New Jersey, ABD.

Standard

3 Eylül 2013, Salı.

DSC05067

DSC05058

DSC05075

 

Monksville bölgesinde yemek yediğimiz restoranın yanındaki ufak marina.

DSC05078

DSC05098

Monksville Barajı’nda gün batımı.

Sabah kahvaltısından sonra Sharon işe gidiyor, Mina ve Kamil Amca ise işlerini halletmek üzere dışarı çıkıyorlar. Bense ev sakinliğini yaşamak üzere evde kalmaya karar veriyorum. Herkes gittikten sonra bunca gündür devam eden tembelliğime inat bir süre spor yapmaya karar veriyorum. Evin alt katında spor yapmak için çeşitli spor aletleri bulunuyor, yani daha fazla tembellik için çok da bahanem kalmıyor. Günün geri kalanında ise ev tembelliği devam ediyor.

Akşamüzerine doğru herkes eve geldiğinde Monksville Rezervuarının olduğu bölgeye gitmeye karar veriyoruz. Bize bir buçuk saat mesafede olan bu bölgeye, Kamil Amcaları ilk defa ziyaret ettiğimizde de gelmiştik. Sevimli bir gölün etrafında yer alan ufak bir marina, yanı başına kurulmuş konukevleri ve restoranlar bölgenin ana dokusunu oluşturuyor. Göl kenarındaki klasik restoranımıza gidip lezzetli deniz ürünleri ile karnımızı doyuruyoruz. Kişi başına gelen porsiyonlar yine çekirdek aileyi doyuracak boyutta. Manhattan’dan sadece kilometreler uzakta şehir hayatından bu kadar uzak, el değmemiş bir doğa görmek nefes kesici. Gölün etrafında büyüklü küçüklü kasabalar ve malikaneler yer alıyor.

Dönüş yolunda manzarayı izleye izleye eve dönerken, aynı bölgede yaşayan, Kamil Amca’nın aile dostlarına uğramaya karar veriyoruz. Bu çiftin anne babası da Türkiye’den geldikleri için uğrayıp bir merhaba demek istiyor Kamil Amca. Üstelik büyükannenin Kamil Amca için yaptığı aşure de cabası. Evde tadilat devam ettiği için çok kalmadan, ucundan mücver ve aşureleri tadarak yola koyuluyoruz.

Eve döndüğümüze ise gece bizim için burada bitmiyor. Evde Nintendo WII oyun konsolu bulunduğundan karaoke yapalım diyoruz ve “American Idol” temalı şarkı yarışması ile gece boyunca Kamil Amca’yı da uyutmuyoruz. Ben bet sesimle nasıl yüksek puan alıyorum kimse anlamıyor. Enerjimizi bu oyunla atamayınca üstüne bir de dans yarışması olan “Let’s Dance”i oynuyoruz. Gece gece bizim için de spora dönüşüyor bir noktadan sonra bu oyun. Artık enerjimiz tükendiğinde de yataklara dönüyoruz.

2 Eylül 2013 Pazartesi.

IMG_0024

Artık kullanılmayan eşyaların satışa çıkarıldığı satışlardan bir tanesi.

New Jersey sabahları olarak da adlandırabileceğim, sakin, huzurlu, telaşsız sabahlardan bir tanesi daha. Ev işleri, internet işleri (facebook sayfasını oluşturmak oldukça uzun vaktimi alıyor) derken sonunda kendimizi dışarı atmaya karar veriyoruz. Bugünün amacı bir Amerika klasiği: alışveriş. Yani, Mina ve evdekilerin siparişleri. Aileden biri Amerika’ya gelir de bavulu boş döner mi?

Alışveriş merkezine doğru giderken bulunduğumuz mahalledeki birkaç tane “yard sale” ya da “garage sale” olarak bilinen satışlara denk geliyoruz. Bu satışlar Amerika çapında oldukça yaygın. Evlerinde kullanmadıkları eşyaları olanlar, bu eşyaları bahçelerine ya da garajlarına çıkararak çok cüzi miktarlara satışa sunuyorlar. Genelde bu tür satışlar bahar temizliklerinden sonra düzenleniyor. Biz de birkaçında duruyoruz; ama satılanlar çok da ilgimizi çekmiyor.

Eve biraz uzakta yer alan outlet alışveriş merkezlerinden bir tanesine gidiyoruz. Asya’dayken dışarının sıcak fırtınasından kurtulmanın tek yolu olan klimalı alışveriş merkezleri, Amerika’da kendilerinden nefret ettirmeyi çok iyi beceriyorlar. Alışveriş merkezi, biraz da tatil ve tatilin beraberinde getirdiği indirimler nedeniyle tıklım tıkış. Birkaç mağazayı dolanıyoruz, bir şeyler alıyoruz ve bir bakıyoruz gün yine çoktan yarılanmış bile. Eve dönmeden önce ev alışverişini de aradan çıkarmayı ihmal etmiyoruz.

Eve vardığımızda akşam yemeği için sipariş edilenler belli: sushi! Japonya’dan sonra hiç sushi yememiş olmanın özlemi ile verandanın huzurunda karnımızı doyuruyoruz. Akşam yine aynı tempoyla ve ritüellerle geçiyor.

1 Eylül 2013, Pazar.

DSC04809 

DSC04810 

DSC04836

Weehawken’dan Manhattan manzarası.

Sabah kahvaltı sonrasında uzun zamandır ertelediğim Facebook’ta yolculuğumla ilgili bir sayfa açma işine koyuluyorum. Günlüğümü açtığım altıncı aya kadar, günlüğümde hala bir “hakkımda” kısmı olmadığı düşünülürse, dokuzuncu ayda böyle bir sayfa açıyor olmak benim açımdan çok garipsenmemeli. Hazır yolculuğa bir süre mola vermişken, internetim son sürat hızla çalışırken, (eklemek lazım, Amerika’da 4G bulunuyor) ve yeni bilgisayarım, eski bilgisayarımın aksine her çalıştırdığımda beni sinirlendirmek yerine mutlu ediyorken sayfamı hazırlıyorum, ismi ise: Yolculuk Notları.

Sayfa ile uğraşmak, biriken bütün yolculuğun fotoğraflarını yüklemeye çalışmak bütün günümü alıyor.

Akşama doğru yemek sonrasında, daha önceki gelişlerimde de olduğu gibi Weehawken bölgesine Manhattan’ın gece manzarasını izlemek üzere gidiyoruz. Weehawken, Hudson Nehri’nin tam karşı yakasında yer aldığı için Manhattan’ın ışıklı gökdelenlerle dolu en güzel manzaralarını buradan seyretmek mümkün. Bir saat kadar bölgede oyalanıp fotoğraf çekiyoruz. Akşam rüzgarı yüzümüzü es geçerken sokaklarda dolanıyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan eve dönüyoruz.

31 Ağustos 2013, Cumartesi.

Uyandığımızda hava kapalı. Hani bazı günler olur ya, gerçekten çok bir şeyler yapasınız gelmez. Dışarısı gridir, güneş saklanmıştır, hava rüzgarlıdır, evin dışında sizi çeken çok da bir şey yoktur. Bildiğiniz, güvende olduğunuz yerde kalmak istersiniz. Tembelliğiniz size galip gelsin istersiniz.

Yolda olmanın dezavantajlarından biri, bu tür “çok bir şey yapasınız gelmez” günlerinin size kolay kolay uygulanamıyor olmasıdır. Sürekli hareket halinde olma temposu ve konakladığınız yerlerde garipsenmeme adına çoğu zaman kendinizi dışarı atmak için zorlarsınız. Dışarıda isterse fırtına olsun. Üstelik yoğun tempo nedeniyle en çok ihtiyaç duyduğunuz da işte tam olarak bu hiçlik günleriyken.

Ama bugün değil. Bugünü gerçekten hiçbir şey yapmayarak geçiriyorum. Bilgisayar başında, televizyon başında, evde aileyle skype aracılığıyla konuşarak… Ev ortamının verdiği rahatlığı o kadar özlemişim ki.

30 Ağustos 2013, Cuma.

Sabah uyandığımızda bir önceki gün olduğu gibi Doruk yine erkenden gelmiş. Hep beraber kahvaltı hazırlama geleneğimiz devam ediyor. Türk beyaz peyniri, kaşar peynirini andıran farklı peynirler, domates, salatalık, zeytin, közlenmiş biber, her türlü organik reçel, fıstık ezmesi, badem ezmesi, taze meyveler, çeşit çeşit çaylar. Türk marketinden alınmış pide bile var! Amerika için hep aynı şeyi söylemişimdir bu ülkede yok, yok. Her türlü insan, her türlü şehir, her türlü yemek, her türlü eğlence var. Her türlü, her şey var!

Kahvaltı sonrasında verandada oturup saatlerce muhabbet ediyoruz. Bugün için hiçbir planımız yok, bu da günü oldukça yavaştan almamıza neden oluyor. Sonunda masayı toparlayıp evden çıkmaya hazır hale geldiğimizde, yolculuğumun geri kalanında ihtiyaç duyduğum eşyaları almak üzere alışverişe çıkma konusunda anlaşıyoruz.

İlk durağımız bir adet elektronik mağazası oluyor. Burada, Mina ve evdekiler için birkaç şey bakıyoruz. Sonrasında da spor mağazalarının yolunu tutuyoruz. Ben sonunda yolculuğumun ikinci bölümünde beni idare edecek 40 litrelik bir sırt çantası buluyorum. Bu da benim için, dokuz aydır taşıdığım 60 litrelik sırt çantasına veda anlamına geliyor.

İlk yola çıktığımda yaklaşık 18 kiloyu taşıyan bu pembe – gri sevimli çanta (sevimli dediğime bakmayın, yolculuğumun neredeyse her bölümünde benden bol bol küfür yedi kendisi), yolculuğun sonuna doğru yüküm 7-8 kiloya düştüğünde bana fazla gelmeye başlamıştı. Bu da yolda öğrenilen derslerden bir tanesi. Fazla eşyaya gerek yok! İlk yola çıktığınızda biraz da heyecanla her şeyden fazla fazla alıyorsunuz. Sürekli “Ya ihtiyaç duyarsam? ” diyorsunuz. Ama fark etmiyorsunuz ki, aslında ne kadar az gelişmiş olursa olsun bütün ülkelerde ihtiyaçlarınızı satın alabileceğiniz yerler mutlaka var. En basitinden ben yola çıktığımda yanımda 24 aylık kontak lens taşımaya kalkmıştım. Sonra fark ettim ki neredeyse her orta karar şehirde mutlaka bir adet optikçi ya da lens satan yer var.

Şansıma üstelik alışveriş yaptığımız gün, Labor’s Day olarak bilinen tatil nedeniyle her mağazada indirimler bulunuyor. Bu sayede çantayı tam tamına yarı fiyatına alıyorum. Amerika’da mesafeler uzun olduğundan dolayı git-gel’ler ile bütün gün yine araba içerisinde geçiyor.

Akşama doğru eve döndüğümüzde evde biraz oyalanıyoruz, sonrasında da Doruk’un babası Akın ile Meksika restoranında buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Gittiğimiz bu sevimli restoran Amerika’daki ilk restoran deneyimlerimizden birisi olduğu için gelen kocaman porsiyonlara alışmak biraz zaman alıyor. Yemek sohbet muhabbet ilerliyor. Yemek sonrasında evlere dönmek üzere dağılıyoruz. Biz dönüş yolunda büyük süpermarketlerden bir tanesine uğramayı ihmal etmiyoruz, böylece yolculuk boyunca ihtiyaç duyabileceğim her türlü ıvır zıvır da aradan çıkmış oluyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s