp tekliflerini büyük bir memnuniyetle kabul ediyorum.

Hava kararmaya yakınken yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine oturup gecenin geri kalanını burada geçiriyorum.

3 Kasım 2013, Pazar.

DSC09422

Zocalo Meydanı.

DSC09600

Zocalo Meydanı’nın ayakkabı boyayıcıları.

DSC09403

DSC09429

DSC09469

DSC09470

IMG_4026

DSC09402

DSC09472

Oaxaca sokakları.

DSC09415

DSC09416

DSC09417

DSC09419

DSC09420

DSC09423

DSC09424

Palacio de Gobierno’dan.

DSC09426

DSC09427

DSC09428

DSC09430

DSC09431

Pazarlardan manzaralar.

DSC09438

DSC09440

DSC09451

DSC09452

Çikolata dükkanlarından.

DSC09455

Meşhur Chapulines, yani çekirgeler.

DSC09462

DSC09464

DSC09468

Basilica de la Soledad.

DSC09458

IMG_3953

DSC09461

Museo de los Pintores Oaxaquenos.

DSC09474

Centro Fotografico Alvarez Bravo’dan.

DSC09407

DSC09478

DSC09479

IMG_3947

IMG_3979

IMG_3982

IMG_4025

Rengarenk Oaxaca sokakları.

DSC09482

DSC09483

DSC09485

DSC09489

DSC09492

Museo Casa de Juarez.

DSC09496

DSC09481

Museo Casa de Juarez’den çıktığımda sokakta rengarenk bir kutlamaya denk geliyorum.

IMG_4017

Santo Domingo Kilisesi.

DSC09501

Oaxaca sokaklarında yer alan dükkanlarda Ölüler Günü kutlamaları devam ediyor.

DSC09502

DSC09505

Modern Sanat Müzesi’ndeki dans gösterisinden.

Sabah erkenden uyanıyorum. Önümde şehri keşfetmek için koca bir gün bulunuyor. Kahvaltımı hostelde yaptıktan sonra şehrin ara sokaklarının yolunu tutuyorum. İlk durağım Zocalo Meydanı ve etrafındaki binalar oluyor. Oaxaca Katedrali’ni ziyaret ediyorum. İnşasına 1553’te başlanmış bu Katedralin yapımı 18. yüzyılda tamamlanmış. Meksika’daki çoğu dini yapı gibi bu bina da yıpranmışlığı ile ayrı bir havaya bürünüyor.

Biraz da şanslı günüm. Çünkü günlerden Pazar ve neredeyse bütün müzeler ücretsiz! Ben de fırsattan istifade bölgede yer alan “Palacio de Gobierno” yani Hükümet Sarayı’na gidiyorum. Geniş avlusu ile dikkat çeken bu binanın giriş katında Meksika’ya özgü el yapımı bebekler sergileniyor. Sarayın iç duvarlarından bir tanesinde boydan boya bir duvar resmi yer alıyor. 19. Yüzyılda Arturo Garcio Bustos tarafından yapılmış bu muazzam resim, Meksika tarihine ilişkin farklı öğeler barındırıyor. Binanın üst katında ise farklı sergilemeler bulunuyor. Tamamı İspanyolca olan bu sergilemeler arasında jeolojiden tutun da astronomiye kadar farklı başlıklar ele alınıyor. Çok anlamadan da olsa farklı odaları gezdikten sonra şehrin arka sokaklarında yer alan pazarlara yöneliyorum.

Bir ülkede pazarlar en ilgimi çeken yerlerin başında geliyor. Hareketliliklerine, renklerine, kokularına hayranım bu mekanların. Turisti, yereli aynı amaçla, aynı mekanda birleştiren nadir yerler. Hele bir de Meksika’dakiler… Şehrin en büyük pazarlarından olan “Mercado Juarez” ve “Mercado 20 de Noviembre”ye gidiyorum. Buralarda hediyelik eşyalardan sebze meyveye, baharatlardan deri ürünlere, el işlemelerinden oyuncaklara kadar her şey ama her şey bulunuyor. Üstelik pazarın daracık koridorları arasında şehrin en lezzetli yemeklerini en ucuza yiyebilmeniz için ufacık tezgahlar da yer alıyor. Zigzaglar çizerek pazar koridorları arasında dolandıktan sonra bölgedeki bir diğer pazar olan “Mercado de Artesanias”a gidiyorum. Burada daha çok tekstil ürünleri satılıyor. Meksika’nın renkli tekstil ürünleri en başından beri aklımı çelse de bu Pazar gününü normalde yaptığımın aksine piyasa araştırması yaparak geçirmeye karar veriyorum. Yani hemen heyecanlanıp satın almıyorum ve fiyatları kıyaslamaya uğraşıyorum. Pazarların önünde ve sokaklarda bölgenin en ünlü atıştırmalıklarından bir tanesi olan Chapulines’e rastlayabiliyorsunuz. Nam-ı diğer çekirgeler. Soslu, sossuz, acılı, acısız… Her türüne köşe başlarındaki yaşlı teyzelerin ufak tezgahlarında rastlamak mümkün.

Oaxaca bölgesi gastronomik olarak Meksika’da ön plana çıkan bölgelerden bir tanesi. Bölgeye özgü çekirgeler, peynir, çikolata, “mole” adı verilen biber bazlı soslar ve baharatların yanı sıra, bölge Mezcal isimli içeceğin de anavatanı. Mezcal, tekilaya benzer şekilde agav bitkisinden üretiliyor. Fakat içeceğin elde edilebilmesi için bitkinin en az 6-8 yıllık olması gerekiyor. Çoğu zaman mezcal şişeleri dibinde bir kurtçukla geliyor. Şehrin ünlü olduğu bir diğer ürün ise çikolata. 20 de Noviembre ve Mina isimli sokaklarda yan yana dizilmiş çikolata dükkanlarının kokusunda kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Ben de bunlardan bir tanesine giriyorum. İlk olarak çikolatayı nasıl yaptıklarını izliyorum. Kakao taneleri öğütme makinesinin tepesinden sokuluyor ve sonucunda yoğun kıvamlı çikolata ortaya çıkıyor. Sonrasında bu karışım, şeker, badem, tarçın eşliğinde son halini alıyor. Mayordomo, Soledad ve Guelaguetza en bilindik markalar.

Sonrasında da dükkanın café kısmına oturup sıcak çikolatamı sipariş ediyorum. Sıcak çikolatayı içine banarak içmeniz için bir porsiyon ekmekle beraber servis ediyorlar. Üstelik bu dükkanlarda sadece yemek ve içmek için değil, yemeklere katmak için de biber ile hazırlanan çikolatalı mole sosları da satıyorlar.

Sonrasında şehrin doğu bölgelerine yöneliyorum. “Basilica de la Soledad” isimli 17. yüzyıldan kalma görkemli kilisenin önünde yer alan geniş avluda Ölülerin Günü kutlamalarından kalma süslemeler yer alıyor. Bölgede aynı zamanda büyükçe bir Pazar daha bulunuyor. Üsteiik şehrin batı bölgelerinde duvarlar şehrin en güzel graffitilerine de ev sahipliği yapıyor. Oaxaca zaten Meksika şehirleri arasında sanatçı ruhu ile bilinen bir şehir. Bu yüzden rengarenk detayları duvarlarda görmek şaşırtıcı olduğu kadar gülümsetici oluyor.

Şehrin sanat anlamında en önemli müzelerinden olan “Centro Fotografico Alvarez Bravo”, “Galeria Quetzzalli” ve “Museo de los Pintores Oaxaquenos”u ziyaret ediyorum. Özellikle Centro Fotografico Alvarez Bravo’da çok güzel fotoğraf sergilemelerine denk geliyorum. Sonrasında da “Museo Casa de Juarez”e gidiyorum. Burası 19. yüzyılın en ünlü Meksikalı lideri Benito Juarez’i gençliği sırasaında desteklemiş ciltçi Antonio Salanueva’nın küçük ve alçak gönüllü evi. Ev içerisinde geniş bir avlu etrafına yayılmış odaları ziyaret edebiliyorsunuz.

Artık ayaklarıma kara sular inmişken yoldaki restoranlardan birisinde mola veriyorum. Güzel yemekler ve içecekler Meksika’yı Meksika yapan detaylar. İşin komik tarafı bir noktada restoranda Tarkan ve Sertab Erener çalmaya başlıyorlar. Türkiye ve karşıma çıktığı komik yerler. Ah. Restorandan çıktığımda hava kararmış bile. Şehrin karanlık, ama cıvıl cıvıl ve fazlasıyla renkli sokaklarının her birinde ayrı bir atraksiyon oluyor. Sokak sanatçıları sokaklarda boş buldukları yerleri doldururken, bir önceki gece olduğu gibi ana meydanlarda gösteriler var. Üstelik Modern Sanat Müzesi’nde de rengarenk kıyafetler giymiş bir grup genç modern dans gösterisi yapıyor. Bir süre daha sokaklarda dolanıp gösterilere göz atıyorum. Sonrasında da hostelin yolunu tutuyorum.

2 Kasım 2013, Cumartesi.

DSC09378

Zocalo Meydanı’nını kostümleriyle dans eden insanlar doldurmuş.

DSC09391

Santo Domingo Kilisesi önündeki modern sanat gösterisi.

DSC09395

DSC09398

Alcala Sokağı’nda yer alan mağazalardan bir tanesinin sunağı.

DSC09401

Alcala Sokağı.

Merida’dan Oaxaca’ya olan yolculuğum 23 saat sürüyor. Şansıma yanımda kimse oturmadığı için yolun büyük bir kısmını uyuyarak geçiriyorum. Yol boyunca otobüsümüzü üç kere durduruyorlar. İlk ikisinde polis kimlik kontrolü yapıyor, sonuncusunda ise askerler çantalarımızı arıyor. Buna ek olarak yolculuk sırasında küçük çapta bir heyecan yaşamayı da ihmal etmiyorum. Bir noktada, yol üzerindeki şehirlerden bir tanesinde yolcu indirip bindirmek için duruyoruz. Ben de bu sırada tuvalete gidip elimi yüzümü yıkayayım diyorum. Normalde otobüsler son derece konforlu, üstelik içlerinde de uçak tuvaletlerini andıran temiz tuvaletler bulunuyor. Bu nedenle tuvalet sıkıntısı yaşamıyorsunuz.

Ben tuvaletten çıktığımda bir de ne göreyim, otobüs piyasada yok! Normalde otobüs molalarında kaybolmaktan çok korksam da, her seferinde şaşkınlıkla ne indiğim aracın cismine ve tipine, ne de plakasına bakıyorum. Bu sefer gerçekten otobüsün beni almadan gittiği korkusu içten içe etkisini gösteriyor. Birkaç kişiye soruyorum, “Gelecek, gelecek.” diyorlar.  Ben tabi inanmıyorum en başta. Koca otobüs nereye gidebilir ki? Aradan on dakika geçtikten sonra otobüs geliyor. Meğersem, benden sonra bütün yolcular inmiş. (İnsan, yolculuk yaptığı tek bir insanın suratını bile hatırlamaz mı arkadaş ya?) Otobüs de benzin almaya gitmiş. Genelde uzun süreli yolculuklarda bu uygulama varmış.

Oaxaca’ya akşam üzeri 18:00 gibi varıyorum. Otobüs istasyonu haritada şehir merkezine çok yakın gözüküyor. Yine bir Anıl klasiği: şehir meydanına giden otobüslerin durağının nerede olduğunu algılayamayınca ben de yürümeye başlıyorum. Yirmi dakika sonra hostelimdeyim!

Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehir merkezine yöneliyorum. Burada hala “Ölüler Günü” kutlamalarının etkileri kendisini gösteriyor. Ana meydan olan “Zocalo Meydanı” cıvıl cıvıl. Kostümler giymiş kalabalıklar meydanda şarkılar söylüyor, dans ediyor. Meydanı çevreleyen cafe’lerde ve restoranlarda yoğun kalabalıklar oturuyor. Hava hafif serin olsa da meydanın sağında solunda balon satanlar, haşlanmış mısır tezgahları, taze meyve satıcıları bulunuyor. Zocalo meydanında insanların arasından sıyrılarak bölgeye açtıkları ufak çaplı bir kitap çadırının içine göz atıyorum. Sonrasında da şehrin en büyük kiliselerinden bir tanesi olan “Santo Domingo Kilisesi”nin bulunduğu meydana gidiyorum. Burası Zocalo Meydanı’nın 3-4 sokak kuzeyinde yer alıyor ve şehrin en canlı ikinci meydanına ev sahipliği yapıyor.  Meydana kurdukları bir sahnede siyah kostümleri ve Ölüler Günü ile uyumlu makyajları ile bir grup modern dans gösterisi sunuyor. Bir süre sahnenin önündeki sandalyelerde gösteriyi izliyorum. Sonrasında da şehrin trafiğe kapalı en turistik sokağı olan “Alcala” üzerinden mağazalara göz ata ata hostelimin yolunu tutuyorum.

İşin garip tarafı Merida’dan farklı olarak Oaxaca’da da ölüler için sunaklar bulunuyor. Ama bu sunakların neredeyse tamamı ya mağazaların ya da otellerin içinde yer alıyor. Yani Merida’da gördüğüm yerellikten burada eser yok.

Hostele döndüğümde ise benimle aynı odada kalan ve Playa del Carmen’e İspanyolca öğrenmeye gelmiş Alman oda arkadaşımla tanışıyorum. İşinden izin aldığını ve altı ay boyunca bu bölgede olacağını, Meksika’yı gezeceğini anlatıyor. Gece boyunca muhabbet edip sonra da uykuya dalıyoruz.

Merida, Meksika.

Standard

1 Kasım 2013, Cuma.

DSC09175

Merida’nın seramikleri.

DSC09177

DSC09361

Merida sokakları.

DSC09366

Merida’da gün batımı.

Günü ağırdan alıyorum. Öğleden sonra Oaxaca’ya 23 saatlik bir otobüs yolculuğum var ve yolculuk öncesinde yapmayı planladığım çok fazla bir şey yok. Hostelden öğlene doğru çıksam da anahtarın bende kalmasına ve hostel alanlarını gidene kadar kullanmama izin veriyorlar. (Boşuna favori hostelim demiyorum, ha?) Hostelde uzun uzun vakit geçirdikten, havuzun tadını çıkarıp bir süre kitap okuduktan sonra sonunda kendimi dışarı atıyorum. Sokaklarda birkaç tur atyorum. Bir önceki günden gözüme kestirdiğim hediyelik eşyaları alıyorum. Sonrasında da konakladığım yere yakın, değişik tasarımı ile ilgimi çeken bir restoran / cafe’ye girip uzunca bir süre burada oyalanıyorum.

Gün batımına doğru hostele dönüp eşyalarımı yüklenip otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Böylece 23 saatlik Oaxaca maceram da başlamış oluyor.

31 Ekim 2013, Perşembe.

DSC09183

DSC09185

DSC09189

DSC09193

DSC09196

DSC09201

DSC09207

DSC09212

Bütün kızlar toplandık.

DSC09214

DSC09217

DSC09227

DSC09233

DSC09235

DSC09237

DSC09239

DSC09240

DSC09250

Plaza Grande’de yer alan Ölüler Günü kutlamaları.

DSC09244

DSC09247

DSC09254

DSC09255

DSC09256

DSC09257

DSC09258

Casa de Montejo’dan.

DSC09264

DSC09265

DSC09266

DSC09267

DSC09276

DSC09277

Modern Sanat Müzesi’nden.

DSC09282

Catedral de San Ildefonso.

DSC09283

DSC09284

Berberler.

DSC09286

DSC09285

DSC09297

Ölüler Günü şekerlemeleri.

DSC09287

DSC09288

Pazarlar içerisinde yemek yemek için büfeler de yer alıyor.

DSC09289

DSC09291

DSC09296

Yerel pazarlardan manzaralar.

DSC09298

DSC09301

DSC09302

DSC09309

Merida sokakları.

DSC09307

Paseo de Montejo.

DSC09313

Merida’da gün batımı.

DSC09314

DSC09317

DSC09322

DSC09326

DSC09330

DSC09332

DSC09345

DSC09348

DSC09349

DSC09355

DSC09357

Mezarlık yakınlarında düzenlenen kutlamalardan.

Şehri keşfetmek için yepyeni bir gün. Erkenden uyanıp sabah başlayacak Ölülerin Günü kutlamaları için Plaza Grande’nin yolunu tutuyorum. Meydana vardığımda sunaklarla, rengarenk kostümlü ve makyajlı insanlarla, satıcılarla dopdolu ve bir o kadar da cıvıl cıvıl bir ortamla karşılaşıyorum. Her biri en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş sunaklarda ölülere ait resimler, eşyalar, mumlar ve çiçekler yer alıyor. Bazı sunaklar ise ölülerin en sevdiği yemeklerle ve içeceklerle dolup taşıyor. Teker teker meydandaki bütün sunakları ziyaret ediyorum. Bazı sunakların yanında Maya kostümü giymiş teyzeler taze yufkayı andıran tortilla ekmeklerini hazırlıyor. Gün, Ölülerin Günü olmasına rağmen kimse de hüzün yok. Herkes son derece keyifli ve mutlulukla ölülerini anıyor. Meydanda bir saate yakın geçirdikten sonra, meydanı çevreleyen binaları keşfetmek için kolları sıvıyorum.

İlk durağım bir önceki gün önünde Maya Kültürü Festivali sırasında şovları izlediğim “Casa de Montejo” oluyor. 1549’da inşa edilmiş bu muazzam binanın yapılış amacı askerleri barındırmakmış; fakat sonrasında bir malikaneye dönüştürülmüş. 1970 yılına kadar Montejo ailesi bu malikanede yaşamış. Günümüzde bir bankaya ev sahipliği yapan bu binanın giriş kısmı Montejo ailesinin bazı odalarını ve mobilyalarını sergiliyor. Casa de Montejo’dan sonraki durağım “Museo de Arte Contemporaneo” yani Modern Sanat Müzei oluyor. Birkaç ilkokulun da okul ziyaretine geldiği müzeyi miniklerin arasında dolanarak geziyorum. Kendilerinden büyük çantaları ile fazla sevimli olan bu ekip günümü güzelleştirmeye yetiyor da artıyor bile. Müzede Jorge Patron ve Rodolfo Baeza gibi isimlerin eserlerine yer veriliyor. Müze iki kattan oluşan küçük çaplı bir müze olduğu için kolay geziliyor. Üstelik duvarlardan bir tanesinde instagram fotoğrafları ile oluşturulmuş mini bir sergi de yer alıyor. Müzeden çıktıktan sonra, müzenin hemen yanı başında yer alan “Catedral de San Ildefonso”yu ziyaret ediyorum. 1598’de tamamlanmış bu katedralin şöyle de ilginç bir özelliği var, yapımında Maya tapınaklarından getirilmiş taşlar kullanılmış. Katedralde aynı zamanda “Cristo de las Ampollas” yani “Christ of the Blisters” isimli bir heykel yer alıyor. Efsaneye göre bu heykel yıldırım tarafından çarpılmış ve bir tam gece boyunca yanmış bir ağacın kazınması ile elde edilmiş. Sonrasında da yine aynı meydan da yer alan “Palacio de Gobierno” yani Yucatan yönetiminin ofislerinin bulunduğu devlet binasını ziyaret ediyorum. Binanın içinde Fernando Castro Pacheco tarafından yapılmış duvar resimleri göz dolduruyor.

Şehrin merkezinden daha da uzaklaşıp kalabalık ara sokaklara girdiğimde Merida’nın farklı bir yüzü ile tanışıyorum. Turistik hiçbir öğeyi barındırmayan bu karmaşık sokaklar beni kendisine daha çok çekiyor. Sokaklar arasında dolanırken şans eseri yerel bir pazara denk geliyorum: Lucas de Galvez. Daracık koridorları ve üst üste yığılmış tezgahları ile bana içten içe “Buldun yine pazarını.” dedirtiyor. Pazarda bir süre oyalandıktan sonra yakınlardaki meydanlara kurulmuş açık hava pazarlarını geziyorum. Birçok tezgahta Ölülerin Günü için hazırlanmış kafatası ve iskelet şekilli, ölümü andırmalarına rağmen son derece sevimli şekerlemeler ve kekler satılıyor.

Şehrin güney bölgelerinde oldukça uzun süre kaybolduktan sonra bu sefer de kuzeyine doğru yürümeye karar veriyorum. İki yanı ağaçlarla çevrili, lüks mağaza ve restoranların kaldırım kenarlarını donattığı “Paseo de Montejo”nun sonuna kadar yürüyüp yolun sonundaki bayrak anıtını görüp gerisin geri merkeze dönüyorum.

Hava kararmaya yakın ve şans eseri öğrendiğim üzere akşam belli saatlerde yakınlardaki meydandan mezarlığa kutlamalar nedeniyle ücretsiz servisler kalkıyor. Meydanlardan bir tanesinde bir süre oturup servisi bekledikten sonra tramvay şeklindeki bu açık araca binip mezarlığın yolunu tutuyorum. Yol sırasında yanıma oturan Finlandiyalı adam sayesinde de geceyi geçireceğim ekip belli oluyor. İki erkek çocuğu olan ve bir süre Merida’da yaşamaya gelmiş Finlandiyalı aile ve onları ziyaret etmek için Mexico City’den gelmiş Amerikalı / Kübalı bir başka aile. Gece boyunca cümbür cemaat mezarlığın ışıklandırılmış sokaklarını, konserlerin düzenlendiği ara sokakları dolanıp duruyoruz. Ayaklarımıza artık kara sular inene kadar. Bir noktada aileler dönüş yoluna koyuluyor. İletişim bilgilerini alıp vedalaştıktan sonra ben bölgede bir süre daha kalıyorum. Mezarlığa doğru uzanan yolun iki tarafındaki evler, ev önüne koydukları masalarda sunaklarını sergilerken bir yandan da yaptıkları ev yapımı lezzetli ürünleri satıyorlar. Gece o kadar keyifli ki saatlerce sokaklarda yürüyorum. Bir türlü hostele dönesim gelmiyor. Ama artık bir iki saat sonunda ayaklarım daha fazla yürüyemeyeceklerinin alarmını verirken ben de hostele dönüş yoluna geçiyorum. Yürüyerek dönüş yolu kırk dakikaya yakın sürüyor. Böyle gecelerde yürümeye bayılıyorum. Hava güzel, sokaklar güzel.

Chichen Itza, Meksika.

Standard

30 Ekim 2013, Çarşamba.

DSC08927

DSC08971

Chicen Itza’nın gözbebeği “El Castillo” yani kale isimli merkez tapınak.

DSC08936

DSC08944

Plaza de las Mil Columnas. (Group of the thousand columns)

DSC08956

DSC08965

DSC08969

DSC08980

Temple of the Warriors.

DSC08985

DSC08997

Tapınak yüzeylerinde yer alan kabartmalar.

DSC08994

DSC08998

Platforma de los Craneos. (The platform of skulls) Kafatası ve insanların kalbini yiyen akbaba kabarmaları nedeniyle bu platformun insanları kurban etmek için kullanıldığına inanılıyor.

DSC09009

Gran Juego de Pelota. (The great ball court) Burada top oyunları düzenleniyor. Futbol benzeri bu oyun zaman içinde değişmiş olsa da sert plastik bir topu dirsek ve dizleri kullanarak hareket ettiriyorlar. Oyun sırasında ellerin kullanılması yasak. Üstelik oyunu kaybedenlerin Tanrı’lara kurban verildiği söyleniyor.

DSC09016

The Osario.

DSC09024

Chicen Itza antik şehri hediyelik eşya satıcılarından geçilmiyor.

DSC09048

DSC09049

DSC09060

DSC09063

DSC09069

DSC09072

DSC09074

Rengarenk Valladolid sokakları.

DSC09078

Merhaba Merida!

DSC09084

DSC09088

DSC09100

DSC09116

DSC09127

DSC09130

DSC09144

DSC09153

DSC09156

DSC09167

DSC09171

Merida’nın ana meydanı olan Plaza Grande’nin bir köşesinde yer alan tarihi Casa de Montejo önünde Maya kültürü kutlamaları kapsamında şenlikler düzenleniyor. Danslar, tiyatro gösterileri, konserler festival kapsamında ziyaretçileri bekliyor.

Sabah erkenden uyanıyorum. Benim için yine oldukça uzun bir gün olacak. Hostelden çıkışımı yaptıktan sonra çantamı akşam üzeri almak üzere resepsiyona bırakıyorum ve Valladolid’e çok yakın mesafede bulunan, Meksika’nın en ünlü Maya antik şehirlerinden bir tanesi olan Chichen Itza’ya gitmek üzere yola çıkıyorum. Otobüs istasyonunun hemen yanında yer alan minik garajdan antik kente ucuz minivan’ler gidiyor. Ama bu minivan’lerin dolmasını beklemeniz gerekiyor. Araçtaki tek kişinin ben olduğumu fark edince bir on dakika kadar bekleyip otobüs istasyonuna yöneliyorum ben de. Otobüs istasyonundan klimalı otobüsler için gidiş dönüş biletimi alıyorum. Chichen Itza’ya ulaşmak neredeyse bir saat sürüyor. Hava son derece sıcak. Haftaiçi ve görece erken bir saat olmasına rağmen de bölge oldukça kalabalık.

Chichen Itza, bir dönem Yucatan’ın dini merkezliğini de yapmış bir Maya kenti. Ayrıca dünyanın yeni yedi harikasından biri. Meksika’da en çok ziyaret edilen ikinci sit alanı olması nedeniyle, antik kentin simgesi haline gelmiş “El Castillo (kale)” isimli piramit şeklindeki yapı Meksika genelindeki bütün kartpostalları dolduruyor. Antik kente girer girmez bu büyüleyici yapı ile karşılaşıyorsunuz. Yüksekliği 25 metre olan bu yapı, Mayaların matematik ve astronomide ne kadar ileri olduğunun da bir kanıtı niteliğinde.  Bu piramit adeta Maya takviminin mimariye dökülmüş hali. Piramit, her biri bir merdiven ile ikiye bölünmüş dokuz kattan oluşuyor. Ortaya çıkan 18 teras da Maya takviminin 18 adet 20 günlük ayını temsil ediyor. Piramiti çevreleyen dört merdivenin her birinde 91 basamak bulunuyor. En tepedekini de eklerseniz toplamda 365 yapıyor, bu da bir yılda bulunan gün sayısına denk düşüyor. Piramidin her yüzünde 52 panel bulunuyor, bunlar da Maya takvimindeki 52 yıllık döngüleri sembolize ediyor. Birkaç sene öncesine kadar bu tapınağın tepesine çıkmaya izin verilirken, artık verilmiyor. Tapınağın etrafını komik bir şekilde sürekli el çırpan rehberler dolduruyor. Rehberler gezdirdikleri turist gruplara tapınağın muhteşem akustiğini kanıtlamaya çalışıyorlar. Hakkaten bölgenin bir diğer başından elinizi çırptığınızda son derece yüksek bir ses öbür baştan duyuluyor.

Chichen Itza antik kentini gezmem neredeyse üç saatimi alıyor. Bölgede yer alan “Kale”ye ek olarak, bölgedeki 13 top sahasından en büyüğü ve en iyi korunmuşu olan ve “The Great Ball Court” yani “Büyük Top Sahası”nı ziyaret ediyorum. Bu top sahasında futbol benzeri bir oyun oynanıyor. Sert plastik bir topu dirsek ve dizleri kullanarak hareket ettiriyorlar. Oyun sırasında ellerin kullanılması yasak. Üstelik oyunu kaybedenlerin Tanrı’lara kurban verildiği söyleniyor. Oyun sahasının iç duvarlarında oyuncuların kabartmaları yer alıyor.

Birbiri ardına sıralanmış kafatası kabartmalarının süslediği “Kafatası Platformu”nda insanların Tanrı’lara kurban edildiğine inanılıyor. Venüs gezegenine adanmış Venüs Platformu” ise Sagrado Cenote’si ve “El Castillo” arasında yer alıyor. 60 metre çapındaki bu cenote’nin 27 metre derinliğinde olduğu biliniyor. Cenote’lerin Mayalar için son derece kutsal olduğu ve kurak dönemlerde Mayaların bu cenote’lere adaklarda bulundukları söyleniyor. Günümüzde birçok cenote’nin dibinden altın, yeşim taşı, çömlekler, denizkabukları, hatta ve hatta insan ve çocuk iskeletleri çıkarılmış. Üç farklı sütun grubundan oluşan “Bin Sütun Grubu”nda birbiri ardına sıralı etkileyici sütunlar bulunuyor. Ve sayamadığım irili ufaklı sayısız tapınak ve kalıntı…

Dönüş yolunda garajda bekleyen otobüse atlayarak Valladolid’e geri dönüyorum. Valladolid’e varır varmaz ise akşam üzeri Merida’ya gidecek otobüse biletimi alıyorum. Merida’ya olan yolculuğum iki saate yakın sürüyor. Şehre vardığımda ise herkesin tavsiyesi üzerine rezervasyon yaptırdığım hostel açık ara farkla kaldığım en güzel hostellerden biri çıkıyor. Düzenli ve ücretsiz yoga, salsa ve Meksika yemeği kursları, geniş ve tertemiz yatakhaneleri (bu arada ranzalar da resmen iki kişilk) ve havuzu ile benden bütün artı puanları topluyor.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehir merkezine yürüyüp ortama göz atıyorum. Şehir merkezinde şansıma Maya kültürü festivali kutlamaları düzenleniyor. Şehrin ana meydanı olan Plaza Grande’de Meksika müzikleri konserini izliyorum bir süre. Sonrasında da Casa de Montejo önünde yer alan kaldırımlarda oturan kalabalığın arasına sıkışıyorum.  Burada düzenlenen projeksiyon gösterisi teknik aksaklıklardan dolayı biraz sorunlu başlıyor. Gösterinin ilk bölümü yarım saat kadar ispanyolca anlatımlarla devam etse de sonrasında dans ve tiyatro gösterilerine sıra geliyor. İki saat boyunca kalabalık bir grup muhteşem sahne şovları ve dans gösterisi ile kalabalığa muhteşem bir görsel şölen sunuyor. Gece geç saatlere kadar devam ediyor, bense gösteriler sonunda bittiğinde yeni bir şehrin rengarenk havasını solumanın mutluluğu ile hostele mutlu mesut dönüyorum.

Valladolid, Meksika.

Standard

29 Ekim 2013, Salı.

Screen Shot 2013-10-29 at 8.19.11 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.31.02 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.31.55 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.32.58 PM

Screen Shot 2013-10-29 at 8.41.35 PM

 

Cenote dalışından masal gibi görüntüler.

DSC08878

DSC08880

DSC08885

DSC08895

Valladolid’den “Ölülerin Günü” kutlamaları.  

Sabah saat 08:30’da hostelin lobisinde Mark ile buluşuyoruz. Bir gün önceden dalış malzemelerini hazırladığımız için eşyaları yüklenip “cenote” adı verilen yeraltı mağaralarının yolunu tutuyoruz. Maya dilinde dz’onot kelimesinden gelen bu terim “Su dolu mağara” anlamına geliyor. Yucatan yarımadasını, yıllar önce yağmur sularının toprağın altına süzülmesiyle delinen, gözenekli kireçtaşı kayaçları oluşturuyor. Meksika’da neredeyse 6000 adet cenote bulunuyor. Zamanla bu deliklerin genişlediği bölgelerdeki kireçtaşlarının yüzeyi çökmüş, böylece bu doğal kuyular oluşmuş. Mayalar tarafından su kaynağı olarak kullanılan cenote’lerin aynı zamanda yağmur tanrısı Chac’ın evi oldukları düşünülüyor. Bu yüzden Maya kentleri genelde cenote’ler etrafında yer alıyor. Bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazı için Aylak Ilsu’nun Notları’na göz atabilirsiniz:

(http://www.aylakilsu.com/2012/02/hayatta-bir-kez-yapmal-meksikada-magara.html)

Normalde bölgede büyüklü küçüklü birçok dalış okulu bulunuyor. Üstelik sadece Tulum’da da değil, taa Cancun’dan başlayarak dalış okulları cenote meraklılarını bölgeye kadar getiriyor. Fiyatlar genelde lisansı olanlar için iki dalışı kapsayacak şekilde 150 USD civarında (dalış gruplar 3-4 kişiden oluşuyor). Mark’la beraber dalmanın bana avantajı sadece ikimizin dalacak olması, üstelik fiyat da sadece 120 USD. Biz dalış için “Dos Ojos” yani “İki Göz” isimli cenoteyi tercih ediyoruz. Yirmi dakikalık bir yolculuk sonunda Dos Ojos isimli mağaranın bulunduğu bölgenin otoparkına giriyoruz. Bu mağralara Dos Ojos adının verilmesinin nedeni gözü andıran iki tane yuvarlak etrafında oluşmuş olmaları. Biz de bugünün dalışlarının birini sağ gözde, diğerini sol gözde yapmayı planlıyoruz. İşin güzel tarafı iki gün aralıksız yağmurun sonunda güneş bize acımış olacak ki, bulutların arasından yüzünü gösteriyor. Bu da dalış sırasında muhteşem ışık oyunlarına tanık olabileceğimiz anlamına geliyor.

İlk olarak Mark bana dalışı yapacağımızın havuzcuğu gösteriyor. Havuzcuğu oluşturan turkuaz sular muazzam bir görsel şölen sunuyor. Suya girmek için içten içe sabırsızlanıyorum ben. Mark, dalış sırasında gopro’sunu kullanmama izin verdiği için de dalış sırasında istediğim gibi çekim yapabileceğim için ayrıca mutluyum.

Eşyaları yüklenip hazır şekilde havuzcuğun girişine gidiyoruz. Mağaraları dolduran su, tatlı su olduğu için, deniz ve okyanuslardan farklı olarak daha az ağırlığa ihtiyaç duyacağımız anlamına geliyor. Su biraz serin. İlk olarak ağırlık kontrolünü yapıyoruz, sonrasında da dalışımız başlıyor. Benim bundan önceki mağara dalışı sayılabilecek tek deneyimim Malezya’nın Sipadan adasındaki bir yarıktan yirmi metre kadar içeri girmek olduğu için, bu dalış beni oldukça heyecanlandırıyor. Kayalara takılı ipi takip ederek tam bir yuvarlak çizecek şekilde dalışı sürdürüyoruz. Sarkıtlar, dikitler, su altında oluşmuş şekiller oldukça farklı bir deneyim yaşatıyor. Cenote’nin girişindeki havuza dönüp baktığımızda ise masallardan fırlamış gibi bir manzara ile karşılaşıyoruz. Güneşin hüzmeleri suyun altına sızarak turkuaz suyu baştan sona boyuyor. Ben heyecandan bir süre afallıyorum; çünkü gördüğüm manzara daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Ellerimizde fenerlerimizle kırk beş dakika kadar suyun içinde kalıyoruz. Her şey olması gerektiği gibi. Oksijen baloncuklarının mağaranın yüzeyinde oluşturduğu civamsı görüntülerle eğleniyorum ben kendi çapımda. Gördüğüm kaya şekillerini bir şeylere benzetmeye çalışıyorum.

Kırk beş dakika sonunda turumuzu tamamlayıp çıkışımızı yapıyoruz. Biraz soluklanıp mola veriyoruz. Sonrasında da tanklarımızı değiştirip tekrardan suya giriyoruz. Bu sefer ikinci gözün etrafında dolanıyoruz ve ikinci göz birincisine kıyasla oldukça farklı bir atmosfer sunuyor. Her şeyden önce yolun yarısında “Bat Cave” olarak bilinen yarasa mağarasında su yüzeyine çıkıyoruz. Mark, burasının Meksika’da, hatta dünyada bulup bulabileceği en sessiz yer olduğundan bahsediyor. Hakikaten öyle. Etrafta arada sırada uçuşan yarasaların kanat seslerinden başka hiçbir ses yok. Simsiyah petrol gibi bir sessizlik. Bir süre burada mola verdikten sonra da kaldığımız yerden devam ediyoruz. Belli noktalarda Mark bana kayaların yüzeyinde yer alan denizkabuğu fosillerini gösteriyor. Bir kırkbeş dakika da ikinci göz etrafında dalış yaptıktan sonra su yüzeyine çıkıyoruz. Benim suratımda kocaman bir sırıtma ile. Açık ara farkla hayatımdaki en güzel deneyimlerden bir tanesini gerçekleştirmiş olmanın verdiği tatmin hissi ile. Eşyalarımızı toplayıp üstümüzü değiştiriyoruz ve hostelin yolunu tutuyoruz.

Hostele vardığımızda ben duşumu alıp hazırlanıyorum. Sonrasında da Mark ve Michelle’e veda edip otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. İstasyona vardığımda ise Valladolid isimli şehre bir bilet alıyorum. Valladolid yolu iki saate yakın sürüyor. Şehre vardığımızda şehrin daracık sokaklarından ilerleyerek merkezde yer alan otobüs istasyonunda ulaşıyoruz. Buradan konaklayacağım hostele kadar yürüyorum. Eşyalarımı hostele bıraktıktan sonra da şehri turlamaya başlıyorum.

Neredeyse 50.000 nüfuslu bu ufacık şehir sevimli ve birbirini tekrar eden rengarenk binaları ile adeta rengarenk bir atmosfer sunuyor. Her köşe başında ayrı bir renk, ayrı bir manzara bulunuyor. Ben sürekli yollarda durup etrafı izliyorum. Gördüğüm renkleri sindirmeye uğraşıyorum. Şehrin sokakları baklava dilimleri gibi düzenlendiği için de yürümek son derece keyifli oluyor. Hava kararana kadar zigzaglar çizerek şehri inceliyorum.

Şehrin görkemli katedrali genişçe bir meydanın yanı başında yer alıyor. Bu meydanda bir sonraki gün başlayacak olan “Ölülerin Günü” kutlamaları çoktan başlamış bile. Kolomb öncesi döneme dayanan bu geleneğe göre ölülerin ruhlarının bu tarihlerde dünyayı ziyaret ettiğine inanılıyor. Genelde üç gün süren kutlamalarda (31 Ekim, 1 ve 2 Kasım) şehirlerin önemli meydanlarında ve mezarlıklarda, aileler ölülerini anmak üzere sunaklar inşa ediyor. Ölülerin fotoğraflarını ve ölülerin ruhlarına sundukları adakları bu tezgahlara yerleştiriyorlar. Ben de ana meydanı çevreleyen rengarenk sunakları geziyorum. Çiçeklerle, mumlarla, yiyeceklerle kaplı bu ufak sunaklar etrafında toplanmış yereller hüzünden çok neşe ile kutlamaları sürdürüyor. Etrafta beyaz kostümleri ile Mayalar dolanıyor. Mayaları kısa boyları ve kendilerine has fiziksel özelliklerinden çok kolay tanıyabiliyorsunuz. Genelde sert surat hatlarına sahip oluyorlar. Tezgahlardan birini incelerken yanıma gelen Mayalı Jose, bana geleneklerini çat pat anlatmaya çalışıyor. Bir yandan da Maya dilinde birkaç kelime öğretiyor. Benim dilimin döndüğünü görünce de çok seviniyor.

Şehrin atmosferi beni oldukça mutlu ediyor. Kutlamalar bitene kadar etrafta dolanıyorum. Yavaş yavaş tezgahlar toplanırken de hostelin yolunu tutuyorum.

Tulum, Meksika.

Standard

 

 

 

28 Ekim 2013, Pazartesi.

DSC08736

DSC08742

DSC08744

DSC08745

DSC08753

DSC08755

DSC08782

DSC08792

 

 

Yağmur altında Tulum Maya kalıntıları.

DSC08809

 

Vizörümdeki yağmur damlaları ve Tulum Maya kalıntılarında yer alan muhteşem plajlar.

DSC08812

DSC08813

DSC08817

DSC08834

Kalıntılara karşı denize girmek ise en keyiflisi.

Sabah uyandığımda kapalı bir hava yine bana merhaba diyor. Ben içten içe hava kapalı olsa da yağmur yağmadığı için seviniyorum. İlk iş olarak yine bir bisiklet kiralıyorum ve Tulum’da yer alan denize nazır Maya kalıntılarını görmek üzere yola koyuluyorum. Fakat yağmur yağmadığını düşünüp sevinirken fazla erken davrandığımı fark ediyorum. Maya kalıntılarının bulunduğu bölgenin otoparkına girmemle sağanak yağmurun başlaması bir oluyor. Ben de yanıma aldığım panço yağmurluğu üstüme geçiriyorum.

 

Tulum’da bulunan arkeolojik şehir, Mayalıların en son ikamet ettiği bölgeler arasında biliniyor. Mayalıların bu şehirde 1200 – 1521 yılları arasında yaşadığına inanılıyor. Karayip denizi kenarında 12 metre yükseklikteki kayalıklarda bulunan bu büyüleyici kalıntılar, günümüzde Meksika’nın en çok ziyaret edilen üç Maya bölgesi arasında sayılıyor. Önemli bir liman olan bu bölgenin ismi Maya dilinde “duvar” anlamına gelen Tulum kelimesinden geliyor. Bu ismin, 20. yüzyılda bölgeyi keşfeden İspanyollar tarafından verildiği düşünülüyor. 

 

Kalıntıları gezdiğim iki saat boyunca yağmur belirli aralıklarla da olsa son derece hızlı bir şekilde etkisini gösteriyor. Öyle ki, belli bir noktada durum son derece tatsızlaşıyor. Üstümde yağmurluk olmasına rağmen sırılsıklam bir hale geliyorum. Kalıntılara bakan muhteşem küçük koyda “Nasıl olsa ıslandık zaten.” mantığı ile herkes gibi ben de kendimi denize atıyorum. Dalgalarla boğuşurken, suyun içinden kalntıları izlemek son derece keyifli.

 

Artık nem, ıslaklık ve kötü havaya tuzlu bir beden de eklenince hostele dönüş vaktimin geldiğini anlıyorum. Bisikletimle tıngır mıngır hostelin yolunu tutuyorum. Duşumu alıp kurulanıp temiz kıyafetlerimi giyince yeniden doğmuş gibi oluyorum. Zaten benim kapalı mekana girmemi fırsat bilen güneş de kendisini gösteriyor. Mark duruma gülüyor. Hep böyle olmaz mı zaten? Mark aynı zamanda dalış hocası olduğu için bir sonraki gün onunla “cenote” olarak bilinen tatlı su mağaralarında dalış yapmayı planlıyoruz. Hostelde bir süre mağara dalışını planladıktan sonra, ben yine bisikletle deniz kenarına kadar gidiyorum. Yağmur yine etkisini göstermeye başladığında ise hostele geri kaçıyorum. Bütün Tulum maceramı üç kelime ile özetleyecek olursam bunlar: yağmur, bisiklet ve nem.

Odaya döndüğümde, odada benden başka kimsenin bulunmamasının verdiği rahatlıkla bütün geceyi film izleyerek geçiriyorum.

27 Ekim 2013, Pazar.

DSC08704

Tulum şehir merkezi otoban benzeri bir yolun etrafına kurulmuş.

DSC08706

DSC08708

Denize paralel oteller her bütçeye yönelik imkanlar sunuyor.

 

 

 

DSC08710

DSC08711

DSC08712

DSC08714

DSC08716

 

Balıkçılar gün batımına doğru kendilerini belli ediyorlar.

DSC08721

 

Balıkların peşinde olanlar sadece balıkçılar değil.

DSC08723

DSC08726

DSC08727

DSC08729

DSC08730

Tulum plajlarında gün batımı.

 

Sabah erkenden kalkıp otobüs istasyonuna doğru yürüyorum. Bir önceki gün aldığım otobüs bileti saat 10:30 için, böylece uykumu alacağımı düşünüyorum. Fakat bir kere sabaha karşı uyandıktan sonra uyumak mümkün olmuyor. Saatler değişmiş, ben mülakat heyecanından uyuyamamışım, bir kere uyandıktan sonra da gözüme uyku hiç girmemiş zaten. Sabahın kör şafağından öğlene kadar odada kitap okuyorum sürekli. ABD’de stokladığım ve çantamın en ağır yükü olan kitapların bana ne kadar süre dayanacağı konusunda endişelerim olsa da, güne güzel bir kitapla başlamak gibisi yok. 

 

İstasyonda kahvaltımı yapıp Tulum’a doğru yola çıkıyorum. Tulum yolu iki saate yakın sürüyor. Tulum’a vardığımda ise bir süredir peşimi bırakmayan kapalı hava, beni burada da buluyor. Otobüs istasyonundan konaklayacağım yere olan yarım saatlik yolu yürümeye karar veriyorum. İyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ama ben ne zaman bir yere nasıl gideceğime emin olamasam hep yürümeyi tercih ediyorum. Bu nedenle belli yerlere ulaşmam da saatlerimi alıyor.

 

Tulum’da konaklayacağım yere vardığımda ise yeni açılmış, pırıl pırıl bir hostel beni karşılıyor. Hostelin sahibi İngiliz Mark, burada hamile eşi Michelle ile beraber yaşıyor. Bir süre farklı yerleri gezdikten sonra bölgenin mağaralarına kapılıp buraya taşınmışlar. Zaten Mark’ın anlattığına göre mağara dalışına ilgisi olan herkes bu bölgede yaşıyormuş.

Odama yerleştikten sonra ilk işim kurulanıp kendime gelmek oluyor. Sonrasında da Mark’tan aldığım ipuçları doğrultusunda kendimi dışarı atıyorum. Hava kapalı olmasına rağmen, son derece nemli ve sıcak. Üstelik Tulum’a bir şehir demek çok da mümkün değil. Daha çok iki şehir arasında mola verilen bölgeleri anımsatıyor. Otobüs istasyonunun da bulunduğu tek ve geniş bir caddeden oluşan şehir merkezi ve deniz kenarı, insanların yoğunlaştığı iki bölge olarak ortaya çıkıyor. Deniz kenarında genelde ekolojik temelli ya da sipiritüelizme önem veren şık ve pahalı butik oteller birbirini takip ediyor. Fakat Cancun’dan farklı olarak bu otellerin birçoğu butik ve alternatif bir ortam sunuyor. Benim konakladığım yer ise deniz kenarı ve şehir merkezinin tam ortasında bulunuyor. Buradan deniz kenarına direk araç olmadığı için ya bisiklet kiralamanız gerekiyor ya da otostop çekmeniz. Ben de ilk seçeneği tercih edip bölgeye yakın bir mağazadan sepetli pembe bisikletimi kiralıyorum.

Şehrin en büyük avantajı ise bisiklete binebileceğiniz rahat, geniş ve düzgün bisiklet yollarının bulunması. Bu nedenle bisiklete binmek de son derece keyifli oluyor. Rüzgar tenime değerken, dalgaların sesi eşliğinde denize paralel şekilde önce şehrin doğusuna doğru ilerliyorum. Sonrasında da geri dönüp batı bölgesine doğru pedalleri çeviriyorum. İki tarafı çevreleyen ağaçlar ve birbirinden farklı konsept oteller farklı bir hava sunuyor. Farkına varmadan saatlerce bisiklete biniyorum. Arada gördüğüm ufak koylarda mola verip denizi ve arada bir kendisini gösteren balıkçıları izlemeyi ihmal etmeden.

 

Hava kararmaya yakınken halk plajlarından bir tanesinde artık nemden ve terden kavrulmuş bedenimi soğutmak adına kendimi denize atıyorum. Yağmur hafif hafif atıştırıyor. Üstelik dalgalar da o kadar büyük ki, denizdeki mücadelem ancak dakikalar sürüyor. Gün kararmadan da hostele dönüyorum. Yollarda ışık olmadığı için karanlıkta bisiklete binmek mümkün gibi gözükmüyor. Ama işin en keyifli yanı, günbatımında gökyüzü ağaçları ve ağaçlar arasından gözüken bulutları mora boyarken atıştıran hafif yağmurun altında bisiklet sürmek.

 

Hostele döndüğümde duşumu alıp kendime geliyorum. Bir süre internette işlerimi hallediyorum. Sonrasında da odaya yeni gelen Singapurlu üç değişim öğrencisi ile akşam yemeğine gidiyorum. İkisi Monterrey’de, bir tanesi Mexico City’de okuyan bu gençler bir dönem için Meksika’ya gelmeyi tercih etmişler. Boş vakitlerinde de araba kiralayıp ülkenin görmedikleri bölgelerini keşfediyorlarmış. Saatlerce süren muhabbet sonrasında güzel bir uyku beni bekliyor.

 

Cancun, Meksika.

Standard

26 Ekim 2013, Cumartesi.

IMG_3440

 

IMG_3431

IMG_3450

IMG_3460

IMG_3464

IMG_3467

Biri yağmur mu dedi?

Sabah uyandığımda havanın kapalı olması şaşırtmıyor beni. Bu sefer bir önceki günden temkinli olarak yanıma yağmurluğumu da almayı ihmal etmiyorum. İlk iş olarak ADO otobüs istasyonuna gidip ertesi gün için Tulum’a erken bir saate otobüs bileti alıyorum. Sonrasında da yine Zona Hotelera bölgesinin yolunu tutuyorum. Bu sefer yağmur bir önceki güne kıyasla çok daha etkili yağıyor. Üzerimde yağmurluk, ayaklarımda sandalet olmasına rağmen neredeyse bileğimi geçen su birikintileri ile mücade etmek oldukça zor oluyor.

Bir diğer halk plajı olan “Playa Marlin”de inip yağmurdan dolayı burada tutunamayağımı anlayınca en yakın cafe’lerden birine gidip kahve eşliğinde bir süre kitap okuyorum. Sonrasında da yağmurun etkisini azaltması ile şehir merkezine geri dönüyorum. Şehir merkezinde bulunan “Wal-Mart”a gitmeye karar veriyorum. Fakat elimdeki harita üzerinde gösterilen yer ile aslında Wal-Mart’ın bulunduğu yer arasında dağlar kadar fark var. Otobüsün son durağına gelmemize rağmen, beni hala otobüste gören şoför şaşırıyor. Wal-Mart’a gitmeyi amaçladığımı söyleyince, orayı çoktan geçtiğimizi belirtiyor. Beni başka bir otobüsün şoförüne emanet ediyor. Yarım saat sonunda Wal-Mart’a ulaştığımda beni bir süre idare edecek yiyecekleri depoluyorum, ihtiyaçlarımı tamamlıyorum ve yürüyerek yarım saat içinde hostelime dönüyorum.

Ertesi sabah Meksika saati ile 05:00’de mülakatım var. Üstelik tam da saatlerin değişeceği güne denk geldiği için uyuyakalmak istemiyorum. Bu da sabah 04:00 civarında uyanmam anlamına geliyor. O yüzden akşamı oldukça ağırdan alıp erkenden uyuyorum.

25 Ekim 2013, Cuma.

DSC08655

DSC08658

DSC08660

DSC08667

DSC08674

DSC08681

DSC08691

DSC08697

DSC08699

 

Iguana geçidi.

IMG_3391

 

 

Yanarım yanarım, şu plajı güneşli günde göremediğime yanarım.

IMG_3403

Cancun’da hava yağmurlu.

Gece boyunca yağmur yağıyor. Cama vuran yağmur damlalarının sesine birkaç kere uyanıyorum. Sonrasında yine uykuya dalıyorum. Sabah uyandığımda ise beni karşılayan yine aynı sevimsiz hava.

Cancun, aslında tam anlamıyla oturmamış bir şehir. Ya da diğer bir deyişle her sene çoğu ABD’li dört milyon turisti kendisine çeken muhteşem denizi ve plajları yüzünden turizme yerelliğini kaptırmış bir şehir. 2005 yılında Wilma ve Emily fırtınalarından oldukça kötü etkilenmiş bu turistik şehri eski haline döndürmek için hükümet neredeyse 200 milyon dolar yatırımda bulunmuş. Kumsalları eski haline getirebilmek için Cozumel ve Isla de Mujeres plajlarından 56 milyon metre küp kum taşımış.

Şehir temel olarak iki bölümden oluşuyor: Şehrin karmaşık merkezi “Downtown” ve üst düzey ve pahalı otellerin yan yana plaj kenarlarına dizildiği “Zona Hotelera”. Benim de kahvaltı yaptıktan sonraki ilk işim plajların bulunduğu Zona Hotelera bölgesine giden bir otobüse binmek oluyor. Şehir merkezinden kalkan R1 ve R2 otobüsleri sizi bütün plaj şeridi boyunca götürüyor. Meksika kanunlarına göre, sahil şeridini boy boy özel tesisler kaplasa da, herkesin plaja girme hakkı var. Bu sayede dilediğiniz bir otelden geçip plajlara ulaşabiliyorsunuz. Fakat ben “Playa Delfines” isimli halk plajında inmeyi tercih ediyorum. Uçsuz bucaksız uzanan plajlara da ilk bu sayede göz atabiliyorum. Gri fırtına bulutları gökyüzünü doldururken, berrak ve kristal okyanus dalgalarla boğuşan turistleri yiyecekmiş gibi duruyor. Bembeyaz kumlar ise çok davetkar duruyor. Ben de bir kenara oturup kitabımı okumaya koyuluyorum. Bir süre fırtınanın geldi gelecek havasını soluyorum. Sonrasında da

plajın bir başından bir başına yürümeye başlıyorum. Artık halk plajı sınırlarından turistik tesislerin bulunduğu bölgeye geçince de, otellerin içinden geçmek yerine gördüğüm bir kayalık bölgeden ana yola çıkmaya uğraşıyorum. Bu sırada kayalıkların arasında onlarca iguana da bir anda uğraştıkları ne varsa bırakıp beni izlemeye koyuluyor. Sağ salim kayalıkların öbür tarafına geçtiğimde ise ne yazık ki kendimi anayolda değil de çitlerle kaplı özel bir mülkte buluyorum. Benim orada bulunmama benim kadar şaşırmış iki güvenlik görevlisi ile bir süre muhabbet ettikten sonra, beni çıkışa yönlendiriyorlar. Ve sonunda tekrardan ana yoldayım.

Kukulcan Bulvarı olarak da bilinen ana yolu belli bölgelerde alışveriş merkezlerinin bulunduğu plaza’lar kesiyor. Onun dışında sağlı sollu ünlü oteller bölgeyi dolduruyor. Biraz daha ilerideki plaza’lardan bir tanesine gitmek üzere otobüse binmemle yağmurun bir anda bastırması bir oluyor. Plaza’lardan bir tanesinde inip yerel hediyelik eşyaların satıldığı mağazalara göz atıyorum. Sonunda da etkisini artıran yağmur karşısında pes edip şehir merkezine geri dönüyorum.

Şehir merkezinde bulunan restoranlardan bir tanesinde karnımı doyurup yağmurlu havada yapılacak en güzel işi yapmak için, film izlemek üzere odanın yolunu tutuyorum.

24 Ekim 2013, Perşembe.

Saatlerimiz 06:00’yı gösterirken huysuz huysuz çalan alarmla uyanıyoruz. Hava daha tam aydınlanmamış. Hala geceyi gündüze bağlayan mavinin etkisi gökyüzünde. Iraz’ların uçuşu 09:30’da. Benim uçuşum ise 13:50’de olmasına rağmen ben de onlarla beraber havaalanın yolunu tutuyorum. Havaalanına vardığımızda bir süre Iraz ve Onur’un işlemlerini halletmelerini bekliyorum. Sonrasında da vedalaşıyoruz. On bir gün göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Bu iki güzel insan bana özlediğim Ankara havasını yaşattırmış ve ayrılık zamanı gelmiş. Yoldayken vedalaşmalar daha bir zorlu oluyor benim için.

Meksika’nın Cancun kentine olan uçuş vaktime kadar kitap okuyorum  Okunacak güzel bir kitap varsa zamanın nasıl geçtiği hiçbir zaman anlaşılmıyor. Cancun’a olan uçuşum ise sadece bir saat sürüyor. Cancun’a indiğimde yağmurlu ve kapalı bir hava beni karşılıyor. Havaalanının önünden kalkan ADO otobüsleri ile şehir merkezinde bulunan otobüs istasyonuna kolayca ulaşılabiliyor. ADO otobüs istasyonundan konaklayacağım hostele kadar olan yirmi dakikalık yolu yürüyorum. Hava sıcak ve nemli olmasına rağmen, atıştıran yağmur çok da sevimsiz bir atmosfer sunuyor.

Hostele vardığımda bana konaklayacağım odayı gösteriyorlar. Hostel inşaat anlamında tamamlanmamış gibi gözükse de, odam son derece temiz ve rahat. Üstelik dört kişilik odada sadece ben varım.

Hava kararmaya yakınken dışarı çıkıp karnımı doyuruyorum, sonrasında da Küba’da bulunduğum süre boyunca internetten uzak olmanın getirdiği iş yükünü hafifletmek üzere geceyi internette geçiriyorum.

Küba.

Standard

 

 

 

 

 

 

Küba: Genel Bilgiler.

 

Küba, hep bir özlemdi benim için. Ülkenin ismini her duyduğumda, fotoğraflarına her baktığımda, ülkede çekilmiş filmleri her izlediğimde derin bir ah çektirendi. En çok merak ettiğimdi. Kültürü, farklılığı, sıcaklığı ile hep gitmek isteyip uzaklığı ve zorluğu yüzünden bir türlü cesaret edemediğimdi. Şans ya, bu zamana kısmetmiş. Üstelik Türkiye’deki bayram tatilini fırsat bile en yakın arkadaşlarımla Küba’da buluşma şansını yakalayarak.

 

Havana’nın neredeyse hiç bozulmamış yıkık dökük; ama bir o kadar renkli ve hareketli sokaklarından; Trinidad’ın tarih işlemiş binalarına ve Arnavut kaldırımı yollarına; Santiago de Cuba’nın müzik ile yoğrulmuş cafe ve barlarından; Vinales’in uçsuz bucaksız yemyeşil tarlalarına… Küba’da gördüklerimiz, duyduklarımız, hissettiklerimiz bizi çok mutlu etti.

 

Tek bir istisnayla! Daha önce bulunduğum hiçbir ülkede “turist / yabancı“ ve “yerel“ farkını bu derece hissetmemiştim. Ülkede kullanılan iki farklı para birimi ile (yabancılar için CUC, yereller için CUP) bu ayrım iyice derinleşmiş. 1 CUC, 26 CUP’a eşit. Üstelik CUP üzerinden fiyatlandırılan ürünler ile CUC üzerinden fiyatlandırılanlar arasında dağlar kadar fark var. Örneğin, bir dondurmacıya girdiğinizde dondurmaların fiyatı yereller için 3-4 CUP kadar. Aynı dondurma için turistlerin ödemesi gereken fiyat ise 3-4 CUC. Bu nedenle Havana’da bütün yereller arasında çok popüler olan bir dondurmacıya bizi almadılar. Onun yerine turistlerin dondurma yediği başka bir bölgeye yönlendirdiler. Bu husus sadece dondurmacılar için değil, birçok yer için geçerli. Bir başka örneği de şehirlerarası otobüsler. Ülke çapındaki en bilindik iki otobüs fiması Viazul ve Astro. Astro’nun daha çok seferi ve daha yaygın bir ağı olmasına rağmen, yabancıların Astro’yu kullanmasına izin verilmiyor.

 

Eğer yerel bir tanıdığınız, arkadaşınız yoksa Küba’da hep yabancısınız. Yabancı olmanızın bir dezavantajı da herkesin sahip olmak istediği değerli paraya sahip olmanız. Yollarda sizden para isteyenler çok fazla. Ufak bir CUC bahşişiniz bile Küba ekonomisinde çok büyük bir miktara tekabül ettiği için herkes tabiri caizse “elinize bakıyor. “ Bu durum beni son derece rahatsız etti. Çünkü ne yaparsak yapalım, ülkenin yerelliğine ve hayatına karışamadık.

 

Burada sosyalizm Küba için yararlı mıdır, değil midir tartışmasına girmeyeceğim; ama yine de eklemek isterim ki eğitim, yemek, barınma ülkede ücretsiz olmasına rağmen beklediğimden çok daha fazla bir yoksulluk ile karşılaştım. Küba’nın görünmeyen yüzü.

 

Son olarak eklemekte fayda var. İnternet erişimi ülkede oldukça kısıtlı. Daha önce hiçbir ülkede internete girmek için hiç bu kadar uğraştığımı hatırlamıyorum. Genelde şehirlerde devlet kontrolünde tek bir internet cafe bulunuyor. Büyük şehirlerdeki lüks oteller de benzer şekilde internet hizmeti sunuyor. Fakat internetin saati 6 USD.

1452421_10153435009465599_122272334_n

Iraz’la Havana’daki konakladığımız evin balkonunda.

DSC07862

Havana’da Devrim Meydanı’nda.

1380193_10153435064365599_1314702782_n

Iraz’la bütün yolculuk boyunca modumuzu anlatan fotoğraf bu olsa gerek. Trinidad’da evleri gözetlerken.

DSC07961

Trinidad’da.

IMG_2605

Playa Ancon’dan dönüş.

DSC08130

Onur, Santiago de Cuba’da derin muhabbetlerde.

DSC08531

Vinales’de ata binerken.

DSC08594

Iraz ve Onur, Vinales mağaralarında.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Küba küçük bir ada gibi gözükse de görülecek oldukça fazla yeri, keşfedilecek farklı bölgeleri mevcut. Ülkenin güneyi, kuzeyi ve iç bölgeleri birbirinden farklı deneyimler sunuyor. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az iki üç haftanın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Küba’da yıl boyunca hava ziyarete uygun. Fakat ziyaret etmek için en ideal dönem Ocak ve Mayıs arası dönem. Temmuz ve Ağustos arasında hava gereğinden fazla sıcak olabiliyor. Haziran ve Kasım arasında da kıyı bölgelerde fırtına riski bulunuyor. Biz Ekim ayının ortasında ülkede bulunmamıza rağmen yağmurlardan kaçamadık.

Vize

Küba’ya ilişkin beni en çok endişelendiren mesele vize konusuydu. Arkadaşlarım Ankara’daki Küba Büyükelçiliği’nden vizelerini aldılar.

http://www.kubakonsoloslugu.com/ankara

Ben Küba’ya Meksika’nın Cancun şehri üzerinden giriş yapacaktım. İnternetten edindiğim bilgiler doğrultusunda vizeyi havalimanından alabileceğimi öğrendim. Türk pasaportunun bu uygulamaya tabi olup olmadığını Cancun’da yer alan Küba Konsolosluğu ile e-posta aracılığıyla iletişime geçip teyit ettim.

Cancun Havalimanı’na vardığımda “Cubana Havayolları“nın bankosundan 25 USD (peso olarak öderseniz 20 USD’ye denk düşüyor) karşılığında “tourist card“ yani turist kartı adı verilen tek sayfalık vizemi beş dakika içinde temin ettim. Öğrendiğime göre aynı uygulama Mexico City Havalimanı’nda da geçerliymiş. Ülkeye giriş ve çıkışta, damgaları bu kart üzerine bastıkları için ileride sorun yaratması ihtimali de ortadan kalkmış oldu. Bu kart sayesinde ülkede 30 gün konaklama iznini aldım. Eğer uzatmak isterseniz bulunduğunuz bölgedeki göçmenlik bürosuna başvurup 25 CUC karşılığında bir aylık uzatma almanız mümkün. Eğer daha da uzatmak isterseniz öncesinde ülkeden çıkış yapmanız gerekiyor.

Rota

Küba’da konakladığımız 11 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

map_of_cuba

15-16.10.2013, Havana
17-18.10.2013, Trinidad, La Boca, Playa Ancon
19-21.10.2013, Santiago de Cuba
21.10.2013, Havana
22-23.10.2013, Vinales
23-24.10.2013, Havan

Eğer daha fazla zamanım olsaydı Baracao, Camagüey, Santa Clara, Cienfuegos’u mutlaka ziyaret ederdim.

Ulaşım

Küba’da ulaşım ağları gelişmiş. Biletlerinizi önceden almak şartıyla bir şehirden bir diğerine ulaşım klimalı ve görece rahat otobüsler ile mümkün. Yabancılar genelde “Viazul“ isimli firma ile yolculuk ediyorlar. Firmanın internet sitesinden detaylı bilgileri almak mümkün. (www.viazul.com) Üstelik bu site aracılığıyla biletlerinizi de alabiliyorsunuz. Fakat Küba’da internet erişimi son derece kısıtlı olduğu için siteye erişim pek mümkün değil.

Küba içerisinde tren ile yolculuk da yapabilirsiniz. Bunun için rotalara, fiyatlara ve tren saatlerine ilişkin en yararlı bilgileri de http://www.seat61.com/Cuba.htm#.UoFyG6W1_1o sitesinden edinebilirsiniz.

Şehirler içinde ulaşım için en iyi alternatif yürümek. Havana dışında şehirler küçük olduğu için kolayca bir başından diğer başına yürüyerek gidebiliyorsunuz. Fakat taksi kiralamak isterseniz de önceden fiyat konusunda anlaşmak şartıyla her köşe başında sizi bir yerlere götürmek için bekleyen şoförleri bulmanız mümkün.

Konaklama

Küba’da otellerin neredeyse tamamı devlet kontrolünde. Bu yüzden en uygun konaklama alternatifleri “casa particular“ adı verilen sistem olarak ortaya çıkıyor. Yerellerin evlerindeki fazla odaları belirli bir ücret karşılığında yabancılara açmasına bu isim veriliyor. En küçüğünden, en büyüğüne her şehirde ve neredeyse her sokakta bu tür evlere rastlamanız mümkün. Evler roman rakamı I’yi andıracak şekilde mavi olarak işaretleniyor. Bu sayede yerel bir deneyim yaşayabiliyorsunuz. Birçok konaklama da kahvaltı ve akşam yemeği de size ev sahipleri tarafından belirli bir ücret karşılığında hazırlanıyor. Bizim konakladığımız evler son derece temizdi ve odalarda klima da bulunuyordu.

Yolculuk boyunca konakladığımız “casa particular“ler ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hostal Peregrino Lealtad, Havana – 35 CUC (üç kişi konakladık)
Hostal Sr. Eliezer Vasquez Rosa, Trinidad – 15 CUC (üç kişi konakladık)
Casa 3 Ana, Santiago de Cuba – 30 CUC (üç kişi konakladık)
Casa Boca, Vinales – 15 CUC (üç kişi konakladık)

DSC07779

Casa Particular işareti.

DSC07424

Hostal Peregrino Lealtad, Havana.

DSC07909

Hostal Sr. Eliezer Vasquez Rosa, Trinidad.

DSC08063

Casa 3 Ana, Santiago de Cuba.

DSC08489

Casa Boca, Vinales.

Yiyecek içecek

Küba mutfağı İspanyol, Afrika ve Karayip mutfaklarının bir karşımı olarak ortaya çıkıyor. Genel olarak Küba yemeklerinde fasulye ve pirinç temel öğeleri oluşturuyor. Bu iki öğe bir arada pişirildiğinde buna “Congri (kırmızı fasulye ve pirinç)” veya “Moros  (siyah fasulye ve pirinç)” adı veriliyor. Ayrı ayrı pişirilirse “Arroz con/y Frijoles” ismini alıyor.

En sık rastlayacağınız Küba yemeği “Ropa Vieja” yani küçük küçük dilimlenmiş sığır eti parçalarının domates sosunda hazırlanıp sunulmasından oluşuyor. Yemeklerin yanında genelde “tostones” ikram ediliyor. Yani ogunlaşmamış yeşil muz kızartması.

Kahvaltılarda guava suyu ve guava reçeline çok sık rastlanıyor. Salatalar ise avakadosuz hazırlanmıyor.

Eğer hızlı bir yemek isterseniz Küba Sandviçi adı verilen jambonlu ve peynirli sandviçler yaygın olarak satılıyor.

Son derece lezzetli ve ucuz deniz ürünlerini Küba’nın birçok şehrinde tatmak mümkün.

Tatlı olarak ülke çapında dondurma çok popüler. Bunun dışında krem karameli andıran “flam” isimli tatlı yaygın olarak servis ediliyor.

Küba’ya giden herkesin mutlaka ama mutlaka denemesi gerek şey ise rom! Mojito, cuba libre ve daiquiri gibi rom bazlı kokteylleri çok ucuza tatmak mümkün.

IMG_2185

IMG_2580

Küba kahvaltıları.

DSC07887

Karışık et tabağı yanında moros ile sunuluyor.

DSC08288

Ropa vieja.

DSC08289

DSC08455

DSC08458

Son derece leziz ve taze deniz ürünleri.

DSC08087

Muz kızartması ve avokadolu salata.

IMG_2692

Jambonlu ve peynirli sandviç.

IMG_3278

Köşe başlarında ev yapımı ucuz pizzalar ile de karın doyurmak mümkün.

DSC08089

Flan.

DSC08000

Daiquiri.

Vinales, Küba.

Standard

23 Ekim 2013, Çarşamba.

IMG_3188

DSC08578

IMG_3217

IMG_3218

DSC08583

Bisikletle geçtiğimiz manzaralar.

DSC08589

DSC08595

DSC08601

DSC08604

DSC08624

 

Cuevo del Indio.

DSC08630

 

Şaşırmış gibi bakan ev.

IMG_3270

IMG_3276

IMG_3306

 

Vinales sokakları.

DSC08632

Kamyon dolmuş.

DSC08634

DSC08639

 

Havana’da Ernest Hemingway’in en sık takılmayı sevdiği mekanlardan bir tanesi: Floridita.

DSC08641

 

Havana gecelerinde tango.

DSC08650

 

Katedralin görkemi önünde son bir içki.

DSC08651

Malecon.

Sabah kahvaltıdan sonra konukevimiz aracılığıyla üç bisiklet kiralıyoruz. Öğlen 14:30’da Havana’ya olan otobüsümüze binmeden önce şehrin etrafında yer alan mağaralara bisiklet aracılığıyla gitmeyi planlıyoruz. Şehir merkezinden mağaralara ulaşmak son derece kolay. Dümdüz yolu takip etmeniz yeterli. Fakat ne hikmetse bize yirmi dakikada gidebileceğimizi söyledikleri mağaralara (arada kaybolmayı ihmal etmeden) ulaşmamız neredeyse bir saatimizi alıyor. Cuevo del Indio isimli mağaraya ulaşana kadar yol üzerinde tarlalar, minik evler, çiftlikler, çiftçiler, büyük ve küçük baş hayvanlar geçiyoruz. Üstelik geçtiğimiz yolları çevreyelen değişik şekilli kayaçlar ortama büyüleyici bir hava katıyor.

Mağaraya vardığımızda restoranlar arasından mağaranın girişini buluyoruz. Hava o kadar sıcak ki, olduğum yerde vücudumun her gözeneğinden pıtır pıtır ter damlıyor. Mağaranın içerisinde bir süre yürüdükten sonra bir nehre geliyoruz. Görevliler biletlerimizi soruyorlar, meğersem biz o aşamayı atlamışız. Ücreti görevliye vererek nehir üzerinde yer alan kayıklara binip mağaranın içerisini gezmeye başlıyoruz. Görevli bize kayaçların oluşturduğu şekilleri gösteriyor. Her bir şekil bir hayvanı andırdığı için, benzediği hayvanın ismi ile anılıyor. On beş dakikalık bir yolculuktan sonra mağaranın öbür başından çıkıyoruz. Yol üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarına bakıp bisikletlerimize tekrardan atlıyoruz. Dönüş yolu biraz daha zorlu oluyor. Hem güneşin artık en tepede olması, hem de yolun yokuş olması nedeniyle tabiri caizse dilim dışarda dönüş yolunu tamamlıyorum.

Odaya vardığımda rengim konakladığımız evin pembesinden bile daha pembe. Sırayla duşlarımızı alıyoruz, kendimize geliyoruz ve Havana otobüsüne binmeden karnımızı doyuracak vakti buluyoruz. Havana’ya dört saatlik bir yolculuk sonucunda güneş batarken varıyoruz. Otobüs istasyonundan 10 CUC’a taksi ayarlıyoruz. Aynı zamanda ertesi gün sabah bizi havaalanına 15 CUC karşılığında götürmesi konusunda da taksici ile anlaşıyoruz. Odalarımza yerleşip eşyalarımızı ve bavullarımızı hazırladıktan sonra Havana gecesinde son bir yemek ve içki için kendimizi dışarı atıyoruz. Ben bu arada internet üzerinden bir görüşmenin tarihini netleştirmeye uğraştığımdan otellerden birine girip işlerimi hallediyorum. Onur ve Iraz da bu sırada Habana Vieja’nın yolunu tutuyorlar. Bir saat sonra Plaza de la Catedral’de buluşup yakınlardaki bir İtalyan restoranında karnımızı doyuruyoruz. Güzel yemek, güzel müzik, güzel insanlar. Yolculukların benim için en hatırlanası anları. Yemek sonrasında meydanda yer alan görkemli katedral önünde son içkilerimizi yudumluyoruz. Havana son gecesinde cıvıl cıvıl, her köşe başından ayrı bir müzik yükseliyor, insanlar akın akın sokakları dolduruyor. Her yer hayat dolu. Her yer renk dolu. Dönüş yolunu Malecon üzerinden, deniz kenarından yapıyoruz. Kalabalıkların deniz kenarını doldurduğunu görüyoruz. Kimi yiyeceklerini, kimi müziğini, kimi içkisini alıp gelmiş. Gecenin hafif esintisi bize eşlik ederken Havana’nın kapanışı son derece akılda kalıcı oluyor.

22 Ekim 2013, Salı.

DSC08499

DSC08500

DSC08509

DSC08513

IMG_3291

IMG_3294

DSC08523

DSC08526

DSC08529

 

Ata binerken yemyeşil tarlalardan geçiyoruz.

DSC08527

Yol üzerinde durduğumuz mağara.

DSC08536

Ev yapımı mojito.

DSC08540

 

Puro sarımı.

DSC08550

DSC08561

 

Puro sarımı için durduğumuz çiftlikten görüntüler.

DSC08565

DSC08570

Gün batımında Vinales’in manzaraları.

DSC08572

Paladar özel kişiler tarafından işletilen restoranlara deniyor. Genelde aile işletmeleri olan paladar’ların boyutları oldukça farklılık gösteriyor. Yol üzerinde rastladığımız bu paladar da evin önüne koydukları tek masadan oluşuyor.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Bizi bekleyen taksinin geldiğini söylüyor Suzanne. Hızlı hızlı eşyalarımızı alıp aşağı iniyoruz. Küba’da bulunduğumuz süre boyunca her sabah erkenden kalkmak ve bir yerlere yetişmeye çalışmak alışkanlık haline dönüşüyor bir noktada sonra bizim için. Otobüs istasyonuna vardığımızda, istasyonun cafe’sine gidip kahvaltılık bir şeyler alıyoruz. Ama hesabı isteme ve ödeme işlerimiz o kadar uzuyor ki, otobüsümüze ancak ucu ucuna yetişebiliyoruz. Otobüse bindiğimizde de muavin ve şoförden bir posta azar işitiyoruz, “Saat kaç olmuş siz nerdesiniz?” diye. Iraz ve benim için en ön sıradaki koltuklar boşaltılıyor. Onur da en arkada tuvaletin yanı başında bir yere sıkışıyor.

Vinales’e olan yolculuğumuz dört saat sürüyor. Yol üzerinde Küba’nın meşhur ve ilk ekolojik kasabası Las Terrazas ve uçsuz bucaksız yeşillikleri ile ünlü Pinar del Rio’da duruyoruz.

Otobüsümüz Vinales’e varmadan önce, otobüs içerisinde bizi bulmuş bir amca Vinales’te konaklama konusunda bize yardımcı olmayı öneriyor. Belirttiği fiyat çok uygun olunca otobüsten indiğimizde onu takip etmeye karar veriyoruz. Otobüs, Vinales’in tek sokaktan oluşan merkezinde yer alan kilisenin önünde duruyor. Ellerinde konukevlerinin fotoğraflarını bulunduran bir grup insan daha önce ziyaret ettiğimiz diğer şehirlerde olduğu gibi burada da misafirleri kendilerine çekebilmek için yoğun çaba harcıyor.

Otobüsteki amcamız önde, biz arkada şehrin merkezinden biraz uzaklaşıp sıra sıra rengarenk evlerin bulunduğu bir sokağa varıyoruz. Bize gösterdiği pembe evin içindeki, pembe oda kocaman ve tertemiz. Çok düşünmeden Vinales’te kalacağımız bir gece için odayı kiralamaya karar veriyoruz. Öğleden sonrası için de kendimize konukevi aracılığıyla atlarla gezinti ayarlıyoruz. Sonra da karnımızı doyurmak için şehir merkezine gidiyoruz. Oturduğumuz restoran yemekleri getirmedeki yavaşlığı konusunda rekorlara imza atsa da biz farkı kapamak için hızlı hızlı yemeklerimizi yiyoruz. Yemek sonrasında da ata biniş konusunda sözleştiğimiz saati yakalamak üzere koştur koştur konukevinin yolunu tutuyoruz.

Yaşlı bir amca bize atların bulunduğu bölgeye kadar eşlik ediyor. Minik bir kulübenin önünde bizi bekleyen üç ata yerleşince de maceramız başlıyor. Üç saat boyunca turuncu topraklar ve yemyeşil tarlalar arasından geçiyoruz. Yol üzerinde ilkel yöntemlerle tarlalarını süren çiftçileri görüyoruz. Atlar arasında sürekli bir en öne geçme yarışı yüzünden huysuzluk yaşanması bizi biraz endişelendirse de gördüğümüz manzaralar nefesimizin kesilmesine yetiyor. Üstelik benim atım sürekli bir şeyler yemek için sağa sola sapıyor.

Yol üzerinde bir mağara girmeyi de ihmal etmiyoruz. Rehberimiz dilersek mağara içerisinde yüzebileceğimizi söylüyor; ama kimsenin yanında mayo olmadığı için bu opsiyonu es geçiyoruz. Mağaradan sonra yavaş yavaş gün batmaya başlamışken çiftliklerden bir tanesinde tütün sarımını görmek için duruyoruz. Buradaki amca ilk olarak bize ev yapımı mojito ikram ediyor. Mojito yapımında şeker yerine bal kullanıyor. Sonrasında da beni çevirmen ilan edip İspanyolca anlatmaya başlıyor puro tütünlerinin nasıl toplandığını, ne uygulamalardan geçtiğini. Sonra da önümüzde puro sarıyor. Puroyu yapıştırmak için yine bal kullanıyor. Sardığı puroyu da bize ikram ediyor. Bir süre burada gün batımını, çiftliği çevreleyen atları, domuzları, tavukları izledikten sonra dönüş yoluna koyuluyoruz. Ve işte tam da son derece keyifli şehir merkezine dönerken Iraz’ı at ısırıyor. Nasıl ve neden demeyin, ben de bilmiyorum. At bir insanı ısırabilir miymiş, onu da bilmiyorum. Iraz’ın bacağı bir anda kocaman kızarıyor ve morarıyor. Geri dönüş yolu birazcık Iraz’ın moralini yerine getirmek için işi şakaya vurarak geçiyor. Bizim için yolculuğun en trajikomik anlarından bir tanesi oluyor.

Konukevimize döndüğümüzde de güzel bir duş alıp akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Kalabalık bir yabancı grubunun çok yüksek sesle konuştuğu bir restoranda yan masalarına oturma gafletinde bulunduğumuz için durup durup kendimize gülsek de restoranın muhteşem yemekleri keyfimizi yerine getirmeye yetiyor. Günün ata biniş macerası herkesi oldukça yorduğu için de erkenden odamıza dönüyoruz.

Santiago de Cuba, Küba.

Standard

 

 

 

 

21 Ekim 2013, Pazartesi.

DSC08323

DSC08324

Burası aslında bir eczane.

 

DSC08325

Santiago de Cuba’da bir mağazanın vitrini bu şekilde sergileniyor.

DSC08326

DSC08330

DSC08337

DSC08355

 

DSC08327

DSC08358

 

Cuartel Moncada’dan görüntüler.

DSC08362

DSC08370

DSC08372

 

DSC08380

DSC08399

DSC08409

DSC08386

 

Kaleden manzaralar.

DSC08428

Kalenin tepesinden gideceğimiz Cayo Granma adası gözüküyor.

IMG_3001

 

DSC08438

 

Cayo Granma feribotunu beklerken.

DSC08442

Feribotumuz kıyıya yanaşıyor.

DSC08449

DSC08453

Yemek yediğimiz yerde müzik çalan sevimli ikili.

DSC08460

DSC08469

 

DSC08471

DSC08474

Cayo Granma’dan.

DSC08481

Havana uçağımız.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra şehir içerisindeki ilk durağımız “Cuartel Moncada” oluyor. Ara sokaklarda sıcak hava bedenimize işlerken kaybola kaybola bu tarihi askeri garnizonu buluyoruz. Bu askeri garnizon 1874 yılında bağımsızlık savaşı sırasında burada esir tutulan Guillermon Moncada’dan ismini alıyor. Buranın bu kadar kayda değer olmasının arkasındaki temel neden ise 26 Temmuz 1953’te Fidel Castro yönetimindeki 100 kişilik bir ekibin Küba’nın o dönemdeki en güçlü ikinci askeri garnizonu olan bu birime saldırı gerçekleştirmiş ve beklenen sonucu alamamış olması.

Devrimden sonra bu binalar okula çevrilmiş ve 1967’de de belirli bir kısmı müze halini almış. Bina içerisindeki sınıflarda öğrenciler hala eğitim almaya devam ediyorlar. Müzenin girişindeki sınıflarda ders alan çocuklara göz atabiliyorsunuz. Üstelik bahçede de beden eğitimine katılan minikler yüzümüzü güldürmeye yetiyor. Müzeden içeri girdiğimizde dünyalar tatlısı rehberimiz Gretel bizi teker teker müzenin odalarında gezdirerek yarım saat içerisinde Küba’nın bütün devrim tarihini kısaca bize özetliyor. Binanın duvarlarında hala kurşun izlerini görebiliyorsunuz. İçeri girerken ders alan çocuklara göz atabiliyorsunuz, üstelik bahçede de beden eğitimi dersi devam ediyor.

Buradan şehir merkezine geri dönüyoruz. Bir önceki gün Pazar günü olduğu için kapalı olduğunu düşündüğümüz tütün fabrikasını ziyaret etmeye çalışıyoruz. Meğersem fabrika temelli kapalıymış. Yani ziyaretçilere izin verilmiyormuş, tabi bunu bize kimse söylemiyor. Sonrasında tekrardan konukevimize geri dönüp eşyalarımızı toplayıp saatler 12:00’yi gösterirken de “Mi amor” teyzemize veda ediyoruz.

Bir taksi ayarlayarak şehirden 10 kilometre uzakta bulunan “Castillo de San Pedro de la Roca del Morro”yu ziyarete gidiyoruz. Bu arada eklemekte fayda var minicik taksinin içerisinde bizden başka biri şoför, diğeri de yancısı iki kocaman adam oturuyor. Biz de üç kişi minicik arka koltuğa sıkışıyoruz. 1997’de UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş bu kale, Santiago limanının girişinde tüm görkemi ile yükseliyor. Kale 1587’de ünlü İtalyan askeri mühendis Giovanni Battista Antonelli tarafından Santiago’yu korsanlardan korumak adına tasarlanmış.

Günümüzde kalenin içerisinde “Museo de Pirateria” bulunuyor. Kalenin tepesinden de muhteşem Karayip kıyılarının manzaralarına göz kırpabiliyorsunuz. Burada şans eseri, bayram tatilini geçirmek için Küba’ya gelen bir başka Türk’e daha denk düşüyoruz. Zaten Küba’da kiminle konuşsak Türklerin bu ülkeyi çok sık ziyaret ettiğini duyuyoruz. Şaşırtıcı değil mi?

Sonrasında ayarladığımız taksiye atlayıp “Cayo Granma” isimli adacık için feribotların kalktığı limana gidiyoruz. Söylenenin aksine feribotun gelmesi on değil, kırk dakika sürüyor. Feribot geldiğinde de Cayo Granma’ya uğramadan önce sırayla bölgedeki bütün koylara ve adacıklara uğruyor. Cayo Granma’ya vardığımızda ise karnımız aç, hava ise oldukça sıcak. Bizimle beraber gelen taksinin ikinci kafadarı bizi bir arkadaşının restoranına götüreceğini söyleyince biz de çok opsiyonumuz olmadığını düşünüp peşine takılıyoruz. On dakika içinde adanın yarısını yürüdükten sonra, bize vaha gibi gelen restorana giriyoruz. Güzel müzik, güzel yemek, güzel içkiler bir anda herkesin yüzünün gülmesine neden oluyor. Burada bir buçuk saate yakın kalıyoruz. Muhteşem deniz ürünleri ile karnımızı doyurduktan sonra da adanın geri kalan yarısını on beş dakikada yürüyüp tekrardan limana dönüyoruz.

Ana karaya vardığımızda taksicilerimiz bizi havalimanına bırakıyor; ama uçağımıza daha neredeyse dört saat var. Iraz bankodakilerle konuşup farklı havayolundan olmasına rağmen bir önceki Havana uçağına binmemiz konusunda görevlileri ikna ediyor. Tabi ki belli bir rüşvet karşılığında. Rüşvet dediğime de bakmayın, Küba’da her şey “bahşiş” üzerinden ilerliyor. Bahşiş verdiğiniz sürece kapanan kapılar açılıyor, olmayan imkanla yaratılıyor. Bahşiş ne kadar mı?Sadece 5 CUC, yani 10 TL. Havana’ya uçuşumuz minik pırpır uçağımızla iki saat sürüyor. Vardığımızda 20 CUC’a bir taksi ayarlayıp şehir merkezindeki konukevimize gidiyoruz. Tam konukevine girerken öyle bir yağmur bastırıyor ki, neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Islanmış ve yorgun bir biçimde zili çalıyoruz, çalıyoruz açan yok. Teyzeler uyumuş bile. Şansımıza karşı komşu çıkıyor da teyzeleri telefonla arıyor, biz de on beş dakika rötarla içeri girebiliyoruz. Konukevine bizden sonra gelmiş çiftle biraz muhabbet edip ertesi gün erkenden otobüsümüz olduğu için yataklara yöneliyoruz.

20 Ekim 2013, Pazar.

IMG_2839

 

Museo de la Lucha Clandestina.

IMG_2842

IMG_2847

IMG_2867

DSC08106

DSC08114

DSC08117

DSC08119

Santiago de Cuba sokakları.

DSC08124

DSC08126

Casa de la Truva’da müzik gün boyu devam ediyor. Gündüz matineleri mekanın alt katında yer alıyor.

DSC08132

DSC08133

DSC08140

La Escalera.

DSC08149

 

Hava sıcaklığına dikkat!

DSC08150

 

Yemek yediğimiz restorandan.

DSC08158

DSC08159

DSC08161

DSC08164

DSC08165

 

Rengarenk sokaklar.

DSC08168

DSC08170

DSC08184

 

Hotel Casa Grand’dan şehir manzaraları.

DSC08200

 

Parque Cespedes’deki senfoni orkestrası konseri.

DSC08205

DSC08210

DSC08236

 

Plaza de Marte’den konser görüntüleri.

DSC08268

 

DSC08278

 

Şehir çapında sinevizyon gösterileri devam ediyor.

DSC08274

 

Sokaklar festival dolayısıyla trafiğe kapalı.

DSC08284

Mini bir defileye denk geliyoruz.

DSC08292

 

Mini lunapark.

DSC08300

 

Tropik balıklar derken?

DSC08304

 

Iris jazz bar’daki konser oldukça keyifli geçiyor.

DSC08317

Konukevine dönüş yolunda sokaklar bomboş.

Sabah erkenden güne başlıyoruz. Terasımızda kahvaltımızı yapıyoruz. Yolculuk öncesinde ve yolculuk sırasında hava durumunu kontrol ederken Küba’nın güney bölgelerinde fırtına olacağı haberleri bizi son derece endişelendirse de, Santiago de Cuba’ya vardığımızda durumun aslında tam tersi olduğunun farkına varıyoruz. Daha öğlen saatleri bile olmamasına rağmen hava 37 dereceyi gösteriyor. Her adımımızda asfalt sanki ayağımıza yapışıyormuş hissini yaşatıyor. Üstüne bir de şehirlerde kapalı şişe su bulmak düşünüldüğü kadar kolay olmadığından ben gün içinde sürekli Oz Büyücüsü’ndeki yanan cadı gibi hissediyorum.

Arka sokaklardan ilerleyerek ilk durağımız olan “Museo de la Lucha Clandestina”ya gidiyoruz. Zamanında bir karakol olarak kullanılan bu bina, M-26-7 yani 26 Temmuz Harekatı aktivistleri tarafından 30 Kasım 1956’da saldırıya uğramış. Daha sonra müzeye dönüştürülen bu bina, günümüzde 1950’lerde Batista rejimine karşı yaşanan mücadelelerin tarihini anlatıyor. Bu küçük müzeyi görevli teyzenin bize rehberlik yapması sayesinde daha net anlıyoruz. Sonrasında da yine aynı bölgede yer alan Fidel Castro’nun öğrenciyken yaşadığı evi inceleyip sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Ana meydan üzerinden tarihi binalara, malikanelere göz atıyoruz. Eddy’nin minicik “La Escalera” isimli tarihi kitapçısına giriyoruz. Biz buradayken Eddy bize muhteşem müzikler çalıyor, biz çıkarken de mikrofonla bütün sokağa “Türkler geldi.” anonsu yapıyor.

Şehrin renkli sokakları arasında dolandıktan sonra, daha fazla sıcakla mücadele edemeyeceğimizi anlayınca da meydanda yer alan “Hotel Casa Granda”nın gölgeli serin balkonuna sığınıp biraz soluklanıyoruz. Burada bir saat kadar dinlendikten sonra karnımızı doyurmak üzere daha önce önünden geçtiğimiz Plaza de Dolores’teki bir restorana oturuyoruz. Bu restoran son derece yerel. Öyle ki biz içeri girdiğimizde herkes bize bakıyor. Yabancıların burada yemek yemesi çok alışıldık olmasa gerek diye düşünüyoruz. Sonunda yemeklerimizi sipariş edip etrafı incelemeye başlıyoruz. Pazar günlerini hep beraber geçiren ailelerin birçoğu da öğle yemeği için burada mola vermiş. Özellikle yan masamızda 5 çocukla mücadele eden grubun hareketliliği bizi bile yormaya yetiyor. Yemekler geldiğinde ne olduğunu çok da anlayamadığımız bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bir an önce karnımızı doyurup mekandan kalkıyoruz.

Yemek sonrasında odaya dönüp biraz dinleniyoruz. Ben bu arada soğuk duş alarak kendime gelmeye uğraşıyorum. Klimalı odaların değerini Küba’da tekrar tekrar anlıyoruz. Sonrasında da çok oyalanmadan deniz kenarında yer alan tütün fabrikasını ziyaret etmeye karar veriyoruz. Tütün fabrikasına gittiğimizde buranın kapalı olduğunu söylüyorlar bize. Biz de gerisin geri otelimize geri dönüyoruz. Akşama kadar otelde kalıp biraz dinleniyoruz. Sonunda akşam yemeği vakti geldiğinde de kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehirden beklediğimizi çok alamamışız. Hem kısa sürede gezecek görülecek yerlerin birçoğunu tüketmişiz, hem de umduğumuzdan çok daha cansız bir ortamla karşılaşmışız. Bu düşünceler içerisinde sokaklarda yürürken ilk şaşırtıcı şey oluyor: Parque Cespedes’in ortasında bir senfoni orkestrası konserine denk geliyoruz. Bir süre parkta kalıp kaliteli müziği dinliyoruz. Sonrasında da şehrin daha önce yürümediğimiz ara sokaklarından Plaza de Marte’ye doğru yürüyoruz. Santiago de Cuba’nın bize ikinci sürprizi de burada ortaya çıkıyor. Meydanda kurulmuş bir sahnede on – on beş dakika arayla ilk olarak bir grup şarkı söylüyor, sonrasında yaşlı bir teyze ve amca ellerinde gitar ve mikrofon ile yerel şarkılar söylemeye başlıyor. En son olarak da rengarenk kıyafetleri ile kalabalık bir kadın grubu dans etmeye başlıyor. Meydan cıvıl cıvıl, çocuklar, gençler, yaşlılar, evliler, bekarlar herkes burada. Biz bir süredir şehrin hayat belirtilerinin nerede saklandığını sorgularken son gecemizde şehrin canlılığını bir anda buluyoruz. Meydanda bir süre kalıp gösterileri izliyoruz. Sonrasında da meydana uzanan ana cadde üzerine kurulmuş tezgahlara inceleyerek yemek yemeyi planladığımız “El Barracon” isimli restorana doğru yürüyoruz. Yol üzerinde dondurma, yerel yemekler, şekerleme, akvaryum balığı, hediyelik eşya ve takı satanların tezgahları bulunuyor. İki farklı yerde projeksiyon ile film gösterimlerine denk geliyoruz. Üstelik sokağa kurulmuş platformlardan bir tanesinde sergilenen defileyi bile yakalıyoruz.

Sonunda El Barracon’a vardığımızda yemeklerimizi sipariş etmek oldukça uzun sürüyor. Bir saat sonunda ise devasa porsiyonlarda yerel yemeklerimiz geliyor. Yemekleri yedikten sonra da yavaş yavaş tezgahları toplamakta olan panayır bölgesine geri dönüyoruz. Bu sırada bir dondurmacının önünden geçerken dondurma yemeyi öneriyorum ben. Biz içeri girdiğimizde önce bir kadın kavgası kopuyor, sonra bir süre bizi nereye oturtacaklarını bulamıyorlar. Bir yere oturduğumuzda ise sipariş sonrası hesap krizi çıkıyor. Daha önce Havana’da yaşadığımız problemin bir benzeri burada da tekerrür ediyor. Aslında bu dondurma mekanları yerellere yönelik. Küba’da da yerel ve yabancı ayrımı çok net bir şekilde yapılıyor.  Yemeklerin tamamı yerellerin kullandığı CUP para birimi üzerinden hesaplanırken, benim hesabı neredeyse 25 kat daha değerli olan CUC ile ödemeye çalışmam siparişimi alan teyzeyi oldukça sinirlendiriyor. Verdiğim ufak para biriminin kalan üzerini teyzeye bahşiş olarak bırakınca, neredeyse beni döveceğine emin olduğum teyzemin yüzünde güller açıyor.

Dondurma sonrasında otelimize doğru yavaş yavaş dönerken yol üzerinde Iris Jazz Bar isimli bir bara denk geliyoruz. Plaza de Marte’ye bakan bu mekana çok düşünmeden giriyoruz. Biz içeri girerken bize bileti satan adamın, aslında orada çalışmadığı konusunda garson kız ile ayrı bir problem yaşıyoruz. Garson kız ve biletçi adam sorunu kendi aralarında çöze dursunlar, bizi sahne önündeki masalardan birine oturtuyorlar ve bizim için Küba’nın en hatırlanası gecelerinden bir tanesi başlıyor. Flütistle beraber altı kişilik ekip muhteşem bir konser sergiliyorlar. Konser sonrasında bizimle beraber müziği dinleyenlerden biri beni elimden tutup ekiple tanıştırmaya götürüyor. Konser boyunca futbolcu Alex’e ne kadar benzediğini düşündüğüm perküsyoncu ile benim harika İspanyolcam sağolsun biraz muhabbet ediyoruz.

Hatırlanası bir gece daha biz odaya dönüş yolundayken karanlığa karışıyor.

19 Ekim 2013, Cumartesi.

IMG_2699

IMG_2741

Yoldan manzaralar.

IMG_2781

 

Santiago de Cuba’ya hoşgeldik.

DSC08085

 

Konakladığımız mahalleden.

DSC08093

Catedral de Nuestra Senora de la Asuncion.

DSC08097

Casa de la Trova’dan.

Santiago de Cuba’ya, Trinidad’dan otobüs 12 saat sürüyor. Gece otobüsü olmadığını öğrenince biz de günün tek otobüsü olan sabah 08:30 için biletlerimizi ayırtıyoruz. Otobüs istasyonuna gittiğimizde çantalarımızı alıştığımız uygulama ile görevlilere veriyoruz ve otobüsteki yerlerimizi alıyoruz. Santiago de Cuba’ya olan yolculuğumuz, bir saat rötarı da ekleyince 13 saat kadar sürüyor. Yolda Küba’nın bütün büyük şehirlerinin içinden geçiyoruz: Cienfuegos, Camagüey, Las Tunas, Bayamo. Yol boyunca tıngır mıngır otobüsümüzle yol kenarında oturanlara, rom içenlere, kaldırımlarda domino oynayanlara, bisikletleri ile geçenlere, teraslarında çamaşırlarını asmaya uğraşan teyzelere, evlerinin önünde sallanan sandalyelerde oturan amcalara, sokaklarda koşuşturan çocuklara tanık oluyoruz. On üç saat yarı uyuklayarak, yarı yol izleyerek akıp gidiyor.Şansımıza Onur’un otobüs yolculuğu sırasında tanıştığı rehber sayesinde hem şehre ilişkin ipuçları ediniyoruz, hem de akşamında konaklayacağımız evi ayarlıyoruz.

Akşama saatlerinde şehre vardığımızda yine elleri fotoğraf ve broşürler ile dolu bir kalabalığın bizi otobüs istasyonunun önünde beklediğini fark ediyoruz. Onur bizden önce istasyondan çıkıp bizi karşılayacak aracın şoförünü buluyor.

Şehir meydanına çok yakın bir ara sokakta bulunan evimiz son derece yerel. Araç ile girdiğimiz daracık sokak kendisini evin sıkıcılığından, sokağın canlılığına ve hareketliliğine atmış insanlarla dolup taşıyor. Sokakta sürekli bir gürültü, sürekli bir hareketlilik var. Eve adımımızı attığımızda ise bizi sürekli “Mi amor”diye çağıran ev sahibimiz ile tanışıyoruz. Mi amor teyze bize teras katındaki mütevazi odamızı gösterdikten sonra da akşam yemeğimizi hazırlamaya başlıyor. Bu sırada biz de terastan sokağı izlemeye koyuluyoruz.

Akşam yemeğimiz küçük çapta bir ziyafet şeklinde masayı donatıyor: muz kızartması, avokadolu salata, tavuk, pilav ve flam adını verdikleri krem karamel. Yemek sonrasında çaylarımızı yudumluyoruz. Sonunda da dışarı çıkıyoruz.

Santiago de Cuba, ülkenin kültürel başkenti olarak da biliniyor. Üstelik Küba edebiyatı, müziği, mimarisi, siyaseti için de son derece önemli bir yer taşıyor. Şehrin ana meydanlarından bir tanesi olan Parque Cespedes’e on dakika uzaklıkta konakladığımız için, ilk durağımız bu park oluyor. Geç bir saat olmasına rağmen park oldukça kalabalık. Grup grup insanlar parkın farklı köşelerinde oturuyorlar, muhabbet ediyorlar. Iraz ve Onur bir kenarda otururken, ben de fotoğraf çekmeye dalıyorum. Bu sırada rengarenk giyinmiş üç Kübalı çocuğun laf atması sonucu bir süre onlarla muhabbet ediyorum. Sonunda da gecenin canlı müzik dozunu almak adına Casa de La Trova’ya gidiyoruz. Küçük bir sahnede, kötü müzik sistemi ile kalabalık bir grubun çaldığı yerel ve popüler Küba tınılarını artık hepimizin gözleri kapanmaya başlayana kadar dinliyoruz.

 

Trinidad, Küba.

Standard

18 Ekim 2013, Cuma.

 

 

DSC08020

DSC08026

DSC08030

DSC08032

La Boca kasabasından.

 

DSC08035

IMG_2587

Playa Ancon’dan.

DSC08039

 

IMG_2852

IMG_2609

 

DSC08042

IMG_2623

IMG_2627

IMG_2635

IMG_2641

 

IMG_2852

IMG_2609

IMG_2648

Dönüş yolunda manzaramıza takılanlar.

DSC08056

Plaza Mayor’da canlı müziği dinlemeye kalabalıklar akın ediyor.

Sabah uyanıp kahvaltıya iniyoruz. Ev sahibimiz çoktan masayı hazırlamış bile. Küba kahvaltıları genelde birbirine benzer bir tarz izliyor. Guava suyu, sıcak süt, omlet, tereyağ, bal ve taze meyveler kahvaltımızı oluşturuyor.

Kahvaltı sonrasında Onur odada kalırken, Iraz ve ben dışarı çıkıp ilk iş olarak ertesi gün ülkenin en güney doğusunda yer alan Santiago de Cuba’ya gitmek için biletlerimizi alıyoruz. Sonrasında da bisiklet kiralamak üzere kitabın önerdiği tiyatro binasına gidiyoruz. Tiyatronun içinden çıkan bir amca bizi bisikletleri kiralayacağımız başka bir eve kadar götürüyor. Evin içinden geçip bisikletlerin bulunduğu arka bahçesine ilerliyoruz. Burada saçlarını tuvalet kağıdı ruloları le bigudilemiş bir kadın bize yardımcı oluyor. İki bisiklet alıp konukevine geri dönüyoruz.  Günün hedefi, 18 kilometre uzakta yer alan Playa Ancon’a gitmek. Iraz ve ben bu yolda bisiklete binmeyi tercih ederken, Onur işin zahmetinden kaçıp taksi ile gitmek istediğini söylüyor. “Plaja geldiğinizde beni ağzımda purom, elimde mojito’m ile bulabilirsiniz.” demeyi ihmal etmeden.

Onur’u geride bıraktıktan sonra bizim Playa Ancon maceramız da başlıyor. Gidiş yolu son derece kolay oluyor. Yollar oldukça düzgün, bisikletler de görece rahat olduğu için tıngır mıngır plaja doğru ilerliyoruz. Yol üzerinde geçtiğimiz La Boca isimli balıkçı manzarası yerel Küba’nın tüm özelliklerini gözlerimiz önüne seriyor. Mola verdiğimizde rastlaştığımız polislerle biraz sohbet ediyoruz.

Bir saatten biraz fazla süre sonunda plaja vardığımızda ise bembeyaz kumları ve kristal suları ile muazzam bir plaj ile karşılaşıyoruz. Bisikletleri bir ağacın altına park ettikten sonra da Onur’u arama maceramız başlıyor. Plajı baştan başa iki kere geçtikten sonra sonunda Onur’u ufak restoranlardan birisinde hakkaten dediği gibi elinde purosu, önünde mojito’su otururken buluyoruz. Iraz ve ben güneşten kavrulmuş iki surat, direk eşyalarımızı Onur’a bırakıp kendimizi denize atıyoruz. Günün geri kalanını da bu şekilde geçiyoruz. Plaj 18:00’de kapanıyor, biz de 17:00’ye kadar denize girip güneşin tadını çıkarıyoruz.

Dönüş yoluna, Iraz ve ben biraz daha erkenden çıkıyoruz. Ama işin kötü tarafı gelişin ne kadar kolay olduğunu, dönüşte fark etmemiz. Gelirken rahat rahat gelmemizin nedeninin aslında yokuş aşağı inişimiz olduğunu algılayınca, dönüş macerası zorlu başlıyor. Dönüş yolumuz, artık biz sıcaktan, nemden ve denizin tuzundan renk değiştirip şehre varana kadar bir buçuk saat sürüyor. Bisikletleri kiraladığımız eve bırakıp kendimizi eve atıyoruz. İlk işimiz güzel bir duş alıp biraz soluklanmak oluyor.

Akşam yemeği için tekrar dışarı çıktığımızda bir gün önce önünden geçtiğimiz fakat kapalı olan Sol y Son’a gidiyoruz. Eski bir evin içinde yer alan bu muhteşem restoran gerek lezzetli yemekleri, gerekse yemeğe eşlik eden büyüleyici müziği ile bizim için Trinidad’ın doruk noktası oluyor. Bu tarihi evin avlusunda oturup saatlerce gecenin tadını çıkarıyoruz.

Canlı müzik bittiğinde de mekan değiştirip Plaza Mayor’un yolunu tutuyoruz. Plaza Mayor’un merdivenlerinde her gece canlı müzik ve yoğun kalabalık eksik olmuyor. Biz de kalabalık arasında yerimizi alıp Afrika kökenli tınıları dinleyip canlı müziğe doyuyoruz.

 

17 Ekim 2013, Perşembe.

DSC07915

DSC07918

Yolda denk düştüğümüz müzik okulundan.

DSC07924

DSC07927

DSC07933

DSC07935

Sokaklarda renk ve hayat var.

DSC07937

DSC07940

DSC07949

Museo Historico Municipal’da 19. yüzyılda kullanılan antik eşyalar da sergileniyor.

DSC07951

DSC07955

DSC07957

DSC07960

 

IMG_2484

 

IMG_2496

Dersinli Murat’a selam olsun.

DSC07967

 

Kuşbakışı.

DSC07969

Museo Historico Municipal.

DSC07971

DSC07977

 

Punto de Venta yazan pencerecikten meyve ve sebze alışverişi yapabiliyorsunuz.

DSC07981

DSC07990

 

Trinidad’dan manzaralar.

 

IMG_2538

DSC07999

 

Küba’nın olmazsa olmazları: Rom ve güzel müzik.

DSC08009

 

Palenque de Los Congos Reales.

DSC08019

Casa de La Trova’da geceyi tamamlıyoruz.

Bir gün önceden konukevimiz aracılığıyla Trinidad’a gitmek için otobüs biletlerimizi almışız. Suzanne’e sabah odadan çıkarken bıraktığımız paraları, akşamüzeri bize minik ve ne olduğu çok da anlaşılmayan otobüs biletleri olarak geri getirmiş. Bu yüzden sabah erkenden uyanıyoruz ve çantalarımızı hazırlıyoruz. Trinidad’a olan otobüsümüz saat 08:30’da. Ayarladığımız taksi on dakika önceden geliyor, hazırlanınca biz de aşağı iniyoruz. Eski, kocaman, yemyeşil bir Amerikan arabası bizi otobüs istasyonuna bırakıyor.

İstasyona girdiğimizde girişte yer alan ufak bankoya bavullarımızı teslim edip karşılığında bavulları teslim almakta kullanacağımız fişlerimizi alıyoruz. Yolculuk öncesinde istasyon içerisinde yer alan kantinde kahvaltımızı yapmayı da ihmal etmiyoruz: sütlü kahve, jambonlu ve peynirli sandviç.

Trinidad’a olan yolculuğumuz beş buçuk saat sürüyor. Otobüs genel olarak boş olduğundan yolculuk da son derece rahat geçiyor. Yolda mola verdiğimiz tesis tertemiz, üstelik favorimiz guava suyu satışı da yapıyor.

Trinidad’a vardığımızda saat 15:00’e geliyor. Otobüs ile şehir merkezine girmemizle, ellerinde otellerin resim ve kartvizitlerini tutan yoğun bir kalabalığın otobüsü takip etmeye başlaması da bir oluyor. Otobüsten inip istasyonun kapısının önüne çıktığımızda da asıl curcunanın bizi burada beklediğini fark ediyoruz. Bir anda  yaşlısı genci, teyzesi amcası onlarca insan kendi evlerinde kalmamız içim bizi sağa sola çekiştirmeye başlıyor. Otobüs istasyonundan olabildiğince uzağa yürüyüp haritamızı orada açmayı planlasak da bizi takip etmeye devam ediyorlar. Daha önceden belirlediğimiz birkaç evi biz önde, bizden umudunu kesmeyen grup arkada teker teker ziyaret ediyoruz. İlk ev dolu olduğunu söylüyor, ikinci ev çok yıkık dökük çıkıyor, üçüncü ev de tadilat altında olduğunu belirtiyor. Biz de şaşkın şaşkın nereye gideceğimizi düşünürken köşe başında bekleyen ve evinin tam önünde durduğumuzu fark ettiğimiz amcanın evini kontrol etmeye karar veriyoruz. Evinin üst katında bulunan mütevazi odası, muazzam terası ve düşük ücreti ile çok düşünmeden odayı iki geceliğine kiralamak konusunda anlaşıyoruz. Amca ile çat pat İspanyolca anlaşabiliyorum, en azından derdimi anlatabilecek derecede ispanyolca konuşabiliyorum. Odaya yerleştikten sonra bir süre soluklanıp kendimize geliyoruz. Dışarısı o kadar sıcak ki, odanın son kuvvetle çalışan kliması bizi ayrı bir cennete taşıyor.

Kendimize geldiğimizde de Trinidad sokaklarına çıkıyoruz. Eski İspanyol kolonisi bu şehirde zaman 19. yüzyılda durmuş hissi veriyor. İspanyol kolonisi döneminin mimarisini koruyan binaları, ince işleme malikaneleri, Arnavut kaldırımı yolları ile 1988’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınmış bu minik ama sevimli şehir, Küba’nın en eski açık hava müzesi olarak ifade ediliyor. Sokaklarda canlı müziği takip ederek bizi bir müzik okuluna kadar götürmesine izin veriyoruz. Müzik okulundan içeri girdiğimizde bir köşede gitar çalan kızları, öbür köşede piyano çalışan başka biri kızı görüyoruz. Ama işin asıl eğlencesi okulun arka bahçesinde yer alıyor. Burada oldukça kalabalık bir grup tüm coşkusu ile bir şeyler çalıyor. Bir süre durup müziği dinliyoruz. Küba’nın en güzel tarafı sağdan soldan en beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkan tınıları.

Sonrasında da sokaklarda kendimizi kaybediyoruz. Rengarenk evlere, evlerin açık camlarından ve kapılarından gözüken iç dekorasyonlarına, yaşlısı genci sokakları dolduran insanlarına, yerelliğine hayran kalıyoruz. Kendimizi şehirde her sokağın öyle ya da böyle çıktığı Plaza Mayor’da buluyoruz. Burada şehrin simgesi haline gelmiş sarı kiliseyi görüyoruz; ama içine girişe izin verilmiyor. Sonrasında da şehrin en önemli binalarından bir tanesi olan Museo Historico Municipal’i kapanmadan önce ziyaret ediyoruz. Burada köle tüccarı Justo Cantero’nun burada yaşadığı dönemden kalma neoklasik tarzda döşenmiş odalara tanıklık edebiliyorsunuz. Müze anlamında çok tatmin edici olmasa da, binanın kulesine çıktığımızda karşımıza çıkan Trinidad manzarası nefesimizi kesmeye yetiyor. Müze kapanana kadar burada oyalanıyoruz. Binaları ve insanları kuşbakışı inceleyip bulunduğumuz konumu anlamaya çalışıyoruz.

Müzeden çıktıktan sonra bir süre daha sokaklarda dolanıp yol üzerinde gördüğümüz cafe’lerden bir tanesine soluklanmak için giriyoruz. Biz içeri girip yemeklerimizi sipariş edip romlu içkilerimizi söyledikten sonra mekanda canlı müzik de çalmaya başlıyor. Müzik o kadar keyifli ki, bir türlü kalkasımız gelmiyor mekandan. Hava kararana kadar burada kalıyoruz. Her şey olması gerektiği gibi.

Mekandan kalktığımızda da konakladığımız evin yolunu tutuyoruz. Sırayla duşun keyfini çıkarıp klima önünde hararetimizi atıyoruz. Onur, biraz kestiriyor. Enerjimizi tekrardan topladıktan sonra da Trinidad’ın meşhur müziğini tekrardan dinlemek ve gecesini görmek üzere dışarı çıkıyoruz. Sokaklarda her köşe başından ayrı bir müzik geldiğini fark ediyoruz. Biz, Palenque de Los Congos Reales olarak bilinen, her grubun birer saatliğine sahneye çıktığı, daha çok açık hava gazinosunu andıran mekana giriyoruz. Burada bir – bir buçuk saat kalıyoruz. Ama ortam beklediğimizden daha sakin ve boş. Biz de şansımızı aynı sokakta yer alan Casa de La Trova’da değerlendirmeye karar veriyoruz. İçeri girdiğimizde mekanın küçük alanında son derece güzel müzik eşliğinde dans edenleri görünce masalardan birine oturup gece bitene kadar burada kalıyoruz.