Monthly Archives: Ekim 2013

Chicago, ABD.

Standard

26 Eylül 2013, Perşembe.

DSC06563

Chicago Nehiri.

DSC06565

DSC06567

 

Chicago sokakları.

DSC06568

DSC06573

Millennium Park’ta yer alan Crown Fountain’dan.

 

DSC06586

 

 

DSC06587

Millennium Park’ta yer alan “Cloud Gate”.

DSC06592

DSC06597

 

Gökdelenler arasında yer alan organik pazar.

DSC06602

Çin kutlamaları.

DSC06603

DSC06604

DSC06605

DSC06606

Chicago’dan manzaralar.

DSC06611

Union Tren İstasyonu.

DSC06613

Tren istasyonu bekleme salonunda amişler.

Gece oldukça zorlu geçiyor. Gözlem vagonundaki koltuklara uzanıyorum uzanmasına; ama trenin içerisi buz gibi. Dışarıdaki nemli ve sıcak havanın içeri girmesine bir türlü izin vermiyorlar. Klima son gücü ile çalışıyor da, kendimi ısıtmak için şekilden şekile giriyorum.

Sabah günün aydığını yine neşe dolu herkese günaydın diyen kondüktörün sesinden anlıyorum. Chicago’ya saat 09:30 gibi varıyorum. Tren istasyonuna iner inmez ilk işim çantamı koyacak bir dolap bulmak oluyor. Çantamı yerleştirdikten sonra da kemiklerimi ısıtmak adına kendimi Chicago sokaklarına atıyorum. Chicago’yu daha önce kapsamlı şekilde ziyaret etmişliğim var, o yüzden şehirde çok durmuyorum. Dört saat mola verdikten sonra tekrardan trene atlayıp Denver’a doğru yol almayı planlıyorum. Bu dört saatlik boşluğu da tren istasyonuna çok yakın olan Millennium Park’ta geçirmeyi düşünüyorum.

Union Tren İstasyonu’ndan çıktıktan sonra şehrin kalabalık ve resmi sokaklarında yürüyerek Millennium Park’a yarım saat içinde varıyorum. Adı üstünde, Millennium Park, milenyumu kutlamak üzere inşa edilmiş; ama inşası yetişmeyince 2004 yılında dört yıl gecikmeyle açılmış. Parkta ilk olarak “Crown Fountain”a denk geliyorum. Siyah granitten yapılmış bir yansıtma havuzunun iki başında 15,2 metre uzunluğunda dikdörtgen iki kule adet kule yer alıyor. Bu kuleler ışığı emerek insan yüzü şeklindeki görüntüleri yansıtıyorlar. İzleyenler için oldukça keyifli bir manzara olmasının yanı sıra çocuklar için de bulunmaz bir oyuncak haline geliyor bu havuz. Sonrasında parkın ortasında yer alan “Cloud Gate” nam-ı diğer “The Bean” yani Fasulye’yi ziyaret ediyorum. Anish Kapoor tarafından yapılan bu devasa sanat eseri 168 adet paslanmaz çelik plakadan oluşuyor. Söylenene göre sıvı cıvadan esinlenmiş bu eser, kalabalıkları da kendisine çekiyor. Etrafında yoğun kalabalıklar kendilerinin yansımalarına bakıp eğlenirken, bir yandan da fotoğraf çekiyorlar.

Ben de bir süre burada oyalandıktan sonra farklı bir rota izleyerek tren istasyonuna geri dönüyorum. Yolda Çin konseptli kutlamalara ve gökdelenler arasında yer alan organik bir pazara denk geliyorum. İroni diye içimden geçiriyorum. Öğle yemeği molası vermeyi de ihmal etmiyorum bu arada. Tren istasyonuna vardığımda sırt çantamı alıp trenimi beklemeye koyuluyorum. Bir yandan da tren istasyonunda yaşanan heyecanın nedenini anlamaya çalışıyorum. Meğerse sahipsiz bir çanta bulmuşlar. Çantanın üstesinden gelebilmek için sayısız iri yarı polis ve polis köpekleri bir anda istasyonun bekleme salonunu dolduruyor. Günlük aksiyon dozajımızı da aldıktan sonra, bir grup amişle beraber trenime biniyorum. Amişleri kıyafetlerinden çok net ayırt edebiliyorsunuz. Normalde teknolojinin her türüne karşı bu grubun trenle işlerinin ne olduğunu çok da algılayamıyorum.

Denver’a olan yolculuğum on sekiz saat sürecek. Tren yolculuğunun geri kalan kısmını yanımda kimsenin oturmamasının verdiği rahatlıkla rahat rahat geçiriyorum. Film izliyorum, kitap okuyorum, dizi izliyorum. Bir yolculuk daha böyle akıp geçiyor.

Memphis, ABD.

Standard

25 Eylül 2013, Çarşamba.

DSC06318

DSC06320

DSC06321

DSC06335

DSC06338

Sun Studio.

DSC06342

DSC06343

DSC06347

DSC06350

DSC06351

DSC06357

Ördeklerin kırmızı halı geçişi.

DSC06378

Mississippi Nehiri.

DSC06387

DSC06394

Dr. Martin Luther King Jr.’ın öldürüldüğü Lorraine Motel.

DSC06402

DSC06403

DSC06404

DSC06405

DSC06407

DSC06408

DSC06412

DSC06419

DSC06422

Beale Sokağı’ndan manzaralar.

DSC06551

Elvis Presley’in evi: Graceland.

DSC06427

DSC06432

DSC06435

Evin salonu.

DSC06437

Elvis’in anne ve babasının yatak odası.

DSC06448

DSC06451

Evin mutfağı.

DSC06455

Ayna kaplı koridorlar.

DSC06457

Televizyon odası.

DSC06466

DSC06467

Tamamı kumaşlarla kaplı oyun odası.

DSC06474

DSC06480

Orman odası.

DSC06486

Elvis’in ofisi.

DSC06492

Evin bahçeden görünüşü.

DSC06495

DSC06498

DSC06500

DSC06501

DSC06505

DSC06515

Graceland’den manzaralar.

DSC06542

Elvis’in ve ailesinin mezarları.

DSC06557

Tren istasyonundan.

Konakladığım odayı erkenden boşaltıyorum. Saat 09:00 olduğunda bir gün önceden ayarladığım tur firması beni almaya geliyor. İlk olarak tur firmasının merkez ofisine gidip biletlerimizi alıyoruz. Sonrasında da gruplar halinde farklı otobüslere dağılıyoruz. Turun ilk bölümü Memphis şehrinin genelini içeriyor.  Otobüste yaş ortalaması 60 üzerinde, üstelik gelenlerin bir çoğu da Amerikalı. Ortalamayı bir benim düşürdüğümü düşünüp kendi kendime gülüyorum. Şansıma yan koltuğuma Hollandalı bir iktisat profesörü oturuyor. Bu amca oldukça ilginç. Austin’deki oğlunu ziyarete geldiğinden bahsediyor. Sonrasında eşi ve görümcesi ile oğlunun arabasını alıp küçük bir yol macerasına atılmışlar.

İlk durağımız meşhur “Sun Studio” oluyor. Burası Elvis Presley’in ilk single’ını kaydettiği müzik stüdyosu. 1952 yılında kurulan bu küçük ve bağımsız müzik stüdyosu Elvis Presley, Roy Orbison, Jerry Lee Lewis ve Johnny Cash gibi isimleri keşfetmekle ve onların ilk kayıtlarını yapmakla adına ün katmış. Stüdyonun girişinde kocaman bir gitar asılı bulunuyor ve önünde de kırmızı üstü açık bir araba. İçerisi meraklı turistlerle dolup taşsa da dilerseniz belli bir ücret karşılığında stüdyonun rehberli turlarına katılabiliyorsunuz.

Bir sonraki durağımız “The Peabody Hotel” oluyor.  Downtown Memphis’te yer alan bu otel ilk olarak 1869 yılında kurulmuş ve 1923 yılında kapanmış. Bizim ziyaret ettiğimiz, aynı otelin devamı olan bu mekan ise 1925 yılında kurulmuş. Otelin bu kadar ünlü olmasının en temel nedeni de lobisinde yer alan minik havuzunda yüzen dört adet ördek. 1930’larda, o dönem otelin genel müdürlüğünü yapan Frank Schutt, Arkansas’ta avlanarak geçirdiği bir hafta sonu sonrasında Memphis’e döndüğünde yanında bulunan ördekleri otelin havuzunda yüzmeleri için bırakmış. Bu gelenek de o gün bugündür devam etmiş. 1940’larda ördeklerin bakımını otelin çalışanlarından Edward Pembroke üstlenmiş. Kendisi eski bir sirk çalışanı olduğu için bu işi gayet de iyi kotarmış. Öyle ki kendisine “Duckmaster” yani “Ördek Ustası” ünvanı verilmiş.

Ördekler her gün 11:00’de çatı katında yer alan 200.000 USD’ye mal olmuş malikanelerinden çıkıp asansöre binip lobiye iniyorlar. Kırmızı halıdan geçerek de havuza giriyorlar. Sonrasında da akşam 17:00’de de tekrar aynı yol üzerinden malikanelerine geri dönüyorlar.

Genel olarak bir otelin lobisinde beş adet ördek kırmızı halıdan geçsin diye beklemek kulağa oldukça çılgın gelse de, bu sevimli hayvanları tıpış tıpış yürürken görmek son derece eğlenceli.

Sonrasında 1991 yılında inşa edilen piramit şeklindeki spor arenası “The Pyramid”in önünden geçiyoruz. Şehrin 1800’lerde kurulmuş Viktorya mimarisinin en güzel örnekleri olan mahallesine doğru ilerliyoruz. Burada 19. yüzyıl başlarındaki ekonomik büyüme ile bölgeye yerleşen zengin Memphis’liler tarafından inşa edilmiş malikaneler yer alıyor sıra sıra. Bankacı Isaac Kirtland için inşa edilmiş The Mallory-Neely House, gemi sahibi James Lee için inşa edilmiş The Harsson-Goyer-Lee House bunlardan sadece bazıları. Bu bölge Memphis’in geri kalanına göre oldukça farklı bir havaya sahip.

Bir sonraki durağımız Mississippi Nehiri kıyısında yer alan turist bürosunda bulunan Elvis Presley ve B.B. King heykelleri oluyor. Daha önce şehir merkezinde bulunan bu heykellerden herkes anı olsun diye parçaları koparmaya başlayınca bu heykeller kapalı bir ortam olan turist bürosuna taşınmış.

Sonrasında St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesine gidiyoruz. Komedyen Danny Thomas tarafından kurulan bu hastane aynı zamanda Danny Thomas’ın mezarına da ev sahipliği yapıyor. Hastanenin ve Danny Thomas’ın hikayesini dinledikten sonra da Lorraine Motel’in yolunu tutuyoruz. Burası Dr. Martin Luther King Jr.’ın, 4 Nisan 1968 yılında öldürüldüğü yer. Bu otel şimdi Ulusal Sivil Haklar Müzesi’ne dönüştürülmüş ve 17. yüzyıldan günümüze kadar sivil hakların tarihini açıklayan bir müze olarak görev yapıyor. Dr. Martin Luther King’in öldürüldüğü balkonda beyaz bir çelenk yer alıyor. Öldürüldüğü gün garajda bulunan iki beyaz araba da, aynı yerlerini koruyorlar.

Son durağımız ise meşhur Beale Sokağı oluyor. Burası hem Memphis gece hayatının merkezi, hem de Memphis’in kalbinin attığı bölge olarak biliniyor. Gündüz gözüyle biraz sessiz ve sakin olsa da 2.9 kilometre uzunluğundaki sağlı sollu barlarla, restoranlarla, hediyelik eşya dükkanları ile çevrelenmiş bu sokak,  blues müzik tarzı için oldukça önemli bir yer tutuyor. Burada restoranlardan bir tanesinde canlı müzik eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz. Elbette, sahnedeki müzisyen şehrin milli marşı haline gelmiş Marc Cohn’dan “Walking in Memphis”i de çalıyor bir noktada. Burada A. Schwab’s adında üst katında müzesi de bulunan aklınıza gelebilecek her türlü eski ürünü satan tarihi bir mağaza bulunuyor. Ben vaktimin çoğunu burada geçiriyorum her türlü incik cincik detayı inceleyerek. Sonrasında da bölgede yer alan Gibson gitar fabrikasına göz atıyorum.  Belirli saatlerde fabrika içerisinde rehberli turlar düzenleniyor.

Otobüsün gelme saatine yakın meydanlardan birinde bulunan sahnedeki grubu dinlemeye dalıyorum. Saatler 15:00’i gösterirken tur otobüsü bizi almaya geliyor. Durağımız Elvis Presley’in evi Graceland. Bu geniş komplekste Elvis Presley’in evine ek olarak dilerseniz Elvis’in otomobil müzesini, kişisel jetini ve Elvis’e adanmış sergileri de ziyaret edebiliyorsunuz.

Elvis’in evine girdiğimizde muhteşem bir salon bizi karşılıyor. Açık ton renklerin hakim olduğu salonda beyaz mobilyalar ince bir zevkle döşenmiş olarak yer alıyor. Salonla piyanonun yer aldığı odayı ayıran tavuskuşu motifli camekan özellikle dikkat çekiyor. Evin üst katına özel nedenlerden dolayı girmemize izin verilmiyor; ama giriş katında yer alan Elvis’in anne ve babasının yatak odasını, yemek odasını görüyoruz. En alt katta televizyon odası bulunuyor. Tavan tamamen aynalarla kaplı ve adeta sürreal bir atmosfer yaratıyor. Odada üç adet televizyon bulunuyor.

Sonrasında tamamen rengarenk kumaşlarla kaplanmış ortasında bilardo masası bulunan bir odaya denk geliyoruz. Loş ışıkları, rengarenk döşemeleri ile bu oda ev içerisinde en sevdiğim bölümlerden biri oluyor. Mutfağın yanı başında yer alan “Jungle Room” yani “Orman Odası” olarak anılan yeşil bitkiler ve yeşil kaplama halı ile çevrelenmiş, orman teması bulunan odayı ziyaret ediyoruz. Koridorlar rengarenk, her yer ışıl ışıl ayna kaplı.

Girşite verilen sesli rehberden evin özelliklerini ve Elvis’in kızı Lisa Marie’nin yorumlarını da dinleyebiliyorsunuz. Koridorlardan geçerek Elvis’in ofisinin ve poligonunun bulunduğu bölmeden, evin arka tarafına geçiyoruz. Burada bir havuz ve atların koşuşturduğu geniş bir alan yer alıyor. Bir sonraki ziyaret ettiğimiz bina Elvis’e adanmış bir müze. Burada Elvis’in kazandığı ödüller, posterler, kıyafetler, kayıtlar bulunuyor. Ev içerisinde adeta büyülenmiş gibi geziyorum ben. Zamanında babamdan kasetlerini çaktırmadan alarak dinlediğim bu adamın evinde bulunmak, hayatına tanıklık etmek ayrı bir boyuttaymışım hissi veriyor.

En sonunda Elvis’in ve ailesinin mezarlarının bulunduğu Meditasyon Bahçesi’ne çıkıyoruz. Burada bir tek erkek kardeşinin mezarı bulunmuyor, onun dışında bütün bir ailenin mezarları bir arada bulunuyor.

İçim kıpır kıpır turu tamamlıyorum. Otele bıraktıklarında ise 23:45’te olan trenime saatlerim var. Ben de bir Anıl klasiği olarak erkenden tren istasyonuna gidip orada vakit geçirmeye karar veriyorum. Tren istasyonuna gittiğimde ise ayrı bir melankoli gelip beni buruyor. Üniversitedeyken aldığım bir kitap aklıma düşüyor. Kitap açılışını gezgin ve turist arasındaki farkları anlatarak yapıyor. Her ne kadar sıfatlara çok takılmasam da, turistlerin belirli bir süre sonra evlerine döndüklerini, evlerine dönmeyi sabırsızlıkla beklerken gezdikleri yerlerin onlar için geçiş dönemi olduğunu ifade ediyor. Gezginlerin ise yıllar boyunca gezdikleri yerler arasında kendilerini kaybettiklerini belirtiyor. Cümlelerinde kaybolduğum kitabın yazarını tanıyınca daha çok sevmiştim. Hikayesini okumuştum sonrasında da. Kendi zamanında mümkün olmazken Fas’a gidip burada farklı bir hayat sürmeyi seçmiş. Üstelik sevdiğim diğer yazarları da kendisinin peşinden sürükleyerek (misal Truman Capote). Bu yazar tabi ki Paul Bowles. Yıllar sonra Bernardo Bertolucci’ye Çölde Çay’ı çektiren adam. Biraz da kitabın etkisiyle 2007’de Fas’a gitmiştim. Çöl için ifade ettiklerini kendim göreyim, deneyimleyeyim istediğimden. O koca gökyüzünün altında, ıssızlığın etrafında kaybolayım. O gün bugündür başucu kitabım olmuştu bu kitap. Sonra bugün tren istasyonuna geldiğimde aklımdan çıkmıyor kitapta yer alan cümleler bir türlü. Akşam Chicago’ya uzun sürecek bir gece trenim olduğu için özellikle bu kitap yanımda olsun çok istiyorum.

Tren istasyonunda bir süre oturduktan sonra ufak tefek karanlık bekleme salonu bana dar gelmeye başlıyor. Ben de sokaklara atıyorum kendimi. Trenimin gelmesine daha iki saat varken. İlk gördüğüm restorana giriyorum. İçeriden gelen piyano tınılarına aldanarak. Bara oturuyorum. Son derece ilgili barmen şehre yeni mi geldiğimi soruyor. Biraz muhabbet ediyoruz. Memphis’te sadece bir gün kaldığımdan bahsediyorum. Siparişim salata ve beyaz şarap oluyor. Bu gece de o tür gecelerden işte. Melankoli odamı kaplayan koyu renk bir tül gibi çünkü. Müzik bedenimde. Arka planda siyah beyaz bir savaş filmi. Duvarların koyu gri rengi. Barın meşe ve siyah deriden iskemleleri. Piyanonun birbirine vuran, birbirini kıran notaları. Garsonlardan bir tanesi gelip beni daha önce görüp görmediğini soruyor, cevabım belli. Tren saatine yakın çıkıyorum restorandan. Karşıdan karşıya geçerken tanıştığım çocuk yolculuk öncesi beraber bira içmek isteyip istemediğimi soruyor. Yorgunum ya, trende olayım istiyorum bir an önce. Teklifi reddedip istasyonun yolunu tutuyorum.

Tren yarım saat rötarlı geliyor. Cam kenarı istediğim tren görevlisi bana cam kenarı vermemek konusunda diretiyor. Huysuzluğum ve hassaslığım doruk noktasındayken sesimi çıkarasım gelmiyor. Trene bindiğimde oturduğum yere çantamı bırakıp gözlem vagonuna gidiyorum. Bütün geceyi de bu vagonda geçiriyorum.

24 Eylül 2013, Salı. 

IMG_0598

IMG_0838 

IMG_0870 

IMG_0905

Tren manzaraları.

DSC06314

Trenin seyir vagonu. Burada dilerseniz alt kattan aldığınız atıştırmalıklar ve içeceklerinizle  manzaranın tadını doya doya çıkarabiliyorsunuz.

DSC06315

Trende gün batımı.

New Orleans’a veda etme günü. Sabah hostelden çıkma süreci biraz uzun sürüyor; odadaki herkes öğlen saatleri olmasına rağmen uyuyor. Odanın arka bölümlerinde kalmış ufacık pencereden içeri girmek için mücadele veren ışık sadece kendi etrafını aydınlatıyor. Odanın öbür başında bulunan bana gelene kadar kırılıp büzülüyor. Elimdeki minik fenerle eşyalarımı toplayıp çantamı hazırlamak da beklediğimden zor oluyor. Sonunda hazırlandığımda hostelin ana odasındaki koltuklara oturup bir süre interneti kontrol ediyorum. Sonrasında da tren istasyonunun yolunu tutuyorum.

İlk gün takip ettiğim yollar üzerinden gündüz gözü ile ilerliyorum. İlk geldiğimde bana tamamen yabancı olan sokakların, tanımadığım binaların arasından bu sefer geçirdiğim birkaç günün beraberinde getirdiği tanıdıklık ile geçiyorum. Bir şehri benimseyip göz aşinalığı edinmek, sevdiğiniz yolları belirlemek bir şehirden ayrılırken en farklı duyguları da içinizde canlandırmanıza yardımcı oluyor.

Tren istasyonuna yine trenimden birkaç saat önce varıyorum. Tren saatine kadar olan vakit, kitap okumakla ve etrafımı dolduran birbirinden farklı insanları incelemekle geçiyor. Trene bindiğimde ise Elvis Presley’in memleketi olan Memphis’e uzanan sekiz saat on beş dakikalık bir yolculuk beni bekliyor.

Tren yolculuğu son derece keyifli geçiyor. Yol boyunca Mississippi Nehiri’nin etrafından geçerek muhteşem manzaralara tanık oluyorum. ABD’de yaptığım her tren yolculuğunda manzaraların birbirinden bu kadar farklı olması beni oldukça şaşırtıyor. Gün batımı yine tüm renkleri ile gökyüzünü pembeye boyayarak akıp gidiyor.

Memphis’e vardığımda saat çoktan 22:00’yi gösteriyor. Konaklamayı planladığım oteli arayarak tren istasyonuna vardığımı haber ediyorum. On dakika sonra Hintli bir teyze beni almaya geliyor. Otele olan yol on beş dakika sürüyor. Memphis’te sadece kısıtlı bir zamanım var ve görebileceğim kadar çok şey görmek istiyorum. Bu nedenle normalde çok da yapmayacağım bir şey yapıp ertesi gün için bir tur ayarlıyorum otel aracılığıyla. Konaklayacağım oda ise beklediğimden son derece geniş ve rahat. Odaya yerleşip güzel bir duş alıyorum. Sonrasında da televizyonu açıp yine ve yeniden “Law and Order “bölümleri ile karşılaşmam üzerine uyku öncesi bir süre televizyon başında oyalanıyorum.

New Orleans, ABD.

Standard

23 Eylül 2013, Pazartesi.

DSC06269

DSC06273

DSC06277

St. Louis Katedrali.

DSC06280

Cafe du Monde.

DSC06286

IMG_0808

Fransız Pazarı’ndan.

DSC06292

DSC06294

DSC06297

Tarihi ağaçların kökleri kaldırımları yıksa bile kimse ağaçları yerlerinden sökmeye yeltenmiyor.

DSC06300

St. Louis No. 1 Mezarlığı.

DSC06304

DSC06305

DSC06307

IMG_0726

IMG_0735

New Orleans’tan manzaralar.

DSC06291

IMG_0803

Tramvay yolculukları.

Günü oldukça ağırdan alıyorum. Bir süre hostelden çıkmayıp internet üzerinden işlerimi hallediyorum. Öğlene doğru kendimi dışarı attığımda ise bir önceki gün olduğu gibi sokaklar arasında kayboluyorum. Yavaş yavaş yürüyerek Lafayette Meydanı’na kadar gidiyorum. Hava önceki günlere kıyasla oldukça sıcak ve nemli. Meydana vardığımda, bölgedeki işyerlerinden öğle yemeği arasına çıkmış insanların parka geldiklerini fark ediyorum. Ben de kendime çimenler üzerinde bir yer açıp bir süredir okuduğum kitabıma gömülüyorum. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyip burada bir iki saat geçiriyorum.

Sonrasında tekrardan yola koyularak Canal Sokağı üzerinden French Quarter’ı çevreleyen Decatur Sokağı’na kadar gidiyorum. Mississippi Nehri’ne paralel uzanan bu sokağı her türden mağazalar dolduruyor. Ama buranın asıl ilgi çekici yanı Cafe Mundo olarak bilinen Fransız Marketi’nin başlarında yer alan tarihi cafe’si. Bu dolup taşan cafe sütlü kahvesi ve beignet ikilisi ile meşhur. Siz bahçesinde otururken kapının girişinde canlı müziğe tanık olabiliyorsunuz. Bir süre de burada soluklanıyorum. Sonrasında da Fransız Pazarı’nı ve bölgedeki mağazaları geziyorum. Esplanada Caddesi’ni kesen sokaklar, kendileri kadar tarihi eşyalara ev sahipliği yapan antika dükkanları ile dolup taşıyor. Ziyaret ettiğim her antika mağazası tıklım tıkış eşyaları ile içimdeki “Aman bir şeyler kırıp dökeceğim.” korkusunu tetikliyor.

Bütün gün boyunca sokaklar arasında dolanıyorum. Sonrasında da St. Charles tramvayına atlayıp Garden District’i kalbine kadar gidiyorum. Burada amacım St. Louis No.1 Mezarlığını gezmek, ama şansıma mezarlık kapanmış bile. Ben de etrafında bir tur atarak demir parmaklıklar arasından görebildiğim kadarını görmeye çalışıyorum. Sonrasında da da Garden Distrcit’in malikaneleri arasında dolana dolana meşhur Magazine Sokağı’na çıkıyorum. Bu sokak, birçok mağazaya, cafe’ye ve restorana ev sahipliği yapıyor.  Sokak üzerinden yürüye yürüye hostele kadar varmam akşamı buluyor. Hostele vardığımda ise güzel bir duş alıp rahatsız yatağım üzerinde film izleyerek geceyi sonlandırıyorum. Ertesi gün erkenden Memphis’e trenim olduğundan çok da geçe kalmak istemiyorum.

22 Eylül 2013, Pazar.

DSC06128

DSC06129

DSC06134

DSC06135

DSC06139

DSC06141

New Orleans verandaları.

DSC06144

DSC06145

DSC06147

DSC06148

DSC06150

Şehir içi ulaşımda tramvaylar çok yaygın.

DSC06151

Mississippi Nehiri.

DSC06156

Mississippi Nehiri kenarındaki Riverwalk bölgesi.

DSC06163

DSC06165

Cafe Beignet.

DSC06168

DSC06169

DSC06171

DSC06172

DSC06176

DSC06186

Carousel Bar’ın içinde atlı karınca bulunuyor.

DSC06189

DSC06192

DSC06194

DSC06199

Bizde köpeklerin yemeklerine çivi koyarlar, zavallı hayvanları zehirlerler. Bu ülkede dükkanlar köpek kurabiyesi ikram ediyorlar.

DSC06207

DSC06213

DSC06215

DSC06217

DSC06218

Rengarenk New Orleans.

DSC06224

DSC06191

Fal bakanlar bölgede çok yaygın.

DSC06183

DSC06185

DSC06227

DSC06230

Bourbon Sokağı manzaraları.

DSC06232

Preservation Hall önünde beklerken, elinde İncil’den ayetlerle bu amca, barların arasından geçiyordu.

DSC06252

Bourbon Sokağı.

IMG_0777

DSC06247

İstek parça tarifeleri.

DSC06258

Preservation Hall’da seans arası.

DSC06264

DSC06259

The Spotted Cat.

DSC06262

Barın tuvaletinde piyano olmasına kaç puan?

DSC06261

Tuvalet felsefeleri.

DSC06265

Frenchmen Sokağı’nda yer alan gece pazarı.

Sabah erkenden uyanıyorum. Şehri keşfetmek için dopdolu bir gün beni bekliyor. Odadan öğlen olmamışken çıkıyorum. İşin garip tarafı geniş sokaklarda tek bir insan bile yok. Bu beni biraz endişelendiriyor. Arada tek tük yanımdan arabalar geçiyor, o kadar. Ben duruma bir süre anlam veremiyorum; ama sonrasında günlerden Pazar ve saatin ise henüz erken olduğunu fark edince taşlar yerine oturuyor.

Pazar gününün sakinliğinden yararlanarak yavaş yavaş evler arasında dolaşıyorum. Rengarenk ahşap binalara, ince işlemelerine, süslemelerle dolu verandalarına ve bahçelerine hayran kalıyorum. İstisnasız neredeyse her verandayı iki adet beyaz sallanan koltuk süslüyor. Tam tipik Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Arada minik kedilere, kocaman köpeklere rastlıyorum bu rengarenk verandalarda. Şehir buram buram tarih kokuyor ve ben her şeyi olabildiğince ağırdan almaya uğraşıyorum.

Konakladığım hostel, şehrin “Garden District” bölgesinde yer alıyor. 1832 ve 1900 yılları arasında yerleşimin başladığı bu bölge, aynı zamanda ABD’deki en iyi korunmuş tarihi güney malikanelerine de ev sahipliği yapıyor. 19. yüzyılda bölgeye yeni gelenler tarafından inşa edilen bu muhteşem malikaneler o dönemdeki New Orleans refahını yansıtıyor.

“Garden District” bölgesinden şehrin merkezine ve Canal Sokağı’na doğru ilerliyorum. Öğle saatleri ile beraber sokaklar da yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlıyor. Özellikle de saat 10:00’da düzenlenen, şehrin gururu olan “Saints” Amerikan futbol takımının Arizona “Cardinals” ile maçının bitmesi ile, sokakları Saints tişörtleri, formaları ile dolaşan kalabalıklar doldurmaya başlıyor. Üstelik maçı Saints takımı 31 – 7 kazandığı için herkes son derece keyifli. Sokaklarda yürürken marşlar okunuyor, tezahüratlar yapılıyor. New Orleans sokaklarına resmen bir anda hayat geliyor.

Canal Sokağı’na vardığımda yol kenarındaki banklardan bir tanesine oturup bir süre gelen geçeni izliyorum. Şehrin havasını içime çekmeye çalışarak. Tekrardan yürümeye başladığımda da Mississippi Nehri kenarına doğru ilerliyorum. Sonunda 3730 kilometre uzunluğu ile meşhur nehir, tüm görkemi ile karşımda duruyor. Nehir kenarında “Riverwalk” adı verilen bir bölge bulunuyor. Burada çeşitli restoranlar, mağazalar, eğlence salonları nehir kenarını dolduruyor; fakat bu bölge 2014 yılına kadar tadilat aşamasında olduğu için ne yazık ki kapalı. Ben de nehir kenarındaki banklardan bir tanesine oturuyorum. Buradan gelip geçen feribotları izlemeye devam ediyorum. Dilerseniz ücretsiz olarak binebileceğiniz feribotlar sizi “Algiers Point” olarak bilinen bölgeye götürüyor.

Nehir kenarından “French Quarter” olarak anılan şehrin kalbinin attığı noktaya doğru yürüyorum. “Vieux Carre” olarak da bilinen bu bölge New Orleans’daki en eski mahalle olması ile ünlü. Bu mahalle ilk defa 1718 yılında Jean-Baptiste Le Moyne de Bienville tarafından kurulmuş. New Orleans, French Quarter etrafında şekillenerek doğmuş. Bölgedeki birçok bina, şehir İspanya kolonisi olduğu dönemde inşa edilmiş. Bu nedenle de İspanyol mimarisi izlerini net bir şekilde görebiliyorsunuz. Birbirine baklava dilimleri halinde kesen sokaklar ve caddelerden oluşan bu bölgede oteller, restoranlar, barlar, antika dükkanları, butikler, pastaneler, hediyelik eşya dükkanları, kuyumcular yan yana dizili adeta görsel bir şölen sunuyor. Binalar arasında saatlerce etrafa bakınarak, işlemeleri izleyerek, kapıların ve pencerelerin renkliliğine hayran kalarak yürümek mümkün.

Benim bu bölgedeki ilk durağım Monteleone Oteli’nin alt katında bulunan Carousel Piyano Bar’ı oluyor. Bu minik barın ününü o kadar duydum ki, uğramadan geçmek olmaz diye düşünüyorum. Barın içerisinde bir adet atlı karınca bulunuyor ve siz bu dekorasyonun etrafına otururken, oturduğumuz yer yavaş yavaş dönüyor.  Barda belli gecelerde canlı müzik de oluyor. Henüz öğlen saatleri olduğundan bara girip bir tanıdığa bakarmış gibi yapıp bol bol fotoğraf çekiyorum ve sonrasında da kendimi sokaklara atıyorum. Jackson Meydanı’nda bulunan parkı geziyorum. Görkemli bembeyaz St. Louis Katedrali’nin parmaklıkları önünde kurulmuş sanatçı tezgahlarını dolanıyorum. Şehrin bu bölgesinden hayat akıyor. Her barın içerisinden günün erken saatleri olmasına rağmen canlı müzik yayılıyor. Sokaklarda blues ve caz çalan gruplar, mahalleyi renklendiriyor. Fal bakanlar tezgahlarında yoldan geçenlerin ilgisini çekmeye çalışıyor. Zigzaglar çizerek sokaklarda bir aşağı bir yukarı yürüyorum saatlerce. Yorulduğumda da Cafe Beignet’in bohem ve kabalık atmosferinde kendime bir yer açıp kahve ve beignet siparişi veriyorum. Beignet, bu bölgeye özgü minik hamur işlerine verilen ad. Enerjimi tekrar topladıktan sonra da yol üzerindeki mağazaları dolanıyorum, bol bol fotoğraf çekiyorum. Öyle ki içim içime sığmıyor. Uzun süredir ilk defa bir şehirde bu kadar heyecanlanıyorum. Gördüğüm her köşe başı rengarenk, her sokak hayat dolu.

Gün batımını St. Louis Katedrali’nin arkasındaki banklarda oturarak izliyorum. New Orleans’ın en meşhur caz sahnelerinden bir tanesi olan Preservation Hall her gün 20:00, 21:00 ve 22:00’de olmak üzere üç seans halinde küçük bir izleyici grubuna açılıyor. Benim amacım da 20:00’dekine yetişebilmek. Seanslara talep çok fazla olduğu için internetten okuduğum yorumlar bir saat önceden gitmenin yararlı olacağını yazıyor; çünkü her seferinde içeri sadece 100 kişilik bir grup alıyorlar. Sokaklarda bir süre daha oyalandıktan sonra saatler 19:00’u gösterirken Preservation Hall önündeki sıraya katılıyorum. Sıranın başında benden başka Kanadalı bir çift var. Cruise gemisi ile Karayipler’i gezdikten sonra ABD’de birkaç liman şehrine uğrayıp evlerine döneceklerinden bahsediyorlar. New Orleans’a gelmişken de dünyaca ünlü bu sahnede konser izlemeden dönmek istememişler.

Bu ufak tahta kapıların önünde bir saat boyunca bekliyorum. Sıra giderek kalabalıklaşıyor ve uzuyor. Bulunduğumuz mekanın tam da karşısında chopper motor sahiplerinin takıldığı bir bar bulunuyor. Bad boy tripleri, deri ceketleri, uzun saçları oldukça yaşlı olmalarına rağmen grubun çoğunun hala kendisini genç hissettiğinin bir göstergesi oluyor. İşin sevimli tarafı da bu barın girişinde “You dance really good. Whisky. ” yazıyor. Yani: Çok güzel dans ediyorsun, imza viski. Motorcuların gürültüleri arasında bir saati geçirdikten sonra sonunda kapılar açılıyor ve bu ufacık mekana 15 USD giriş parası ödeyerek giriyoruz. İlk üç sırasında tahta iskemleler bulunuyor. Bu iskemlelerin önünde de iki sıra minder yer alıyor. Konser sırasında fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. İnternetten okuduğuma göre bazı gruplar bunu oldukça da ciddiye alıyormuş.

Saatler 20:05’i gösterdiğinde altı kişilik grup da sahnede yerini alıyor. Grup 45 dakika boyunca adeta bir şölen sunuyor. Öyle ki benim mutluluktan gözlerim doluyor böyle bir konsere şahit olduğum için. Konserin sonlarına doğru sahne önünde yer alan şapkaya atılan paralar aynı zamanda istek parçaların çalınmasını sağlıyor. En pahalı şarkı New Orleans Amerikan Futbolu takımı Saints’ın marşı. O da 20 USD. Sağ olsun amcalardan bir tanesi bu parça için istekte bulununca bütün salon bir anda coşuyor. Her şey olması gerektiği gibi diye geçiriyorum ben içimden.

Konserden çıktığımda içim içime sığmıyor. Güzel müziğe doymamışım. French Quarter’ın en canlı sokağı sayılan Bourbon Sokağı’nda sarhoşlar arasında bir iki tur atıp soluğu Frenchmen Sokağı’nda alıyorum. Burası Bourbon Sokağı’na göre daha sakin olsa da en kaliteli müzik gruplarına ev sahipliği yapıyor. Ben de bunlardan The Spotted Cat’e giriyorum. Girerken tabi ki beni durdurup kimlik sormayı ihmal etmiyorlar. Giriş ücretsiz. Kendime bir bira alıp bar kenarındaki iskemlelerden birine oturuyorum. İçerisi dans eden, gülen, muhabbet eden bir kalabalıkla dolup taşıyor. Herkesin keyfi oldukça yerinde gözüküyor. İlk grup performansını bitirdikten sonra sahneye bir ikincisi çıkıyor. Müzik de, ortam da son derece keyifli. Gece yarısına kadar müziğin tadını çıkarıyorum.

Saatlerin gece yarısını göstermesi ile de bardan çıkıp hostelin yolunu tutuyorum. Keyfim son derece yerinde. Hani bazı büyülü geceler oluyor ya, bu gece de onlardan bir tanesi olduğu için mutluyum.

21 Eylül 2013, Cumartesi.

IMG_0717

Trenden.

Tren yolculuğu oldukça rahat geçiyor. Koltukların arası son derece geniş ve altlarından uzanan bölme sayesinde ayaklarınızı uzatabiliyorsunuz, koltuğu da oldukça geriye yatırabiliyorsunuz. Tek problem son gücüyle çalışan klima olsa da bir noktadan sonra soğuğa da alışıyorsunuz. Bindiğim bu trende vagonların sonunda iki adet tuvalet bulunuyor. Dilerseniz restoran vagonunda yemeğinizi rezervasyon yaptırarak yemeğinizi yiyip, kantininden abur cubur satın alabiliyorsunuz. Fiyatları da tren olmasına rağmen çok abartı da değil.

Yol neredeyse yirmi yedi saat sürüyor. Bu süre boyunca sonsuz mısır tarlaları, kendi halinde kasabalar, mezarlıklar, sadece karavanlardan oluşan minik yerleşim bölgeleri geçiyoruz.  Trende olmak garip bir huzur veriyor bana. Yol boyunca yanımda kimsenin oturmamasının da avantajı ile rahat rahat kitap okuyorum, bilgisayarda bir şeyler izliyorum. İşin güzel tarafı her koltuğun yanı başında elektroniklerinizi şarj edebilmeniz için de prizler bulunuyor.

Yirmi yedi saatin nasıl geçtiğini anlayamadığım bir noktada New Orleans Tren İstasyonu’na geldiğimizin anonsu yapılıyor. Tren önce biraz ileri gidiyor, sonrasında da güvenlik amacıyla geri geri istasyona yanaşıyor. İstasyona indiğimde New Orleans’ın nemli ve sıcak gecesi beni karşılıyor.  Yağmur hafif hafif atıştırıyor. Konaklayacağım yerin tarifleri doğrultusunda bir süre yağmur altında tramvay duraklarına kadar yürüyorum. Hangi tramvaya bineceğimi algılamak biraz vaktimi alsa da,  konakladığım yerin yakınlarına giden tramvaya binmeyi başarıyorum. Tramvay beni hostelimden birkaç kilometre ötede bırakıyor. Sokaklar karanlık, sessiz ve huzurlu. Evlerin arasından ilerleyerek yürüyorum. Evler o kadar sevimli ki, karanlık olmasına rağmen minik verandalarına yerleştirilmiş sallanan sandalyelerini, süslemelerini seçebiliyorsunuz. Bazı evlerin tül perdeleri arasından içlerini görebiliyorsunuz. Daha hiçbir şey görmemiş olmama rağmen New Orleans’ı çok seveceğim hissine kapılıyorum. Zaten rotamın tam zıt yönünde bulunan bu şehre gelmemin en temel nedeni de en başından beri bu şehre hissettiğim ifade edilemez sempati.

Hostele akşam saat 10’u gösterirken varıyorum. Kaldığım sekiz kişilik oda kalabalık ve odada uzun süredir kalanlar nedeniyle son derece kirli. Olabildiğince az yer kaplamaya çalışarak eşyalarımı yerleştiriyorum. Sonrasında da uyku öncesinde güzel bir duş alıyorum.