San Francisco, ABD.

Standard

13 Ekim 2013, Pazar.

Göz açıp kapayıncaya kadar bir buçuk ay geçmiş. ABD macerası da burada sona eriyor benim için. Yeni ülkem Meksika üzerinden giriş yapacağım Küba. İşin en güzel tarafı da, Küba’ya gideceğimi öğrenen çok yakın arkadaşlarım Iraz ve Onur da Türkiye’deki bayram münasebetiyle Küba’ya geliyor. Daha önce de beraber yolculuk yaptığım ve her saniyesinden son derece keyif aldığım insanlar. Bu da demek oluyor ki bizi eğlence dolu bir on gün bekliyor.

Sabah uyandıktan sonra Egemen beni San Francisco havaalanına bırakıyor. İki haftayı beraber geçirdiğim Egemen’e o kadar alışmışım ki bırakmak zor oluyor; bir umut Güney Amerika’da buluşma ümidi ile veda ediyoruz birbirimize.

San Francisco havaalanında işlemler sorunsuz halloluyor. Tek garip uygulama, ben içeri girerken güvenlik topuzum gerçek mi diye kontrol ediyor. Tabi ben bu duruma çok da anlam veremiyorum.

İlk olarak Mexico City’ye uçuyorum. Burada aktarma yapacak olsam da gümrük işlemlerimi tamamlamam gerekiyor. Ben kısıtlı zamanım olduğu için biraz endişelensem de işlemler önümdeki yüzlerce insana rağmen göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. ABD vizeniz varsa, Meksika’ya girişte vize almanıza gerek kalmıyor. Ülkeye giriş yaptıktan sonra bavulumu alıp gümrükten geçiyorum. Gümrükten geçerken sizden bir düğmeye basmanızı istiyorlar. Düğme, yeşil yanarsa sorunsuz geçiyorsunuz; ama kırmızı yanarsa çantalarınızı didik didik arıyorlar. Şansıma yeşil yanıyor da bavulumu transfer masasına bırakıp Cancun uçağına yetişiyorum.

Cancun’a gece yarısına doğru varıyorum. Havana’ya olan uçuşum ertesi gün 14:50’de olduğu için bu küçük havaalanında on dört saatlik bir sürem var. Havaalanında koltuk sayısı kısıtlı, koltuklar da son derece rahatsız olduğu için yolcuların geri kalanı gibi mermerin üzerine eşyalarımı yerleştirip geceyi burada geçirmeye karar veriyorum. Benim için uzun bir gecenin başlangıcı oluyor.

12 Ekim 2013, Cumartesi.

Güzel bir cumartesi gününe uyanıyoruz. Benim San Francisco’daki, hatta ABD’deki son günüm. Sabah kahvaltımızı bir Türk restoranına giderek benim uzun süredir aş erdiğim serpme kahvaltı ile yapmaya karar veriyoruz. Egemen beni şehrin öbür ucunda bulunan bir mahalleye götürüyor. Oturduğumuz Türk restoranında ilk olarak, girişte garsonların Türk olup olmadığını anlayamadığımız için İngilizce konuşuyoruz. Garsonlar da bizi yabancı sandıkları için kahvaltı sırasında demleme çay yerine antin kuntin organik bitki çayları getiriyorlar. Garsonlardan birinin yandaki kalabalık Türk masası ile Türkçe konuştuğunu, üstelik onlara demleme çay servis ettiğini görünce biz de Türkçe konuşmaya başlıyoruz. E tabi, garson hemen çayımızı halis mulis Türk çayı ile değiştiriyor. Bal, kaymak, tereyağ, peynir, zeytin, sucuk, sahanda yumurta… Türk kahvaltılarının en güzelini karşımda buluyorum.

Kahvaltı sonrasında San Francisco’ya ilk defa geldiğimde tur ile ziyaret ettiğim, San Francisco’nun turistik sembolleri haline gelmiş “Painted Ladies” isimli Viktorya mimarisi evlerine göz atıyoruz, uzaktan Golden Gate Park’a bakıyoruz ve yine kendimizi Van Ness’teki sinema salonunda buluyoruz. Bu seferki filmimiz ise “Don Juan.” Filmi çok beğeniyoruz, üstelik beraber izlediğim seyirciler de çok beğeniyor. Film bittikten sonra salondan bir alkış fırtınası kopuyor.

Sinema sonrasında eve geri dönüyoruz. Ben yarın tekrardan yola çıkacağım için çamaşırlarımı yıkıyorum, çantamı hazırlıyorum, bavulumu kapatıyorum.

Akşam yemeği içinse kapanış, tam anlamıyla Amerikan usulü bir yemekle olsun diye Mission bölgesinde bulunan Super Duper isimli hamburgercinin yolunu tutuyoruz. Hamburgerler muazzam. Cumartesi gecesi olduğu için de içeride boş masa bulmak oldukça zor.

Yemek sonrasında Egemen’in Stanford Üniversitesi’nden Türk arkadaşlarından biri olan Aslıhan’ın doğum günü için Palo Alto’ya gidiyoruz. Palo Alto’daki bu minik eve girmemle birbirinden sempatik Türk kızları ile tanışmam bir oluyor. Hülya, Esra ve Itır sayesinde o gece bol bol sohbet edip kahkahalara boğuluyoruz. Gecenin kapanışını ise bölgedeki öğrenciler arasında popüler olan; ama benim pek de sevmediğim Pinto isimli barda yapıyoruz.

11 Ekim 2013, Cuma.

Uyandığımızda hava o kadar soğuk ki, bütün öğleni ev içerisinde geçiriyoruz. Ne Egemen’in, ne de benim dışarı çıkasımız gelmiyor bir türlü. Öğlen 14:00 gibi Egemen okulun yolunu tutunca, ben de bir şeyler yemek için dışarı çıkıyorum; ama dışarı çıktığım gibi kendimi tekrardan evin içine atmam bir oluyor. Kat kat giyinsem de bir türlü San Francisco soğuğu ile baş edemiyorum. Üstelik bir süredir güzel havalara alışmış olan ben için ABD’de giderek düşen hava sıcaklıkları resmen sarsıcı bir etki yapıyor.

Akşam Egemen eve döndüğünde; Egemen, ben ve ilk geldiğimde tanıştığım Alman Halko ile beraber Egemen’in mahalle barım olarak tabir ettiği Churchill’e gidip bir şeyler içiyoruz. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle bar dolup taşıyor. Gece boyunca yorgunluk bizi teslim alana kadar güzel muhabbetle geçip gidiyor.

10 Ekim 2013, Perşembe.

DSC07353

Downtown.

DSC07354

DSC07355

Union Meydanı.

DSC07356

DSC07359

DSC07360

DSC07361

DSC07362

DSC07364

DSC07366

DSC07367

Çin Mahallesi’nden görüntüler.

DSC07368

DSC07369

DSC07371

IMG_2119

IMG_2052

North Beach manzaraları.

DSC07374

DSC07377

City Lights Kitapçısı.

DSC07378

IMG_2068

IMG_2055

IMG_2075

IMG_2082

Vesuvio Cafe’den manzaralar.

DSC07388

DSC07392

DSC07395

Caffe Trieste’den manzaralar.

DSC07396

DSC07399

İtalyan Mahallesi.

DSC07414

San Francisco’nun yokuşları.

DSC07408

DSC07407

Lombard Sokağı.

DSC07417

Alcatraz Hapishanesi.

DSC07422

Sinema çıkışı denk geldiğimiz araba galerinden bir tanesi.

IMG_2114

Eve dönüş yolu birası.

Egemen’in okula gitmesi gerekmese de evden çalışması gerekiyor. Biz de güne erkenden başlıyoruz. Egemen bir güzel kahvaltı için omletlerimizi hazırlıyor. Masayı kuruyoruz. Kahvaltı sonrasında o çalışırken, ben de bir süre tembellik ediyorum.

Öğlene doğru evden çıkıyoruz ve metroya atlayarak şehir merkezine gidiyoruz. İlk durağımız Union Meydanı oluyor. Bu meydan aynı zamanda San Francisco’nun “kalbi” olarak da adlandırılıyor ve meydanın farklı girişlerinde yer alan merdivenlerde kocaman kalp heykelleri bulunuyor. Meydanın ortasında George Dewey’in heykeli de dikkat çekiyor. Her sene noelde bu meydan, şehirdeki en büyük yılbaşı ağacına da ev sahipliği yapıyor.

Şehrin “downtown” olarak anılan bu bölümü diğer bölgelerine kıyasla oldukça farklı. Yüksek binalar, aynalı gökdelenler, kalabalık sokaklar etrafı sarmalıyor. Buradan yürüyerek Çin Mahallesi’ne doğru gidiyoruz. San Francisco, Asya’dan sonra dünyadaki en büyük Çin Mahallelerinden bir tanesini ve üstelik en eskisini barındırıyor. Bir anda şehrin cilalı havası yerini küçük Asya’ya bırakıyor. Kırmızı fenerler, küçük dükkanlar, Asya’dan ithal hediyelik eşya ürünleri, Çin mimarisi binalar sokaklara farklı bir hava katıyor. Restoranlar ve cafe’lerden Çin mantısı, ay keki ve dilek kurabiyesi kokuları yükseliyor. İşin enteresan tarafı hep Çin ile özdeşleştirdiğimiz dilek kurabiyelerinin aslında San Francisco’da bir Japon tarafından bulunmuş olması. Sokaklarda dolanıp “bubble tea” olarak anılan parçacıklı soğuk çaylarımızı yudumladıktan sonra da “North Beach” mahallesine doğru ilerliyoruz. Bu mahallenin ünlü olmasının arkasında iki neden var: Birincisi, burası aslında İtalyan mahallesi, yani yoğun bir İtalyan nüfusunu ve güzel yemekleri sınırları içerisinde barındırıyor. Sokaklar İtalyan restoranları dolduruyor. İkincisi ise 1950 ve 1960’ların ünlü beat akımının aslında bu bölgede doğmuş. Jack Kerouac, Allen Ginsberg gibi isimler hep bu mahalle ile özdeşleşiyor. Bölgede Allen Ginsberg’in “Howl and Other Poems” kitabını yayınladıktan sonra hakkında dava açılan yayımcıları ile anılan City Lights Bookstore’a giriyoruz. Beat Neslinden ün yapmış isimlerin kitplarını basmalarının yanı sıra benim favorim Paul Bowles, Charles Bukowski, Masa Tupitsyn ve daha nice isimlerin kitaplarını da yayınlamaları ile biliniyor bu ufak kitapçı. Mahallenin mihenk taşlarından bir tanesi haline gelmiş dükkanda bir süre oyalanıyoruz. ABD’deki kitapçılarda en sevdiğim özelliklerden bir tanesi de kitapevinin çalışanlarının tavsiye ettikleri kitapların üzerine el yazısı ile o kitabı neden tavsiye ettiklerini yazmaları. Böyle alacağınız kitap hakkında bir başkasının görüşlerini de okumuş oluyorsunuz.

Kitapçıdan çıktıktan sonra hemen yanı başında yer alan Vesuvio Cafe’ye gidiyoruz. 1948 yılında açılmış bu tarihi bar Jack Kerouac ve Neal Cassady gibi beat neslinin önemli birçok ismini zamanında ağırlamış. Burada kahvelerimizi yudumladıktan sonra yine aynı bölgede bulunan bir başka ikonik cafe’ye uğruyoruz: Caffe Trieste. 1956 yılında açılmış bu ufak renkli mekan zamanında yazarların, şairlerin ve sanatçıların buluşma noktası olmuş. Beat neslinin önemli isimleri hep bu cafe’de bir araya gelmişler. Üstelik Francis Ford Coppola’nın da “Baba” serisinin büyük bir bölümünü burada yazdığı biliniyor. Burada kurabiyelerimizi ve kahvelerimizi içtikten sonra tekrardan sokaklara düşüyoruz. Washington Meydanı üzerinden ABD’nin (hatta dünyanın) en garip, kıvrımlı ve çarpık sokağı olan Lombard Sokağı’na gidiyoruz. Bu sokağa ve Alcatraz Hapishanesi’nin uzaktan gözüken manzarasına tanık olmak isteyen kalabalıklar da bölgede bulunuyor.

Gün batımı sonrasında da bir süredir ününü duyduğumuz “Gravity” isimli filme gitmeye karar veriyoruz. Bir süre sokaklarda yürüyerek Van Ness Caddesi’ne kadar ilerliyoruz. Sinemadan biletlerimizi aldıktan sonra da yakınlarda bulunan ve tam olarak tipik bir Amerikan restoranı olan Mel’s Diner’da akşamk yemeğimizi yiyoruz. Filmi ben çok beğeniyorum, Egemen o kadar etkilenmiyor. Sinemadan çıktığımızda buz gibi San Francisco havası bir anda bizi çarpıyor. Eve dönmeden önce Mission bölgesindeki barlardan birinde bir şeyler içiyoruz. Hafta içi olmasına rağmen bar dolup taşıyor.

9 Ekim 2013, Çarşamba.

IMG_1942

DSC07330

Mission bölgesinde erken Cadılar Bayramı kutlamaları.

IMG_1944

Korku değil, özgürlük!

IMG_1945

IMG_1984

DSC07326

Ah bu şehrin yokuşları!

DSC07316

Meşhur Castro Teather.

DSC07334

DSC07335

DSC07337

DSC07343

DSC07344

DSC07350

DSC07351

DSC07352

IMG_2015

IMG_2025

IMG_2026

IMG_2029

Haight Bölgesi’nden.

IMG_2010

IMG_2011

Amoeba Music’in DVD bölümünden Türkiye manzaraları.

Uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bu sefer mahallenin batı bölgelerini keşfetmek üzere erkenden yola çıkıyorum ve Castro Sokağı’na gidiyorum. İlk işim yerel kahve dükkanlarından bir tanesine oturup kahvaltı yapmak oluyor. San Francisco, büyüklü küçüklü çok fazla kahve dükkanına ev sahipliği yapıyor, bu rakamın 300’ü geçtiği söyleniyor. Bu yüzden birbirinden güzel konsept kahve dükkanları arasında karar vermek de çoğu zaman zor oluyor.

Castro bölgesi ABD’nin ilk eşcinsel mahallerinden bir tanesi, üstelik en büyüğü. Bu mahallede yaşayanlar eşcinsel kimlikleri ile çok gurur duyuyorlar, kimliklerini doya doya yaşayabiliyorlar. Mahallenin çoğu penceresinden, balkonundan sarkan eşcinselliğin sembolü haline gelmiş gökkuşağı bayraklarını görebiliyorsunuz. Üstelik mahallenin tam ortasında da devasa bir gökkuşağı bayrağı yer alıyor. Bölgenin en ilgi çekici yanları ise 1922’de kurulmuş ve San Francisco’daki ilk sinemalardan bir tanesi olan Castro Teather, ABD’deki eşcinsel, lezbiyen ve biseksüel ve transgender’ların tarihini anlatan GLBT Tarihi Müzesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından pembe üçgenler takmak zorunda bırakılan eşcinsel tutuklulara adanmış “Pink Triangle Park”, farklı şekildeki son derece lezzetli kurabiyeleri ile ün yapmış “Hot Cookie Bakery” ve de ABD’deki ilk eşcinsel barlarından bir tanesi olan “Twin Peaks.”

Castro sokağından yürüyerek ve karşıma gelen her yokuşu bir koşu tırmanıp inerek Oak Sokağı üzerinden Golden Gate Parkı’na kadar yürüyorum. Bu sırada yol üzerinde sık sık rastladığım her biri birbirinden ilgi çekici antika, ikinci el dükkanlarını, müzik dükkanlarını da ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum. Diğer ABD şehirlerinden kültür ve tarz olarak oldukça farklılaşan San Francisco’da ayrı alternatif bir kültür hüküm sürüyor. Bu nedenle bu şehir birçokları için ABD’nin en sevilen şehirlerinden bir tanesi olup çıkıyor.

Golden Gate Park, festival sırasında olduğu halinden oldukça farklı gözüküyor. Parkın parkularında koşan bir sürü insan, çocuklarını gezdirmeye gelenler, oyun oynayanlar, piknik yapanlar, kitap okuyanlar ya da sadece tembel tembel uyuyanlar… Parkta bir süre dolandıktan sonra da Haight Sokağı’na gidiyorum. Hippie kültürü ile bilinen bu mahalle oldukça renkli ve hareketli. Yan yana dizilmiş kocaman ikinci el mağazaları, müzik dükkanları, dövme ve piercing stüdyoları, barları, restoranları ile Haight, San Francisco’nun en ilgi çekici mahallelerinden bir tanesi. Görmek isteyenler için 1960’ların simgeleri haline gelmiş Graham Nash’in, Janis Joplin’in, Jefferson Airplane’in evleri de bu bölgede yer alıyor.

Haight üzerindeki ilk durağım Amoeba Music oluyor. 1997 yılında açılmış bu müzik dükkanı 100.000’den fazla yeni ve eski cd, plak, kaset satıyor. Ayrıca DVD’ler için de ayrı bir bölümü bulunuyor. Ben buraya girince resmen kendimi kaybediyorum ve bir saate yakın burada kalıyorum. Sürekli olarak kendimi bir şey almamam gerektiği konusunda telkin etmeye çalışıyorum ve bu konuda da şaşırtıcı bir şekilde başarılı da oluyorum. İşin ilginç yanı özellikle DVD bölümünde Türkiye başlığı altında üç DVD yer alıyor: Türk Yıldız Savaşları, Türk Şeytan ve Bir Zamanlar Anadolu’da. Bu benim yüzümü güldürmeye yetiyor da artıyor bile.  Buradan çıktıktan sonra Held Over, Wasteland gibi ikinci el dükkanlarını geziyorum. Bu dükkanlar aynı zamanda eski kıyafetleri de satın alıyorlar. Siz kıyafetlere bakarken bir grup yaşlı teyzenin de evlerinde neleri varsa poşetlere doldurup getirdiğini ve bunları satmak için sıra beklediğini görebiliyorsunuz.

Haight aynı zamanda çok fazla evsizi ve ayyaşı da sokaklarında barındırıyor. San Francisco, zaten yüksek evsiz oranı ile dikkat çekerken bunların bir çoğu da bu sokak üzerinde yoğunlaşıyor. Artık hava giderek soğumaya başlamışken yavaş yavaş eve doğru yola koyuluyorum. Ben eve girdikten on dakika sonra Egemen de eve geliyor. Köfte, humus ve salata akşam yemeği menümüzü oluşturuyor. Akşam yemeği sonrası uyuyana kadar dizi ritüeli devam ediyor.

8 Ekim 2013, Salı.

DSC07242

Cadılar Bayramı hazırlıkları bazı evlerde başlamışl bile.

IMG_1869

DSC07246

DSC07247

Southern Exposure sanat galerisinden.

DSC07258

DSC07249

DSC07263

“Carnaval” duvar resmi.

DSC07276

DSC07277

Mission Dolores parkı.

DSC07278

Bazı evlerin önünde politik mesajların yazılı olduğu pankartlar yer alıyor: “Sağlık güvencesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var; çünkü siz Cumhuriyetçiler bizi hasta ediyorsunuz.”

IMG_1881

DSC07243

DSC07245

DSC07264

DSC07268

DSC07272

DSC07274

DSC07281

DSC07287

Mission bölgesini süsleyen duvar resimleri.

DSC07289

DSC07292

DSC07293

DSC07294

DSC07295

DSC07297

DSC07303

DSC07304

DSC07305

DSC07306

IMG_1887

IMG_1911

Clarion Alley’deki graffitiler.

IMG_1924

Akşam birası için Churchill’in yolunu tutuyoruz.

Egemen yine sabah erkenden okula gidiyor, ben de o çıktıktan sonra çok geçe kalmadan uyanıyorum. Duş, internet, birkaç bölüm dizi derken öğlen oluyor bile. Egemen’in de onayıyla kendisinin bir süredir ihmal ettiği mutfak raflarını düzenlemeye girişiyorum. Anasının kızı değil miyim tam, her şey illa düzenli olacak. Sonrasında da kendimi dışarı atıyorum. San Francisco’nun öyle garip bir havası var ki alışmak mümkün değil. Güneşe kanıp kafayı evden çıkarınca bir anda güçlü rüzgarı ile sizi ordan oraya savurabiliyor. İşin komik tarafı sokaklarda gölgede yürürken sonbaharı, güneşte yürürken ilkbaharı yaşıyorsunuz. Güneş ve gölge noktalar arası sıcaklık farkı o derece keskin.

Valencia Sokağı üzerinden ilerliyorum bir süre. Yol üzerindeki organik butik kahve dükkanlarından bir tanesinden badem sütü ile hazırlanmış kahve ve fıstık ezmeli bisküvi alıyorum. Sonrasında da 20. Sokak üzerinden şehrin doğusuna doğru ilerliyorum. İlk durağım “Southern Exposure” isimli, 1974 yılında kurulmuş küçük ve popüler sanat galerisi oluyor. Burada “The Long Conversation” sergisine denk geliyorum. Yerel sanatçıların farklı konulardaki eserleri sergileme salonunu dolduruyorlar. Bir süre sanat galerisinde oyalandıktan sonra yine aynı bölgede bulunan ve bir duvarı boydan boya kaplayan devasa “Carnaval” duvar resmini görmeye gidiyorum. 1994 yılında üretilmiş bu muhteşem duvar resminde Latin Amerika ve Karayipler esintileri fazlasıyla hissediliyor. San Francisco’nun zaten en bilindik yanlarından bir tanesi de en olmadık yerlerde karşınıza çıkan birbirinden güzel duvar resimleri. Sadece boş duvarlarda değil, bazen komple binalarda da denk düşüyorsunuz bu rengarenk eserlere. Yol üzerinde “Dog Eared Books” kitapçısına uğramayı ihmal etmiyorum. Burası şu ana kadar gördüğüm en güzel ikinci el kitap dükkanlarından bir tanesi. Üstelik kapının önünde bir kutuda ücretsiz olarak alabileceğiniz kitaplar da bulunuyor. Bunlar arasında bir tane Paul Auster görünce hemen alıyorum. İçeriden de bir tane Kazuo İshiguro kitabı satın alıyorum. Sırtçantamda yer olmamasına rağmen, ve halihazırda zaten New York’tan aldığım iki adet kitap bulunmasına rağmen yeni kitaplara asla hayır diyemiyorum.

Bir sonraki durağım “Tartine Bakery” isimli cafe oluyor. Burayı özellikle hafta sonları kapı dışına kadar uzanan sıralarından fark edebiliyorsunuz. Şansıma hafta içi ve erken bir saat olunca çok fazla sıra beklemeden lezzetli sandviçlerinden ve meyve sularından bir adet alıp yakınlarda bulunan ve garip bir şekilde bana Seğmenler Parkı’nı andıran (Türk’ün yurtdışında gördüğü her şeyi kendi ülkesindekilere benzetmesi) Mission Dolores Parkı’na gidiyorum. Park yakınlarında dileyenler için tenis kortları da yer alıyor. Güneş altında çimenlerde benden başka kitabını okuyan, müziğini dinleyen, öğlen yemeğini almış ve parkta mola veren oldukça fazla insan bulunuyor. Ben de burada öğle yemeğimi yiyip biraz kitap okuyorum.

Parktan kalkınca da graffitileri ile meşhur Clarion Alley’e gidiyorum. Burası Valencia ve Mission Sokaklarının arasında 17. Sokağa paralel olarak yer alıyor. Sokak boydan boya duvar resimleri ile dolup taşıyor. Her biri farklı artistler tarafından yapılmış bu eserler son derece de güncel. Bir tanesi üstüne bir diğeri boyanıyor. Ben oradayken çoktan eskimiş bir resmin üzerini beyaz boya ile kaplayıp yenisini yapmalarına denk geliyorum. Yani eserler ne kadar iyiyse o kadar uzun süre duvarları şenlendiriyor.

Artık Egemen’in eve dönüş vakti yaklaşırken de evin yolunu tutuyorum. Egemen geldiğinde akşam yemeği öncesi yorgunluk birası içmek üzere Churchill isimli sevimli barın yolunu tutuyoruz. Cam kenarına oturup muhabbet eşliğinde biralarımızı yudumluyoruz.

Sonrasında da eve dönüyoruz. Akşam yemeğimiz yine Egemen’in mutfağından: domates çorbası, Antakya usulü humus ve avokadolu salata. Çorbayı ben karıştırırken Egemen fotoğraflarımı çekiyor da, “Özgür kızı domestikleştirdik.” esprileri yapıyor. Hakkaten düşününce anne yemeği yemeyeli, kendim yemek yapmayalı ne kadar uzun zaman olmuş. Bir gün daha böyle geceye karışıyor.

7 Ekim 2013, Pazartesi.

Egemen erkenden okula gidiyor; ama öyle ki ben evden çıktığını bile duymuyorum. Güne biraz geç başlıyorum ve her şeyi ağırdan alıyorum. Güzel bir kahvaltı, güzel bir duş, internet başında zaman öldürmece, evdekilerle konuşmaca derken gün yarılanıyor bile. Bir ara çıkıp yakınlardaki mahallelerde birkaç tur atıyorum, sonrasında da tekrardan eve dönüyorum. Dizi izliyorum, kitap okuyorum. Zaman nasıl geçiyor çok da anlamıyorum.

Akşama doğru Egemen geliyor, market alışverişi yapmış bile. Egemen’in yurtdışında yaşadığı sürede ortaya çıkmış “Egemen’in mutfağı” konseptini tekrardan canlandırmaya karar veriyoruz. Akşam yemeği için fırında somon ve avokadolu salata hazırlıyoruz. Yemek sonrasında da uyuyana kadar dizi bölümleri izliyoruz.

6 Ekim 2013, Pazar.

DSC07233

IMG_1781

IMG_1788

DSC07234

IMG_1795

Festival kalabalıkları.

IMG_1793

Festival sırasında üzerinde “İsa sizi seviyor.” pankartı taşıyan bir amca vardı.

IMG_1799

DSC07239

IMG_1799

Gogol Bordello sahnede.

Bir önceki günlerin hareketliliği sonrası güne tembellikle başlıyoruz. Kahvaltı, odada oyalanmaca derken öğleni buluyoruz. Öğleden sonra da evden çıkıp Golden Gate Park’da iki gündür devam etmekte olan “Hardly Strictly Bluegrass” isimli müzik festivalinin son gününü yakalamak için yola düşüyoruz. Mission bölgesinde bir süre yürüyoruz, önümüzden geçen, Golden Gate Park’a giden bütün otobüsler akın akın festivale gidecek insanları taşıyor. Festival ücretsiz olduğu ve altı farklı sahnesinde Gogol Bordello, Low, Conor Oberst, Calexico, Chris Isaak, Allah-Las gibi ünlü isimleri ağırladığı için katılım da oldukça yoğun oluyor.

Festival alanına vardığımızda parkı dolduran kalabalığın arasına karışıyoruz. Sahneler arasında biraz dolanıyoruz. Devasa park o kadar kabalık ki, görseniz bütün San Francisco parkta toplanmış sanırsınız. Her türden, her yaştan, her cinsten insanın müzik etrafında buluştuğu bu günde önce ucundan ucundan Martha Wainwright ve Buddy Miller dinliyoruz. Bu ikili biraz daha yaş ortalaması yüksek gruplara hitap ettiği için sahne önü çok kalabalık değil, biz de bu fırsattan yararlanıyoruz. Sonrasında da Trampled by Turtles dinlemek için farklı bir sahneye gidiyoruz. Kalabalık nedeniyle o kadar gerideyiz ki müziği duymak mümkün değil. Yine de çimenlerin ve güneşin tadını çıkarıyoruz. Bu arada konser alanlarının etrafında bir grup evsiz kocaman köpekleri, alkolden ve uyuşturucudan kaymış gözleri ve farklı tarzları ile kendilerini belli ediyorlar. Arada sahne önüne yakın kalabalık bölgelere köpeklerini de peşlerinden sürüklediklerini görüyorsunuz. Ben bu gruba pek anlam veremiyorum.

Güneş yavaş yavaş batarken Egemen’in arkadaşlarının yanına uğruyoruz. Bu grupla bir süre oturup muhabbet ederken, Egemen de Engin’le tavla oynuyor. Sonrasında da Gogol Bordello dinlemek üzere parkın diğer başında bulunan sahneye doğru yol alıyoruz. Arkadaş grubumuz en önlerde olduğu için ve aralarından bir tanesi sürekli turuncu bir kazak salladığı için grubu bulmak çok zor olmuyor. Ama yanlarına ulaşmak için insan yığınları arasında ilerlemek oldukça çetrefilli oluyor. Bizim ekibin yanına ulaşmamızla müziğin başlaması da aynı ana denk geliyor. Zamanlama mükemmel yani. Gün batımında, güneş sahnenin arkasında gökyüzünü turuncuya boyarken Gogol Bordello dinleyip hoplayıp zıplıyoruz, bol bol dans ediyoruz. Haftayı bitirmek için en ideal yöntem de bu oluyor işte. İki saat sonunda müzik bittiğinde bir süre sahne önünde kalıp kalabalıkların dağılmasını bekliyoruz. Sonrasında da biz de yola koyuluyoruz. Bu kadar insan varken eve dönüş yolunda otobüs bulmamız mümkün olmadığı için yakınlarda bir tur atıp gördüğümüz ufak bir Thai restoranında karnımızı doyuruyoruz, sonrasında da artık şehir normal rengine bürünmüşken evin yolunu tutuyoruz.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s