Washington DC, ABD.

Standard

20  Eylül 2013, Cuma.

DSC05952 

DSC05955

DSC05956

 

Capitol Hill.

DSC05965

DSC05966 

DSC05972 

DSC05983

DSC05984

DSC05985 

DSC05987

DSC05988

DSC05992

DSC06001

DSC06004 

National Air and Space Museum’dan manzaralar.

DSC06008 

National Gallery of Art.

DSC06015 

Repose, John Singer Sargent

DSC06023 

Giant Magnolias on a Blue Velvet Cloth, Martin Johnson Heade.

DSC06035

A Quiet Day Near Manchester, Alfred Thompson Bricher.

DSC06040

DSC06044

The Emperor Napoleon in His Study at the Tuileries, Jacques – Louis David.

 DSC06069

 

The Dance Lesson, Edgar Degas.

DSC06078 

 

Odalisque, Auguste Renoir. 

DSC06094

Young Woman with Peonies, Frederic Bazille.

DSC06096

DSC06113

 Amerika kıtasındaki tek Leonardo da Vinci eseri: Ginevra de’ Benci

Sabah hostel odasındaki insanların gürültülerine uyanıyorum. Gece herkesin oldukça geç uyumasına rağmen nasıl olur da bu kadar erken uyandıklarına anlam veremesem de, hostel odaları özlemediğim, rahat iki kişilik yataklardan sonra çok da aramadığım bir konsept olarak karşıma çıkıyor. Sabah uyandıktan sonra kendime gelmem biraz vaktimi alıyor, bir yandan çantamı sessizce toplamaya çalışırken bir yandan da internet üzerindeki gelişmeleri kontrol ediyorum.  Filipinlerde beraber yolculuk yaptığım, sonrasında da New York’ta denk düştüğüm Julien’in de sabah otobüsü ile Washington’a geldiğini öğrenince, akşamüzeri trene binmeden önce istasyonda buluşmaya karar veriyoruz.

Ben hostelden çıkışımı yapıyorum, eşyalarımı hostele bırakıyorum ve tekrardan yola koyuluyorum. Ayaklarım bir önceki günün aralıksız yürümesinden hala sızlarken bol yürümeli yeni bir güne başlıyorum.

Union Tren İstasyonu’ndan ilerleyerek Capitol Hill’e doğru ilerliyorum. Bu bina Washington DC’deki en önemli bina sayılıyor. Washington DC ile ilgili her haberde, her belgeselde, her filmde mutlaka denk düşeceğiniz beyaz kubbeli bu popüler bina, 1793 yılında inşa edilmiş. O zamandan bu yana birçok yere yıkılıp yeniden inşa edilmek durumunda kalmış. Günümüzde şehrin planı tamamen Capitol Hill üzerine kurulu. Sokak numaralı burayı merkez alarak artıyorlar. Üstelik şehirdeki hiçbir binanın da buradan yüksek olmasına izin verilmiyor. Bunun tek istinası var, o da Washington Anıtı. Amerika hükümetinin yasama organının merkezi olan bu bina hem House of Representatives’e hem de senatoya ev sahipliği yapıyor. Binanın etrafında koruma çok üst düzeyde, çok fazla sayıda turist olsa da bir şekilde herkesi kontrol altında tutabiliyorlar. Örneğin ben girişlerden birine fazla yaklaştım diye bisikletli polislerden bir tanesi tarafından uyarılıyorum.

Biraz fotoğraf çektikten sonra The Mall olarak bilinen, Lincoln Anıtı’ndan Capitol Hill’e kadar uzanan yeşillik bölgeden ilerleyerek yol üzerindeki müzeleri ziyaret etmeye karar veriyorum. Şehrin en önemli müzeleri ve devlet binaları bu alanda yer alıyor. Üstelik müzelerin neredeyse tamamı ücretsiz. İlk durağım Smitshonian’s National Air and Space Museum oluyor, yani havacılık ve uzay müzesi. Şehirde en çok ziyaret edilen müzelerden bir tanesi olan bu müze havacılıktan uzaya, gezegenlerden yıldızlara, astronotlardan pilotlara her konuyu kapsıyor. Detaylı şekilde ayarlanmış sergi salonları yedisinden yetmişine herkesi kendisine hayran bırakıyor. İnteraktif öğeler sayesinde, çok klişe olacak ama, eğlenirken öğrenebiliyorsunuz. Müze içerisinde aynı zamanda Einstein Planeteryum’u yer alıyor. Bir günün bile yetmeyeceği bu müzeye hakkını veremeden 2-3 saatimi ayırıyorum.

Müzeden sonraki durağım National Gallery of Art yani Milli Sanat Galerisi oluyor. Müze birbirine bağlı iki binadan oluşuyor: doğu ve batı binalar.  Batı Galerisi özellikle isimleri oldukça bilinen sanat eserlerine ev sahipliği yapıyor. Amerika’daki tek Da Vinci eseri burada yer alıyor. Monet’ler, Van Gogh’lar ziyaret edenleri hayran bırakıyor. 2-3 saati de burada geçirdikten sonra yavaştan yola çıkma vaktimin geldiğini fark ediyorum.

Müzeden çıkıp hostelin yolunu tutuyorum. Hostele yürümem neredeyse yarım saatimi alıyor. Eşyalarımı aldıktan sonra da Union Tren İstasyonu’na doğru yürüyorum. İstasyonda biraz soluklanırken, Julien’le rastlaşıyorum. Çoktan gelmiş, istasyonun içerisini geziyormuş. Tren vaktim gelene kadar onunla muhabbet ediyoruz. Konuşmadığımız zamanda New York’ta neler yapmış, Washington’da sabahtan beri nereleri görmüş onu anlatıyor. Niagara Şelaleleri’ne gittiğinden bahsediyor, fotoğrafları gösteriyor. Fotoğraflara bakarken bir yandan ayaklarımın sızlamalarını içten içe fark ediyorum. Uzun bir gün olmuş ve sonunda sabit bir yerlere oturduğum için o kadar mutluyum ki, sabahtan beri hiçbir şey yememiş olduğum gerçeğini bile unutmuşum.

Yarım saat Julien’le dolandıktan sonra Julien beni trenimin kalkacağı kapıya bırakıyor. Tren yine oldukça modern, rahat ve geniş. Koltuklara kendimi gömüp müzik, bilgisayar (ne yazık ki, bir öncekinin aksine bu trende kablosuz internet bağlantısı yok), kitap dolu 26 saatlik New Orleans yolculuğum başlıyor.

19 Eylül 2013, Perşembe.

DSC05689 

Trenler son derece rahat.  

DSC05694 

DSC05698 

Beyaz Saray.

DSC05703

Beyaz Saray’ın çatısındaki korumalar. 

DSC05708 

DSC05690

DSC05691

Washington DC sokakları.

DSC05710

 

Sanata adanmış binalar.

DSC05712

DSC05713

DSC05716 

Washington Anıtı.

DSC05733  

DSC05738

 

Hangi özgürlük acaba?

DSC05741 

DSC05742 

İkinci Dünya Savaşı Anıtı.

DSC05752  

DSC05807

 

Washington Anıtı eşliğinde dolunay.

DSC05823 

Lincoln Anıtı.

DSC05830 

DSC05833

DSC05834

DSC05841 

Vietnam Savaşı Gazileri Anıtı.

DSC05845

DSC05851 

DSC05854 

DSC05864 

Kore Savaşı Gazileri Anıtı.

DSC05880 

DSC05881

DSC05885

Martin Luther King Jr. Anıtı.

DSC05890 

DSC05893

DSC05903

DSC05908

FDR Anıtı. 

DSC05920

 

Jefferson Anıtı önünde küçük bir töre ile evlenen eşcinsel bir çiftin düğünü geceme renk katıyor.

DSC05886

DSC05930 

DSC05939 

Jefferson Anıtı.

DSC05945 

DSC05948

Metro rötar yapınca, elli dakika beklemek zorunda kalıyorum. 

Bir Anıl klasiği olmadı mı artık, yolculuk öncesi uyuyamamalar? Gece nedenli nedensiz yere neredeyse her iki saatte bir uyanıyorum. Tekrardan yola koyulacak olmanın heyecanı ve soru işaretleri aklımda bir türlü uyumama izin vermiyorlar. Sonunda gün aydınlanıp saat 08:30’u gösterdiğinde yataktan çıkmaya karar veriyorum. Eşyalarımı toparlamaya uğraşıyorum. Planladığım kadar organize olamasam da nasıl olsa her şey yoldayken bir şekilde yoluna giriyor diyip sırt çantamı dolduruyorum.

Aşağı indiğimde Max ve Junior’ı benim gidişim için giyinmiş buluyorum. Max’i üstünde yakası kalkık bir kot ceketle, Junior’ı ise pırıltılı taşları olan başka bir ceketle görünce kahkahalara boğuluyorum. Bir ara yukarı çıkıp tekrar aşağı indiğimde, Kamil Amca ve Sharon benim için uyarladıkları “Ah o trende bende olsaydım.” şarkısını söylüyorlar. Sharon, şarkıyı daha iki dakika önce öğrenmesine rağmen oldukça iyi bir performans sergiliyor. Yarım saat kadar evde oyalandıktan sonra istasyona doğru yola çıkıyoruz. Washington DC’ye olan trenim saat 12:35’te.

Manhattan’da yer alan Penn Tren İstasyonu’na trenden bir saat kadar önce varıyoruz. Ben Sharon ve Kamil Amca ile vedalaşıyorum. Bu kadar süredir bana ikinci bir aile gibi davranan, rahatım için neredeyse her şeyi düşünen bu güzel insanlardan ayrılmak benim için zor oluyor.

İstasyonda bekleme salonunda bir süre oyalandıktan sonra, trene geçiyorum. Rahat ve geniş koltukları, kablosuz internet bağlantısı ile tren, Asya’dakilerden sonra süper lüks kaçıyor. Bir süre internette dolandıktan sonra uyuyakalıyorum. Yolun geri kalan üç buçuk saatlik bölümü boyunca da bir önceki gecenin uykusuzluğunu atarcasına dinleniyorum.

Washington DC’ye vardığımda saat dördü biraz geçiyor. Konaklayacağım hostelden aldığım bilgileri takip ederek on beş dakika içerisinde hostele ulaşıyorum. Eşyalarımı yerleştirip biraz soluklandıktan sonra da kendimi direk dışarı atıyorum. Telefonumdaki Tripadvisor uygulaması sayesinde belirlediğim bir yürüyüş turunu yaparak akşamüzerini önemli anıtları ziyaret ederek geçirmeye karar veriyorum.

Yürüyüş turu Beyaz Saray’dan başlıyor. Benim konakladığım yerden şaşkın şaşkın Beyaz Saray’a ulaşmam ise neredeyse kırk dakikamı alıyor. Washington DC hiç Hollywood filmlerinden hayal ettiğim şehre benzemiyor. Benim için en şaşırtıcısı ise sürekli gördüğümüz beyaz kubbeli senato binasının, Beyaz Saray’dan oldukça uzakta yer aldığını öğrenmek oluyor. Beyaz Saray işlek yollardan açılan bir meydanda sessiz sakin bir yerde bulunuyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na ve ailesine ev sahipliği yapan Beyaz Saray’ın üst katlarında dürbünler ile nöbet bekleyen korumaları görebiliyorsunuz. 1792 – 1800 yılları arasında inşa edilen bu binanın, 1814 yılında savaş nedeniyle iç bölümlerinin büyük kısmı yanıyor. Altı kata yayılan binada farklı bölümler yer alıyor.

Beyaz Saray’dan sonraki durağım şehrin birçok bölgesinden kolayca görülebilen Washington Anıtı oluyor.  170 metre yüksekliği ile George Washington adına yapılmış bu devasa anıtın tepesine normalde çıkılabiliyormuş; fakat 2011 yılındaki Virginia depremi nedeniyle anıtın birkaç yerinde çatlamalar olmuş, bu nedenle anıtı restorasyon altına almışlar. Washington Anıtı’ndan yürüyerek İkinci Dünya Savaşı Anıtı’na varıyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında verdiği kayıpları anmak adına yapılan bu anıt Fredrich St. Florian tarafından tasarlanmış ve 50 eyaleti temsilen 50 adet sütundan meydana geliyor. Bu sütunların ortasında fıskiyeli bir havuz yer alıyor.

İkinci Dünya Savaşı Anıtı ve Lincoln Anıtı arasında büyükçene bir yansıma havuzu yer alıyor. Amerika’nın diğer her şehrinde olduğu gibi Washington DC’de de çok fazla koşan insan nüfusu var. Akın akın insanlar, kulaklarında müzikleri, rengarenk koşu kıyafetleri ile en olmadık anlarda karşınıza çıkıyorlar. Tahmin edersiniz ki bu yanısma havuzunun bulunduğu bölge de günbatımında koşucular tarafından tercih ediliyor. Havuzu çevreleyen koşucular ve binlerce minik sineğin arasından sıyırılarak gün batımında Lincoln Anıtı’na varmayı başarıyorum. Anıta vardığımda kafamı çevirmemle kocaman pembe dolunayı Washington Anıtı’nın yanı başında tüm görkemi ile görmem bir oluyor. Pembe ay tüm büyüklüğü ile, tüm yuvarlaklığı ile, tüm büyüsü ile yavaş yavaş yükseliyor. Lincoln Anıtı’ndaki merdivenlere oturup bir süre ayı izliyorum.  Sonrasında da anıtı ziyaret etmek üzere binanın içerisine giriyorum. Capitol Hill olarak bilinen senato binasının tam karşısında yer alan bu anıt içerisinde, birçokları için en sevilen Amerika başkanı olan Abraham Lincoln’ın devasa bir heykeli bulunuyor. Heykelin iki tarafında da Abraham Lincoln’un meşhur konuşmaları kazınmış şekilde yer alıyor. Hatırlarsanız 2009 yılında Başkan Barack Obama da kendisini izleyen 400.000 kişilik kalabalığın karşısında konuşmasını burada yapmıştı.

Buradan çıktıktan sonra parkın iki tarafında yer alan Vietnam Gazileri ve Kore Savaşı Gazileri Anıtlarını ziyaret ediyorum. Vietnam Şehitleri Anıtı, duvara kazınmış binlerce ismi yansıtıyor. Kore Savaşı Şehitleri Anıtı ise 19 çelik asker heykeline ve bu askerlerin gölgelerinin yansıdığı, aynı zamanda başka asker yüzlerinin de kazındığı duvardan oluşuyor. Bu arada bölgenin üzerinde sürekli yakın mesafeden dolanan helikopterler eksik olmuyor. 

Sonrasında ziyaret ettiğim FDR Anıtı yani Franklik Delano Roosevelt Anıtı, kiraz ağaçlarının  çevrelediği bölgede yer alıyor. Anıtta Roosevelt’in dört dönem başkanlığı temsil ediyor. Thomas Jefferson Anıtı’nda ise Amerika’nın kurucularından biri olan ve ülkenin şekillenmesinde büyük rol oynayan bu başkanın büyük bir heykeli yer alıyor. İşin güzel tarafı anıtın önünde eşcinsel bir çiftin düğününe denk geliyorum. Oldukça küçük ve samimi bir düğün. Yeminler edildikten sonra grupta yer alan arkadaşları çığlıklar atıyorlar. Anıtları küçük bir göletin etrafına dizilmiş şekilde ziyaret edebiliyorsunuz. Göletin etrafında iki tane de tilkiye rastlıyorum. Burası öyle bir şehir işte tilkiler, sincaplar sokaklarda çekingen adımları ile dolanıyor.

Sonrasında yürüyerek tekrardan Washington Anıtı’nın bulunduğu bölgeye gidiyorum ve buradan metroya binmeye karar veriyorum, lakin ayaklarımın beni daha fazla taşıyacak gücü kalmamış. Şansıma ilk metro hattını alıp ikincisine binmek üzere değiştirdiğimde, metro rötar yapıyor. Elli dakika kadar istasyonda kalabalık bir grupla beklemek zorunda kalıyoruz. Metro nihayet geldiğinde Union Tren İstasyonu’nda inip hostelime doğru ilerliyorum. Tüm günün yorgunluğu bir anda etkisini gösteriyor.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s