Maine, ABD.

Standard

8 Eylül 2013, Pazar. 

Sabah erkenden uyanıyoruz. Otelimizin bize sağladığı kuponlar sayesinde kahvaltımızı aynı sokak üzerinde bulunan başka bir restoranda yapacağız. Giyinip hazırlanıp restoranın yolunu tutuyoruz; ama restorandan öğrendiğimize göre restoranın dış bölümü kapalı, köpekleri de içeri sokamıyoruz. Böyle olunca da Sharon köpekleri Kamil Amca’nın yanına götürüyor. Biz de Mina’yla zengin kahvaltı menüsünü incelemeye koyuluyoruz.

Beklerken biz, önce Sharon geliyor, bir on dakika sonra da Kamil Amca geliyor. Köpekleri arabaya bırakmış, arabayı da hemen yakınlarımızdaki otoparka park etmiş; ama tabi içi rahat değil, bu nedenle kahvaltı boyunca her on dakikada bir onları kontrol etmeye gidiyor. Kahvaltımız beklediğimizden çok daha iyi çıkıyor. Kahvaltıyı ücretsiz olarak otelin ikrami olsa da, hizmet bedeli ve bahşişleri ödememiz gerekiyor.

Karnımızı doyurduktan sonra hazırlanıp New York’a doğru dönüş yoluna koyuluyoruz. Yolda bir kere ihtiyaç molası verdiğimiz yerde denk geldiğimiz organik pazardan da nasiplenmeyi ihmal etmiyoruz. Burada organik meyveleri satan suratının boşluk kalmayacak biçimde tamamı koyu renk çillerle kaplı sevimli bir kadın bize her konuda bilgi veriyor. Kendisi aslen dişçiymiş. Çocuğuna bakmak zorunda olduğu için ekstradan bu tür işlere de bakıyormuş. Bize organik ürünleri sattıktan sonra bir de diş sağlığı ve diş bakımı hakkında kısaca bilgi veriyor. Bir taşla iki kuş yani.

Arabanın arkasında organik şeftalilerimiz, elmalarımız, domateslerimiz ve ballarımız ile dönüş yolumuz beş buçuk saat sürüyor. Eve yaklaşmışken Türk restoranından humus, tavuk şiş, köfte, bulgur pilavı, çoban salatası, mantı gibi yazarken bile ağzımın sulandığı ve uzun zamandır tatmadığım Türk yemeklerini sipariş ediyoruz. Kamil Amca önce bizi eve bırakıyor sonra da siparişlerimizi almaya gidiyor. Geldiğinde ise tam anlamıyla ziyafet çekiyoruz. Uzun süredir aş erdiğim Türk yemeklerinin hepsi masada.

Akşam yemeği sonrasında tatlılarımız, meyvelerimiz ve zencefil çayımız da bize eşlik ediyor. Akşamımız televizyon karşısında tembellikle bitiyor.

7 Eylül 2013, Cumartesi.

DSC05278 

DSC05281

Baba Bush’un muhteşem evi.

DSC05282

 DSC05300

Garaj satışından.

DSC05305 

DSC05306 

Kennebunkport’dan.

DSC05272 

DSC05273

DSC05312 

DSC05319

DSC05320

DSC05340

DSC05359

DSC05388

Ogunquit plajından uçurtma festivali manzaraları.

DSC05398

Sabah uyanıp otelin açık büfe benzeri; ama oldukça mütevazi kahvaltısı ile karnımızı doyuruyoruz. Kahvaltı sonrasında Kamil Amcaların konakladığı dış cepheye gittiğimizde Kamil Amca’yı verandada otururken buluyoruz. Biraz laflayıp hazırlanmak için yukarı çıkıyoruz.

Döndüğümüzde herkes yola koyulmaya hazır. İlk durağımız Ogunquit’in uçsuz bucaksız, sonu gözükmeyen, ipeksi kum plajı oluyor. Plajda kalabalıklar toplanmaya başlamışken düzenlenecek bir uçurtma festivalinin hazırlıklarının yapıldığını öğreniyoruz. Her renkten, her boydan uçurtmalar gökyüzünü kaplıyor. Burada çok fazla vakit harcamayıp öğleden sonra tekrardan gelmeye karar veriyoruz ve Kennebunkport kasabasında yer alan baba Bush’un evine doğru yola koyuluyoruz. Birçok insan buraya yarım adacık üzerine konuşlanmış bu ünlü malikanelere göz atmak için geliyor. Ev muhteşem bir manzaranın tam ortasında, okyanus kenarında, ufak bir yarım adacığın üzerinde bulunuyor.  Korumaları ve arabalarını uzaktan kolayca seçebiliyorsunuz. Ev için söyleyebileceğim tek şey ise: muhteşem. Bir süre evin dışı böyleyse, kim bilir içi nasıldır diye hayal etmeye çalışıyoruz. Sonrasında da bölgedeki komşuları olsak, her sabah bir fincan tuz ya da iki yumurta almaya giderdik şeklinde kendi çapımızda espriler yapıp Kennebunkport isimli kasabanın yolunu tutuyoruz.

Bu arada yolda bir başka garaj satışına geliyoruz. Ben buradan minik mavi şişelerden alıyorum. Ev sahibi kadının anlattığına göre ise evleri çok eskiymiş. Yıllar önce bu evde mide problemi olan bir adam yaşıyormuş. Adam bunun için mavi ve beyaz şişelerde hazırlanan mide ilaçlarından içiyormuş ve sonrasında da çöplerini arka bahçesine gömüyormuş. Bu şişeler de bu kadar zaman sonra, arka bahçede sürekli yağmurla beraber kendisini belli ediyormuş. Şu ana kadar bu şişelerden onlarca çıktığından bahsediyor kadın.

Kennebunkport’un merkezine vardığımızde ise Ogunquit’e benzer şekilde sevimli mağazalar, butikler, restoranların yan yana dizilmesi ile oluşmuş ufak bir kasaba bizi karşılıyor. Yoğun bir turist kalabalığını kendisine çekmiş bir biçimde. Kasabada bir süre mağazaları geziyoruz, küçük sokaklarda dolanıyoruz. Sonrasında da yol yakınlarındaki ufak bir restorana oturuyoruz. Burada “mac & cheese” adı verilen peynirli makarnadan söylüyoruz; ama kimse yemekleri beğenmiyor.

Yemek sonrasında biraz daha bölgede dolanıp Ogunquit’e geri dönüyoruz. Odalara dönmeden önce de plaja uğruyoruz. Plajda sabahki uçurtma festivali hala devam ediyor. Devasa plajın kalabalığı ise sabahtan beri oldukça artmış. Kimileri şezlonglarında güneşleniyor, kimileri getirdiği portatif sandalyelerinde denizin ve kumun tadını çıkarıyor, kimileri koşuyor, kimileri oyunlar oynuyor. Biz de biraz yürüyüp uçurtmalar arasında kaybolduktan sonra , kendimize güzel bir yer bulup kumların üzerine uzanıyoruz. Okyanus esintisi, dalga sesi ve güneşin bedenimizi okşamasına izin veriyoruz. Bulunduğumuz yerde bir noktada devasa bir ahtapot uçurtması açıyorlar. Bu mor ve metrelerce uzunlukta olan, hayatımda gördüğüm en büyük uçurtma, bana biraz da türk filmlerinden birinde kahraman Tarkan’ın ahtapotla savaştığı sahneyi hatırlatıyor. Çünkü ahtapotun ayakları üzerimize üzerimize geliyor. Kendi çapımda gülüyorum. Bu uçurtma gördüğüm en mükemmel şeylerden bir tanesi.

Hava kararmak üzereyken odalara geri dönüyoruz. Bir önceki gün olduğu gibi biraz odada dinlenip akşam yemeği için buluşmaya karar veriyoruz. Bir saat kadar dinlendikten sonra bir önceki geceden gözümüze kestirdiğimiz bahçeli restoranın yolunu tutuyoruz. Bu kasabada herkes o kadar ilgili ki; köpekleri görür görmez onlara bir kase su ve yemeleri için haşlanmış tavuk getiriyorlar. Aile işletmesi olan oturduğumuz restoranda sırayla herkes gelip halimizi hatrımızı soruyor. Herkes güler yüzlü, herkes dost canlısı. Mum ışığı eşliğinde hava hafif esintiliyken yemeklerimizi yiyoruz.

Yemek sonrasında Kamil Amca ile beraber köpekleri biraz yürümeye çıkarıyoruz. Bu sırada yağmur da yavaş yavaş atıştırmaya başlıyor. Sharon ve Mina da dün gittiğimiz İtalyan restoranına gidiyorlar tatlı ve kahve için. Köpeklerin kakalarını yapmayı beklerken biz de helak oluyoruz açıkçası. Bizimkiler artist gibi bahçelerde dolaşıyorlar; ama ne yazık ki sonuç yok. Yarım saat sonunda başarılı olduğumuzda ise biz de cafe’nin yolunu tutuyoruz. Lezzetli tatlılar, içimizi ısıtan kahveler eşliğinde günün yorgunluğunu atıyoruz.

Maine güler yüzlülüğü ile kendisini bana çoktan sevdiriyor.

6 Eylül 2013, Cuma.

IMG_0119

Bizim düdüklerin köpek arabası.

DSC05122

 Marginal Walk’un girişinden.

DSC05130

Yol boyunca saklı büyüklü küçüklü plajlara denk geliyoruz.

DSC05137

DSC05146 

DSC05149 

Okyanusa karşı kitap okumaktan daha huzurlusu var mı?

DSC05171 

DSC05172

Mina on the rocks!

DSC05190 

DSC05193

DSC05198 

 DSC05202 

DSC05205 

DSC05206

Perkins Cove’dan manzaralar.

DSC05215

DSC05219 

DSC05222

Kayalıklar kenarında şarap içen çiftler.

DSC05227 

Dream do come true!

DSC05229 

DSC05237 

DSC05244 

DSC05252 

DSC05254 

DSC05260 

Konakladığımız sevimli Amerikan evi.

DSC05263

Ogunquit geceleri.

Sabah erkenden uyanıyorum. Aslen 07:00 civarında evden çıkmayı planlasak da, uyandığımda herkesi evin ayrı ayrı köşelerinde uyuyakalmış buluyorum. Herkesin kendine gelmesi bir saati buluyor. Eşyaları arabaya yerleştiriyoruz. Max ve Junior da bizimle beraber yolculuk edeceği için onların ihtiyaçlarını da yüklüyoruz. Mina ve ben, yolculuk için küçük bir çanta alıyoruz yanımıza. Sonunda yola çıktığımızda ise saat 09:00’u gösteriyor. Maine’e olan yolumuz beş buçuk altı saat kadar sürecek. İlk olarak yakınlardaki bir bagel dükkanına gidip kahvaltı için bir şeyler satın alıyoruz.

Yol boyunca Mina da, ben de arka koltukta o kadar güzel uyuyoruz ki, vardığımızda zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Sadece arada bir yerde ihtiyaç molası veriyoruz, biraz bacaklarımızı esnetiyoruz, köpekleri yürütüyoruz. Maine’e vardığımızda ise Sharon’ın daha önce aradığı birkaç konukevinden bir tanesini seçiyoruz. Konaklayacağımız yerin ‘köpek dostu’ olması gerekiyor. Bu da birçok konukevini ilk etapta elememize neden oluyor. Kalmayı tercih ettiğimiz konukevi ise eski tip, üç katlı bir Amerikan evinin içindeki dairelerden oluşuyor. Son derece şık tasarlanmış, geniş ve mat tonlu odalar daha girer girmez kalbimizi kazanıyor. Kamil Amca ve Sharon içinse evin dışındaki ayrı bölmeden bir oda ayarlıyorlar, köpeklerle beraber oldukları için. Bu dış cephe genelde köpek sahiplerine ayrılıyor, otelin ana binasında yer alan müşteriler rahatsız olmasın diye. Bizim odamız Ogunquit’in ana caddesine bakıyor. Biraz zorlarsak ucundan  Atlantik okyanusunu bile görebiliyoruz.

Odalara yerleştikten sonra öğle yemeği için dışarı çıkıyoruz.  Şehrin ilginç bir havası var. Küçük, samimi ve sakin. Kaldığımız kasabanın adı Ogunquit, anlamı ise “deniz kenarındaki güzel yer.” Yolda yürürken köpekleri bebek arabasına çok benzeyen bir araba ile gezdirdiğimiz için her geçen kişinin ilgi odağı oluyoruz. Herkes mutlaka köpeklerle ilgileniyor, seviyor, bizimle konuşuyor, gülüyor. Karşıdan karşıya geçerken herkes yol veriyor, sadece yayalara değil üstelik, diğer arabalara da. Bir an doğup büyüdüğüm kasabaya gelmişim, herkes beni tanıyor da benim haberim yokmuş gibi hissediyorum. O derece.

Otelimizin bize verdiği kuponlar sayesinde yanı başımızda yer alan İtalyan restoranına gidiyoruz. Yemekler son derece lezzetli. Garsonlar ikramı ve güler yüzlülüğü ihmal etmiyorlar. Yemek sonrasında da yine otelin ikramı olan İtalyan dondurmalarını yiyoruz. Burada aklınıza gelebilecek her türlü dondurma aroması var. Sonra “Anıl, Amerika’ya gelmeden önce aldığı pantolonlara neden sığamıyor?”

Karnımız doyduktan sonra kasabanın en ilgi çekici yanlarından biri olan okyanus kenarından ilerleyen “Marginal Way” adı verilen yaklaşık iki kilometre uzunluğundaki yolu yürümeye karar veriyoruz. Ama fark ediyoruz ki, buraya köpeklerin girmesi yasak. Üstelik 100 USD de cezası var. Böyle olunca Kamil Amca odaya geri dönüyor. Mina, Sharon ve ben de sahile paralel giden kayalıklar üzerinden ilerleyen yolu takip ederek okyanus havasını içimize çekiyoruz. Yol üzerinde muhteşem malikanelere ve evlere tanık oluyoruz. Evlerden bir tanesinin duvarında “Dreams do come true.” yazıyor. Demek ki birilerinin hayali okyanus kıyısında rüya gibi bir eve sahip olmakmış ve bunu gerçekleştirmiş. Şu anda bu kişi, bunun eskiden bir hayal olduğunu evin önünden geçen herkese hatırlatıyor, adeta geçenleri motive edercesine.

Yol boyunca kayalıkların oluşturduğu minik kumluk koylarda güneşlenenlere, denize girenlere rastlıyoruz. Kayalıkların kenarındaki banklarda oturanlar, akşamüzeri koşusunu yapanlar, kayalıkların kıvrımları arasında kendisine sessiz sakin noktalar bulup kitap okuyanlar, ya da sevgilileri ile şarap içenler ise gözümüzden kaçmıyor. Her şey son derece huzurlu. Kasabanın rengi ise mavi ve beyaz.

Yol, Perkins Cove adı verilen minik balıkçı kasabasında son buluyor. Bu kasabada yan yana dizilmiş dükkanlara göz atıyoruz. Nehrin kenarında küçük bir marina bulunuyor, buradan dilerseniz balina izleme turları ayarlayabiliyorsunuz. Ben Sri Lanka’daki son balina izleme maceramdan sonra bu tür aktivitelere şüpheyle yaklaştığım için bu seferlik es geçiyorum. Mağazalardan bir tanesinde uzun zamandır istediğim “Bathing beauties” olarak bilinen eski dönem mayolu kadın figürlerinin biblolarını buluyorum da alıyorum hemen birkaç tane. Perkins Cove’da biraz vakit geçirdikten sonra gün yavaş yavaş okyanusu laciverte boyarken geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz.

Okyanus havasından mıdır bilinmez, Ogunquit’e vardığımızda herkesin üzerine bir yorgunluk çökmüş durumda. Akşam yemeği öncesinde odalara gidip biraz dinlenme konusunda anlaşıyoruz. İki saat kadar sonra tekrar buluştuğumuzda yemek için bir yerlere oturmadan önce kasabanın görece hareketli sokakları arasında biraz yürüyoruz. Max ve Junior yine bütün ilgiyi topluyor. Yanımızdan geçen herkes gülümsemekten kendisini alamıyor; çünkü bu ikili bebek arabası üzerinde son derece sevimli ve şaşkın gözüküyorlar.

Yemek için bir yerlere oturmaya karar verdiğimizde ise saat biraz geç olduğu için birçok yer ya dolu, ya da mutfağı kapatmak üzere. Biz de öğle yemeği için gittiğimiz İtalyan restoranına tekrardan gidiyoruz. Nasıl olsa yemeklerini denemişiz, köpeklerle bir problemleri yok ve de ortamları son derece keyifli. Yemek sohbet muhabbet geçiyor, yemek sonrasında da odaların yolunu tutuyoruz.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s