San Francisco – Las Vegas, California Route 1, ABD.

Standard

 

 

 

 

3 Ekim 2013, Perşembe.

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC06936

DSC06930

DSC06932

DSC06935

DSC06938

 

California’da yer alan mini Danimarka’ya hoşgeldiniz!

DSC06939

DSC06941

 

Hediyelik eşyalar.

DSC06943

 

Kopenhag’da yer alan orijinaline gönderme niteliğinde bulunan denizkızı heykeli Solvang’ın merkezinde yer alıyor.

DSC06951

DSC06953

DSC06954

DSC06955

DSC06956

DSC06957

DSC06958

DSC06959

DSC06960

DSC06961

Santa Barbara sokaklarından.

 

DSC06962

ABD’deki berber dükkanlarının çoğu eski tarzda döşenmiş, bu da Santa Barbara’da yer alan bir berber dükkanının içi.

DSC06963

DSC06965

Santa Barbara’dan.

DSC06968

DSC06977

 

Hollywood yazısı.

DSC06978

DSC06980

 

DSC06984

DSC06985

 

DSC06995

Chinese Teather’ın girişi.

DSC07007

DSC07022

 

 

 

 

 

 

 

DSC07016

Meşhur yıldızlar bulvarı.

DSC07009

DSC07011

DSC07020

DSC07023

Hollywood sokakları.

 

DSC07027

 

Sürreal restoranın müzik sahnesi.

Sabah erkenden uyanıp otelin meşhur kahvaltısını yaptıktan sonra (meşhur dediğime bakmayın, kontinental kahvaltı diyip bize sadece kuru keki kakalıyorlar.) bir önceki gece son derece cansız olan şehir merkezine gidip bir de hafta içi gündüz gözüyle görelim istiyoruz. ABD’deki küçük şehirler birbirine fazlasıyla benziyor. Şehrin merkezinde yer alan ana cadde üzerinde toplanan barlar, restoranlar, mağazalar, dükkanlar şehirlere hareket getirirken geri kalanında çok da ilgi çekici bir yan bulunmuyor. Düzenli cadde ve sokaklara dizilmiş birbirini tekrarlayan evlerden başka. Şehir merkezinde bir tur atıyoruz, ana meydanında bulunan kiliseye göz atıyoruz, sonrasında da tekrardan arabaya atlayıp Solvang’in yolunu tutuyoruz. Bu sefer bir farkla, arabayı ben kullanıyorum. En son araba kullanmamım üzerinden neredeyse on ay geçmiş. Değişen alışkanlıklar… Şehrin bu bölgesinde manzara biraz daha değişiyor. Okyanus kenarındaki kayalıklardan öte dümdüz yollardan ilerliyoruz.

Solvang son derece ilginç bir kasaba, tamamen Danimarkla konseptli bu kasaba yol üzerindeki bir çok şehir ve kasabadan kültür, tarz ve mimari olarak ayrılıyor. Daha kasabaya girmemizle yel değirmenleri, Kuzey Avrupay’a özgü binalar, sokak ve cadde isimlerini dolduran Danca kelimeler, Danimarka ürünleri satan hediyelik eşya dükkanları ve marketler bizi karşılıyor. Her şey son derece sürreal. Kim derdi California’nın göbeğinde küçük Danimarka’yı bulacağımızı? Sokaklar arasında dolanıyoruz. Danimarka’da bir dükkana girmişsiniz hissi doğuran hediyelik eşya dükkanlarına girip ürünlere bakıyoruz. Her şey Danimarka menşeli, tek bir farkla: altılarında kocaman California yazıyor. Bir süre sokaklarda dolanıp fotoğraf çekiyoruz. Arada yön yordam sormak için girdiğimi turist bürosundaki sarışın amca hevesle bu kasabayı ve etrafındaki bölgeleri keşfetmek için günlerin yetmeyeceğini anlatıyor bize. Sadece 1 saat kadar geçirmeyi planladığımız kasabada üç gün kalmamızı öneriyor. Kıs kıs gülüp kendimizi sokaklara atıyoruz tekrardan.

Yol üzerindeki pastanalerden bir tanesine oturup kahvemizi ve Danimarka hamur işi yiyeceklerimizi söyleyip karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz. Bu seferki durağımız Santa Barbara.

Santa Barbara’da çok sıcak bir hava ve bembeyaz binalar bizi karşılıyor. Burada manzara bir anda değişiyor ve gerçekten California havasına bürünüyor. Palmiye ağaçları sokakları dolduruyor. Sokaklarda arasında bir süre kayboluyoruz. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz. Yemek molasını ise “In-n-out“ isimli fast food zincirinde veriyoruz. ABD ve son derece leziz hamburgerleri. Günün doruk noktalarından bir tanesi oluyor.

İlk yola çıktığımızda tam olarak nereye gideceğimiz ve nereye kadar ilerleyeceğimiz konusunda pek bir fikrimiz yokken, Los Angeles’ta yaşayan ortak bir arkadaşımız olan Fulya’yı ziyaret etmeye karar veriyoruz. Ve yemek sonrasında da rotamızı Los Angeles’a çeviriyoruz.

Günbatımına doğru Los Angeles’a varıyoruz. Arabayı Hollywood yakınlarında park edip kendimizi deli dolu sokaklara atıyoruz. Meşhur Hollywood yazısı, yıldızlar bulvarı, Chinese Theater’ın ünlülerin el ve ayak izlerini kapsayan girişi, Kodak Teather derken vakit de akıp gidiyor. Sokakları sahte Marilyn Monroe’lar, Süpermen’ler, Batman’ler, Captain America’lar dolduruyor. Dans edenler, devasa yılanları ile ilgi çekmeye çalışanlar her köşe başında karşınıza çıkıyor. Bir süre hava kararana kadar bölgede oyalanıyoruz. Saatler 19:30’u gösterirken de Fulya’nın işten çıkması ile Burbank’te bulunan evine doğru yola koyuluyoruz. Fulya, Walt Disney’de çalışıyor. Biz arabayı park ettikten beş on dakika sonra o da eve varıyor. Birbirimizi görmeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki. İlk iş eve gidip eşyalarımızı yerleştiriyoruz sonrasında da Fulya’nın evinin yakınlarında yer alan bir restorana karnımızı doyurmak için gidiyoruz.

Sürreal günümüze daha da gerçek dışı bir hava ekliyor bu restoran. Şu ana kadar gittiğim restoran barlardan hiçbirine benzemiyor. Mekanda iki adet sahne bulunuyor. Birisinde iki gitar sakin tınılar çalarken, bir diğerinde kovboy kıyafetleri giymiş kalabalık bir grup şarkılar söyleyip dans ediyor. Biz de ikinci sahne yakınlarında kendimize bir masa bulup devasa margaritalarımızı söylüyoruz. Egemen en büyük boy margaritayı söyleyince, kafasından bile daha büyük bir kadeh geliyor da biz başta olmak üzere, salondaki herkes oldukça eğleniyor. Gece boyu eğlenceli ortam, güzel muhabbet akıp gidiyor. Ankara’daki arkadaşlarımı neden yollarda çok özlediğimi bir kez daha anlıyorum ben. Çünkü bildiğim ve beni bilen insanlarla beraber olmak başka. Dünyanın neresinde bir araya gelirsek gelelim bir başka.

2 Ekim 2013, Çarşamba.

DSC06761

DSC06765

DSC06769

DSC06770 

Carmel’den.

DSC06785

DSC06790

DSC06794

DSC06802

DSC06808

DSC06818

“Point Lobos“tan.

DSC06830

DSC06838

DSC06859

 

California Route 1’den yol manzaraları.

DSC06863

DSC06865

 

Andrew Molera State Park’ta yer alan “Creamery Meadow Trail“ isimli yürüyüş rotası.

DSC06869

DSC06870

Big Sur’dan.

DSC06878

DSC06879

 

Eyalet parkının devasa ağaçları.

DSC06888

Pfeffer Plajı’ndan.

DSC06903

DSC06908

DSC06912

DSC06925 

Yol manzaraları.

Uyandıktan sonra afyonumuzun patlaması biraz vaktimizi alsa da erkenden yola koyuluyoruz. Amacımız 101 ya da “California Route 1“ olarak bilinen okyanusa paralel ilerleyen otoban üzerinden gidebildiğimiz kadar güneye inmek. İki üç gün bizi idare edecek eşyalarımızı ve kıyafetlerimizi hazırlayıp Egemen’in arabasına atlıyoruz. Bir saat kadar süren yol sonrasındaki ilk durağımız “Carmel“ isimli kasaba oluyor. Bu minik okyanus kasabası bana Maine’i anımsatıyor. Hayatın son derece yavaş işlediği, okyanus havasının sokakları doldurduğu, ufak tefek eski dükkanların ve otellerin tarihi malikanelere konuşlandığı bir kasaba burası. Biz de soluğu ilk iş olarak okyanus kenarında alıyoruz. Rüzgar o kadar kuvvetli ki, ilk etapta “Denize girebilir miyiz acaba?“ sorularımız dakikasında “En iyisi kazağımı da yanıma alayım.“ cümlelerine dönüşüyor. Okyanus kenarında, kumsalın bembeyaz ipeksi kumları üzerinde buz gibi sulara ayaklarımızı sokuyoruz. Kumsalda aileleri ile vakit geçirenler, köpeklerini yürütenler, çocukları ile oynayanlar bulunuyor. Bir süre burada dolandıktan sonra kasabanın mağazalarının yer aldığı merkezine gidip burada bir tur atıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz cafe’lerden bir tanesinde karnımızı doyuruyoruz. Bir marketten yolun geri kalanı için içecek ve abur cuburlarımızı depoluyoruz sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz.

Bir sonraki durağımız “Point Lobos“ oluyor. Buraya giriş için belli bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücret sayesinde bölgede yer alan diğer eyalet parklarına da ücretsiz girebiliyorsunuz. E şansıma ya, ABD’de 17 seneden sonra bütçe krizi nedeniyle federal hükümetin harcama yetkisi 1 Ekim itibariyle kalmadı. Bu da hükümet faaliyetlerinin kısmen durması anlamına geliyor. 2 milyon personelin yüzde 40’ı ücretsiz izne gönderilirken, milli parklar ve devlet destekli müzeler soruna çözüm bulunana kadar kapatılıyor. Bu da yolculuğumun bu ayağında sadece eyalet parklarına girmeme imkan tanıyor.

“Point Lobos“ta arabayı park ettikten sonra okyanus kenarından ilerleyen yürüyüş yolunu takip ederek gözlem noktasına kadar çıkıyoruz. Burası aynı zamanda kuş gözlemlemek için de çok ideal bir bölge, lakin küçük adacıklardan bir tanesinin üzerini sayamadığım kadar kuş işgal etmiş bulunuyor. Bol bol fotoğraf çekip kayalıklara çarpan okyanusun sesini dinliyoruz. Taşların grisi, okyanusun mavisinde kayboluyor.

Tekrar arabaya binip yol üzerinde ilerlerken muhteşem okyanus manzaralarına tanık oluyoruz.  Her yol kıvrımında karşımıza bir önceki ile yarışır derecede nefes kesici manzaralar geliyor. Dilerseniz yol üzerindeki sayısız “Vista Point“ olarak adlandırılan gözlem noktalarında durup manzarayı izleyebiliyor, bol bol fotoğraf çekebiliyorsunuz. Biz de yol üzerinde sık sık manzara molası veriyoruz.

Bir sonraki durağımız “Pfeiffer Big Sur State Park“ oluyor. Burada devasa kızılağaçları görüyoruz. Sonrasında da “Andrew Molera State Park“a gidiyoruz. Parkın okyanus kıyısındaki plajına ulaşabilmek için arabayı park ettikten sonra, toprak bir patikadan, altın renkli otlar arasından 3 kilometre kadar yürümeniz gerekiyor. Her plajda olduğu gibi bu plajda da denize girebileceğine sevinen Egemen, plajı gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyor. Kuvvetli rüzgar, taşlı sahil yolunu ve kıyı şeridini kaplıyor. Havanın soğuk olması bir yana, bir önceki plajların aksine burası tamamen kayalıklarla kaplı. Plajda yer alan eski bir ağaç kütüğüne oturup bir süre soluklandıktan sonra geldiğimiz yolu tekrar dönüyoruz. Yol üzerinde kiminle göz teması kurarsanız kurun, mutlaka size merhaba nasılsınız diyorlar, gülümsüyorlar. ABD’nin en güzel yanlardan bir tanesi de insanların birbirine karşı son derece nazik olması.

Biraz daha ilerledikten sonra da “Pfeiffer Plajı“nda duruyoruz. Bu plaj da bir önceki gibi bir eyalet parkının içinde yer alıyor. Arabayı park eder etmez, ufak bir yolu geçip kayalıklar arasında, kendi halinde bir koyda yer alan altın kumlu, bol dalgalı ve rüzgarlı plaja geliyoruz. Benim en sevdiğim plajlardan bir tanesi burası oluyor. Atmosferi garip bir şekilde insana huzur veriyor. Ah diyorum, bir de hava güzel olsa tadından yenmeyecek.

Artık güneşin batımına yakınken sabahtan beri bir şey yememiş olduğumuzu fark edip yolda gördüğümüz ilk restoranda durmaya karar veriyoruz. Yol kenarında ilk gördüğümüz pansiyonun önünde duruyoruz. Pansiyon muhteşem bir uçurumun kenarında yer alıyor. Pansiyonun restoranında okyanusa karşı kendimize bir masa ayarlayıp yemeklerimizi söylüyoruz. İstediğim somonlu vasabi soslu salata o kadar leziz ki, ne manzarayı bırakıp gidesim geliyor, ne de oturduğum sandalyeyi. Ama günbatımından önce yola koyulmak gerekiyor. Restoran görevlisi teyzeden ipuçlarını alıp tekrardan yollara düşüyoruz. Günbatımına yakın gözlem noktalarından birinde durup kocaman turuncu güneşin okyanus içerisinde kendisini kaybetmesini izliyoruz. Sonrasında da San Luis Obispo’ya doğru yola koyuluyoruz. Burası bölgenin öğrenci kenti olarak biliniyor.

Saat 20:00 gibi San Luis Obispo’ya varıp daha önce internetten üzerinden araştırdığımız otele gidiyoruz. Bu yol kenarınde yer alan otelimizin odası o kadar kocaman ki, Egemen’e de bana da devasa iki kişilik yatak düşüyor. Çok oyalanmadan kendimizi bu öğrenci şehrinin merkezine atıyoruz. Tek bir ana caddeden oluşan şehir merkezi çok hareketli değil, bunun en büyük nedeni de hafta içi olması bir yana şehrin büyük çoğunluğunu dolduran öğrencilerin 21 yaşından küçük olması. Yani barlar bu nedenle bomboşken, pizzacılar ve kahve dükkanları dolup taşıyor. Yol kenarındaki bir öğrenciden aldığımız ipucu doğrultusunda yerel barlardan bir tanesine gidip içkilerimizi söylüyoruz. Canlı bir müzik grubu da içkilere eşlik ediyor. Uzun bir günü yorgunluk biraları ile sonlandırmak ise en tatlısı.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s