New Orleans, ABD.

Standard

23 Eylül 2013, Pazartesi.

DSC06269

DSC06273

DSC06277

St. Louis Katedrali.

DSC06280

Cafe du Monde.

DSC06286

IMG_0808

Fransız Pazarı’ndan.

DSC06292

DSC06294

DSC06297

Tarihi ağaçların kökleri kaldırımları yıksa bile kimse ağaçları yerlerinden sökmeye yeltenmiyor.

DSC06300

St. Louis No. 1 Mezarlığı.

DSC06304

DSC06305

DSC06307

IMG_0726

IMG_0735

New Orleans’tan manzaralar.

DSC06291

IMG_0803

Tramvay yolculukları.

Günü oldukça ağırdan alıyorum. Bir süre hostelden çıkmayıp internet üzerinden işlerimi hallediyorum. Öğlene doğru kendimi dışarı attığımda ise bir önceki gün olduğu gibi sokaklar arasında kayboluyorum. Yavaş yavaş yürüyerek Lafayette Meydanı’na kadar gidiyorum. Hava önceki günlere kıyasla oldukça sıcak ve nemli. Meydana vardığımda, bölgedeki işyerlerinden öğle yemeği arasına çıkmış insanların parka geldiklerini fark ediyorum. Ben de kendime çimenler üzerinde bir yer açıp bir süredir okuduğum kitabıma gömülüyorum. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyip burada bir iki saat geçiriyorum.

Sonrasında tekrardan yola koyularak Canal Sokağı üzerinden French Quarter’ı çevreleyen Decatur Sokağı’na kadar gidiyorum. Mississippi Nehri’ne paralel uzanan bu sokağı her türden mağazalar dolduruyor. Ama buranın asıl ilgi çekici yanı Cafe Mundo olarak bilinen Fransız Marketi’nin başlarında yer alan tarihi cafe’si. Bu dolup taşan cafe sütlü kahvesi ve beignet ikilisi ile meşhur. Siz bahçesinde otururken kapının girişinde canlı müziğe tanık olabiliyorsunuz. Bir süre de burada soluklanıyorum. Sonrasında da Fransız Pazarı’nı ve bölgedeki mağazaları geziyorum. Esplanada Caddesi’ni kesen sokaklar, kendileri kadar tarihi eşyalara ev sahipliği yapan antika dükkanları ile dolup taşıyor. Ziyaret ettiğim her antika mağazası tıklım tıkış eşyaları ile içimdeki “Aman bir şeyler kırıp dökeceğim.” korkusunu tetikliyor.

Bütün gün boyunca sokaklar arasında dolanıyorum. Sonrasında da St. Charles tramvayına atlayıp Garden District’i kalbine kadar gidiyorum. Burada amacım St. Louis No.1 Mezarlığını gezmek, ama şansıma mezarlık kapanmış bile. Ben de etrafında bir tur atarak demir parmaklıklar arasından görebildiğim kadarını görmeye çalışıyorum. Sonrasında da da Garden Distrcit’in malikaneleri arasında dolana dolana meşhur Magazine Sokağı’na çıkıyorum. Bu sokak, birçok mağazaya, cafe’ye ve restorana ev sahipliği yapıyor.  Sokak üzerinden yürüye yürüye hostele kadar varmam akşamı buluyor. Hostele vardığımda ise güzel bir duş alıp rahatsız yatağım üzerinde film izleyerek geceyi sonlandırıyorum. Ertesi gün erkenden Memphis’e trenim olduğundan çok da geçe kalmak istemiyorum.

22 Eylül 2013, Pazar.

DSC06128

DSC06129

DSC06134

DSC06135

DSC06139

DSC06141

New Orleans verandaları.

DSC06144

DSC06145

DSC06147

DSC06148

DSC06150

Şehir içi ulaşımda tramvaylar çok yaygın.

DSC06151

Mississippi Nehiri.

DSC06156

Mississippi Nehiri kenarındaki Riverwalk bölgesi.

DSC06163

DSC06165

Cafe Beignet.

DSC06168

DSC06169

DSC06171

DSC06172

DSC06176

DSC06186

Carousel Bar’ın içinde atlı karınca bulunuyor.

DSC06189

DSC06192

DSC06194

DSC06199

Bizde köpeklerin yemeklerine çivi koyarlar, zavallı hayvanları zehirlerler. Bu ülkede dükkanlar köpek kurabiyesi ikram ediyorlar.

DSC06207

DSC06213

DSC06215

DSC06217

DSC06218

Rengarenk New Orleans.

DSC06224

DSC06191

Fal bakanlar bölgede çok yaygın.

DSC06183

DSC06185

DSC06227

DSC06230

Bourbon Sokağı manzaraları.

DSC06232

Preservation Hall önünde beklerken, elinde İncil’den ayetlerle bu amca, barların arasından geçiyordu.

DSC06252

Bourbon Sokağı.

IMG_0777

DSC06247

İstek parça tarifeleri.

DSC06258

Preservation Hall’da seans arası.

DSC06264

DSC06259

The Spotted Cat.

DSC06262

Barın tuvaletinde piyano olmasına kaç puan?

DSC06261

Tuvalet felsefeleri.

DSC06265

Frenchmen Sokağı’nda yer alan gece pazarı.

Sabah erkenden uyanıyorum. Şehri keşfetmek için dopdolu bir gün beni bekliyor. Odadan öğlen olmamışken çıkıyorum. İşin garip tarafı geniş sokaklarda tek bir insan bile yok. Bu beni biraz endişelendiriyor. Arada tek tük yanımdan arabalar geçiyor, o kadar. Ben duruma bir süre anlam veremiyorum; ama sonrasında günlerden Pazar ve saatin ise henüz erken olduğunu fark edince taşlar yerine oturuyor.

Pazar gününün sakinliğinden yararlanarak yavaş yavaş evler arasında dolaşıyorum. Rengarenk ahşap binalara, ince işlemelerine, süslemelerle dolu verandalarına ve bahçelerine hayran kalıyorum. İstisnasız neredeyse her verandayı iki adet beyaz sallanan koltuk süslüyor. Tam tipik Amerikan filmlerinde olduğu gibi. Arada minik kedilere, kocaman köpeklere rastlıyorum bu rengarenk verandalarda. Şehir buram buram tarih kokuyor ve ben her şeyi olabildiğince ağırdan almaya uğraşıyorum.

Konakladığım hostel, şehrin “Garden District” bölgesinde yer alıyor. 1832 ve 1900 yılları arasında yerleşimin başladığı bu bölge, aynı zamanda ABD’deki en iyi korunmuş tarihi güney malikanelerine de ev sahipliği yapıyor. 19. yüzyılda bölgeye yeni gelenler tarafından inşa edilen bu muhteşem malikaneler o dönemdeki New Orleans refahını yansıtıyor.

“Garden District” bölgesinden şehrin merkezine ve Canal Sokağı’na doğru ilerliyorum. Öğle saatleri ile beraber sokaklar da yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlıyor. Özellikle de saat 10:00’da düzenlenen, şehrin gururu olan “Saints” Amerikan futbol takımının Arizona “Cardinals” ile maçının bitmesi ile, sokakları Saints tişörtleri, formaları ile dolaşan kalabalıklar doldurmaya başlıyor. Üstelik maçı Saints takımı 31 – 7 kazandığı için herkes son derece keyifli. Sokaklarda yürürken marşlar okunuyor, tezahüratlar yapılıyor. New Orleans sokaklarına resmen bir anda hayat geliyor.

Canal Sokağı’na vardığımda yol kenarındaki banklardan bir tanesine oturup bir süre gelen geçeni izliyorum. Şehrin havasını içime çekmeye çalışarak. Tekrardan yürümeye başladığımda da Mississippi Nehri kenarına doğru ilerliyorum. Sonunda 3730 kilometre uzunluğu ile meşhur nehir, tüm görkemi ile karşımda duruyor. Nehir kenarında “Riverwalk” adı verilen bir bölge bulunuyor. Burada çeşitli restoranlar, mağazalar, eğlence salonları nehir kenarını dolduruyor; fakat bu bölge 2014 yılına kadar tadilat aşamasında olduğu için ne yazık ki kapalı. Ben de nehir kenarındaki banklardan bir tanesine oturuyorum. Buradan gelip geçen feribotları izlemeye devam ediyorum. Dilerseniz ücretsiz olarak binebileceğiniz feribotlar sizi “Algiers Point” olarak bilinen bölgeye götürüyor.

Nehir kenarından “French Quarter” olarak anılan şehrin kalbinin attığı noktaya doğru yürüyorum. “Vieux Carre” olarak da bilinen bu bölge New Orleans’daki en eski mahalle olması ile ünlü. Bu mahalle ilk defa 1718 yılında Jean-Baptiste Le Moyne de Bienville tarafından kurulmuş. New Orleans, French Quarter etrafında şekillenerek doğmuş. Bölgedeki birçok bina, şehir İspanya kolonisi olduğu dönemde inşa edilmiş. Bu nedenle de İspanyol mimarisi izlerini net bir şekilde görebiliyorsunuz. Birbirine baklava dilimleri halinde kesen sokaklar ve caddelerden oluşan bu bölgede oteller, restoranlar, barlar, antika dükkanları, butikler, pastaneler, hediyelik eşya dükkanları, kuyumcular yan yana dizili adeta görsel bir şölen sunuyor. Binalar arasında saatlerce etrafa bakınarak, işlemeleri izleyerek, kapıların ve pencerelerin renkliliğine hayran kalarak yürümek mümkün.

Benim bu bölgedeki ilk durağım Monteleone Oteli’nin alt katında bulunan Carousel Piyano Bar’ı oluyor. Bu minik barın ününü o kadar duydum ki, uğramadan geçmek olmaz diye düşünüyorum. Barın içerisinde bir adet atlı karınca bulunuyor ve siz bu dekorasyonun etrafına otururken, oturduğumuz yer yavaş yavaş dönüyor.  Barda belli gecelerde canlı müzik de oluyor. Henüz öğlen saatleri olduğundan bara girip bir tanıdığa bakarmış gibi yapıp bol bol fotoğraf çekiyorum ve sonrasında da kendimi sokaklara atıyorum. Jackson Meydanı’nda bulunan parkı geziyorum. Görkemli bembeyaz St. Louis Katedrali’nin parmaklıkları önünde kurulmuş sanatçı tezgahlarını dolanıyorum. Şehrin bu bölgesinden hayat akıyor. Her barın içerisinden günün erken saatleri olmasına rağmen canlı müzik yayılıyor. Sokaklarda blues ve caz çalan gruplar, mahalleyi renklendiriyor. Fal bakanlar tezgahlarında yoldan geçenlerin ilgisini çekmeye çalışıyor. Zigzaglar çizerek sokaklarda bir aşağı bir yukarı yürüyorum saatlerce. Yorulduğumda da Cafe Beignet’in bohem ve kabalık atmosferinde kendime bir yer açıp kahve ve beignet siparişi veriyorum. Beignet, bu bölgeye özgü minik hamur işlerine verilen ad. Enerjimi tekrar topladıktan sonra da yol üzerindeki mağazaları dolanıyorum, bol bol fotoğraf çekiyorum. Öyle ki içim içime sığmıyor. Uzun süredir ilk defa bir şehirde bu kadar heyecanlanıyorum. Gördüğüm her köşe başı rengarenk, her sokak hayat dolu.

Gün batımını St. Louis Katedrali’nin arkasındaki banklarda oturarak izliyorum. New Orleans’ın en meşhur caz sahnelerinden bir tanesi olan Preservation Hall her gün 20:00, 21:00 ve 22:00’de olmak üzere üç seans halinde küçük bir izleyici grubuna açılıyor. Benim amacım da 20:00’dekine yetişebilmek. Seanslara talep çok fazla olduğu için internetten okuduğum yorumlar bir saat önceden gitmenin yararlı olacağını yazıyor; çünkü her seferinde içeri sadece 100 kişilik bir grup alıyorlar. Sokaklarda bir süre daha oyalandıktan sonra saatler 19:00’u gösterirken Preservation Hall önündeki sıraya katılıyorum. Sıranın başında benden başka Kanadalı bir çift var. Cruise gemisi ile Karayipler’i gezdikten sonra ABD’de birkaç liman şehrine uğrayıp evlerine döneceklerinden bahsediyorlar. New Orleans’a gelmişken de dünyaca ünlü bu sahnede konser izlemeden dönmek istememişler.

Bu ufak tahta kapıların önünde bir saat boyunca bekliyorum. Sıra giderek kalabalıklaşıyor ve uzuyor. Bulunduğumuz mekanın tam da karşısında chopper motor sahiplerinin takıldığı bir bar bulunuyor. Bad boy tripleri, deri ceketleri, uzun saçları oldukça yaşlı olmalarına rağmen grubun çoğunun hala kendisini genç hissettiğinin bir göstergesi oluyor. İşin sevimli tarafı da bu barın girişinde “You dance really good. Whisky. ” yazıyor. Yani: Çok güzel dans ediyorsun, imza viski. Motorcuların gürültüleri arasında bir saati geçirdikten sonra sonunda kapılar açılıyor ve bu ufacık mekana 15 USD giriş parası ödeyerek giriyoruz. İlk üç sırasında tahta iskemleler bulunuyor. Bu iskemlelerin önünde de iki sıra minder yer alıyor. Konser sırasında fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. İnternetten okuduğuma göre bazı gruplar bunu oldukça da ciddiye alıyormuş.

Saatler 20:05’i gösterdiğinde altı kişilik grup da sahnede yerini alıyor. Grup 45 dakika boyunca adeta bir şölen sunuyor. Öyle ki benim mutluluktan gözlerim doluyor böyle bir konsere şahit olduğum için. Konserin sonlarına doğru sahne önünde yer alan şapkaya atılan paralar aynı zamanda istek parçaların çalınmasını sağlıyor. En pahalı şarkı New Orleans Amerikan Futbolu takımı Saints’ın marşı. O da 20 USD. Sağ olsun amcalardan bir tanesi bu parça için istekte bulununca bütün salon bir anda coşuyor. Her şey olması gerektiği gibi diye geçiriyorum ben içimden.

Konserden çıktığımda içim içime sığmıyor. Güzel müziğe doymamışım. French Quarter’ın en canlı sokağı sayılan Bourbon Sokağı’nda sarhoşlar arasında bir iki tur atıp soluğu Frenchmen Sokağı’nda alıyorum. Burası Bourbon Sokağı’na göre daha sakin olsa da en kaliteli müzik gruplarına ev sahipliği yapıyor. Ben de bunlardan The Spotted Cat’e giriyorum. Girerken tabi ki beni durdurup kimlik sormayı ihmal etmiyorlar. Giriş ücretsiz. Kendime bir bira alıp bar kenarındaki iskemlelerden birine oturuyorum. İçerisi dans eden, gülen, muhabbet eden bir kalabalıkla dolup taşıyor. Herkesin keyfi oldukça yerinde gözüküyor. İlk grup performansını bitirdikten sonra sahneye bir ikincisi çıkıyor. Müzik de, ortam da son derece keyifli. Gece yarısına kadar müziğin tadını çıkarıyorum.

Saatlerin gece yarısını göstermesi ile de bardan çıkıp hostelin yolunu tutuyorum. Keyfim son derece yerinde. Hani bazı büyülü geceler oluyor ya, bu gece de onlardan bir tanesi olduğu için mutluyum.

21 Eylül 2013, Cumartesi.

IMG_0717

Trenden.

Tren yolculuğu oldukça rahat geçiyor. Koltukların arası son derece geniş ve altlarından uzanan bölme sayesinde ayaklarınızı uzatabiliyorsunuz, koltuğu da oldukça geriye yatırabiliyorsunuz. Tek problem son gücüyle çalışan klima olsa da bir noktadan sonra soğuğa da alışıyorsunuz. Bindiğim bu trende vagonların sonunda iki adet tuvalet bulunuyor. Dilerseniz restoran vagonunda yemeğinizi rezervasyon yaptırarak yemeğinizi yiyip, kantininden abur cubur satın alabiliyorsunuz. Fiyatları da tren olmasına rağmen çok abartı da değil.

Yol neredeyse yirmi yedi saat sürüyor. Bu süre boyunca sonsuz mısır tarlaları, kendi halinde kasabalar, mezarlıklar, sadece karavanlardan oluşan minik yerleşim bölgeleri geçiyoruz.  Trende olmak garip bir huzur veriyor bana. Yol boyunca yanımda kimsenin oturmamasının da avantajı ile rahat rahat kitap okuyorum, bilgisayarda bir şeyler izliyorum. İşin güzel tarafı her koltuğun yanı başında elektroniklerinizi şarj edebilmeniz için de prizler bulunuyor.

Yirmi yedi saatin nasıl geçtiğini anlayamadığım bir noktada New Orleans Tren İstasyonu’na geldiğimizin anonsu yapılıyor. Tren önce biraz ileri gidiyor, sonrasında da güvenlik amacıyla geri geri istasyona yanaşıyor. İstasyona indiğimde New Orleans’ın nemli ve sıcak gecesi beni karşılıyor.  Yağmur hafif hafif atıştırıyor. Konaklayacağım yerin tarifleri doğrultusunda bir süre yağmur altında tramvay duraklarına kadar yürüyorum. Hangi tramvaya bineceğimi algılamak biraz vaktimi alsa da,  konakladığım yerin yakınlarına giden tramvaya binmeyi başarıyorum. Tramvay beni hostelimden birkaç kilometre ötede bırakıyor. Sokaklar karanlık, sessiz ve huzurlu. Evlerin arasından ilerleyerek yürüyorum. Evler o kadar sevimli ki, karanlık olmasına rağmen minik verandalarına yerleştirilmiş sallanan sandalyelerini, süslemelerini seçebiliyorsunuz. Bazı evlerin tül perdeleri arasından içlerini görebiliyorsunuz. Daha hiçbir şey görmemiş olmama rağmen New Orleans’ı çok seveceğim hissine kapılıyorum. Zaten rotamın tam zıt yönünde bulunan bu şehre gelmemin en temel nedeni de en başından beri bu şehre hissettiğim ifade edilemez sempati.

Hostele akşam saat 10’u gösterirken varıyorum. Kaldığım sekiz kişilik oda kalabalık ve odada uzun süredir kalanlar nedeniyle son derece kirli. Olabildiğince az yer kaplamaya çalışarak eşyalarımı yerleştiriyorum. Sonrasında da uyku öncesinde güzel bir duş alıyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s