Monthly Archives: Ekim 2013

ABD.

Standard

ABD: Genel Bilgiler.

DSC04735

New York, Central Park’ta.
DSC04721

Mina ile New York, Central Park’ta.

DSC04804

Yapmasak olmazdı – gerçi beceremedik orası ayrı – Mina ile New York manzarasına karşı.

IMG_0105

Sharon, Kamil Amca, Mina ile New Jersey’de.

DSC05141

Mina ile Maine’de.

photo

Mina ve ben, New Jersey’de oğlanlarla.

IMG_0474

Aytuğ, Newport plajında.

IMG_1401

Egemen’le Carmel’de.

DSC06990

Egemen, Los Angeles’da Chinese Teather’ın önünde.

ABD’de geçirdiğim süre benim için adeta eve dönmek gibiydi. Sevdiklerimi, arkadaşlarımı, ailemi görmem için fırsat tanıdı. Farklı şehirlerde, farklı eyaletlerde okuyan, yaşayan, çalışan dostlarımla kısa bir süreliğine de olsa vakit geçirmek uzun zamandır tek başıma ve tanıdıklarımdan uzakta geçirilen dokuz ayın sonunda bana ilaç gibi geldi.

New Jersey’de ikinci ailem ve kız kardeşim ile beraber üç hafta sırasında Maine, Rhode Island ve Boston kaçamakları yaptım. Sonrasında da ABD’yi bir başından öbür başına geçmek için, her zaman en güvendiğim ulaşım yöntemi olan tren yoluna başvurdum. Düz hattı izlemek yerine ABD’de en merak ettiğim şehir olan New Orleans’a uğramayı ihmal etmeden.

Washington DC’nin anıtlar ve müzelerle dolu sokaklarından, dünyanın en renkli kentlerinden bir tanesi olan New Orleans’a. Elvis Presley’in memleketi Memphis’ten, Chicago’da ufacık bir mola vererek sisli Denver’a, mormonların başkenti Salt Lake City’den farklı kültürü ile çarpan San Francisco’ya. California’nın muhteşem okyanus kıyısı kasabalarından Los Angeles’a, Nevada’nın çöllerinden Las Vegas’a. Üstelik 17 senedir ikinci kez meydana gelen bütçe krizine de denk gelmenin etkisiyle görmek istediğim bütün milli parkların kapalı olduğu gerçeği ile.

Neredeyse iki aya yakın kaldığım ABD, Asya’dan sonra Orta ve Güney Amerika’ya başlamadan önce güzel bir mola oldu benim için, iyi ki de öyle oldu.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

ABD’nin elli eyaletinin ellisi de farklı kültürü ile adeta başlı başına birer ülke. Görmeyi istediğiniz eyalete bağlı olarak o eyalette geçireceğiniz süre de değişecektir

Vize

Ben on senelik ABD vizemi 2005 senesinde New York’ta katıldığım bir konferans sayesinde kolaylıkla almıştım. Bu vize ABD’de her seferinde 90 günlük kalış hakkını da sağlıyor.

ABD vizesi ile ilgili daha detaylı bilgi için:
http://turkish.turkey.usembassy.gov/gocmen_olmayan_vize.html

Rota

ABD’de kaldığım süre boyunca New Jersey, New York, Maine, Rhode Island, Massachussetts, Columbia, Louisiana, Tennessee, Illinois, Colorado, Utah, California, Nevada eyaletlerinde çeşitli şehirleri ziyaret ettim.

ABD’de kaldığım 50 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_usa

26.08-05.09.2013, Rutherford, New Jersey
29.08.2013, New York City, New York
03.09.2013, New York City, New York
05-07.09.2013, Ogunquit, Maine
08-12.09.2013, Rutherford, New Jersey
12.09.2013, New York City, New York
13-14.09.2013, Providence, Newport, Rhode Island
15-16.09.2013, Boston, Massachussetts
16-19.09.2013, Rutherford, New Jersey
19-20.09.2013, Washington DC, Columbia
21-23.09.2013, New Orleans, Louisiana
24-25.09.2013, Memphis, Tennessee
26.09.2013, Chicago, Illinois
27.09.2013, Denver, Colorado
28-29.09.2013, Salt Lake City, Utah
30.09-01.10.2013, San Francisco, California
02.10.2013, Carmel, San Luis Obispo, California
03.10.2013, Solvang, Santa Barbara, Los Angeles, California
04-05.10.2013, Las Vegas, Nevada
06-13.10.2013, San Francisco, California

Ulaşım

ABD’de ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Herhangi bir plan ya da rezervasyon yapmamış olsanız bile bir şehirden bir diğerine kolaylıkla gidebiliyorsunuz.

Otobüsler çok rahat olmasalar da klimalı ve ücretsiz internet bağlantısı sağlıyorlar. Peter Pan (http://peterpanbus.com) ve Greyhound (http://www.greyhound.com) ABD içerisindeki en kapsamlı iki otobüs firması. Otobüs biletlerini internet üzerinden alabiliyorsunuz.

Trenle yolculuk yapmak isterseniz de Amtrak (http://www.amtrak.com/home) ABD üzerindeki birçok rotayı kapsıyor. Üstelik ABD (15, 30 ve 45’er günlük) ve California (7 günlük) genelinde geçerli tren pasoları ile kolayca ve çok daha ucuza yolculuk edebiliyorsunuz. Ben yolculuğum sırasında 15 günlük ABD tren pasosu aldım ve toplamda 439 USD ödedim. Bu paso bana ABD çapında sekiz şehirde durma hakkı verdi. Trenler son geniş vagonları, yatan koltukları, ayarı gereğinden fazla açık olan klimaları, gözlem ve restoran vagonları, temiz tuvaletleri ile son derece rahattı. Oturduğunuz koltukların yanı başında prizler bulunduğu için yolculuk sırasında elektronik eşyalarınızı şarj derdi olmadan kullanabiliyorsunuz. Ücretsiz kablosuz internet bağlantısı ise sadece kısa hatlarda bulunuyor. (New York City – Washington DC gibi)

Büyük şehirlerin birçoğunda çok gelişmiş metro hatları bulunuyor, bu sayede şehir içinde rahatlıkla yolculuk yapabiliyorsunuz.

DSC05689

Tren vagonları.

DSC06314

Trenlerde yer alan gözlem vagonu.

Konaklama

ABD’de hostel standartları şaşırtıcı bir şekilde düşük, fiyatlar da oldukça yüksek. Hosteller yerine bütçe otelleri hem daha ucuz, hem de daha rahat koşullar sağlıyor. Genelde konakladığım bütçe otellerindeki odalarda iki adet iki kişilik yatak bulunuyordu. Yani ne kadar kalabalıksanız, o kadar kardasınız.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Downtown Washington Hostel, Washington DC – 28 USD
AAE Bourbon House Hostel, New Orleans – 21 USD
Super 8 Memphis Downtown & Graceland Area, Memphis – 36 USD
AAE 11th Avenue Hostel, Denver – 29 USD
Camelot Inn & Hostel, Salt Lake City – 26 USD
San Luis Inn & Suites, San Luis Obispo – 27 USD (iki kişi konakladık)
Hooters Casino Hotel, Las Vegas – 65 USD (iki kişi konakladık)

IMG_0606

Downtown Washington Hostel, Washington DC.

IMG_0721

AAE Bourbon House Hostel, New Orleans.

DSC06626

AAE 11th Avenue Hostel, Denver.

DSC06928

San Luis Inn & Suites, San Luis Obispo.

DSC07059

Hooters Casino Hotel, Las Vegas.

Yiyecek içecek

ABD’de her türden, her mutfaktan, her kültürden lezzetli ve doyurucu yemekler bulmak mümkün. O yüzden bir sıralama ya da gruplama yapmak mümkün değil. Yemekler konusunda ekleyebileceğim tek şey porsiyonlar hakkaten devasa. En önemlisi menülerdeki fiyatlara aldanmayın, o fiyatların üzerine ilk olarak vergi biniyor, ikinci olarak da restoranlarda bahşiş bırakmak zorundasınız. Bahşiş miktarları %15 – 20 arasında değişiyor. Afiyet olsun!

DSC04756

New York’ta Magnolia Bakery’nin muhteşem cupcake’leri.

IMG_0202

Maine’in ıstakozlu sandvici.

IMG_0491

Newport’un fudge adı verilen çikolatası.

IMG_1551

Solvang’da Danimarka usulü hamur işleri.

DSC06753

San Francisco’da yediğimiz karidesli avokado.

IMG_2129

San Francisco’da yediğimiz Super Duper hamburgerleri.

Reklamlar

San Francisco, ABD.

Standard

13 Ekim 2013, Pazar.

Göz açıp kapayıncaya kadar bir buçuk ay geçmiş. ABD macerası da burada sona eriyor benim için. Yeni ülkem Meksika üzerinden giriş yapacağım Küba. İşin en güzel tarafı da, Küba’ya gideceğimi öğrenen çok yakın arkadaşlarım Iraz ve Onur da Türkiye’deki bayram münasebetiyle Küba’ya geliyor. Daha önce de beraber yolculuk yaptığım ve her saniyesinden son derece keyif aldığım insanlar. Bu da demek oluyor ki bizi eğlence dolu bir on gün bekliyor.

Sabah uyandıktan sonra Egemen beni San Francisco havaalanına bırakıyor. İki haftayı beraber geçirdiğim Egemen’e o kadar alışmışım ki bırakmak zor oluyor; bir umut Güney Amerika’da buluşma ümidi ile veda ediyoruz birbirimize.

San Francisco havaalanında işlemler sorunsuz halloluyor. Tek garip uygulama, ben içeri girerken güvenlik topuzum gerçek mi diye kontrol ediyor. Tabi ben bu duruma çok da anlam veremiyorum.

İlk olarak Mexico City’ye uçuyorum. Burada aktarma yapacak olsam da gümrük işlemlerimi tamamlamam gerekiyor. Ben kısıtlı zamanım olduğu için biraz endişelensem de işlemler önümdeki yüzlerce insana rağmen göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. ABD vizeniz varsa, Meksika’ya girişte vize almanıza gerek kalmıyor. Ülkeye giriş yaptıktan sonra bavulumu alıp gümrükten geçiyorum. Gümrükten geçerken sizden bir düğmeye basmanızı istiyorlar. Düğme, yeşil yanarsa sorunsuz geçiyorsunuz; ama kırmızı yanarsa çantalarınızı didik didik arıyorlar. Şansıma yeşil yanıyor da bavulumu transfer masasına bırakıp Cancun uçağına yetişiyorum.

Cancun’a gece yarısına doğru varıyorum. Havana’ya olan uçuşum ertesi gün 14:50’de olduğu için bu küçük havaalanında on dört saatlik bir sürem var. Havaalanında koltuk sayısı kısıtlı, koltuklar da son derece rahatsız olduğu için yolcuların geri kalanı gibi mermerin üzerine eşyalarımı yerleştirip geceyi burada geçirmeye karar veriyorum. Benim için uzun bir gecenin başlangıcı oluyor.

12 Ekim 2013, Cumartesi.

Güzel bir cumartesi gününe uyanıyoruz. Benim San Francisco’daki, hatta ABD’deki son günüm. Sabah kahvaltımızı bir Türk restoranına giderek benim uzun süredir aş erdiğim serpme kahvaltı ile yapmaya karar veriyoruz. Egemen beni şehrin öbür ucunda bulunan bir mahalleye götürüyor. Oturduğumuz Türk restoranında ilk olarak, girişte garsonların Türk olup olmadığını anlayamadığımız için İngilizce konuşuyoruz. Garsonlar da bizi yabancı sandıkları için kahvaltı sırasında demleme çay yerine antin kuntin organik bitki çayları getiriyorlar. Garsonlardan birinin yandaki kalabalık Türk masası ile Türkçe konuştuğunu, üstelik onlara demleme çay servis ettiğini görünce biz de Türkçe konuşmaya başlıyoruz. E tabi, garson hemen çayımızı halis mulis Türk çayı ile değiştiriyor. Bal, kaymak, tereyağ, peynir, zeytin, sucuk, sahanda yumurta… Türk kahvaltılarının en güzelini karşımda buluyorum.

Kahvaltı sonrasında San Francisco’ya ilk defa geldiğimde tur ile ziyaret ettiğim, San Francisco’nun turistik sembolleri haline gelmiş “Painted Ladies” isimli Viktorya mimarisi evlerine göz atıyoruz, uzaktan Golden Gate Park’a bakıyoruz ve yine kendimizi Van Ness’teki sinema salonunda buluyoruz. Bu seferki filmimiz ise “Don Juan.” Filmi çok beğeniyoruz, üstelik beraber izlediğim seyirciler de çok beğeniyor. Film bittikten sonra salondan bir alkış fırtınası kopuyor.

Sinema sonrasında eve geri dönüyoruz. Ben yarın tekrardan yola çıkacağım için çamaşırlarımı yıkıyorum, çantamı hazırlıyorum, bavulumu kapatıyorum.

Akşam yemeği içinse kapanış, tam anlamıyla Amerikan usulü bir yemekle olsun diye Mission bölgesinde bulunan Super Duper isimli hamburgercinin yolunu tutuyoruz. Hamburgerler muazzam. Cumartesi gecesi olduğu için de içeride boş masa bulmak oldukça zor.

Yemek sonrasında Egemen’in Stanford Üniversitesi’nden Türk arkadaşlarından biri olan Aslıhan’ın doğum günü için Palo Alto’ya gidiyoruz. Palo Alto’daki bu minik eve girmemle birbirinden sempatik Türk kızları ile tanışmam bir oluyor. Hülya, Esra ve Itır sayesinde o gece bol bol sohbet edip kahkahalara boğuluyoruz. Gecenin kapanışını ise bölgedeki öğrenciler arasında popüler olan; ama benim pek de sevmediğim Pinto isimli barda yapıyoruz.

11 Ekim 2013, Cuma.

Uyandığımızda hava o kadar soğuk ki, bütün öğleni ev içerisinde geçiriyoruz. Ne Egemen’in, ne de benim dışarı çıkasımız gelmiyor bir türlü. Öğlen 14:00 gibi Egemen okulun yolunu tutunca, ben de bir şeyler yemek için dışarı çıkıyorum; ama dışarı çıktığım gibi kendimi tekrardan evin içine atmam bir oluyor. Kat kat giyinsem de bir türlü San Francisco soğuğu ile baş edemiyorum. Üstelik bir süredir güzel havalara alışmış olan ben için ABD’de giderek düşen hava sıcaklıkları resmen sarsıcı bir etki yapıyor.

Akşam Egemen eve döndüğünde; Egemen, ben ve ilk geldiğimde tanıştığım Alman Halko ile beraber Egemen’in mahalle barım olarak tabir ettiği Churchill’e gidip bir şeyler içiyoruz. Biraz da cuma gecesi olmasının etkisiyle bar dolup taşıyor. Gece boyunca yorgunluk bizi teslim alana kadar güzel muhabbetle geçip gidiyor.

10 Ekim 2013, Perşembe.

DSC07353

Downtown.

DSC07354

DSC07355

Union Meydanı.

DSC07356

DSC07359

DSC07360

DSC07361

DSC07362

DSC07364

DSC07366

DSC07367

Çin Mahallesi’nden görüntüler.

DSC07368

DSC07369

DSC07371

IMG_2119

IMG_2052

North Beach manzaraları.

DSC07374

DSC07377

City Lights Kitapçısı.

DSC07378

IMG_2068

IMG_2055

IMG_2075

IMG_2082

Vesuvio Cafe’den manzaralar.

DSC07388

DSC07392

DSC07395

Caffe Trieste’den manzaralar.

DSC07396

DSC07399

İtalyan Mahallesi.

DSC07414

San Francisco’nun yokuşları.

DSC07408

DSC07407

Lombard Sokağı.

DSC07417

Alcatraz Hapishanesi.

DSC07422

Sinema çıkışı denk geldiğimiz araba galerinden bir tanesi.

IMG_2114

Eve dönüş yolu birası.

Egemen’in okula gitmesi gerekmese de evden çalışması gerekiyor. Biz de güne erkenden başlıyoruz. Egemen bir güzel kahvaltı için omletlerimizi hazırlıyor. Masayı kuruyoruz. Kahvaltı sonrasında o çalışırken, ben de bir süre tembellik ediyorum.

Öğlene doğru evden çıkıyoruz ve metroya atlayarak şehir merkezine gidiyoruz. İlk durağımız Union Meydanı oluyor. Bu meydan aynı zamanda San Francisco’nun “kalbi” olarak da adlandırılıyor ve meydanın farklı girişlerinde yer alan merdivenlerde kocaman kalp heykelleri bulunuyor. Meydanın ortasında George Dewey’in heykeli de dikkat çekiyor. Her sene noelde bu meydan, şehirdeki en büyük yılbaşı ağacına da ev sahipliği yapıyor.

Şehrin “downtown” olarak anılan bu bölümü diğer bölgelerine kıyasla oldukça farklı. Yüksek binalar, aynalı gökdelenler, kalabalık sokaklar etrafı sarmalıyor. Buradan yürüyerek Çin Mahallesi’ne doğru gidiyoruz. San Francisco, Asya’dan sonra dünyadaki en büyük Çin Mahallelerinden bir tanesini ve üstelik en eskisini barındırıyor. Bir anda şehrin cilalı havası yerini küçük Asya’ya bırakıyor. Kırmızı fenerler, küçük dükkanlar, Asya’dan ithal hediyelik eşya ürünleri, Çin mimarisi binalar sokaklara farklı bir hava katıyor. Restoranlar ve cafe’lerden Çin mantısı, ay keki ve dilek kurabiyesi kokuları yükseliyor. İşin enteresan tarafı hep Çin ile özdeşleştirdiğimiz dilek kurabiyelerinin aslında San Francisco’da bir Japon tarafından bulunmuş olması. Sokaklarda dolanıp “bubble tea” olarak anılan parçacıklı soğuk çaylarımızı yudumladıktan sonra da “North Beach” mahallesine doğru ilerliyoruz. Bu mahallenin ünlü olmasının arkasında iki neden var: Birincisi, burası aslında İtalyan mahallesi, yani yoğun bir İtalyan nüfusunu ve güzel yemekleri sınırları içerisinde barındırıyor. Sokaklar İtalyan restoranları dolduruyor. İkincisi ise 1950 ve 1960’ların ünlü beat akımının aslında bu bölgede doğmuş. Jack Kerouac, Allen Ginsberg gibi isimler hep bu mahalle ile özdeşleşiyor. Bölgede Allen Ginsberg’in “Howl and Other Poems” kitabını yayınladıktan sonra hakkında dava açılan yayımcıları ile anılan City Lights Bookstore’a giriyoruz. Beat Neslinden ün yapmış isimlerin kitplarını basmalarının yanı sıra benim favorim Paul Bowles, Charles Bukowski, Masa Tupitsyn ve daha nice isimlerin kitaplarını da yayınlamaları ile biliniyor bu ufak kitapçı. Mahallenin mihenk taşlarından bir tanesi haline gelmiş dükkanda bir süre oyalanıyoruz. ABD’deki kitapçılarda en sevdiğim özelliklerden bir tanesi de kitapevinin çalışanlarının tavsiye ettikleri kitapların üzerine el yazısı ile o kitabı neden tavsiye ettiklerini yazmaları. Böyle alacağınız kitap hakkında bir başkasının görüşlerini de okumuş oluyorsunuz.

Kitapçıdan çıktıktan sonra hemen yanı başında yer alan Vesuvio Cafe’ye gidiyoruz. 1948 yılında açılmış bu tarihi bar Jack Kerouac ve Neal Cassady gibi beat neslinin önemli birçok ismini zamanında ağırlamış. Burada kahvelerimizi yudumladıktan sonra yine aynı bölgede bulunan bir başka ikonik cafe’ye uğruyoruz: Caffe Trieste. 1956 yılında açılmış bu ufak renkli mekan zamanında yazarların, şairlerin ve sanatçıların buluşma noktası olmuş. Beat neslinin önemli isimleri hep bu cafe’de bir araya gelmişler. Üstelik Francis Ford Coppola’nın da “Baba” serisinin büyük bir bölümünü burada yazdığı biliniyor. Burada kurabiyelerimizi ve kahvelerimizi içtikten sonra tekrardan sokaklara düşüyoruz. Washington Meydanı üzerinden ABD’nin (hatta dünyanın) en garip, kıvrımlı ve çarpık sokağı olan Lombard Sokağı’na gidiyoruz. Bu sokağa ve Alcatraz Hapishanesi’nin uzaktan gözüken manzarasına tanık olmak isteyen kalabalıklar da bölgede bulunuyor.

Gün batımı sonrasında da bir süredir ününü duyduğumuz “Gravity” isimli filme gitmeye karar veriyoruz. Bir süre sokaklarda yürüyerek Van Ness Caddesi’ne kadar ilerliyoruz. Sinemadan biletlerimizi aldıktan sonra da yakınlarda bulunan ve tam olarak tipik bir Amerikan restoranı olan Mel’s Diner’da akşamk yemeğimizi yiyoruz. Filmi ben çok beğeniyorum, Egemen o kadar etkilenmiyor. Sinemadan çıktığımızda buz gibi San Francisco havası bir anda bizi çarpıyor. Eve dönmeden önce Mission bölgesindeki barlardan birinde bir şeyler içiyoruz. Hafta içi olmasına rağmen bar dolup taşıyor.

9 Ekim 2013, Çarşamba.

IMG_1942

DSC07330

Mission bölgesinde erken Cadılar Bayramı kutlamaları.

IMG_1944

Korku değil, özgürlük!

IMG_1945

IMG_1984

DSC07326

Ah bu şehrin yokuşları!

DSC07316

Meşhur Castro Teather.

DSC07334

DSC07335

DSC07337

DSC07343

DSC07344

DSC07350

DSC07351

DSC07352

IMG_2015

IMG_2025

IMG_2026

IMG_2029

Haight Bölgesi’nden.

IMG_2010

IMG_2011

Amoeba Music’in DVD bölümünden Türkiye manzaraları.

Uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra bu sefer mahallenin batı bölgelerini keşfetmek üzere erkenden yola çıkıyorum ve Castro Sokağı’na gidiyorum. İlk işim yerel kahve dükkanlarından bir tanesine oturup kahvaltı yapmak oluyor. San Francisco, büyüklü küçüklü çok fazla kahve dükkanına ev sahipliği yapıyor, bu rakamın 300’ü geçtiği söyleniyor. Bu yüzden birbirinden güzel konsept kahve dükkanları arasında karar vermek de çoğu zaman zor oluyor.

Castro bölgesi ABD’nin ilk eşcinsel mahallerinden bir tanesi, üstelik en büyüğü. Bu mahallede yaşayanlar eşcinsel kimlikleri ile çok gurur duyuyorlar, kimliklerini doya doya yaşayabiliyorlar. Mahallenin çoğu penceresinden, balkonundan sarkan eşcinselliğin sembolü haline gelmiş gökkuşağı bayraklarını görebiliyorsunuz. Üstelik mahallenin tam ortasında da devasa bir gökkuşağı bayrağı yer alıyor. Bölgenin en ilgi çekici yanları ise 1922’de kurulmuş ve San Francisco’daki ilk sinemalardan bir tanesi olan Castro Teather, ABD’deki eşcinsel, lezbiyen ve biseksüel ve transgender’ların tarihini anlatan GLBT Tarihi Müzesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından pembe üçgenler takmak zorunda bırakılan eşcinsel tutuklulara adanmış “Pink Triangle Park”, farklı şekildeki son derece lezzetli kurabiyeleri ile ün yapmış “Hot Cookie Bakery” ve de ABD’deki ilk eşcinsel barlarından bir tanesi olan “Twin Peaks.”

Castro sokağından yürüyerek ve karşıma gelen her yokuşu bir koşu tırmanıp inerek Oak Sokağı üzerinden Golden Gate Parkı’na kadar yürüyorum. Bu sırada yol üzerinde sık sık rastladığım her biri birbirinden ilgi çekici antika, ikinci el dükkanlarını, müzik dükkanlarını da ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum. Diğer ABD şehirlerinden kültür ve tarz olarak oldukça farklılaşan San Francisco’da ayrı alternatif bir kültür hüküm sürüyor. Bu nedenle bu şehir birçokları için ABD’nin en sevilen şehirlerinden bir tanesi olup çıkıyor.

Golden Gate Park, festival sırasında olduğu halinden oldukça farklı gözüküyor. Parkın parkularında koşan bir sürü insan, çocuklarını gezdirmeye gelenler, oyun oynayanlar, piknik yapanlar, kitap okuyanlar ya da sadece tembel tembel uyuyanlar… Parkta bir süre dolandıktan sonra da Haight Sokağı’na gidiyorum. Hippie kültürü ile bilinen bu mahalle oldukça renkli ve hareketli. Yan yana dizilmiş kocaman ikinci el mağazaları, müzik dükkanları, dövme ve piercing stüdyoları, barları, restoranları ile Haight, San Francisco’nun en ilgi çekici mahallelerinden bir tanesi. Görmek isteyenler için 1960’ların simgeleri haline gelmiş Graham Nash’in, Janis Joplin’in, Jefferson Airplane’in evleri de bu bölgede yer alıyor.

Haight üzerindeki ilk durağım Amoeba Music oluyor. 1997 yılında açılmış bu müzik dükkanı 100.000’den fazla yeni ve eski cd, plak, kaset satıyor. Ayrıca DVD’ler için de ayrı bir bölümü bulunuyor. Ben buraya girince resmen kendimi kaybediyorum ve bir saate yakın burada kalıyorum. Sürekli olarak kendimi bir şey almamam gerektiği konusunda telkin etmeye çalışıyorum ve bu konuda da şaşırtıcı bir şekilde başarılı da oluyorum. İşin ilginç yanı özellikle DVD bölümünde Türkiye başlığı altında üç DVD yer alıyor: Türk Yıldız Savaşları, Türk Şeytan ve Bir Zamanlar Anadolu’da. Bu benim yüzümü güldürmeye yetiyor da artıyor bile.  Buradan çıktıktan sonra Held Over, Wasteland gibi ikinci el dükkanlarını geziyorum. Bu dükkanlar aynı zamanda eski kıyafetleri de satın alıyorlar. Siz kıyafetlere bakarken bir grup yaşlı teyzenin de evlerinde neleri varsa poşetlere doldurup getirdiğini ve bunları satmak için sıra beklediğini görebiliyorsunuz.

Haight aynı zamanda çok fazla evsizi ve ayyaşı da sokaklarında barındırıyor. San Francisco, zaten yüksek evsiz oranı ile dikkat çekerken bunların bir çoğu da bu sokak üzerinde yoğunlaşıyor. Artık hava giderek soğumaya başlamışken yavaş yavaş eve doğru yola koyuluyorum. Ben eve girdikten on dakika sonra Egemen de eve geliyor. Köfte, humus ve salata akşam yemeği menümüzü oluşturuyor. Akşam yemeği sonrası uyuyana kadar dizi ritüeli devam ediyor.

8 Ekim 2013, Salı.

DSC07242

Cadılar Bayramı hazırlıkları bazı evlerde başlamışl bile.

IMG_1869

DSC07246

DSC07247

Southern Exposure sanat galerisinden.

DSC07258

DSC07249

DSC07263

“Carnaval” duvar resmi.

DSC07276

DSC07277

Mission Dolores parkı.

DSC07278

Bazı evlerin önünde politik mesajların yazılı olduğu pankartlar yer alıyor: “Sağlık güvencesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var; çünkü siz Cumhuriyetçiler bizi hasta ediyorsunuz.”

IMG_1881

DSC07243

DSC07245

DSC07264

DSC07268

DSC07272

DSC07274

DSC07281

DSC07287

Mission bölgesini süsleyen duvar resimleri.

DSC07289

DSC07292

DSC07293

DSC07294

DSC07295

DSC07297

DSC07303

DSC07304

DSC07305

DSC07306

IMG_1887

IMG_1911

Clarion Alley’deki graffitiler.

IMG_1924

Akşam birası için Churchill’in yolunu tutuyoruz.

Egemen yine sabah erkenden okula gidiyor, ben de o çıktıktan sonra çok geçe kalmadan uyanıyorum. Duş, internet, birkaç bölüm dizi derken öğlen oluyor bile. Egemen’in de onayıyla kendisinin bir süredir ihmal ettiği mutfak raflarını düzenlemeye girişiyorum. Anasının kızı değil miyim tam, her şey illa düzenli olacak. Sonrasında da kendimi dışarı atıyorum. San Francisco’nun öyle garip bir havası var ki alışmak mümkün değil. Güneşe kanıp kafayı evden çıkarınca bir anda güçlü rüzgarı ile sizi ordan oraya savurabiliyor. İşin komik tarafı sokaklarda gölgede yürürken sonbaharı, güneşte yürürken ilkbaharı yaşıyorsunuz. Güneş ve gölge noktalar arası sıcaklık farkı o derece keskin.

Valencia Sokağı üzerinden ilerliyorum bir süre. Yol üzerindeki organik butik kahve dükkanlarından bir tanesinden badem sütü ile hazırlanmış kahve ve fıstık ezmeli bisküvi alıyorum. Sonrasında da 20. Sokak üzerinden şehrin doğusuna doğru ilerliyorum. İlk durağım “Southern Exposure” isimli, 1974 yılında kurulmuş küçük ve popüler sanat galerisi oluyor. Burada “The Long Conversation” sergisine denk geliyorum. Yerel sanatçıların farklı konulardaki eserleri sergileme salonunu dolduruyorlar. Bir süre sanat galerisinde oyalandıktan sonra yine aynı bölgede bulunan ve bir duvarı boydan boya kaplayan devasa “Carnaval” duvar resmini görmeye gidiyorum. 1994 yılında üretilmiş bu muhteşem duvar resminde Latin Amerika ve Karayipler esintileri fazlasıyla hissediliyor. San Francisco’nun zaten en bilindik yanlarından bir tanesi de en olmadık yerlerde karşınıza çıkan birbirinden güzel duvar resimleri. Sadece boş duvarlarda değil, bazen komple binalarda da denk düşüyorsunuz bu rengarenk eserlere. Yol üzerinde “Dog Eared Books” kitapçısına uğramayı ihmal etmiyorum. Burası şu ana kadar gördüğüm en güzel ikinci el kitap dükkanlarından bir tanesi. Üstelik kapının önünde bir kutuda ücretsiz olarak alabileceğiniz kitaplar da bulunuyor. Bunlar arasında bir tane Paul Auster görünce hemen alıyorum. İçeriden de bir tane Kazuo İshiguro kitabı satın alıyorum. Sırtçantamda yer olmamasına rağmen, ve halihazırda zaten New York’tan aldığım iki adet kitap bulunmasına rağmen yeni kitaplara asla hayır diyemiyorum.

Bir sonraki durağım “Tartine Bakery” isimli cafe oluyor. Burayı özellikle hafta sonları kapı dışına kadar uzanan sıralarından fark edebiliyorsunuz. Şansıma hafta içi ve erken bir saat olunca çok fazla sıra beklemeden lezzetli sandviçlerinden ve meyve sularından bir adet alıp yakınlarda bulunan ve garip bir şekilde bana Seğmenler Parkı’nı andıran (Türk’ün yurtdışında gördüğü her şeyi kendi ülkesindekilere benzetmesi) Mission Dolores Parkı’na gidiyorum. Park yakınlarında dileyenler için tenis kortları da yer alıyor. Güneş altında çimenlerde benden başka kitabını okuyan, müziğini dinleyen, öğlen yemeğini almış ve parkta mola veren oldukça fazla insan bulunuyor. Ben de burada öğle yemeğimi yiyip biraz kitap okuyorum.

Parktan kalkınca da graffitileri ile meşhur Clarion Alley’e gidiyorum. Burası Valencia ve Mission Sokaklarının arasında 17. Sokağa paralel olarak yer alıyor. Sokak boydan boya duvar resimleri ile dolup taşıyor. Her biri farklı artistler tarafından yapılmış bu eserler son derece de güncel. Bir tanesi üstüne bir diğeri boyanıyor. Ben oradayken çoktan eskimiş bir resmin üzerini beyaz boya ile kaplayıp yenisini yapmalarına denk geliyorum. Yani eserler ne kadar iyiyse o kadar uzun süre duvarları şenlendiriyor.

Artık Egemen’in eve dönüş vakti yaklaşırken de evin yolunu tutuyorum. Egemen geldiğinde akşam yemeği öncesi yorgunluk birası içmek üzere Churchill isimli sevimli barın yolunu tutuyoruz. Cam kenarına oturup muhabbet eşliğinde biralarımızı yudumluyoruz.

Sonrasında da eve dönüyoruz. Akşam yemeğimiz yine Egemen’in mutfağından: domates çorbası, Antakya usulü humus ve avokadolu salata. Çorbayı ben karıştırırken Egemen fotoğraflarımı çekiyor da, “Özgür kızı domestikleştirdik.” esprileri yapıyor. Hakkaten düşününce anne yemeği yemeyeli, kendim yemek yapmayalı ne kadar uzun zaman olmuş. Bir gün daha böyle geceye karışıyor.

7 Ekim 2013, Pazartesi.

Egemen erkenden okula gidiyor; ama öyle ki ben evden çıktığını bile duymuyorum. Güne biraz geç başlıyorum ve her şeyi ağırdan alıyorum. Güzel bir kahvaltı, güzel bir duş, internet başında zaman öldürmece, evdekilerle konuşmaca derken gün yarılanıyor bile. Bir ara çıkıp yakınlardaki mahallelerde birkaç tur atıyorum, sonrasında da tekrardan eve dönüyorum. Dizi izliyorum, kitap okuyorum. Zaman nasıl geçiyor çok da anlamıyorum.

Akşama doğru Egemen geliyor, market alışverişi yapmış bile. Egemen’in yurtdışında yaşadığı sürede ortaya çıkmış “Egemen’in mutfağı” konseptini tekrardan canlandırmaya karar veriyoruz. Akşam yemeği için fırında somon ve avokadolu salata hazırlıyoruz. Yemek sonrasında da uyuyana kadar dizi bölümleri izliyoruz.

6 Ekim 2013, Pazar.

DSC07233

IMG_1781

IMG_1788

DSC07234

IMG_1795

Festival kalabalıkları.

IMG_1793

Festival sırasında üzerinde “İsa sizi seviyor.” pankartı taşıyan bir amca vardı.

IMG_1799

DSC07239

IMG_1799

Gogol Bordello sahnede.

Bir önceki günlerin hareketliliği sonrası güne tembellikle başlıyoruz. Kahvaltı, odada oyalanmaca derken öğleni buluyoruz. Öğleden sonra da evden çıkıp Golden Gate Park’da iki gündür devam etmekte olan “Hardly Strictly Bluegrass” isimli müzik festivalinin son gününü yakalamak için yola düşüyoruz. Mission bölgesinde bir süre yürüyoruz, önümüzden geçen, Golden Gate Park’a giden bütün otobüsler akın akın festivale gidecek insanları taşıyor. Festival ücretsiz olduğu ve altı farklı sahnesinde Gogol Bordello, Low, Conor Oberst, Calexico, Chris Isaak, Allah-Las gibi ünlü isimleri ağırladığı için katılım da oldukça yoğun oluyor.

Festival alanına vardığımızda parkı dolduran kalabalığın arasına karışıyoruz. Sahneler arasında biraz dolanıyoruz. Devasa park o kadar kabalık ki, görseniz bütün San Francisco parkta toplanmış sanırsınız. Her türden, her yaştan, her cinsten insanın müzik etrafında buluştuğu bu günde önce ucundan ucundan Martha Wainwright ve Buddy Miller dinliyoruz. Bu ikili biraz daha yaş ortalaması yüksek gruplara hitap ettiği için sahne önü çok kalabalık değil, biz de bu fırsattan yararlanıyoruz. Sonrasında da Trampled by Turtles dinlemek için farklı bir sahneye gidiyoruz. Kalabalık nedeniyle o kadar gerideyiz ki müziği duymak mümkün değil. Yine de çimenlerin ve güneşin tadını çıkarıyoruz. Bu arada konser alanlarının etrafında bir grup evsiz kocaman köpekleri, alkolden ve uyuşturucudan kaymış gözleri ve farklı tarzları ile kendilerini belli ediyorlar. Arada sahne önüne yakın kalabalık bölgelere köpeklerini de peşlerinden sürüklediklerini görüyorsunuz. Ben bu gruba pek anlam veremiyorum.

Güneş yavaş yavaş batarken Egemen’in arkadaşlarının yanına uğruyoruz. Bu grupla bir süre oturup muhabbet ederken, Egemen de Engin’le tavla oynuyor. Sonrasında da Gogol Bordello dinlemek üzere parkın diğer başında bulunan sahneye doğru yol alıyoruz. Arkadaş grubumuz en önlerde olduğu için ve aralarından bir tanesi sürekli turuncu bir kazak salladığı için grubu bulmak çok zor olmuyor. Ama yanlarına ulaşmak için insan yığınları arasında ilerlemek oldukça çetrefilli oluyor. Bizim ekibin yanına ulaşmamızla müziğin başlaması da aynı ana denk geliyor. Zamanlama mükemmel yani. Gün batımında, güneş sahnenin arkasında gökyüzünü turuncuya boyarken Gogol Bordello dinleyip hoplayıp zıplıyoruz, bol bol dans ediyoruz. Haftayı bitirmek için en ideal yöntem de bu oluyor işte. İki saat sonunda müzik bittiğinde bir süre sahne önünde kalıp kalabalıkların dağılmasını bekliyoruz. Sonrasında da biz de yola koyuluyoruz. Bu kadar insan varken eve dönüş yolunda otobüs bulmamız mümkün olmadığı için yakınlarda bir tur atıp gördüğümüz ufak bir Thai restoranında karnımızı doyuruyoruz, sonrasında da artık şehir normal rengine bürünmüşken evin yolunu tutuyoruz.

Las Vegas, ABD.

Standard

5 Ekim 2013, Cumartesi.

DSC07100

DSC07101

DSC07102

DSC07104

DSC07106

Downtown Las Vegas.

DSC07112

DSC07121

DSC07124

 

IMG_1823

IMG_1733

Yoldan manzaralar.

IMG_1756

IMG_1761

IMG_1762

Casa de Fruta’dan.

IMG_1824

DSC07177

DSC07186

Yolda gün batımı.

DSC07210

DSC07215

DSC07224

Stanford Üniversitesi’nden.

Uyandıktan sonra bir süre ne yapacağımıza karar veremiyoruz. Bir yandan ABD’deki bütçe krizi nedeniyle yol üzerinde görmeyi çok istediğim Death Valley, Yellow Stone ve Grand Canyon gibi milli parkları ziyaret edemiyoruz, bir yandan da San Francisco’ya uzanan dokuz saatlik yol gözümüzde büyüyor. Tekrardan Los Angeles’a dönsek mi, dönmesek mi diye düşünürken kendimizi yola çıkmış buluyoruz.

İlk olarak Las Vegas Downtown olarak bilinen Las Vegas’ta açılan ilk kumarhanenin ve küçük çapta otellerin bulunduğu şehir merkezine gidiyoruz. Cumartesi gününün çok erken bir saati olduğu için sokaklarda çok fazla insan bulunmuyor, geceleri cıvıl cıvıl olan yollarda resmen in cin top oynuyor. Bir tur kumarhaneler ve yollar arasında tur attıktan sonra da dokuz saatlik San Francisco maratonuna başlıyoruz.

Yol bir iki saat ilerle, benzinlikte mola ver, bir iki saat ilerle, benzinlikte mola ver ritüeli ile ilerliyor. Yol yine büyüleyici manzaraları ile akıp gidiyor. Etrafta insan eli ile yapılmış sadece üzerinde gittiğimiz asfalt ve elektrik telleri varken sonsuzluk hissi tam anlamıyla kendisini hissettiriyor.

San Francisco’ya bir iki saat kalmışken yol üzerinde Casa de Fruta isimli organik ürünler satan merkezde duruyoruz. Burada biraz da yaklaşan Cadılar Bayramı nedeniyle konsept bir alan bulunuyor. Çeşit çeşit kabaklar tezgahları süslüyor. Sattıkları ürünlere göre ayrılmış binalarda ev yapımı reçeller, peynirler, şekerler, çikolatalar, taze sebze ve meyveler bulunuyor. Burada bir süre oyalandıktan sonra yol üzerinde Palo Alto’ya uğruyoruz. Burası Egemen’in okulu Stanford Üniversitesi’nin bulunduğu, aynı zamanda Egemen’in de San Francisco’ya taşınmadan önce iki sene yaşadığı kendi halinde öğrenci şehri. Bir süre öğrencilerin yaşadığı evlerin ve kampüsün içerisinde dolanıyoruz. Hava çoktan karardığı için sokaklar daha sakin. Okulun merkezinde yer alan kiliseyi ve gözlem kulesini ziyaret ediyoruz. Sonrasında da yan yana restoranların, cafe’lerin, barların sıralandığı ana caddesi üzerinde bir Japon restoranında durup karnımızı doyuruyoruz.

Yemek sonrasında San Francisco’ya dönüyoruz. Eve döndüğümüzde saat neredeyse gece yarısını gösteriyor.

 4 Ekim 2013, Cuma.

IMG_1655

IMG_1694

IMG_1696

Las Vegas yolu.

IMG_1827

IMG_1708

DSC07065

DSC07067

DSC07068

DSC07071

 

IMG_1820

DSC07093

Las Vegas’tan.

IMG_1828

DSC07096

DSC07083

Kumarhaneler, kumarhaneler…

DSC07077

DSC07080

Paris Hotel’in tavanı Lafayette’nin minik bir kopyası.

DSC07083

DSC07085

DSC07088

IMG_1717

IMG_1718

Bellagio Otel’den manzaralar.

Sabah Fulya’yla beraber biz de evden çıkıyoruz. Las Vegas’a uzanan üç dört saatlik bir yolculuğumuz olduğundan erkenden yola koyulmak iyi bir fikir gibi duruyor. Bir önceki akşamın margarita’ları hala etkisini gösterirken de yola koyuluyoruz. Daha henüz yarım saat kadar ilerlemişken, yol üzerinde meşhur “Route 66″e denk geliyoruz ve bu tarihi otoban üzerinden bir 50-60 kilometre kadar ilerliyoruz. 3945 kilometrelik bu ünlü otoban, ABD’deki en bilindik rotalardan bir tanesi. 1930’larda batıya göç edenler için ana ulaşım yolu olarak kullanılan bu yol, yeni otobanların yapımı ile 1985 yılında Amerikan Otoban Sistemi’nden çıkarılmış. Günümüzde de macera severler ve ABD’yi bir başından bir başına geçmek isteyenler için bulunmaz fırsat sunuyor. ABD’ye ilk geldiğimde benzer bir rotayı takip etmek isterken, tek başına yolculuk etmenin çok da eğlenceli olmayacağını düşünmüş ve bu planı ertelemiştim. Bu nedenle kısa da olsa bu hat üzerinden bir süre ilerlemek beni oldukça heyecanlandırıyor.

Yol boyunca kurak çöllerden ve ıssız kasabalardan geçiyoruz. Öyle ki bazı şehirlerden ve bölgelerden geçerken, tek yaşam belirtisinin yoldan geçen arabalar olduğu hissine kapılıyorum. Tamamen terk edilmiş ve hayat belirtilerinden yoksun bu boş araziler yol boyu manzaramız oluyor.

Las Vegas’a olan yolumuz ise üç buçuk saat sürüyor. Gün henüz batmamışken Las Vegas’a gidip gördüğümüz en ucuz otellerden biri olan Hooters’a yerleşiyoruz. Dünyanın en yapay şehirlerinden bir tanesine de böylece merhaba demiş oluyoruz. İşin komik tarafı otele yerleşmeden önce internette otele ilişkin yorumları okurken bir Türk’ün yazdığı “Tahta kaplamalar yüzünden Karadeniz oteli havası veriyor. ” yorumu otele girince Egemen’in de, benim de kahkahalara boğulmamıza neden oluyor. Hakkaten otelde bir Karadeniz oteli havası seziyorsunuz kaplamalar nedeniyle.

Odaya yerleştikten sonra her biri ayrı bir sanat eseri olan otelleri ziyaret ediyoruz. MGM, New York New York, Bellagio ve niceleri. New York, New York otelindeyken daha önceki gelişimde de bindiğim “roller coaster”ı denemeye karar veriyoruz. Belli noktalarda 360 derece dönen bu roller coaster boyunca çığlık çığlığa çektiğim video daha sonrasında bizi oldukça eğlendiriyor.

Otelleri gezmeye ara verdiğimiz yol üzerindeki restoranlardan birine oturup karnımızı doyuruyoruz. Burada neredeyse vücutlarının her parçasını açıkta bırakan kıyafetler giyen kızlar servis yapıyorlar. Bu kızlar belli noktalarda servisi kesip restoran içerisinde yer alan tırmanma duvarında müşteriler ile yarışıyorlar. Bahşiş toplamak için sizinle fazlasıyla ilgilenen bu kızların ilgisi bazen biraz gereğinden fazla kaçabiliyor.

Yemek sonrasında otel ziyaretlerimiz devam ediyor. Burada her yere içki sokabiliyorsunuz. Biz de yakındaki süpermarketlerden bir tanesinden cava’mızı alıyoruz. Gece boyunca yorulana kadar o otel senin, bu otel benim dolanıp duruyoruz.

San Francisco – Las Vegas, California Route 1, ABD.

Standard

 

 

 

 

3 Ekim 2013, Perşembe.

 

 

 

 

 

 

 

 

DSC06936

DSC06930

DSC06932

DSC06935

DSC06938

 

California’da yer alan mini Danimarka’ya hoşgeldiniz!

DSC06939

DSC06941

 

Hediyelik eşyalar.

DSC06943

 

Kopenhag’da yer alan orijinaline gönderme niteliğinde bulunan denizkızı heykeli Solvang’ın merkezinde yer alıyor.

DSC06951

DSC06953

DSC06954

DSC06955

DSC06956

DSC06957

DSC06958

DSC06959

DSC06960

DSC06961

Santa Barbara sokaklarından.

 

DSC06962

ABD’deki berber dükkanlarının çoğu eski tarzda döşenmiş, bu da Santa Barbara’da yer alan bir berber dükkanının içi.

DSC06963

DSC06965

Santa Barbara’dan.

DSC06968

DSC06977

 

Hollywood yazısı.

DSC06978

DSC06980

 

DSC06984

DSC06985

 

DSC06995

Chinese Teather’ın girişi.

DSC07007

DSC07022

 

 

 

 

 

 

 

DSC07016

Meşhur yıldızlar bulvarı.

DSC07009

DSC07011

DSC07020

DSC07023

Hollywood sokakları.

 

DSC07027

 

Sürreal restoranın müzik sahnesi.

Sabah erkenden uyanıp otelin meşhur kahvaltısını yaptıktan sonra (meşhur dediğime bakmayın, kontinental kahvaltı diyip bize sadece kuru keki kakalıyorlar.) bir önceki gece son derece cansız olan şehir merkezine gidip bir de hafta içi gündüz gözüyle görelim istiyoruz. ABD’deki küçük şehirler birbirine fazlasıyla benziyor. Şehrin merkezinde yer alan ana cadde üzerinde toplanan barlar, restoranlar, mağazalar, dükkanlar şehirlere hareket getirirken geri kalanında çok da ilgi çekici bir yan bulunmuyor. Düzenli cadde ve sokaklara dizilmiş birbirini tekrarlayan evlerden başka. Şehir merkezinde bir tur atıyoruz, ana meydanında bulunan kiliseye göz atıyoruz, sonrasında da tekrardan arabaya atlayıp Solvang’in yolunu tutuyoruz. Bu sefer bir farkla, arabayı ben kullanıyorum. En son araba kullanmamım üzerinden neredeyse on ay geçmiş. Değişen alışkanlıklar… Şehrin bu bölgesinde manzara biraz daha değişiyor. Okyanus kenarındaki kayalıklardan öte dümdüz yollardan ilerliyoruz.

Solvang son derece ilginç bir kasaba, tamamen Danimarkla konseptli bu kasaba yol üzerindeki bir çok şehir ve kasabadan kültür, tarz ve mimari olarak ayrılıyor. Daha kasabaya girmemizle yel değirmenleri, Kuzey Avrupay’a özgü binalar, sokak ve cadde isimlerini dolduran Danca kelimeler, Danimarka ürünleri satan hediyelik eşya dükkanları ve marketler bizi karşılıyor. Her şey son derece sürreal. Kim derdi California’nın göbeğinde küçük Danimarka’yı bulacağımızı? Sokaklar arasında dolanıyoruz. Danimarka’da bir dükkana girmişsiniz hissi doğuran hediyelik eşya dükkanlarına girip ürünlere bakıyoruz. Her şey Danimarka menşeli, tek bir farkla: altılarında kocaman California yazıyor. Bir süre sokaklarda dolanıp fotoğraf çekiyoruz. Arada yön yordam sormak için girdiğimi turist bürosundaki sarışın amca hevesle bu kasabayı ve etrafındaki bölgeleri keşfetmek için günlerin yetmeyeceğini anlatıyor bize. Sadece 1 saat kadar geçirmeyi planladığımız kasabada üç gün kalmamızı öneriyor. Kıs kıs gülüp kendimizi sokaklara atıyoruz tekrardan.

Yol üzerindeki pastanalerden bir tanesine oturup kahvemizi ve Danimarka hamur işi yiyeceklerimizi söyleyip karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz. Bu seferki durağımız Santa Barbara.

Santa Barbara’da çok sıcak bir hava ve bembeyaz binalar bizi karşılıyor. Burada manzara bir anda değişiyor ve gerçekten California havasına bürünüyor. Palmiye ağaçları sokakları dolduruyor. Sokaklarda arasında bir süre kayboluyoruz. Sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz. Yemek molasını ise “In-n-out“ isimli fast food zincirinde veriyoruz. ABD ve son derece leziz hamburgerleri. Günün doruk noktalarından bir tanesi oluyor.

İlk yola çıktığımızda tam olarak nereye gideceğimiz ve nereye kadar ilerleyeceğimiz konusunda pek bir fikrimiz yokken, Los Angeles’ta yaşayan ortak bir arkadaşımız olan Fulya’yı ziyaret etmeye karar veriyoruz. Ve yemek sonrasında da rotamızı Los Angeles’a çeviriyoruz.

Günbatımına doğru Los Angeles’a varıyoruz. Arabayı Hollywood yakınlarında park edip kendimizi deli dolu sokaklara atıyoruz. Meşhur Hollywood yazısı, yıldızlar bulvarı, Chinese Theater’ın ünlülerin el ve ayak izlerini kapsayan girişi, Kodak Teather derken vakit de akıp gidiyor. Sokakları sahte Marilyn Monroe’lar, Süpermen’ler, Batman’ler, Captain America’lar dolduruyor. Dans edenler, devasa yılanları ile ilgi çekmeye çalışanlar her köşe başında karşınıza çıkıyor. Bir süre hava kararana kadar bölgede oyalanıyoruz. Saatler 19:30’u gösterirken de Fulya’nın işten çıkması ile Burbank’te bulunan evine doğru yola koyuluyoruz. Fulya, Walt Disney’de çalışıyor. Biz arabayı park ettikten beş on dakika sonra o da eve varıyor. Birbirimizi görmeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki. İlk iş eve gidip eşyalarımızı yerleştiriyoruz sonrasında da Fulya’nın evinin yakınlarında yer alan bir restorana karnımızı doyurmak için gidiyoruz.

Sürreal günümüze daha da gerçek dışı bir hava ekliyor bu restoran. Şu ana kadar gittiğim restoran barlardan hiçbirine benzemiyor. Mekanda iki adet sahne bulunuyor. Birisinde iki gitar sakin tınılar çalarken, bir diğerinde kovboy kıyafetleri giymiş kalabalık bir grup şarkılar söyleyip dans ediyor. Biz de ikinci sahne yakınlarında kendimize bir masa bulup devasa margaritalarımızı söylüyoruz. Egemen en büyük boy margaritayı söyleyince, kafasından bile daha büyük bir kadeh geliyor da biz başta olmak üzere, salondaki herkes oldukça eğleniyor. Gece boyu eğlenceli ortam, güzel muhabbet akıp gidiyor. Ankara’daki arkadaşlarımı neden yollarda çok özlediğimi bir kez daha anlıyorum ben. Çünkü bildiğim ve beni bilen insanlarla beraber olmak başka. Dünyanın neresinde bir araya gelirsek gelelim bir başka.

2 Ekim 2013, Çarşamba.

DSC06761

DSC06765

DSC06769

DSC06770 

Carmel’den.

DSC06785

DSC06790

DSC06794

DSC06802

DSC06808

DSC06818

“Point Lobos“tan.

DSC06830

DSC06838

DSC06859

 

California Route 1’den yol manzaraları.

DSC06863

DSC06865

 

Andrew Molera State Park’ta yer alan “Creamery Meadow Trail“ isimli yürüyüş rotası.

DSC06869

DSC06870

Big Sur’dan.

DSC06878

DSC06879

 

Eyalet parkının devasa ağaçları.

DSC06888

Pfeffer Plajı’ndan.

DSC06903

DSC06908

DSC06912

DSC06925 

Yol manzaraları.

Uyandıktan sonra afyonumuzun patlaması biraz vaktimizi alsa da erkenden yola koyuluyoruz. Amacımız 101 ya da “California Route 1“ olarak bilinen okyanusa paralel ilerleyen otoban üzerinden gidebildiğimiz kadar güneye inmek. İki üç gün bizi idare edecek eşyalarımızı ve kıyafetlerimizi hazırlayıp Egemen’in arabasına atlıyoruz. Bir saat kadar süren yol sonrasındaki ilk durağımız “Carmel“ isimli kasaba oluyor. Bu minik okyanus kasabası bana Maine’i anımsatıyor. Hayatın son derece yavaş işlediği, okyanus havasının sokakları doldurduğu, ufak tefek eski dükkanların ve otellerin tarihi malikanelere konuşlandığı bir kasaba burası. Biz de soluğu ilk iş olarak okyanus kenarında alıyoruz. Rüzgar o kadar kuvvetli ki, ilk etapta “Denize girebilir miyiz acaba?“ sorularımız dakikasında “En iyisi kazağımı da yanıma alayım.“ cümlelerine dönüşüyor. Okyanus kenarında, kumsalın bembeyaz ipeksi kumları üzerinde buz gibi sulara ayaklarımızı sokuyoruz. Kumsalda aileleri ile vakit geçirenler, köpeklerini yürütenler, çocukları ile oynayanlar bulunuyor. Bir süre burada dolandıktan sonra kasabanın mağazalarının yer aldığı merkezine gidip burada bir tur atıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz cafe’lerden bir tanesinde karnımızı doyuruyoruz. Bir marketten yolun geri kalanı için içecek ve abur cuburlarımızı depoluyoruz sonrasında da tekrardan yola koyuluyoruz.

Bir sonraki durağımız “Point Lobos“ oluyor. Buraya giriş için belli bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu ücret sayesinde bölgede yer alan diğer eyalet parklarına da ücretsiz girebiliyorsunuz. E şansıma ya, ABD’de 17 seneden sonra bütçe krizi nedeniyle federal hükümetin harcama yetkisi 1 Ekim itibariyle kalmadı. Bu da hükümet faaliyetlerinin kısmen durması anlamına geliyor. 2 milyon personelin yüzde 40’ı ücretsiz izne gönderilirken, milli parklar ve devlet destekli müzeler soruna çözüm bulunana kadar kapatılıyor. Bu da yolculuğumun bu ayağında sadece eyalet parklarına girmeme imkan tanıyor.

“Point Lobos“ta arabayı park ettikten sonra okyanus kenarından ilerleyen yürüyüş yolunu takip ederek gözlem noktasına kadar çıkıyoruz. Burası aynı zamanda kuş gözlemlemek için de çok ideal bir bölge, lakin küçük adacıklardan bir tanesinin üzerini sayamadığım kadar kuş işgal etmiş bulunuyor. Bol bol fotoğraf çekip kayalıklara çarpan okyanusun sesini dinliyoruz. Taşların grisi, okyanusun mavisinde kayboluyor.

Tekrar arabaya binip yol üzerinde ilerlerken muhteşem okyanus manzaralarına tanık oluyoruz.  Her yol kıvrımında karşımıza bir önceki ile yarışır derecede nefes kesici manzaralar geliyor. Dilerseniz yol üzerindeki sayısız “Vista Point“ olarak adlandırılan gözlem noktalarında durup manzarayı izleyebiliyor, bol bol fotoğraf çekebiliyorsunuz. Biz de yol üzerinde sık sık manzara molası veriyoruz.

Bir sonraki durağımız “Pfeiffer Big Sur State Park“ oluyor. Burada devasa kızılağaçları görüyoruz. Sonrasında da “Andrew Molera State Park“a gidiyoruz. Parkın okyanus kıyısındaki plajına ulaşabilmek için arabayı park ettikten sonra, toprak bir patikadan, altın renkli otlar arasından 3 kilometre kadar yürümeniz gerekiyor. Her plajda olduğu gibi bu plajda da denize girebileceğine sevinen Egemen, plajı gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyor. Kuvvetli rüzgar, taşlı sahil yolunu ve kıyı şeridini kaplıyor. Havanın soğuk olması bir yana, bir önceki plajların aksine burası tamamen kayalıklarla kaplı. Plajda yer alan eski bir ağaç kütüğüne oturup bir süre soluklandıktan sonra geldiğimiz yolu tekrar dönüyoruz. Yol üzerinde kiminle göz teması kurarsanız kurun, mutlaka size merhaba nasılsınız diyorlar, gülümsüyorlar. ABD’nin en güzel yanlardan bir tanesi de insanların birbirine karşı son derece nazik olması.

Biraz daha ilerledikten sonra da “Pfeiffer Plajı“nda duruyoruz. Bu plaj da bir önceki gibi bir eyalet parkının içinde yer alıyor. Arabayı park eder etmez, ufak bir yolu geçip kayalıklar arasında, kendi halinde bir koyda yer alan altın kumlu, bol dalgalı ve rüzgarlı plaja geliyoruz. Benim en sevdiğim plajlardan bir tanesi burası oluyor. Atmosferi garip bir şekilde insana huzur veriyor. Ah diyorum, bir de hava güzel olsa tadından yenmeyecek.

Artık güneşin batımına yakınken sabahtan beri bir şey yememiş olduğumuzu fark edip yolda gördüğümüz ilk restoranda durmaya karar veriyoruz. Yol kenarında ilk gördüğümüz pansiyonun önünde duruyoruz. Pansiyon muhteşem bir uçurumun kenarında yer alıyor. Pansiyonun restoranında okyanusa karşı kendimize bir masa ayarlayıp yemeklerimizi söylüyoruz. İstediğim somonlu vasabi soslu salata o kadar leziz ki, ne manzarayı bırakıp gidesim geliyor, ne de oturduğum sandalyeyi. Ama günbatımından önce yola koyulmak gerekiyor. Restoran görevlisi teyzeden ipuçlarını alıp tekrardan yollara düşüyoruz. Günbatımına yakın gözlem noktalarından birinde durup kocaman turuncu güneşin okyanus içerisinde kendisini kaybetmesini izliyoruz. Sonrasında da San Luis Obispo’ya doğru yola koyuluyoruz. Burası bölgenin öğrenci kenti olarak biliniyor.

Saat 20:00 gibi San Luis Obispo’ya varıp daha önce internetten üzerinden araştırdığımız otele gidiyoruz. Bu yol kenarınde yer alan otelimizin odası o kadar kocaman ki, Egemen’e de bana da devasa iki kişilik yatak düşüyor. Çok oyalanmadan kendimizi bu öğrenci şehrinin merkezine atıyoruz. Tek bir ana caddeden oluşan şehir merkezi çok hareketli değil, bunun en büyük nedeni de hafta içi olması bir yana şehrin büyük çoğunluğunu dolduran öğrencilerin 21 yaşından küçük olması. Yani barlar bu nedenle bomboşken, pizzacılar ve kahve dükkanları dolup taşıyor. Yol kenarındaki bir öğrenciden aldığımız ipucu doğrultusunda yerel barlardan bir tanesine gidip içkilerimizi söylüyoruz. Canlı bir müzik grubu da içkilere eşlik ediyor. Uzun bir günü yorgunluk biraları ile sonlandırmak ise en tatlısı.

San Francisco, ABD.

Standard

1 Ekim 2013, Salı. 

Egemen sabah erkenden uyanıp okulun yolunu tutuyor. O sabah 07:00’de evden çıkarken ben de uyanıyorum ve bir kere uyandıktan sonra ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü uyuyamıyorum. Bir süredir hareket halinde olduğum için, hiçbir şey yapmadan biraz vakit geçirmek cazip geliyor. Aklıma ilk yola çıktığım birkaç ay geliyor. Sürekli şehir değiştirirken ve sürekli durmadan hareket ederken, her rastlaştığım insan bir süre sonra tempomun değişeceğini ve ister istemez kendiliğimden yavaşlayacağımı söylemişti. Ben de o zaman ne demek istediklerine çok anlam verememiştim. Yollarda geçen uzun aylar sonrasında dinlenmek için bulduğum her fırsatı değerlendiriyor oluşum sonrasında tanıştığım insanların ne demek istediğini çok daha iyi anlıyorum. Daha öncesinde hiçbir şehirde o şehri görmek, gezmek, tatmak ve yaşamadık dışında bir iş yapmak istemezken, bir noktadan sonra artık biraz daha kendime dönük günler geçirmek daha çekici gelmeye başlıyor. Bütün gün de böyle misklinlike geçiyor.

Öğleden sonra Egemen okuldan döndüğünde beraber dışarı çıkıyoruz. Akşam yemeği öncesinde bölgenin popüler barlarından biri olan Zeitgeist’e gidiyoruz. Çok güzel bir arka bahçesi olan bu bar, haftaiçi iş çıkışı saati olmasının da etkisiyle kalabalıkları kendisine çekmiş şekilde bizi karşılıyor. Bara girerken kimlik gösterip 21 yaşından büyük olduğumuzu kanıtlamamız gerekiyor.

Arka bahçedeki piknik masalarını andıran tahta masalarda kendimize bir yer açıyoruz. Burada her türden, her cinsten insana rastlamak mümkün. Saatlerce sadece insanları izleyerek bile zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayabilirsiniz. Biz muhabbet ederken yanımızda oturan ve uzun bir süredir önündeki çizimle ilgilenen bir çocuk hangi dilde konuştuğumuzu merak ediyor. Türkçe olduğunu söylediğimizde de yanı başındaki başka bir kız hemen muhabbete atlıyor. Yarı Türk, yarı Yunanlıymış. Bir süredir ABD’de yaşıyormuş. Kız açık ara farkla tanıdığım en şaşkın insanlar listesinde en üst sıralara yerleşiyor. Yanımıza gelirken bir dolu hardalı yanlışlıkla yanımızdaki artist çocuğun son birkaç saattir uğraştığı çiziminin ve Egemen’in üzerine boşaltıyor. Sonrasında da akşamın geri kalan 3 saati boyunca aralıksız konuşuyor. Nefes almadan. Bir noktada bu sevimli kızı dinlerken yorulduğumu fark ediyorum. Kız Egemen’le atışadursun bizim de akşam yemeği vaktimiz gelince Zeitgeist’ten çıkıp Egemen’in arkadaşları ile buluşmak üzere ana caddelerden birine gidiyoruz. Amerikalı bir kız, Meksikalı bir çocuk hep beraber Hint sokak yemeği olarak adlandırdıkları restorana gidip Hint işi devasa burrito’larımızı söylüyoruz.

Yemek sonrasında da ilk olarak Amerikalı kızı evine bırakıyoruz. Kızın evinin yakınlarında devasa bir duvar resmi bulunuyor. Bu duvar resmi üzerinde saklı filler yer alıyor. Filleri bulmak için biraz vakit harcıyoruz. Egemen ve kız bunu daha önce birçok kere oynamışlar. San Francisco, özellikle binaların dış cephelerini ve ara sokakları dolduran etkileyici duvar resimleri yani mural’leri ile biliniyor. Yemek sonrasında evin yolunu tutuyoruz. Ertesi sabah okyanus kıyı şeridinden araba ile ufak çaplı bir araba yolculuğu yapmayı planladığımızdan çok oyalanmadan erkenden uyuyoruz. 

30 Eylül 2013, Pazartesi.

DSC06731

DSC06732

DSC06733

DSC06734

Tren yolculuğundan görüntüler.

DSC06745

DSC06746

DSC06747

Pier 39’un ayıbalıkları.

DSC06751

Pier 39’dan.

Trende olmaya garip bir şekilde alışıyorum. Saatler saatleri takip ederken camdan akıp giden manzaralar yine ve yeniden huzur veriyor. Şu ana kadar yolculuk ettiğim ülkeler arasında en rahat tren hatlarına sahip ülkelerden bir tanesine de ABD. Son derece rahat koltuklar, rezervasyonla girebileceğiniz üç öğün servis yapan yemekli vagon, sürekli açık geniş camları ve camlara dönük koltukları ile bol bol vakit geçirebileceğiniz gözlem vagonu, aynı vagonda yer alan cafe’si, tertemiz ve kadınlara özgü makyaj masalarının bulunduğu tuvaletleri, sürekli size yardımcı olmaya çalışan görevlileri. Üstelik biraz daha paraya kıyarsanız daha üst sınıf rahat vagonlarda yolculuk etme imkanı, buna yataklı vagonlar da dahil.

Saatler 15:30’u gösterirken trenin son durağı olan Emeryville’e varıyoruz. Buradan San Francisco’ya otobüs ile geçmemiz gerekiyor. Otobüs bağlantısını da Amtrak sağlıyor. Emeryville’de yarım saatlik sonra San Francisco’nun yolunu tutuyoruz. Otobüs beni Pier 39’da indiriyor. Daha önce San Francisco’yu ziyaret ettiğimde aklımda en net yer etmiş bölgelerden bir tanesi de bu liman. 1978 yılında açılan bu liman, tamamen turistik mağazalardan, restoranlardan ve cafe’lerden oluşuyor. Bana biraz yapay gelse de limanın en güzel yanı deniz kenarındaki rıhtımlarda yer alan ayıbalıkları. 1989 yılından beri bölgedeki rıhtımlarda boy gösteren ayıbalıklarının sayısı her geçen sene giderek artış göstermiş. Ben de bu ayıbalıklarının güneş altında miskin miskin uzanışlarını izliyorum bir süre. Sonrasında da geldiğimi yanında kalacağım, Stanford Üniversitesi’nde ekonomi doktorası yapan arkadaşım Egemen’e haber veriyorum. En son Türkiye’den ayrılmadan önce gördüğüm Egemen de beni almak üzere yolda olduğunu söylüyor.

Ben mağazaları ve rıhtımdaki diğer dükkanlar arasında bir tur atıyorum. Kırk beş dakika sonra ise Egemen geldiğini söylüyor. Alman arkadaşı Holke ile beni alıyorlar ve evin yolunu bulmaya çalışırken ufak çaplı bir macera yaşıyoruz. Eve vardığımızda ben eşyalarımı yerleştiriyorum, güzel bir duş alıyorum. Biraz evde vakit geçirdikten sonra da karnımızı doyurmak üzere dışarı çıkıyoruz. Egemen, San Francisco’nun daha önce hiç uğramadığım; ama aslında yereller için en popüler olan bölgelerinden bir tanesinde, yani Mission’da oturuyor. Sokaklarda biraz dolandıktan sonra, köşe başında yer alan istiridyeleri ile meşhur restorana yöneliyoruz. Beyaz şarabımız, enginarlı son derece lezzetli yemeğimiz ve taze istiridyelerimiz ile gece muhabbete karışıyor.

Salt Lake City, ABD.

Standard

29 Eylül 2013, Pazar.

DSC06678

Salt Lake City’nin altı şeritli yolları.

DSC06687

Şehri çevreleyen dağları geniş yolların sonunda görebiliyorsunuz.

DSC06680

Mormonluk şehirin en temel yapı taşlarından bir tanesi.

DSC06681

 

DSC06726

Mormonluğa göre aileler son derece önemli olduğu için, kökenlerini araştırmak isteyen vatandaşlar adına kurulmuş “Aile Araştırma Merkezleri” ülkenin en kapsamlı kaynaklarını ve hizmetini sunuyor.

DSC06683

DSC06684

 

DSC06689

 

Mormonların ana kilisesi: The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints, nam-ı diğer LDS Kilisesi. Kilisenin tepesindeki altın heykelcik, Joseph Smith Jr.’a Tanrı’nın mesajlarını ileten meleği temsil ediyor.

DSC06723

LDS kilisesinin içine sadece cemiyet üyeleri girebiliyor, o da belli kuralları yerine getirdikten sonra. Bize sadece maketine bakmak kalıyor.

DSC06695

DSC06713

Mormonların ilk toplanma yerlerinden bir tanesi olan “Salt Lake Tabernacle”da devasa bir organ yer alıyor.

DSC06723

DSC06725

Mormonların günümüzdeki peygamberi: Thomas S. Monson.

DSC06729

DSC06730

 

Alışveriş merkezi manzaraları.

Konakladığım otelin çıkış politikası dışında her şey oldukça rayında işliyor.  Oteldeki odamı saat 10:00 itibari ile boşaltmam gerekiyor. Trenim ise saat 23:30’da. Bu da bana bu küçük şehirde oyalanmak için fazlasıyla vakit veriyor. Erkenden uyanıp kahvaltımı yapıyorum, duşumu alıyorum, eşyalarımı toparlıyorum. Sonrasında da otelden çıkışımı yapıyorum. Sırt çantamı otele ya da tren istasyonuna bırakmadan gün boyu yanımda taşımaya karar veriyorum. 60 litrelik çantadan, 40 litreliğe geçişin avantajlarından bir tanesi de bu işte.

Otelden çıktıktan sonra sokaklarda ilerleyerek, şehrin göbeği sayılan Temple Meydanı’na yani Tapınak Meydanı’na kadar yürümeye karar veriyorum. Bu meydan ile konakladığım bölge arasında on blok olsa da, yürümem bir saatten fazla sürüyor. Çünkü ilginç bir şekilde Salt Lake City’nin yolları oldukça geniş ve altı şeritten oluşuyor. Yollar baklava sistemi ile bölündükleri ve oldukça düzenli oldukları içinse yol yordam bulmak hiç de zor olmuyor. Üstelik şehir, merkezinde yer alan LDS Tapınağı ve Temple Meydanı etrafında genişliyor.

Temple Meydanı’na vardığımda Mormonlar için son derece kutsal sayılan LDS Tapınağı’na denk geliyorum. Mormonlar aslen dini ve kültürel bir grup, Hrıstiyanlığın bir kolu; ama belli konularda ana akım Hrıstiyanlık’tan ayrılıyorlar. İncil’e inandıkları kadar kendi kitaplarına da inanıyorlar.  Mormonluk, 1820’lerde Joseph Smith Jr. isimli bir adamın öğretileri doğrultusunda kuruluyor.  Smith “Book of Mormon” olarak da bilinen Mormonlar kitabını 24 yaşında yayınlıyor. Yayınladıktan 39 yaşında ölene kadar binlerce takipçiyi de peşinden sürüklüyor. Smith’in ölümünden sonra Mormonlar, yeni dini liderleri Brigham Young’u Utah bölgesine kadar takip ediyorlar. Bu bölge, günümüzde Mormonluk ile özdeşleşiyor.

Mormonlar için cemiyet ve din, hayatlarında çok önemli bir yer tutuyor. Aileler çok önemli. Çoğu alkol, tütün, kahve, çay ve diğer bağımlılık yapan maddeleri kullanmıyor. Genelde geniş aileler kuruyorlar ve nesiller arasındaki sıkı bağlara çok önem veriyorlar. Aileler bir kere kurulduktan sonra bu bağım ölümden sonra da devam ettiğine inanıyorlar. Her kulun Tanrı’nın ruh çocuğu olduğunu ve Tanrı’ya tekrar dönüşün sadece İsa’yı örnek alarak gerçekleşebileceğini savunuyorlar. Hristiyanlığın Joseph Smith Jr. tarafından tekrardan organize edildiğini düşünüyorlar ve rehber olarak da yaşayan peygamber ve havarilere güveniyorlar. Mormonlar arasında bu nedenle Tanrı’nın çocukları ile konuştuğu ve dualara cevap verdiği inancı yaygın. Aile, mormonlukta çok önemli bir unsur olduğu için Aile Tarihi Kütüphanesi, Aile Araştırmaları Merkezi gibi aile odaklı kurumlar bu bölgede çok yaygın ve çok ileri düzey bir hizmet sunuyor.

Tapınak bölgesine girdiğimde ilk işim devasa bilgilendirme merkezine yönelmek oluyor. Bu bölgede biri kuzeyde, biri güneyde olmak üzere iki adet bilgilendirme merkezi yer alıyor. Burada mormonlukla ilgili biraz bilgi aldıktan sonra bölgedeki ziyaret edilebilecek tapınakları geziyorum, en sonunda da Mormonların erken dönem toplanma merkezlerinden biri olan “Salt Lake City Tabernacle”a giriyorum. Bu merkezin içerisinde devasa bir organ yer alıyor. Öğrendiğime göre ödüllü Mormon Tabernacle Korosu burada düzenli konserler veriyor. Üstelik pazar günü olmasının avantajı ile saat 14:00’de ücretsiz organ resitali düzenleniyor. Ben de resitale kadar biraz daha etrafı dolanıp yeni yeni hareketlenmeye başlayan sokaklardan birinde bulduğum açık kahve dükkanında kahve içiyorum. Pazar günü olması dolayısıyla neredeyse mağazaların ve restoranların tamamı kapalı.

Saat 13:30’u gösterdiğinde de resitalin yapılacağı merkezin yakınlarına gelip beklemeye başlıyorum. Bu sırada Taito ile tanışıyorum. Taito, Salt Lake City’de görevli kız kardeşlerden bir tanesi ve aslen Fijili. Ülkesinde ingilizce eğitimi görürken 18 aylık bir süreyle gönüllülük yapmak için buraya gelmiş. Anlattığına göre 200’e yakın kız kardeş varmış şehirde. Burada gönüllülük yapabilmeleri için kiliseye belli bir para ödemeleri gerekiyormuş. Buradaki görevleri Mormonluğu öğretmek ve anlatmakmış ve dünyanın neredeyse her yerinde aktif görev alıyorlarmış. Bana resital sonrasında kız kardeşlerin ücretsiz tapınak turuna katılmamı öneriyor. Vaktim olduğu için fikir benim aklıma yatıyor. Salt Lake City Tabernacle’da düzenlenen kırk beş dakikalık organ resitali ise son derece etkileyici. 11.623 borudan oluşan bu organın kuvvetli sesine hayran kalmamak içten bile değil.

Resital çıkışında Taito beni buluyor ve görevli iki kız kardeş ile tanıştırıyor. Amerikan Samoası’ndan gelen Sua ve Avustralyalı Tunukuaf. Benimle beraber üç Amerikalı’nın da katılımı ile tapınak meydanında ufak bir tur atıyoruz. Kızlar bize Mormonluğun tarihinden ve değerlerinden bahsediyorlar. Her ne kadar ben garip sorularımla kızların kafasını biraz karıştırsam da keyifli bir tur oluyor.

Tur sonrasında tren istasyonuna doğru yürümeye başlıyorum. Yol üzerinde gördüğüm bir alışveriş merkezindeki kitapçının içinde yer alan kahve dükkanında oturup saatlerimi burada geçiriyorum. Trenime neredeyse üç saat varken de tren istasyonunun yolunu tutuyorum. İşin komik tarafı pazar günü diye tren istasyonu da kapalı. Ben de yanında yer alan otobüs istasyonunda trenimin saati gelene kadar bekliyorum. Her ne kadar otobüs istasyonu gözüme çok tekin gözükmese de, kablosuz internet sayesinde dikkatimi istasyondaki garip tiplerden öte başka konulara yönlendirebiliyorum. Saatler 23:00’ü gösterdiğinde ise trenim istasyona yanaşıyor ve ABD’deki son tren yolculuğum olacak olan 18 saatlik San Francisco maceram başlıyor.

28 Eylül 2013, Cumartesi.

DSC06632

DSC06636

DSC06637

DSC06639

DSC06640

DSC06642

DSC06643

DSC06658

Trenden manzaralar.

Sabah erkenden odadan çıkıyorum. Hava bir önceki gün olduğu gibi kapalı ve yağmurlu. Konakladığım otelden çıkışımı yapıp 16th Street Mall’ın başına kadar yürüyorum, oradan da ücretsiz otobüslere binip tren istasyonuna en yakın durakta iniyorum. Tren istasyonuna gittiğimde çok oyalanmadan trene binmemize izin veriyorlar. Trenin kalkış saati yaklaştığında da kondüktör kötü haberi veriyor. ABD içerisinde tanık olacağım en güzel manzaralar Denver ve Salt Lake City arasında bulunuyor. Özellikle “Rocky Mountains” yüzünden birçokları bu bölgeyi trenle geçmeyi tercih ediyor. Denver ve çevresinde üç hafta önce yaşanan sel felaketi yüzünden tren hatları zarar almış. Bu nedenle tren farklı bir rota izleyerek Wyoming üzerindeki hattı takip edecekmiş. Bunun tek bir avantajı oluyor. Salt Lake City’ye planlanandan tam tamına üç saat erken varacağız.

Yol boyunca yine de büyüleyici manzaralardan geçiyoruz. Şehirler ormanlara, ormanlar kurak topraklara dönüşürken, camdan akan manzaraların tonu da yeşilden turuncuya kayıyor. Hiçliğin ortasındaki kasabalar, kimsesiz topraklar, tarlalar, mezarlıklar, karavan parkları manzara boyunca akıp gidiyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadığım bir yolculuk sonrasında saat 20:00’yi gösterirken “Mormonların Başkenti” olarak anılan Salt Lake City’ye varıyorum. Tren istasyonundan dışarı çıktığımda konaklayacağım otele nasıl gideceğim konusunda pek bir fikrim yok. Açıkçası kendim keşfedecek kadar da enerjim yok. Ben de ABD’ye geldiğimden beri ilk defa bir taksiye atlıyorum. Taksinin Kolombiyalı şoförü ile yol boyunca Kolombiya kültüründen söz ediyoruz. Sonunda konaklayacağım otele vardığımda da değişik bir uygulama beni bekliyor. Bu otelde resepsiyon bulunmuyor ve otele giriş, kendinizi kayıt ettirmek, odanızı bulmak ve girmek hep belirli bir sistem üzerinden işliyor.

İşlemleri hallettikten sonra karnımı doyurmak için dışarı çıkıyorum. Sokaklar son derece geniş ve sakin. Yemek sonrası odama döndüğümde de dört kişilik odada tek başıma olmanın ve rahat bir yatakta uyumanın keyfi ile erkenden uykuya dalıyorum.

Denver, ABD.

Standard

27 Eylül 2013, Cuma.

DSC06614

Denver’da kapalı ve sisli bir gökyüzü beni karşılıyor.

DSC06619

DSC06620

DSC06621

Denver’ın meşhur caddesi.

DSC06623

DSC06624

Şehirden manzaralar.

Chicago’dan Denver’a olan yolculuğum Amtrak’ın rahat trenleri ile on sekiz buçuk saat sürüyor. Denver’a buz gibi bir cuma sabahı varıyorum. Chicago’nun görece sıcak öğlen güneşinden, Denver’ın yağmurlu ve kapalı sokaklarına çıktığımda bir anda rüzgarı yiyorum. Ne kıyafetlerim, ne de ben bir anda bastıran kış koşullarına hazırlıklı değiliz. En son bu kadar soğuk havayı görmemin üzerinden aylar geçmiş… Üstelik tren, ana tren istasyonunda durmak yerine ilk başta anlayamadığım başka bir durakta duruyor. Şehirde nerede bulunduğumu anlamam biraz zamanımı alıyor dolayısıyla. Bir süre tren istasyonundan çıkmıyorum. Kat kat kıyafetlerimi üstüme geçiriyorum. İstasyonun kablosuz internet bağlantısı sayesinde evdekilerle konuşuyorum bir süre.

Sonunda kendimi motive edip dışarı çıktığımda ise saatler sabah 08:30’u gösteriyor. Ana tren istasyonunda çalışmalar devam ettiği için diğer istasyonda durduğumuzu öğreniyorum. Otelin gönderdiği yol tariflerini takip ederek otele doğru ilerliyorum. İlk olarak Denver 16th Street Mall olarak bilinen ana caddeye çıkıyorum. Burası Denver’ın en hareketli caddesi. Araç trafiğine kapalı bu caddede bir aşağı, bir yukarı gün boyu ücretsiz otobüsler yolcu taşıyorlar. Bunlardan bir tanesine binip yolun sonuna kadar ilerliyorum. Oradan otele doğru uzanan yolu da yağmur altında yirmi dakikada yürüyorum. Sonunda otele vardığımda oldukça enteresan bir resepsiyon görevlisi beni karşılıyor. Odaya ancak 14:00 gibi yerleşebileceğimi, dilersem eşyalarımı bırakabileceğimi söylüyor. Bir süre otel içerisinde oyalandıktan sonra eşyalarımı bırakıp şehir içinde dolanmaya başlıyorum. Havanın kasveti bir noktadan sonra benim de içime işliyor.

Rüzgarlı ve kapalı sokaklarda biraz da cuma sabahının erken saatleri olması dolayısıyla kimseler yok. 16th Street Mall üzeri restoranlar, marketler, cafe’ler, barlar, tiyatrolar, alışveriş merkezleri ve mağazalarla dolup taşıyor. Sokağın bir başından bir başına kadar yürüyorum. Fakat şehrin griliği çok da cazip gelmiyor. Bir noktada kahve dükkanlarından birine girip biraz ısınıyorum, karnımı doyuruyorum, bilgisayar üzerindeki işlerimi hallediyorum. Sonrasında da alışveriş merkezlerinin bir tanesinin üst katında bulunan sinemada şansımı denemeye karar veriyorum. Şansıma “Prisoners” isimli filmin bir sonraki seansına on beş dakika var. Bir bilet alıp içeri giriyorum. Sonrasındaki üç saati de sinemada geçiriyorum.

Sinema sonrasında yemek için sokaklarda biraz dolanıp otelin yolunu tutuyorum. Otel hem ayrı odaları, hem de yatakhaneleri bünyesinde barındırıyor. Bana da dört kişilik kocaman, tertemiz, kendi banyosu ve mutfağı içerisinde bulunan bir oda veriyorlar. Odada benden başka Arizona’da değişim öğrencisi olan bir Çinli kız, North Carolina’lı dansçı / araştırmacı bir kız ve Denver’lı başka bir kız yer alıyor. Akşam boyunca muhabbet ediyoruz. Kızların deneyimlerinden, yolculuklardan bahsediyoruz.