Memphis, ABD.

Standard

25 Eylül 2013, Çarşamba.

DSC06318

DSC06320

DSC06321

DSC06335

DSC06338

Sun Studio.

DSC06342

DSC06343

DSC06347

DSC06350

DSC06351

DSC06357

Ördeklerin kırmızı halı geçişi.

DSC06378

Mississippi Nehiri.

DSC06387

DSC06394

Dr. Martin Luther King Jr.’ın öldürüldüğü Lorraine Motel.

DSC06402

DSC06403

DSC06404

DSC06405

DSC06407

DSC06408

DSC06412

DSC06419

DSC06422

Beale Sokağı’ndan manzaralar.

DSC06551

Elvis Presley’in evi: Graceland.

DSC06427

DSC06432

DSC06435

Evin salonu.

DSC06437

Elvis’in anne ve babasının yatak odası.

DSC06448

DSC06451

Evin mutfağı.

DSC06455

Ayna kaplı koridorlar.

DSC06457

Televizyon odası.

DSC06466

DSC06467

Tamamı kumaşlarla kaplı oyun odası.

DSC06474

DSC06480

Orman odası.

DSC06486

Elvis’in ofisi.

DSC06492

Evin bahçeden görünüşü.

DSC06495

DSC06498

DSC06500

DSC06501

DSC06505

DSC06515

Graceland’den manzaralar.

DSC06542

Elvis’in ve ailesinin mezarları.

DSC06557

Tren istasyonundan.

Konakladığım odayı erkenden boşaltıyorum. Saat 09:00 olduğunda bir gün önceden ayarladığım tur firması beni almaya geliyor. İlk olarak tur firmasının merkez ofisine gidip biletlerimizi alıyoruz. Sonrasında da gruplar halinde farklı otobüslere dağılıyoruz. Turun ilk bölümü Memphis şehrinin genelini içeriyor.  Otobüste yaş ortalaması 60 üzerinde, üstelik gelenlerin bir çoğu da Amerikalı. Ortalamayı bir benim düşürdüğümü düşünüp kendi kendime gülüyorum. Şansıma yan koltuğuma Hollandalı bir iktisat profesörü oturuyor. Bu amca oldukça ilginç. Austin’deki oğlunu ziyarete geldiğinden bahsediyor. Sonrasında eşi ve görümcesi ile oğlunun arabasını alıp küçük bir yol macerasına atılmışlar.

İlk durağımız meşhur “Sun Studio” oluyor. Burası Elvis Presley’in ilk single’ını kaydettiği müzik stüdyosu. 1952 yılında kurulan bu küçük ve bağımsız müzik stüdyosu Elvis Presley, Roy Orbison, Jerry Lee Lewis ve Johnny Cash gibi isimleri keşfetmekle ve onların ilk kayıtlarını yapmakla adına ün katmış. Stüdyonun girişinde kocaman bir gitar asılı bulunuyor ve önünde de kırmızı üstü açık bir araba. İçerisi meraklı turistlerle dolup taşsa da dilerseniz belli bir ücret karşılığında stüdyonun rehberli turlarına katılabiliyorsunuz.

Bir sonraki durağımız “The Peabody Hotel” oluyor.  Downtown Memphis’te yer alan bu otel ilk olarak 1869 yılında kurulmuş ve 1923 yılında kapanmış. Bizim ziyaret ettiğimiz, aynı otelin devamı olan bu mekan ise 1925 yılında kurulmuş. Otelin bu kadar ünlü olmasının en temel nedeni de lobisinde yer alan minik havuzunda yüzen dört adet ördek. 1930’larda, o dönem otelin genel müdürlüğünü yapan Frank Schutt, Arkansas’ta avlanarak geçirdiği bir hafta sonu sonrasında Memphis’e döndüğünde yanında bulunan ördekleri otelin havuzunda yüzmeleri için bırakmış. Bu gelenek de o gün bugündür devam etmiş. 1940’larda ördeklerin bakımını otelin çalışanlarından Edward Pembroke üstlenmiş. Kendisi eski bir sirk çalışanı olduğu için bu işi gayet de iyi kotarmış. Öyle ki kendisine “Duckmaster” yani “Ördek Ustası” ünvanı verilmiş.

Ördekler her gün 11:00’de çatı katında yer alan 200.000 USD’ye mal olmuş malikanelerinden çıkıp asansöre binip lobiye iniyorlar. Kırmızı halıdan geçerek de havuza giriyorlar. Sonrasında da akşam 17:00’de de tekrar aynı yol üzerinden malikanelerine geri dönüyorlar.

Genel olarak bir otelin lobisinde beş adet ördek kırmızı halıdan geçsin diye beklemek kulağa oldukça çılgın gelse de, bu sevimli hayvanları tıpış tıpış yürürken görmek son derece eğlenceli.

Sonrasında 1991 yılında inşa edilen piramit şeklindeki spor arenası “The Pyramid”in önünden geçiyoruz. Şehrin 1800’lerde kurulmuş Viktorya mimarisinin en güzel örnekleri olan mahallesine doğru ilerliyoruz. Burada 19. yüzyıl başlarındaki ekonomik büyüme ile bölgeye yerleşen zengin Memphis’liler tarafından inşa edilmiş malikaneler yer alıyor sıra sıra. Bankacı Isaac Kirtland için inşa edilmiş The Mallory-Neely House, gemi sahibi James Lee için inşa edilmiş The Harsson-Goyer-Lee House bunlardan sadece bazıları. Bu bölge Memphis’in geri kalanına göre oldukça farklı bir havaya sahip.

Bir sonraki durağımız Mississippi Nehiri kıyısında yer alan turist bürosunda bulunan Elvis Presley ve B.B. King heykelleri oluyor. Daha önce şehir merkezinde bulunan bu heykellerden herkes anı olsun diye parçaları koparmaya başlayınca bu heykeller kapalı bir ortam olan turist bürosuna taşınmış.

Sonrasında St. Jude Çocuk Araştırma Hastanesine gidiyoruz. Komedyen Danny Thomas tarafından kurulan bu hastane aynı zamanda Danny Thomas’ın mezarına da ev sahipliği yapıyor. Hastanenin ve Danny Thomas’ın hikayesini dinledikten sonra da Lorraine Motel’in yolunu tutuyoruz. Burası Dr. Martin Luther King Jr.’ın, 4 Nisan 1968 yılında öldürüldüğü yer. Bu otel şimdi Ulusal Sivil Haklar Müzesi’ne dönüştürülmüş ve 17. yüzyıldan günümüze kadar sivil hakların tarihini açıklayan bir müze olarak görev yapıyor. Dr. Martin Luther King’in öldürüldüğü balkonda beyaz bir çelenk yer alıyor. Öldürüldüğü gün garajda bulunan iki beyaz araba da, aynı yerlerini koruyorlar.

Son durağımız ise meşhur Beale Sokağı oluyor. Burası hem Memphis gece hayatının merkezi, hem de Memphis’in kalbinin attığı bölge olarak biliniyor. Gündüz gözüyle biraz sessiz ve sakin olsa da 2.9 kilometre uzunluğundaki sağlı sollu barlarla, restoranlarla, hediyelik eşya dükkanları ile çevrelenmiş bu sokak,  blues müzik tarzı için oldukça önemli bir yer tutuyor. Burada restoranlardan bir tanesinde canlı müzik eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz. Elbette, sahnedeki müzisyen şehrin milli marşı haline gelmiş Marc Cohn’dan “Walking in Memphis”i de çalıyor bir noktada. Burada A. Schwab’s adında üst katında müzesi de bulunan aklınıza gelebilecek her türlü eski ürünü satan tarihi bir mağaza bulunuyor. Ben vaktimin çoğunu burada geçiriyorum her türlü incik cincik detayı inceleyerek. Sonrasında da bölgede yer alan Gibson gitar fabrikasına göz atıyorum.  Belirli saatlerde fabrika içerisinde rehberli turlar düzenleniyor.

Otobüsün gelme saatine yakın meydanlardan birinde bulunan sahnedeki grubu dinlemeye dalıyorum. Saatler 15:00’i gösterirken tur otobüsü bizi almaya geliyor. Durağımız Elvis Presley’in evi Graceland. Bu geniş komplekste Elvis Presley’in evine ek olarak dilerseniz Elvis’in otomobil müzesini, kişisel jetini ve Elvis’e adanmış sergileri de ziyaret edebiliyorsunuz.

Elvis’in evine girdiğimizde muhteşem bir salon bizi karşılıyor. Açık ton renklerin hakim olduğu salonda beyaz mobilyalar ince bir zevkle döşenmiş olarak yer alıyor. Salonla piyanonun yer aldığı odayı ayıran tavuskuşu motifli camekan özellikle dikkat çekiyor. Evin üst katına özel nedenlerden dolayı girmemize izin verilmiyor; ama giriş katında yer alan Elvis’in anne ve babasının yatak odasını, yemek odasını görüyoruz. En alt katta televizyon odası bulunuyor. Tavan tamamen aynalarla kaplı ve adeta sürreal bir atmosfer yaratıyor. Odada üç adet televizyon bulunuyor.

Sonrasında tamamen rengarenk kumaşlarla kaplanmış ortasında bilardo masası bulunan bir odaya denk geliyoruz. Loş ışıkları, rengarenk döşemeleri ile bu oda ev içerisinde en sevdiğim bölümlerden biri oluyor. Mutfağın yanı başında yer alan “Jungle Room” yani “Orman Odası” olarak anılan yeşil bitkiler ve yeşil kaplama halı ile çevrelenmiş, orman teması bulunan odayı ziyaret ediyoruz. Koridorlar rengarenk, her yer ışıl ışıl ayna kaplı.

Girşite verilen sesli rehberden evin özelliklerini ve Elvis’in kızı Lisa Marie’nin yorumlarını da dinleyebiliyorsunuz. Koridorlardan geçerek Elvis’in ofisinin ve poligonunun bulunduğu bölmeden, evin arka tarafına geçiyoruz. Burada bir havuz ve atların koşuşturduğu geniş bir alan yer alıyor. Bir sonraki ziyaret ettiğimiz bina Elvis’e adanmış bir müze. Burada Elvis’in kazandığı ödüller, posterler, kıyafetler, kayıtlar bulunuyor. Ev içerisinde adeta büyülenmiş gibi geziyorum ben. Zamanında babamdan kasetlerini çaktırmadan alarak dinlediğim bu adamın evinde bulunmak, hayatına tanıklık etmek ayrı bir boyuttaymışım hissi veriyor.

En sonunda Elvis’in ve ailesinin mezarlarının bulunduğu Meditasyon Bahçesi’ne çıkıyoruz. Burada bir tek erkek kardeşinin mezarı bulunmuyor, onun dışında bütün bir ailenin mezarları bir arada bulunuyor.

İçim kıpır kıpır turu tamamlıyorum. Otele bıraktıklarında ise 23:45’te olan trenime saatlerim var. Ben de bir Anıl klasiği olarak erkenden tren istasyonuna gidip orada vakit geçirmeye karar veriyorum. Tren istasyonuna gittiğimde ise ayrı bir melankoli gelip beni buruyor. Üniversitedeyken aldığım bir kitap aklıma düşüyor. Kitap açılışını gezgin ve turist arasındaki farkları anlatarak yapıyor. Her ne kadar sıfatlara çok takılmasam da, turistlerin belirli bir süre sonra evlerine döndüklerini, evlerine dönmeyi sabırsızlıkla beklerken gezdikleri yerlerin onlar için geçiş dönemi olduğunu ifade ediyor. Gezginlerin ise yıllar boyunca gezdikleri yerler arasında kendilerini kaybettiklerini belirtiyor. Cümlelerinde kaybolduğum kitabın yazarını tanıyınca daha çok sevmiştim. Hikayesini okumuştum sonrasında da. Kendi zamanında mümkün olmazken Fas’a gidip burada farklı bir hayat sürmeyi seçmiş. Üstelik sevdiğim diğer yazarları da kendisinin peşinden sürükleyerek (misal Truman Capote). Bu yazar tabi ki Paul Bowles. Yıllar sonra Bernardo Bertolucci’ye Çölde Çay’ı çektiren adam. Biraz da kitabın etkisiyle 2007’de Fas’a gitmiştim. Çöl için ifade ettiklerini kendim göreyim, deneyimleyeyim istediğimden. O koca gökyüzünün altında, ıssızlığın etrafında kaybolayım. O gün bugündür başucu kitabım olmuştu bu kitap. Sonra bugün tren istasyonuna geldiğimde aklımdan çıkmıyor kitapta yer alan cümleler bir türlü. Akşam Chicago’ya uzun sürecek bir gece trenim olduğu için özellikle bu kitap yanımda olsun çok istiyorum.

Tren istasyonunda bir süre oturduktan sonra ufak tefek karanlık bekleme salonu bana dar gelmeye başlıyor. Ben de sokaklara atıyorum kendimi. Trenimin gelmesine daha iki saat varken. İlk gördüğüm restorana giriyorum. İçeriden gelen piyano tınılarına aldanarak. Bara oturuyorum. Son derece ilgili barmen şehre yeni mi geldiğimi soruyor. Biraz muhabbet ediyoruz. Memphis’te sadece bir gün kaldığımdan bahsediyorum. Siparişim salata ve beyaz şarap oluyor. Bu gece de o tür gecelerden işte. Melankoli odamı kaplayan koyu renk bir tül gibi çünkü. Müzik bedenimde. Arka planda siyah beyaz bir savaş filmi. Duvarların koyu gri rengi. Barın meşe ve siyah deriden iskemleleri. Piyanonun birbirine vuran, birbirini kıran notaları. Garsonlardan bir tanesi gelip beni daha önce görüp görmediğini soruyor, cevabım belli. Tren saatine yakın çıkıyorum restorandan. Karşıdan karşıya geçerken tanıştığım çocuk yolculuk öncesi beraber bira içmek isteyip istemediğimi soruyor. Yorgunum ya, trende olayım istiyorum bir an önce. Teklifi reddedip istasyonun yolunu tutuyorum.

Tren yarım saat rötarlı geliyor. Cam kenarı istediğim tren görevlisi bana cam kenarı vermemek konusunda diretiyor. Huysuzluğum ve hassaslığım doruk noktasındayken sesimi çıkarasım gelmiyor. Trene bindiğimde oturduğum yere çantamı bırakıp gözlem vagonuna gidiyorum. Bütün geceyi de bu vagonda geçiriyorum.

24 Eylül 2013, Salı. 

IMG_0598

IMG_0838 

IMG_0870 

IMG_0905

Tren manzaraları.

DSC06314

Trenin seyir vagonu. Burada dilerseniz alt kattan aldığınız atıştırmalıklar ve içeceklerinizle  manzaranın tadını doya doya çıkarabiliyorsunuz.

DSC06315

Trende gün batımı.

New Orleans’a veda etme günü. Sabah hostelden çıkma süreci biraz uzun sürüyor; odadaki herkes öğlen saatleri olmasına rağmen uyuyor. Odanın arka bölümlerinde kalmış ufacık pencereden içeri girmek için mücadele veren ışık sadece kendi etrafını aydınlatıyor. Odanın öbür başında bulunan bana gelene kadar kırılıp büzülüyor. Elimdeki minik fenerle eşyalarımı toplayıp çantamı hazırlamak da beklediğimden zor oluyor. Sonunda hazırlandığımda hostelin ana odasındaki koltuklara oturup bir süre interneti kontrol ediyorum. Sonrasında da tren istasyonunun yolunu tutuyorum.

İlk gün takip ettiğim yollar üzerinden gündüz gözü ile ilerliyorum. İlk geldiğimde bana tamamen yabancı olan sokakların, tanımadığım binaların arasından bu sefer geçirdiğim birkaç günün beraberinde getirdiği tanıdıklık ile geçiyorum. Bir şehri benimseyip göz aşinalığı edinmek, sevdiğiniz yolları belirlemek bir şehirden ayrılırken en farklı duyguları da içinizde canlandırmanıza yardımcı oluyor.

Tren istasyonuna yine trenimden birkaç saat önce varıyorum. Tren saatine kadar olan vakit, kitap okumakla ve etrafımı dolduran birbirinden farklı insanları incelemekle geçiyor. Trene bindiğimde ise Elvis Presley’in memleketi olan Memphis’e uzanan sekiz saat on beş dakikalık bir yolculuk beni bekliyor.

Tren yolculuğu son derece keyifli geçiyor. Yol boyunca Mississippi Nehiri’nin etrafından geçerek muhteşem manzaralara tanık oluyorum. ABD’de yaptığım her tren yolculuğunda manzaraların birbirinden bu kadar farklı olması beni oldukça şaşırtıyor. Gün batımı yine tüm renkleri ile gökyüzünü pembeye boyayarak akıp gidiyor.

Memphis’e vardığımda saat çoktan 22:00’yi gösteriyor. Konaklamayı planladığım oteli arayarak tren istasyonuna vardığımı haber ediyorum. On dakika sonra Hintli bir teyze beni almaya geliyor. Otele olan yol on beş dakika sürüyor. Memphis’te sadece kısıtlı bir zamanım var ve görebileceğim kadar çok şey görmek istiyorum. Bu nedenle normalde çok da yapmayacağım bir şey yapıp ertesi gün için bir tur ayarlıyorum otel aracılığıyla. Konaklayacağım oda ise beklediğimden son derece geniş ve rahat. Odaya yerleşip güzel bir duş alıyorum. Sonrasında da televizyonu açıp yine ve yeniden “Law and Order “bölümleri ile karşılaşmam üzerine uyku öncesi bir süre televizyon başında oyalanıyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s