Rhode Island, Amerika.

Standard

14 Eylül 2013, Cumartesi.

DSC05476

DSC05479

Newport’un limanında yer alan tekne şovundan.

DSC05483

DSC05486

Merhaba Atlantik Okyanusu!

DSC05491

DSC05495

DSC05497

DSC05519

Easton Plajı’ndan manzaralar.

DSC05526

DSC05533

Newport Cliff Walk, okyanusa paralel uzanan bir yürüyüş yolu.

DSC05544

DSC05546

DSC05548

Newport’un malikaneleri.

DSC05553

DSC05554

DSC05558

DSC05559

Newport son derece sevimli bir okyanus kasabası. 

Sabah erkenden uyanıp kahvaltı hazırlıyoruz. Domates, salatalık, zeytin, peynir çeşitleri, taze kavun… Kahvaltı için Aytuğ’un odasına açılan balkona kuruyoruz sofrayı. Hava hafif soğuk olsa da güneş kemiklerimizi ısıtıyor. Ansel de bize katılıyor. Kahvaltı sonrasında masayı toplayıp yavaştan yola koyuluyoruz. Bugün amacımız Newport plajına gitmek. Newport, Providence’ın 37 kilometre güneyinde yer alıyor. Genelde New England bölgesinin yazlık kasabası olarak bilinen Newport, tarihi malikaneleri ile ün yapmış. Ben bu şehre ilk defa 2010 yılında yüksek lisanstan arkadaşlarım John ve Caroline’ın düğünü için gelmiştim. Haziran’ın hafif bulutlu ama sevimli dönemleriydi.  Okyanus kıyısındaki yeşilliklerde uçurum kenarına kurulmuş bir otelde düzenlenen düğünleri, şu ana kadar katıldığım düğünler arasında en ince düşünülmüşlerden bir tanesiydi. Düğün sonrasında orada tanıştığım bir grup insanla bölgeyi gezme fırsatımız olmuştu. O zaman hayran kalmıştım bu şehrin uçsuz bucaksız plajlarına, masallardan fırlamış malikanelerine, samimi sokaklarına…

Newport’a olan yolumuz bir saat kadar sürüyor. İndiğimizde ise daha önceki ziyaretimin tanıdık parçaları teker teker bir araya gelmeye başlıyor. Otobüs istasyonundan gideceğimiz Easton Plajı’na kadar yürümeye karar veriyoruz. Bu sırada iskelede düzenlenen bot şovuna denk geliyoruz da bir süre burada etrafı inceliyoruz. Dükkanlar, tekneleri ziyaret eden kalabalıklar, lezzetli yemek kokuları arasında birkaç tur attıktan sonra da plaja kadar olan yolu yürüyoruz.

Plaja vardığımızda ilk işimiz karnımızı doyurmak oluyor. Plaj kenarına kurulmuş restoranların birinden meşhur “lobster roll” adı verilen ıstakoz sandviçleri alıyoruz. Sonrasında da plaja iniyoruz. Plaj kenarında bir süre yürüyoruz, su o kadar soğuk ki. Girmemize imkan yok. Biz de ipeksi ve ayaklarımızı ısıtan kumlar üzerinde tur atıyoruz. Sonrasında da sonunda kendimize bir yer beğenip havluları seriyoruz. Türkçe müziğimizi de açıp güneş altına uzanıyoruz. Keyfimize diyecek yok. Bir buçuk saate yakın burada duruyoruz. Bedenimizi ısıtan güneş ışınları, yumuşacık kumlar, arkadan gelen rüzgar ve dalga sesleri, arada oyun oynayan çocukların gülüşmeleri… Biz kalmaya yakınken okyanus kenarında bir evlilik töreni gerçekleşiyor. Arka planda da biz. Durum benim biraz komiğime gitse de, evlenen çiftin heyecanı her hallerinden anlaşılıyor.

Plajdan çıktıktan sonra okyanus kenarındaki kayalıklardan okyanusa paralel uzanan “Cliff Walk” olarak bilinen 5,6 kilometrelik yolun bir kısmını yürüyoruz. Okyanusun dalgaları, günbatımı, kayalıkların etrafına yayılmış sevimli evler muhteşem bir atmosfer yaratıyor. Dönüş yolunda ise farklı bir rota seçiyoruz. Malikaneler arasında iki tarafını kocaman ağaçların kapladığı geniş yollardan ilerleyerek şehir merkezine geri dönüyoruz. Arada şans eseri benim ilk geldiğimde konakladığım küçük evi de buluyoruz. İçerisi adeta bir müzeyi hatırlatan bu ev, bir anda bütün anılarımı gözümün önüne seriyor.

Tekrardan şehir merkezine vardığımızda ise akşam yemeği için güzel bir Meksika restoranı seçiyoruz. Açık bahçesi, renkli ışıkları ile bizden tam puan alan restoranda biraz alkol, doyurucu yemekler, güzel müzik ve sohbetin tadına varıyoruz. Yemek sonrasında benim ilk gelişimde denediğim ve çikolatası ile meşhur pastaneye gidiyoruz. Tatlı niyetine buradan aldığımız devasa parça çikolataları otobüsümüz öncesinde, yakınlardaki Starbucks’a gidip çay ve kahve eşliğinde mideye indiriyoruz.

Otobüs saati yaklaştığında da istasyonun yolunu tutuyoruz. Otobüsümüz tam vaktinde geliyor. Dönüş yolunda. yolda bir kasabadan aldığımız ve Cumartesi gecesini Providence’ın hareketli gece ortamında geçirmek için süslenmiş gencecik grup bana yaşlandığımı hatırlatıyor.

Eve döndüğümüzde Aytuğ da, ben de oldukça yorulmuşuz. Biraz televizyon kanalları arasında dolaşıp saat on ikiyi gösterirken uykuya dalıyoruz.

13 Eylül 2013, Cuma.

DSC05451

Providence’ın merkezinde  sayıca çok olmasa da yüksek gökdelenler yer alıyor.

DSC05452

DSC05455

Her bina yine tarih dolu.

DSC05460

DSC05461

DSC05465

DSC05466

DSC05467

Brown Üniversitesi’nden manzaralar.

DSC05470

DSC05472

Providence manzaraları.

Sabah 05:30’da uyanıp 06:00’da evden çıkıyoruz. Kamil Amca beni sabah trafiğinden en az etkileneceğimizi düşündüğü Newark otobüs istasyonuna bırakıyor. Amerika’da yolculuk etmenin güzel taraflarından bir tanesi de çoğu zaman şehirlerde tren ve otobüs istasyonlarının aynı binada bulunması.  İstasyon önünde biraz bekledikten sonra gelen otobüse biniyorum. Otobüs rahat; içinde kablosuz internet bağlantısı ve elektroniklerinizi şarj edebilmeniz için bir de priz bulunuyor.

Newark’tan yarım saatlik bir yolculukla New York’a gidiyorum, New York’ta aktarma yapmam gerekiyor. Yolculuğum ise Providence’a. Providence’ta, Türkiye’den arkadaşım Aytuğ yaşıyor. O da neredeyse üç hafta kadar önce işi bırakıp ABD’ye geldi; ama onun amacı farklı, Brown Üniversitesi’nde doktora yapmak.  Farklı bir kıtada bu kadar yakınken görmeden gitmek istemediğim güzel insanlardan bir tanesi. Providence’a olan yolculuğum beş saat kadar sürüyor.  Ben yine yol boyu uyuduğum için yolun nasıl geçtiğinin farkına varamıyorum. İnmeme yakın Aytuğ arıyor.  İneceğim yer konusunda teyitleştikten sonra Providence’ın Kennedy Plaza isimli merkezinde buluşuyoruz. Sabah bıraktığım gri New York’un aksine, Providence’ta hava oldukça güneşli ve sıcak.

İlk işimiz bir İtalyan restoranına gitmek oluyor. Karnımızı doyururken de benim yolculuklarımdan bahsediyoruz.  Aytuğ’u en son görmemin üzerinden bir yıl geçmiş neredeyse. Herkes, her gün dünya turuna çıkmadığı için Aytuğ’un bu konuda soruları da bol oluyor. İşin garip yanı yolda bu kadar uzun zaman geçirip bu fikrin içine girince benim bakış açımın da değişmiş olması. Eskiden yola çıkanları şaşkınlıkla takip ederken, an itibariyle yaptığım şey dünyanın en normal işiymiş gibi hissediyorum. İnsan psikolojisi işte.

Yemek sonrasında Aytuğ bana bölgeyi gezdiriyor.  Providence, Rhode Island eyaletinin başkenti, aynı zamanda da ABD’de ilk kurulmuş şehirlerden bir tanesi. İlk endüstriyelleşen şehirlerden bir tanesi olan Providence, uzun seneler “Endüstri’nin arı kovanı” olarak anılırken, günümüzde daha çok”Yaratıcı Başkent” olarak biliniyor. Bunun en büyük nedeni de bölgedeki yoğun sanatçı grubu. Burası küçük; ama her şeyi içinde barındıran, ülkenin en prestijli okullarından iki tanesine (Brown Üniversitesi ve Rhode Island School of Design) ev sahipliği yapan, dolayısıyla yoğun bir öğrenci nüfusuna sahip sevimli bir şehir.

Sokaklarda biraz turlayıp tarihi binalara hayan kaldıktan sonra, Aytuğ bana üniversiteyi gezdiriyor.  Türkiye’den ve Londra’daki okulumdan farklı olarak okulun ortamı o kadar rahat ki, girişte kimlik göstereceğiniz güvenlik görevlileri bile bulunmuyor. Ben hayran hayran geziyorum. Tuğla binalarına, ortamına, kütüphanesine… Son olarak kendi bölümüne götürüyor Aytuğ beni. Burası ise tam tamına ev ortamını hissettiriyor. Rahat koltuklar, açık renk mobilyalar, geniş kanepeler. Providence’a kanım çabuk kaynıyor.

Okuldan çıktıktan sonra etrafta biraz daha dolanıp Aytuğ’un yaşadığı eve yürüyerek gitmeye karar veriyoruz. Aytuğ burada birisi Çinli Amerikalı, diğeri Amerikalı iki ev arkadaşı ile kalıyor. Eve uğramadan önce süpermarkete gidip hafta sonu alışverişini de aradan çıkarıyoruz. Aytuğların evi yoğun bir çam ağacı grubunun içerisinde saklı duruyor. Etrafını doğal bir çit gibi çevreleyen kocaman çam ağaçlarına ben bayılsam da, Aytuğ evin güneş almadığından şikayetçi. Evde biraz soluklandıktan sonra Aytuğ’un ev arkadaşı Sean ile tanışıyorum. Akşam doktora gruplarındaki Kanadalı bir kızın yüksek lisans tezini bitirmesini kutlamak için Thai restoranına yemeğe gitmeye karar veriyoruz. Aytuğ’un diğer ev arkadaşı Ansel de bize yemekte katılıyor. Akşam, çok güzel bir grup insan, güzel yemek ve güzel muhabbetle sonlanıyor. İnanmazsınız ama Thai yemeklerini özlemişim.

Yemek sonrasında önce okula uğrayarak Fizik bölümünden Ansel’in eşyalarını alıyoruz. Cuma gecesi olmasına rağmen departmandakiler harıl harıl çalışıyorlar. Departmanda, Einstein’ın devasa karton posteri bulunuyor. Eve dönüşü ise otobüsle yapıyoruz. Çok geç olmamasına rağmen herkes oldukça yorulmuş. Televizyonda biraz komedi programları izleyip uyuyoruz.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s