Monthly Archives: Eylül 2013

Washington DC, ABD.

Standard

20  Eylül 2013, Cuma.

DSC05952 

DSC05955

DSC05956

 

Capitol Hill.

DSC05965

DSC05966 

DSC05972 

DSC05983

DSC05984

DSC05985 

DSC05987

DSC05988

DSC05992

DSC06001

DSC06004 

National Air and Space Museum’dan manzaralar.

DSC06008 

National Gallery of Art.

DSC06015 

Repose, John Singer Sargent

DSC06023 

Giant Magnolias on a Blue Velvet Cloth, Martin Johnson Heade.

DSC06035

A Quiet Day Near Manchester, Alfred Thompson Bricher.

DSC06040

DSC06044

The Emperor Napoleon in His Study at the Tuileries, Jacques – Louis David.

 DSC06069

 

The Dance Lesson, Edgar Degas.

DSC06078 

 

Odalisque, Auguste Renoir. 

DSC06094

Young Woman with Peonies, Frederic Bazille.

DSC06096

DSC06113

 Amerika kıtasındaki tek Leonardo da Vinci eseri: Ginevra de’ Benci

Sabah hostel odasındaki insanların gürültülerine uyanıyorum. Gece herkesin oldukça geç uyumasına rağmen nasıl olur da bu kadar erken uyandıklarına anlam veremesem de, hostel odaları özlemediğim, rahat iki kişilik yataklardan sonra çok da aramadığım bir konsept olarak karşıma çıkıyor. Sabah uyandıktan sonra kendime gelmem biraz vaktimi alıyor, bir yandan çantamı sessizce toplamaya çalışırken bir yandan da internet üzerindeki gelişmeleri kontrol ediyorum.  Filipinlerde beraber yolculuk yaptığım, sonrasında da New York’ta denk düştüğüm Julien’in de sabah otobüsü ile Washington’a geldiğini öğrenince, akşamüzeri trene binmeden önce istasyonda buluşmaya karar veriyoruz.

Ben hostelden çıkışımı yapıyorum, eşyalarımı hostele bırakıyorum ve tekrardan yola koyuluyorum. Ayaklarım bir önceki günün aralıksız yürümesinden hala sızlarken bol yürümeli yeni bir güne başlıyorum.

Union Tren İstasyonu’ndan ilerleyerek Capitol Hill’e doğru ilerliyorum. Bu bina Washington DC’deki en önemli bina sayılıyor. Washington DC ile ilgili her haberde, her belgeselde, her filmde mutlaka denk düşeceğiniz beyaz kubbeli bu popüler bina, 1793 yılında inşa edilmiş. O zamandan bu yana birçok yere yıkılıp yeniden inşa edilmek durumunda kalmış. Günümüzde şehrin planı tamamen Capitol Hill üzerine kurulu. Sokak numaralı burayı merkez alarak artıyorlar. Üstelik şehirdeki hiçbir binanın da buradan yüksek olmasına izin verilmiyor. Bunun tek istinası var, o da Washington Anıtı. Amerika hükümetinin yasama organının merkezi olan bu bina hem House of Representatives’e hem de senatoya ev sahipliği yapıyor. Binanın etrafında koruma çok üst düzeyde, çok fazla sayıda turist olsa da bir şekilde herkesi kontrol altında tutabiliyorlar. Örneğin ben girişlerden birine fazla yaklaştım diye bisikletli polislerden bir tanesi tarafından uyarılıyorum.

Biraz fotoğraf çektikten sonra The Mall olarak bilinen, Lincoln Anıtı’ndan Capitol Hill’e kadar uzanan yeşillik bölgeden ilerleyerek yol üzerindeki müzeleri ziyaret etmeye karar veriyorum. Şehrin en önemli müzeleri ve devlet binaları bu alanda yer alıyor. Üstelik müzelerin neredeyse tamamı ücretsiz. İlk durağım Smitshonian’s National Air and Space Museum oluyor, yani havacılık ve uzay müzesi. Şehirde en çok ziyaret edilen müzelerden bir tanesi olan bu müze havacılıktan uzaya, gezegenlerden yıldızlara, astronotlardan pilotlara her konuyu kapsıyor. Detaylı şekilde ayarlanmış sergi salonları yedisinden yetmişine herkesi kendisine hayran bırakıyor. İnteraktif öğeler sayesinde, çok klişe olacak ama, eğlenirken öğrenebiliyorsunuz. Müze içerisinde aynı zamanda Einstein Planeteryum’u yer alıyor. Bir günün bile yetmeyeceği bu müzeye hakkını veremeden 2-3 saatimi ayırıyorum.

Müzeden sonraki durağım National Gallery of Art yani Milli Sanat Galerisi oluyor. Müze birbirine bağlı iki binadan oluşuyor: doğu ve batı binalar.  Batı Galerisi özellikle isimleri oldukça bilinen sanat eserlerine ev sahipliği yapıyor. Amerika’daki tek Da Vinci eseri burada yer alıyor. Monet’ler, Van Gogh’lar ziyaret edenleri hayran bırakıyor. 2-3 saati de burada geçirdikten sonra yavaştan yola çıkma vaktimin geldiğini fark ediyorum.

Müzeden çıkıp hostelin yolunu tutuyorum. Hostele yürümem neredeyse yarım saatimi alıyor. Eşyalarımı aldıktan sonra da Union Tren İstasyonu’na doğru yürüyorum. İstasyonda biraz soluklanırken, Julien’le rastlaşıyorum. Çoktan gelmiş, istasyonun içerisini geziyormuş. Tren vaktim gelene kadar onunla muhabbet ediyoruz. Konuşmadığımız zamanda New York’ta neler yapmış, Washington’da sabahtan beri nereleri görmüş onu anlatıyor. Niagara Şelaleleri’ne gittiğinden bahsediyor, fotoğrafları gösteriyor. Fotoğraflara bakarken bir yandan ayaklarımın sızlamalarını içten içe fark ediyorum. Uzun bir gün olmuş ve sonunda sabit bir yerlere oturduğum için o kadar mutluyum ki, sabahtan beri hiçbir şey yememiş olduğum gerçeğini bile unutmuşum.

Yarım saat Julien’le dolandıktan sonra Julien beni trenimin kalkacağı kapıya bırakıyor. Tren yine oldukça modern, rahat ve geniş. Koltuklara kendimi gömüp müzik, bilgisayar (ne yazık ki, bir öncekinin aksine bu trende kablosuz internet bağlantısı yok), kitap dolu 26 saatlik New Orleans yolculuğum başlıyor.

19 Eylül 2013, Perşembe.

DSC05689 

Trenler son derece rahat.  

DSC05694 

DSC05698 

Beyaz Saray.

DSC05703

Beyaz Saray’ın çatısındaki korumalar. 

DSC05708 

DSC05690

DSC05691

Washington DC sokakları.

DSC05710

 

Sanata adanmış binalar.

DSC05712

DSC05713

DSC05716 

Washington Anıtı.

DSC05733  

DSC05738

 

Hangi özgürlük acaba?

DSC05741 

DSC05742 

İkinci Dünya Savaşı Anıtı.

DSC05752  

DSC05807

 

Washington Anıtı eşliğinde dolunay.

DSC05823 

Lincoln Anıtı.

DSC05830 

DSC05833

DSC05834

DSC05841 

Vietnam Savaşı Gazileri Anıtı.

DSC05845

DSC05851 

DSC05854 

DSC05864 

Kore Savaşı Gazileri Anıtı.

DSC05880 

DSC05881

DSC05885

Martin Luther King Jr. Anıtı.

DSC05890 

DSC05893

DSC05903

DSC05908

FDR Anıtı. 

DSC05920

 

Jefferson Anıtı önünde küçük bir töre ile evlenen eşcinsel bir çiftin düğünü geceme renk katıyor.

DSC05886

DSC05930 

DSC05939 

Jefferson Anıtı.

DSC05945 

DSC05948

Metro rötar yapınca, elli dakika beklemek zorunda kalıyorum. 

Bir Anıl klasiği olmadı mı artık, yolculuk öncesi uyuyamamalar? Gece nedenli nedensiz yere neredeyse her iki saatte bir uyanıyorum. Tekrardan yola koyulacak olmanın heyecanı ve soru işaretleri aklımda bir türlü uyumama izin vermiyorlar. Sonunda gün aydınlanıp saat 08:30’u gösterdiğinde yataktan çıkmaya karar veriyorum. Eşyalarımı toparlamaya uğraşıyorum. Planladığım kadar organize olamasam da nasıl olsa her şey yoldayken bir şekilde yoluna giriyor diyip sırt çantamı dolduruyorum.

Aşağı indiğimde Max ve Junior’ı benim gidişim için giyinmiş buluyorum. Max’i üstünde yakası kalkık bir kot ceketle, Junior’ı ise pırıltılı taşları olan başka bir ceketle görünce kahkahalara boğuluyorum. Bir ara yukarı çıkıp tekrar aşağı indiğimde, Kamil Amca ve Sharon benim için uyarladıkları “Ah o trende bende olsaydım.” şarkısını söylüyorlar. Sharon, şarkıyı daha iki dakika önce öğrenmesine rağmen oldukça iyi bir performans sergiliyor. Yarım saat kadar evde oyalandıktan sonra istasyona doğru yola çıkıyoruz. Washington DC’ye olan trenim saat 12:35’te.

Manhattan’da yer alan Penn Tren İstasyonu’na trenden bir saat kadar önce varıyoruz. Ben Sharon ve Kamil Amca ile vedalaşıyorum. Bu kadar süredir bana ikinci bir aile gibi davranan, rahatım için neredeyse her şeyi düşünen bu güzel insanlardan ayrılmak benim için zor oluyor.

İstasyonda bekleme salonunda bir süre oyalandıktan sonra, trene geçiyorum. Rahat ve geniş koltukları, kablosuz internet bağlantısı ile tren, Asya’dakilerden sonra süper lüks kaçıyor. Bir süre internette dolandıktan sonra uyuyakalıyorum. Yolun geri kalan üç buçuk saatlik bölümü boyunca da bir önceki gecenin uykusuzluğunu atarcasına dinleniyorum.

Washington DC’ye vardığımda saat dördü biraz geçiyor. Konaklayacağım hostelden aldığım bilgileri takip ederek on beş dakika içerisinde hostele ulaşıyorum. Eşyalarımı yerleştirip biraz soluklandıktan sonra da kendimi direk dışarı atıyorum. Telefonumdaki Tripadvisor uygulaması sayesinde belirlediğim bir yürüyüş turunu yaparak akşamüzerini önemli anıtları ziyaret ederek geçirmeye karar veriyorum.

Yürüyüş turu Beyaz Saray’dan başlıyor. Benim konakladığım yerden şaşkın şaşkın Beyaz Saray’a ulaşmam ise neredeyse kırk dakikamı alıyor. Washington DC hiç Hollywood filmlerinden hayal ettiğim şehre benzemiyor. Benim için en şaşırtıcısı ise sürekli gördüğümüz beyaz kubbeli senato binasının, Beyaz Saray’dan oldukça uzakta yer aldığını öğrenmek oluyor. Beyaz Saray işlek yollardan açılan bir meydanda sessiz sakin bir yerde bulunuyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na ve ailesine ev sahipliği yapan Beyaz Saray’ın üst katlarında dürbünler ile nöbet bekleyen korumaları görebiliyorsunuz. 1792 – 1800 yılları arasında inşa edilen bu binanın, 1814 yılında savaş nedeniyle iç bölümlerinin büyük kısmı yanıyor. Altı kata yayılan binada farklı bölümler yer alıyor.

Beyaz Saray’dan sonraki durağım şehrin birçok bölgesinden kolayca görülebilen Washington Anıtı oluyor.  170 metre yüksekliği ile George Washington adına yapılmış bu devasa anıtın tepesine normalde çıkılabiliyormuş; fakat 2011 yılındaki Virginia depremi nedeniyle anıtın birkaç yerinde çatlamalar olmuş, bu nedenle anıtı restorasyon altına almışlar. Washington Anıtı’ndan yürüyerek İkinci Dünya Savaşı Anıtı’na varıyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında verdiği kayıpları anmak adına yapılan bu anıt Fredrich St. Florian tarafından tasarlanmış ve 50 eyaleti temsilen 50 adet sütundan meydana geliyor. Bu sütunların ortasında fıskiyeli bir havuz yer alıyor.

İkinci Dünya Savaşı Anıtı ve Lincoln Anıtı arasında büyükçene bir yansıma havuzu yer alıyor. Amerika’nın diğer her şehrinde olduğu gibi Washington DC’de de çok fazla koşan insan nüfusu var. Akın akın insanlar, kulaklarında müzikleri, rengarenk koşu kıyafetleri ile en olmadık anlarda karşınıza çıkıyorlar. Tahmin edersiniz ki bu yanısma havuzunun bulunduğu bölge de günbatımında koşucular tarafından tercih ediliyor. Havuzu çevreleyen koşucular ve binlerce minik sineğin arasından sıyırılarak gün batımında Lincoln Anıtı’na varmayı başarıyorum. Anıta vardığımda kafamı çevirmemle kocaman pembe dolunayı Washington Anıtı’nın yanı başında tüm görkemi ile görmem bir oluyor. Pembe ay tüm büyüklüğü ile, tüm yuvarlaklığı ile, tüm büyüsü ile yavaş yavaş yükseliyor. Lincoln Anıtı’ndaki merdivenlere oturup bir süre ayı izliyorum.  Sonrasında da anıtı ziyaret etmek üzere binanın içerisine giriyorum. Capitol Hill olarak bilinen senato binasının tam karşısında yer alan bu anıt içerisinde, birçokları için en sevilen Amerika başkanı olan Abraham Lincoln’ın devasa bir heykeli bulunuyor. Heykelin iki tarafında da Abraham Lincoln’un meşhur konuşmaları kazınmış şekilde yer alıyor. Hatırlarsanız 2009 yılında Başkan Barack Obama da kendisini izleyen 400.000 kişilik kalabalığın karşısında konuşmasını burada yapmıştı.

Buradan çıktıktan sonra parkın iki tarafında yer alan Vietnam Gazileri ve Kore Savaşı Gazileri Anıtlarını ziyaret ediyorum. Vietnam Şehitleri Anıtı, duvara kazınmış binlerce ismi yansıtıyor. Kore Savaşı Şehitleri Anıtı ise 19 çelik asker heykeline ve bu askerlerin gölgelerinin yansıdığı, aynı zamanda başka asker yüzlerinin de kazındığı duvardan oluşuyor. Bu arada bölgenin üzerinde sürekli yakın mesafeden dolanan helikopterler eksik olmuyor. 

Sonrasında ziyaret ettiğim FDR Anıtı yani Franklik Delano Roosevelt Anıtı, kiraz ağaçlarının  çevrelediği bölgede yer alıyor. Anıtta Roosevelt’in dört dönem başkanlığı temsil ediyor. Thomas Jefferson Anıtı’nda ise Amerika’nın kurucularından biri olan ve ülkenin şekillenmesinde büyük rol oynayan bu başkanın büyük bir heykeli yer alıyor. İşin güzel tarafı anıtın önünde eşcinsel bir çiftin düğününe denk geliyorum. Oldukça küçük ve samimi bir düğün. Yeminler edildikten sonra grupta yer alan arkadaşları çığlıklar atıyorlar. Anıtları küçük bir göletin etrafına dizilmiş şekilde ziyaret edebiliyorsunuz. Göletin etrafında iki tane de tilkiye rastlıyorum. Burası öyle bir şehir işte tilkiler, sincaplar sokaklarda çekingen adımları ile dolanıyor.

Sonrasında yürüyerek tekrardan Washington Anıtı’nın bulunduğu bölgeye gidiyorum ve buradan metroya binmeye karar veriyorum, lakin ayaklarımın beni daha fazla taşıyacak gücü kalmamış. Şansıma ilk metro hattını alıp ikincisine binmek üzere değiştirdiğimde, metro rötar yapıyor. Elli dakika kadar istasyonda kalabalık bir grupla beklemek zorunda kalıyoruz. Metro nihayet geldiğinde Union Tren İstasyonu’nda inip hostelime doğru ilerliyorum. Tüm günün yorgunluğu bir anda etkisini gösteriyor.

Reklamlar

New Jersey, ABD.

Standard

18 Eylül 2013, Çarşamba.

DSC05685  

DSC05688

 

Çim hokeyi maçından.

Sabah uyandıktan sonra kahvaltı, televizyon karşısı tembellikleri, bitmek bilmeyen arka arkaya gösterilen “Law and Order” bölümleri derken günün nasıl geçip gittiğinin farkına bile varamıyorum. Bir yanımda Max, bir yanımda Junior, Kamil Amca ve Sharon çalışırken evde tek başıma vakit öldürüyorum. Ara ara da yukarı kata çıkıp eşyalarım tamam mı, yarın çıkacağım yolculuk için herhangi bir şeye ihtiyacım var mı onu kontrol ediyorum.

Akşamüzeri Sharon eve dönüyor. Bölgedeki popüler İtalyan restoranında ikimiz için rezervasyon yaptırdığını söylüyor. Sonrasında da Sharon’ın bir arkadaşının kızının Montclair Üniversitesi’ndeki “Field Hockey” yani çim hokeyi oyununu izlemeyi planlıyoruz. İtalyan restoranına gittiğimizde restoranın Türk garsonu bizi karşılıyor. Sharon, benim dünya turu yaptığımdan bahsedince kısaca bunun hakkında konuşuyoruz. Sharon’la yemek oldukça keyifli geçiyor. Yemek boyunca leziz İtalyan yemekleri eşliğinde muhabbet ediyoruz. Yemek sonrasında da Montclair Üniversitesi’nin yolunu tutuyoruz.

Sahaya vardığımızda oyuna oldukça geç kalmışız. İlk iki çeyrek bitmiş, son çeyrek de başlamak üzere. Ben içten içe seviniyorum, oyun her ne kadar ilgimi çekse de hava o kadar soğuk ki. Şehir bir anda yaz günlerinden, sonbaharın sert ayazlarına geçmiş. Son çeyrek boyunca tezahürat yapan anne babalar eşliğinde iki takımı izliyoruz. Sharon’ın arkadaşının kızının takımı açık ara farkla oyunu kazanıyor. Ben de anne babaların çocukları uğruna katlandığı işkenceleri düşünüyorum bir yandan. Sharon’ın arkadaşları bu oyunu kızları oynamaya başlayana kadar daha önce hiç duymadıklarını anlatıyorlar; ama görülen o ki şu anda da en sıkı takipçisi olmuşlar, gözlerini oyundan ayırmıyorlar bile konuşurken.

Oyun sonrasında sahaya geçip kızları tebrik ediyoruz, ayak üstü biraz muhabbet ediyoruz, sonrasında da eve dönüyoruz. Eve döndüğümüzde “St. Elmo’s Fire” var televizyonda, en sevdiğim. Uyumadan önce filmi izliyorum, ilk defa üniversiteyken izlediğimde hissettiklerimi hatırlayıp kendi çapımda nostalji yapıyorum. Film sonrasında da kendimi direk yatağa atıyorum, yarın benim için oldukça uzun bir gün olacak.

17 Eylül 2013, Salı.

IMG_0561

 

Bizim kartopları.

Kahvaltı sonrasında yolculuğumun bir sonraki bölümüne karar vermek üzere kolları sıvıyorum. İlk etapta planladığım gibi ABD’yi bir baştan bir başa araba ile geçme planlarım, hem tek başıma olmanın, hem de aracı New York’ta alıp San Francisco’da bırakmanın tek yön maliyetinin çok abartı olmasının etkisiyle bir başka bahara kalıyor. Önümdeki ikinci ve en mantıklı alternatif ise ülkeyi tren ile geçmek. Ülkede, Amtrak adı verilen çok gelişmiş bir tren sistemi işliyor. Her gün neredeyse 300 treni ile ülkenin her yerinde yolculuk yapabileceğiniz Amtrak trenleri saatte 240 kilometreye kadar da hızlanabiliyorlar.

Üstelik internette yaptığım araştırmalar sonucunda Amtrak’ın tren pasoları olduğunu öğreniyorum. Benim yolumu sonlandırmak istediğim şehir güney kıyısındaki San Francisco. Düşünüyorum, iki haftalık paso bu tür bir yolculuk için gayet uygun gözüküyor. İşin güzel tarafı, bu paso yol üzerinde sekiz şehirde durma hakkı da veriyor. Normalde bir uçak biletine vereceğim ücreti, tren pasosuna vererek çok daha keyifli bir yolculuk çıkaracağıma inanıyorum kendime. New York’tan San Francisco’ya ulaşmak için de farklı alternatif rotalar bulunuyor. Ben en sonunda hep görmek istediğim New Orleans’a uğrayıp oradan Memphis, Chicago, Denver, Salt Lake City üzerinde durarak San Francisco’ya varacağım tahmini bir plan yapıyorum. Sonrasında da tren biletlerini bir an önce almak için evden Sharon’la beraber çıkıyorum. Kamil Amca, Sharon’ı bıraktıktan sonra beni de Penn İstasyonu’na bırakıyor.

Penn İstasyonu’nda gişelerden bir tanesine gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Kadın benimle çok ilgilenmek istemediği için bana rezervasyon numarasını veriyor ve işimi telefonla halletmem gerektiğini söylüyor. Ben de tren istasyonunun hengamesinde bana verilen numarayı arıyorum. Telefonun karşısındaki kadın beni sabırla dinleyip sekiz yolculuğumu da teker teker onaylayıp rezervasyonlarımı yapıyor. Sonrasında tekrardan gişelere gidip 439 USD karşılığında tren pasosunu ve tren pasosu ile de bütün tren biletlerini alıyorum.

İstasyondan çıktıktan sonra yürüyerek Port Authority Otobüs İstasyonu’na gidiyorum ve buradan New Jersey’e gidecek olan 190 numaralı otobüse biniyorum. Kamil Amca beni otobüs durağından alıyor. Eve döndüğümde her şeyi halletmiş olmanın rahatlığı var üzerimde. Sonrasında Sharon da eve dönüyor. Akşam yemeği için Kamil Amca’nın hazırladığı son derece leziz ev yapımı pizzaları yiyoruz. Yemek sonrasında Sharon’la verandada uzunca muhabbet ediyoruz ve akşamı absürt realite programlarını izleyerek geçiriyoruz. Bu ülkede aklınıza gelebilecek her konuda bir realite programı var ya, anlamak anlamlandırmak mümkün değil.

 

 

 

Boston, ABD.

Standard

16 Eylül 2013, Pazartesi.

DSC05572

Massachusetts Hükümet Binası.

DSC05577

Boston Common’ın evsizleri.

DSC05579

DSC05581

Park Street Kilisesi.

DSC05589

DSC05600

DSC05602

DSC05605

DSC05607

DSC05616

DSC05631

Granary Burying Ground’dan manzaralar.

DSC05637

Old Corner Bookstore’un yerinde şimdilerde bir Meksika restoranı bulunuyor.

DSC05647

DSC05650

Faneuil Hall önünde Samuel Adams’ın heykeli de bulunuyor.

DSC05659

Yapabilirsiniz!

DSC05662

DSC05663

DSC05664

Old North Kilisesi’nden.

DSC05666

DSC05671

Copp’s Hill Burying Ground, en geniş koloni dönemi mezarlıklarından bir tanesi.

DSC05673 

DSC05679

Uzaktan gözüken anıt, Bunker Hill Monument.

DSC05680

Boston manzaraları.

DSC05681

DSC05682

Yangına da denk geliyorum.

DSC05684

Boston’da da birçok şehirde olduğu gibi cüzi ücretlerle kullanabileceğiniz bisiklet sistemi bulunuyor.

Gece şaşırtıcı bir şekilde güzel uyuyorum. Sabah John’un yoga için evden ayrılışına uyansam da yataktan alarmla 07:00 civarında çıkıyorum. John da, Caroline da çalıştıkları için gün içerisinde ben de onlarla beraber erkenden evden çıkacağım. Evden ilk olarak Caroline çıkıyor, bir yarım saat kadar sonra da John ve ben metro durağının yolunu tutuyoruz. Şansıma hava oldukça kapalı, sonradan fark ediyorum ben John’un arada çaktırmadan benim çantamın içine bir şemsiye bıraktığını.

Gün içindeki amacım “Freedom Trail” olarak bilinen Özgürlük Yürüyüş Yolu’nu tamamlamak. Boston genelinde çizilmiş tuğla rotayı takip ederek dört kilometrelik yol boyunca Amerikan Devrimi’ne ve erken ABD tarihine yakından tanıklık edebileceğiniz bu yürüyüş yolu, aynı zamanda Boston’ı kısa sürede görüp anlamanız için de en uygun yöntem. Metro ile “Downtown Crossing” istasyonunda iniyorum. Sokakta takım elbiseleri ile telaşlı telaşlı işe giden kalabalıklar, sabah koşularını yapan rengarenk spor kıyafetli insanlar, parklarda uyuklayan evsizler ve sabahın en erken saatlerinden birinde, üstelik Boston’ın en yağmurlu günlerinden birinde Boston’ı keşfetmeye çıkmış ben!

Özgürlük Yürüyüş Yolu’nun ilk durağı “Boston Common” oluyor. Burası aynı zamanda ABD’nin ilk şehir parkı. Muhtemelen güneşli havalarda daha sevimli olduğunu tahmin ettiğim parkta, ve parkın göbeğinde yer alan minik göletin etrafında bir tur atıyorum. Bu alan 1830’lara kadar besi hayvanları için otlanma alanıyken, ABD’nin ilk yıllarında İngiliz askerleri için askeri bölge görevi görmüş. Damga Kanunu iptal edilip Devrim Savaşı bittiğinde de kutlamalar burada yapılmış. Parkın yakınlarında 1798 yılında tamamlanmış Massachusetts Hükümet Binası tuğla duvarları ve altın kubbesi ile dikkat çekiyor. Buradan yine aynı bölgede yer alan Park Street Kilisesi’ne uğruyorum. 1809 yılında inşa edilmiş bu kilise bölgedeki ilk cemaatsel kiliselerden bir tanesi. Üstelik hapishane reformu, kadınların köleliğe karşı protestoları gibi tarihteki birçok olay da bu kilisede gerçekleşmiş.

Kiliseden sonraki durağım “Granary Burying Ground” oluyor. Burada 2345 mezar taşı yer alıyor. Bazılarına göre ise 8000 kadar kişi bu mezarlıkta gömülü bulunuyor. Benjamin Franklin’in anne ve babasının, John Hancock’un, Paul Revere ve Samuel Adams’ın mezarlığı da şehrin göbeğindeki bu ufak mezarlıkta ziyaretçileri bekliyor. Mezarlıkta bir süre dolaşıp değişik mezar taşlarını inceledikten sonra King’s Chapel’a gidiyorum. Bu ufak kilise aslen İngiliz yasalarını Amerika’da uygulamak için gönderilmiş İngiliz askerleri için inşa edilmiş ve kilisenin inşası 1754’te tamamlanmış. Kilisenin yanı başında ufak bir mezarlık da bulunuyor. Massachusetts’in ilk kadın valisi Mary Chilton’ın mezarı da burada yer alıyor. Yol üzerinde rotayı takip ederek Amerika’daki en eski devlet okulu olan “Boston Latin School”u, Amerika’daki en eski kitapçılardan biri olan “Old Corner Boookstrore”un bulunduğu binanın önünden geçiyorum.

Amerikan Devrimi’nin öncü hareketlerinden biri olan, halkın İngiliz hükümetine yüksek vergi ödemeyi protesto için bir araya geldiği Boston Tea Party hareketinin gerçekleştiği meşhur “Old South Meeting House”u görüyorum. Amerikan Devrimi öncesi İngiliz hükümetinin görev yaptığı “Old State House” yani eski hükümet binasını ziyaret ediyorum. Burası aynı zamanda Commonwealth’in ilk yönetim binalarından bir tanesi. Tarih derslerinden de hatırlayacağınız, meşhur “No taxation without representation” yani “Temsil edilmek yoksa, vergi de yok. ” sözünü Samuel Adams bu bina içerisinde etmiş.

1770 yılında meydana gelen beş kişinin öldüğü “Boston Massacre” yani Boston Katliamı da bu binanın hemen dışında gerçekleşmiş. Buradan sonraki durağım “Faneuil Hall” oluyor. Burası Şeker Yasası, Damga Yasası, Townshend Yasası’na karşı protestolar hep bu binada başlamış. Buradan sonra devrimin ünlü isimlerinden Paul Revere’nin annesi, eşi ve 16 çocuğu ile yaşadığı evin önünden geçiyorum. Bu evin yakınlarında Boston’daki en eski kilise olan Old North Kilisesi’ne doğru ilerliyorum. Kilisenin içinde dışarıda aralıksız yağan yağmurdan dolayı biraz soluklandıktan sonra yakınlarda bulunan bir başka mezarlığı ziyaret ediyorum: Copp’s Hill Burying Ground. 1659’da inşa edilmiş bu mezarlık bölgedeki en geniş koloni dönemi mezarlığı.

Yağmur şiddetini oldukça artırdığında yürüyüşün son duraklarına uzaktan bakıp istasyonun sıcak ortamına sığınmak üzere istasyonun yolunu tutuyorum. Bulduğum en yakın metro durağına girip otobüs istasyonuna gidiyorum. İstasyon içerisinde oyalanmak çok daha kolay oluyor. Saatler 13:30’u gösterdiğinde de neredeyse 6 saatlik otobüs yolculuğum başlıyor. Yolun büyük kısmında uyuyorum. New York’a vardığımda Newark için otobüs değiştirmem gerekiyor. Newark otobüsü yirmi dakika rötarla geliyor, sonrasında da yola koyulduğumuzda oldukça sıkışık bir trafiğe takılıyoruz. Sonunda Newark’a vardığımda ise Kamil Amca’yı çoktan gelmiş buluyorum.

Eve dönerken yakınlardaki Hünkar Türk restoranından en sevdiğim köftelerden alıyoruz. Buranın sahibi teyzenin iki kızı varmış. Birisi Türk konsolosluğunda çalışıyormuş, diğeri ise dişçi olmuş. Benim neden işi bırakıp gezmeye çalıştığıma anlam veremiyormuş, özellikle herkes benimki gibi bir iş isterken. Ah işte teyze diyorum, öyle olması gerekiyormuş demek ki.

Eve döndüğümüzde Sharon, Max ve Junior beni bekliyor. Biraz muhabbet ettikten sonra erkenden yatağın yolunu tutuyorum ben.

15 Eylül 2013, Pazar.

Sabah mutfaktan gelen muhteşem kokulara uyanıyorum. Ansel, yine mutfakta harikalar yaratıyor olacak ki, kokular üst kata kadar geliyor. Aşağı indiğimde Aytuğ da çoktan uyanmış. Beraber kahvaltıyı hazırlıyoruz. Ansel de bize katılıyor. Kahvaltı sonrasında ise Ansel bizi araba ile tren istasyonuna bırakmayı öneriyor. Gün içerisinde trenle Boston’a gitmeyi amaçlıyorum. Boston’da, daha önce düğünlerine geldiğim John ve Caroline yaşıyor. Gelmişken onları da görmek istiyorum.

Benim tren vaktine doğru evden çıkıyoruz. Ansel, bizi istasyona bırakıyor. Ben sadece 10 USD karşılığında Providence – Boston tren biletimi alıyorum. Bir süre istasyonda bekledikten sonra Aytuğ ile vedalaşıyoruz. Ben de trene geçiyorum. Tren yolculuğu bir buçuk saat civarında sürüyor. Boston’ın merkezi tren istasyonunda indikten sonra metroya binip Central istasyonuna gidiyorum. John, beni buradan alıyor. John’u en son üç sene önce görmüşüm.

John beni almaya geldiğinde kocaman sarılıyoruz. Zaman bazı insanları hiç değiştirmiyor. Evlerine doğru yavaşça yürüyoruz. Bir süre önce Princeton’da doktora yaparken sürpriz bir kararla Boston’a taşınmışlar. Konuşmadığımız sürede o kadar fazla şey olmuş ki, ben bir yandan gelişmeleri öğrenip arayı kapamaya çalışıyorum. Yeni evlerine taşınalı ise sadece bir hafta olmuş, bu nedenle evde taşınma telaşı hala devam ediyormuş. Kapıya doğru yaklaşırken Caroline kapıyı açıyor sıcacık bir gülümsemeyle. “Sesini uzaktan tanıdım. ” diyor. İçeri girdiğimde bir saate yakın olanlardan, benden, onlardan konuşup arayı kapamaya çalışıyoruz. Biraz başarılı olduğumuzda ise John ile beraber yemek yemeye çıkıyoruz. Caroline ben gelmeden önce arkadaşları ile olduğu için hem yorgun, hem de karnı tok.

Biz yakınlardaki bir Meksika restoranına gidip John’a Türkçe pratiği olsun diye biraz Türkçe konuşuyoruz. Yemek sonrasında eve döndüğümüzde Caroline’ı da alıp ev alışverişe çıkıyoruz. Ben buraya, bu kadar telaşları arasında onları görmek için geldiğim için günlük düzenlerini bozsunlar istemiyorum. Beraber biraz uzakta bulunan bir süpermarkete gidiyoruz. Pazar kalabalığında alışverişimizi yapıp eve dönüyoruz. John, akşam yemeğini hazırlıyor: sebzeli makarna. Kırmızı şaraplar eşliğinde akşam yemeği ve muhabbet ile akşam karanlığa karışıyor.

Rhode Island, Amerika.

Standard

14 Eylül 2013, Cumartesi.

DSC05476

DSC05479

Newport’un limanında yer alan tekne şovundan.

DSC05483

DSC05486

Merhaba Atlantik Okyanusu!

DSC05491

DSC05495

DSC05497

DSC05519

Easton Plajı’ndan manzaralar.

DSC05526

DSC05533

Newport Cliff Walk, okyanusa paralel uzanan bir yürüyüş yolu.

DSC05544

DSC05546

DSC05548

Newport’un malikaneleri.

DSC05553

DSC05554

DSC05558

DSC05559

Newport son derece sevimli bir okyanus kasabası. 

Sabah erkenden uyanıp kahvaltı hazırlıyoruz. Domates, salatalık, zeytin, peynir çeşitleri, taze kavun… Kahvaltı için Aytuğ’un odasına açılan balkona kuruyoruz sofrayı. Hava hafif soğuk olsa da güneş kemiklerimizi ısıtıyor. Ansel de bize katılıyor. Kahvaltı sonrasında masayı toplayıp yavaştan yola koyuluyoruz. Bugün amacımız Newport plajına gitmek. Newport, Providence’ın 37 kilometre güneyinde yer alıyor. Genelde New England bölgesinin yazlık kasabası olarak bilinen Newport, tarihi malikaneleri ile ün yapmış. Ben bu şehre ilk defa 2010 yılında yüksek lisanstan arkadaşlarım John ve Caroline’ın düğünü için gelmiştim. Haziran’ın hafif bulutlu ama sevimli dönemleriydi.  Okyanus kıyısındaki yeşilliklerde uçurum kenarına kurulmuş bir otelde düzenlenen düğünleri, şu ana kadar katıldığım düğünler arasında en ince düşünülmüşlerden bir tanesiydi. Düğün sonrasında orada tanıştığım bir grup insanla bölgeyi gezme fırsatımız olmuştu. O zaman hayran kalmıştım bu şehrin uçsuz bucaksız plajlarına, masallardan fırlamış malikanelerine, samimi sokaklarına…

Newport’a olan yolumuz bir saat kadar sürüyor. İndiğimizde ise daha önceki ziyaretimin tanıdık parçaları teker teker bir araya gelmeye başlıyor. Otobüs istasyonundan gideceğimiz Easton Plajı’na kadar yürümeye karar veriyoruz. Bu sırada iskelede düzenlenen bot şovuna denk geliyoruz da bir süre burada etrafı inceliyoruz. Dükkanlar, tekneleri ziyaret eden kalabalıklar, lezzetli yemek kokuları arasında birkaç tur attıktan sonra da plaja kadar olan yolu yürüyoruz.

Plaja vardığımızda ilk işimiz karnımızı doyurmak oluyor. Plaj kenarına kurulmuş restoranların birinden meşhur “lobster roll” adı verilen ıstakoz sandviçleri alıyoruz. Sonrasında da plaja iniyoruz. Plaj kenarında bir süre yürüyoruz, su o kadar soğuk ki. Girmemize imkan yok. Biz de ipeksi ve ayaklarımızı ısıtan kumlar üzerinde tur atıyoruz. Sonrasında da sonunda kendimize bir yer beğenip havluları seriyoruz. Türkçe müziğimizi de açıp güneş altına uzanıyoruz. Keyfimize diyecek yok. Bir buçuk saate yakın burada duruyoruz. Bedenimizi ısıtan güneş ışınları, yumuşacık kumlar, arkadan gelen rüzgar ve dalga sesleri, arada oyun oynayan çocukların gülüşmeleri… Biz kalmaya yakınken okyanus kenarında bir evlilik töreni gerçekleşiyor. Arka planda da biz. Durum benim biraz komiğime gitse de, evlenen çiftin heyecanı her hallerinden anlaşılıyor.

Plajdan çıktıktan sonra okyanus kenarındaki kayalıklardan okyanusa paralel uzanan “Cliff Walk” olarak bilinen 5,6 kilometrelik yolun bir kısmını yürüyoruz. Okyanusun dalgaları, günbatımı, kayalıkların etrafına yayılmış sevimli evler muhteşem bir atmosfer yaratıyor. Dönüş yolunda ise farklı bir rota seçiyoruz. Malikaneler arasında iki tarafını kocaman ağaçların kapladığı geniş yollardan ilerleyerek şehir merkezine geri dönüyoruz. Arada şans eseri benim ilk geldiğimde konakladığım küçük evi de buluyoruz. İçerisi adeta bir müzeyi hatırlatan bu ev, bir anda bütün anılarımı gözümün önüne seriyor.

Tekrardan şehir merkezine vardığımızda ise akşam yemeği için güzel bir Meksika restoranı seçiyoruz. Açık bahçesi, renkli ışıkları ile bizden tam puan alan restoranda biraz alkol, doyurucu yemekler, güzel müzik ve sohbetin tadına varıyoruz. Yemek sonrasında benim ilk gelişimde denediğim ve çikolatası ile meşhur pastaneye gidiyoruz. Tatlı niyetine buradan aldığımız devasa parça çikolataları otobüsümüz öncesinde, yakınlardaki Starbucks’a gidip çay ve kahve eşliğinde mideye indiriyoruz.

Otobüs saati yaklaştığında da istasyonun yolunu tutuyoruz. Otobüsümüz tam vaktinde geliyor. Dönüş yolunda. yolda bir kasabadan aldığımız ve Cumartesi gecesini Providence’ın hareketli gece ortamında geçirmek için süslenmiş gencecik grup bana yaşlandığımı hatırlatıyor.

Eve döndüğümüzde Aytuğ da, ben de oldukça yorulmuşuz. Biraz televizyon kanalları arasında dolaşıp saat on ikiyi gösterirken uykuya dalıyoruz.

13 Eylül 2013, Cuma.

DSC05451

Providence’ın merkezinde  sayıca çok olmasa da yüksek gökdelenler yer alıyor.

DSC05452

DSC05455

Her bina yine tarih dolu.

DSC05460

DSC05461

DSC05465

DSC05466

DSC05467

Brown Üniversitesi’nden manzaralar.

DSC05470

DSC05472

Providence manzaraları.

Sabah 05:30’da uyanıp 06:00’da evden çıkıyoruz. Kamil Amca beni sabah trafiğinden en az etkileneceğimizi düşündüğü Newark otobüs istasyonuna bırakıyor. Amerika’da yolculuk etmenin güzel taraflarından bir tanesi de çoğu zaman şehirlerde tren ve otobüs istasyonlarının aynı binada bulunması.  İstasyon önünde biraz bekledikten sonra gelen otobüse biniyorum. Otobüs rahat; içinde kablosuz internet bağlantısı ve elektroniklerinizi şarj edebilmeniz için bir de priz bulunuyor.

Newark’tan yarım saatlik bir yolculukla New York’a gidiyorum, New York’ta aktarma yapmam gerekiyor. Yolculuğum ise Providence’a. Providence’ta, Türkiye’den arkadaşım Aytuğ yaşıyor. O da neredeyse üç hafta kadar önce işi bırakıp ABD’ye geldi; ama onun amacı farklı, Brown Üniversitesi’nde doktora yapmak.  Farklı bir kıtada bu kadar yakınken görmeden gitmek istemediğim güzel insanlardan bir tanesi. Providence’a olan yolculuğum beş saat kadar sürüyor.  Ben yine yol boyu uyuduğum için yolun nasıl geçtiğinin farkına varamıyorum. İnmeme yakın Aytuğ arıyor.  İneceğim yer konusunda teyitleştikten sonra Providence’ın Kennedy Plaza isimli merkezinde buluşuyoruz. Sabah bıraktığım gri New York’un aksine, Providence’ta hava oldukça güneşli ve sıcak.

İlk işimiz bir İtalyan restoranına gitmek oluyor. Karnımızı doyururken de benim yolculuklarımdan bahsediyoruz.  Aytuğ’u en son görmemin üzerinden bir yıl geçmiş neredeyse. Herkes, her gün dünya turuna çıkmadığı için Aytuğ’un bu konuda soruları da bol oluyor. İşin garip yanı yolda bu kadar uzun zaman geçirip bu fikrin içine girince benim bakış açımın da değişmiş olması. Eskiden yola çıkanları şaşkınlıkla takip ederken, an itibariyle yaptığım şey dünyanın en normal işiymiş gibi hissediyorum. İnsan psikolojisi işte.

Yemek sonrasında Aytuğ bana bölgeyi gezdiriyor.  Providence, Rhode Island eyaletinin başkenti, aynı zamanda da ABD’de ilk kurulmuş şehirlerden bir tanesi. İlk endüstriyelleşen şehirlerden bir tanesi olan Providence, uzun seneler “Endüstri’nin arı kovanı” olarak anılırken, günümüzde daha çok”Yaratıcı Başkent” olarak biliniyor. Bunun en büyük nedeni de bölgedeki yoğun sanatçı grubu. Burası küçük; ama her şeyi içinde barındıran, ülkenin en prestijli okullarından iki tanesine (Brown Üniversitesi ve Rhode Island School of Design) ev sahipliği yapan, dolayısıyla yoğun bir öğrenci nüfusuna sahip sevimli bir şehir.

Sokaklarda biraz turlayıp tarihi binalara hayan kaldıktan sonra, Aytuğ bana üniversiteyi gezdiriyor.  Türkiye’den ve Londra’daki okulumdan farklı olarak okulun ortamı o kadar rahat ki, girişte kimlik göstereceğiniz güvenlik görevlileri bile bulunmuyor. Ben hayran hayran geziyorum. Tuğla binalarına, ortamına, kütüphanesine… Son olarak kendi bölümüne götürüyor Aytuğ beni. Burası ise tam tamına ev ortamını hissettiriyor. Rahat koltuklar, açık renk mobilyalar, geniş kanepeler. Providence’a kanım çabuk kaynıyor.

Okuldan çıktıktan sonra etrafta biraz daha dolanıp Aytuğ’un yaşadığı eve yürüyerek gitmeye karar veriyoruz. Aytuğ burada birisi Çinli Amerikalı, diğeri Amerikalı iki ev arkadaşı ile kalıyor. Eve uğramadan önce süpermarkete gidip hafta sonu alışverişini de aradan çıkarıyoruz. Aytuğların evi yoğun bir çam ağacı grubunun içerisinde saklı duruyor. Etrafını doğal bir çit gibi çevreleyen kocaman çam ağaçlarına ben bayılsam da, Aytuğ evin güneş almadığından şikayetçi. Evde biraz soluklandıktan sonra Aytuğ’un ev arkadaşı Sean ile tanışıyorum. Akşam doktora gruplarındaki Kanadalı bir kızın yüksek lisans tezini bitirmesini kutlamak için Thai restoranına yemeğe gitmeye karar veriyoruz. Aytuğ’un diğer ev arkadaşı Ansel de bize yemekte katılıyor. Akşam, çok güzel bir grup insan, güzel yemek ve güzel muhabbetle sonlanıyor. İnanmazsınız ama Thai yemeklerini özlemişim.

Yemek sonrasında önce okula uğrayarak Fizik bölümünden Ansel’in eşyalarını alıyoruz. Cuma gecesi olmasına rağmen departmandakiler harıl harıl çalışıyorlar. Departmanda, Einstein’ın devasa karton posteri bulunuyor. Eve dönüşü ise otobüsle yapıyoruz. Çok geç olmamasına rağmen herkes oldukça yorulmuş. Televizyonda biraz komedi programları izleyip uyuyoruz.

New York, ABD.

Standard

12 Eylül 2013, Perşembe.

DSC05408

DSC05416

DSC05427

Grand Central Tren İstasyonu.

IMG_0323

Central Park’ta yağmurdan köprü altına saklananlar.

DSC05444

DSC05449

IMG_0326

IMG_0400

Yağmura yakalanınca.

Burada gündüzleri ve geceleri arka arkaya aralıksız “Law and Order” bölümlerini gösteriyorlar. Ankara’dayken de, ne zaman televizyonda denk gelsem, başından bir türlü kalkamadığım bu dizi, burada adeta bizdeki “Doktorlar” dizisinin yerini almış. Tek bir farkla, “Doktorlar”ın aksine, bu dizi izlenebilecek kadar ilgi çekici. Sabah yine kahvaltı sonrası, bölümlerine denk gelince bir süre ekrana kilitleniyorum. Köpekler iki yanımdayken hele tadına doyum olmuyor.

Öğlen Sharon Manhattan’a gideceği zaman ben de onunla beraber hazırlanıyorum. Kamil Amca, Sharon’ı bıraktıktan sonra beni de meşhur Grand Central Tren İstasyonu’na bırakıyor. Bu istasyon, Manhattan’da görmeyi çok isteyip her seferinde ihmal ettiğim bir yer olduğu için bu gelişimde görüp aradan çıkarayım istiyorum. İstasyon, 1913 yılında açılmış, yani bu sene 100. yılını kutluyor. İçindeki 44 platformu ile dünyadaki en büyük istasyonlardan bir tanesi olma özelliğini taşıyor. İstasyondan içeri girdiğimde aynen filmlerden hayal ettiğim gibi bir manzara beni karşılıyor. Zaten çoğumuz Amerika’daki neredeyse her popüler öğeye Amerikan filmlerinden yeterince aşina değil miyiz? Kocaman ana meydanı, ortasında yer alan küçük bilgilendirme gişesi, iki başından akan merdivenleri, işlemeli tavanı, camları… Yarım saat kadar tren istasyonunda kalıp fotoğraf çekiyorum. Hani demiştim ya herkesin akıp gittiği ve sürekli hareket halinde olduğu yerlerde sabit durmak hoşuma gidiyor diye. İşte yine öyle bir zaman dilimi benim için.

Saat 15:30’u gösterirken de Julien’le buluşmak üzere Times Meydanı’nın yolunu tutuyorum. Julien, benim Filipinler’de üç hafta boyunca beraber yolculuk yaptığım Fransızlardan bir tanesi. Dünya küçük ya, bu sefer de New York’da denk düşüyoruz.

Times Meydanı’na doğru yürüdüğümü düşünürken aslında tam da zıt yöne doğru ilerlediğimi fark etmem biraz zamanımı alıyor ve on beş dakika rötarla buluşma noktasına varıyorum. Julien çoktan gelmiş. En son Filipinler’de Tagbilaran’da vedalaştığım Julien ile tekrar karşılaşmak zamanın ne çabuk akıp gittiğini tekrar hatırlatıyor bana.

Julien’in ilk ABD yolculuğu. Üstelik 13 saatlik bir yolculuktan geliyor. Biraz bölgede turluyoruz. Sonrasında da yemek yiyecek bir yerler aramaya girişiyoruz. Yemek, sohbet muhabbet gidiyor. Julien yorgun, ben aklı bir karış havada. Yemek sonrasında, hesabı istediğimizde görevli kızın benim içeceğimi hesaba yazmayı unuttuğunu fark ediyorum. Söylediğimde de önemli olmadığını söylüyor, ben de bu ücreti bahşiş olarak kıza bırakıyorum. ABD’de bahşiş konusu çok ciddi bir mesele. Bahşiş vermek zorundasınız, bu kadar net. Üstelik vereceğiniz bahşişin miktarı da kaç kişi olduğunuza bağlı olarak %15’ten başlıyor. Bu nedenle olacak ki genelde garsonlar her zaman güler yüzlü ve oldukça ilgili.

Yemek sonrasında Julien’e ne yapmak istediğini soruyorum. Central Park’a yürüyelim diyor. Biz de Central Park’a doğru ilerliyoruz yavaş yavaş. Parka vardığımızda bir süre etrafta yürüyoruz, sonrasında da bulduğumuz banklardan birine oturuyoruz. Oturmamızın üzerinden daha on dakika geçmemişken yağmur son şiddeti ile yağmaya başlıyor. Herkes gibi biz de yakınlardaki bir köprünün altına sığınıyoruz. Burada bir süre yağmurun durmasını bekliyoruz. Yağmur sonunda durduğunda tekrar parkın kuru banklarından birine yöneliyoruz.

Gün batana kadar burada muhabbet ediyoruz. Artık Julien yorgunluk emareleri göstermeye başlamışken dönüş vaktinin geldiğini anlıyoruz. Julien’i yakınlardaki metro durağına kadar bırakıyorum, ben de oradan sonra yürüyerek şehrin öbür tarafında bulunan otobüs istasyonuna gitmeyi amaçlıyorum. Ama bir noktada yağmur öyle bir yağmaya başlıyor ki sırılsıklam olmam an meselesi. Ben de yakınlardaki bir bankanın çatısına sığınıyorum. O sırada Kamil Amca kurtarıcım gibi arıyor. “Neredesin, hava çok kötü gelip alayım. ” diyor. Ben ATM’nin içine sığınmışken, Kamil Amca da yola düşüyor. Beni bulması yarım saat sürüyor. Eve dönerken yağmur hala tüm gücüyle yağmaya devam ediyor.

Eve vardığımızda yemek, sıcak ortam ve muhabbet ile bir gece daha karanlığa karışıyor.

New Jersey, ABD.

Standard

11 Eylül 2013, Çarşamba.

IMG_0110 

Bizimkiler Kamil Amca’yı gözlüyor.

Bugün Max ve Junior’ın tıraş günü. Bir süredir kar yumağı gibi gezen bu ikili artık tüyleri nedeniyle gözlerinin önünü bile göremezken, tıraş olma vakitlerinin geldiğini belli ediyorlar. Sabah uyandığımda çoktan tıraş olacakları yere bırakılmışlar. Öğleden önce Kamil Amca ikiliyi almaya gidiyor da geldiklerinde tüylerinin birçoğu gitmiş olan bu şaşkınları minicikleşmiş buluyoruz.

Kahvaltı sonrasında yine bir süre spor yapıyorum. Biraz terlemek, biraz hareket etmek iyi geliyor bana bu aralar. Neredeyse üç haftadır tembelliğe alışmış vücudumu, bir hafta içinde yine çok yoğun bir tempo bekliyor. Bu nedenle şimdiden kendimi alıştırmaya çalışıyorum. Ter dökmek, bireysel sporlara daha düşkün olan ben için de bir nevi meditasyon yöntemi oluyor. Myanmar’da sakinlik ve huzurla bulamadığım meditasyonu koşturmacalarda bulmam da benim çelişkilerimden bir tanesi sanırım. Ortam sessizken değil de, her şey etrafımda dönerken aklımdan geçen sesleri susturabilmek yani.

Spor sonrası Sharon’ı Manhattan’a bırakmak için evden çıkıyoruz. Şehrin kalabalığı ve trafiğine girip çıkıyoruz. Sharon’ı bıraktıktan sonra Kamil Amca, Türk marketlerinin bulunduğu ve ağırlıklı olarak Türklerin yaşadığı bölgeye götürüyor beni. Buradaki Türk marketlerine uğrayıp beyaz peynir, pide ekmeği gibi son üç haftadır mutfağımızdan eksik olmayan öğeleri almak istiyoruz.

İşin garip tarafı New Jersey’in bu bölümü diğer kısımlarına göre oldukça farklı. Sokak ve kaldırım kenarlarında çöp birikintileri var, evler dökülüyor. İlk gittiğimiz Türk marketinde beyaz peynir bulamayınca İstanbul isimli ikinci markete gidiyoruz. Bu markette ise yok yok. Türkiye’den getirilen her türlü yiyecek ve içecek rafları süslüyor. Eti cicibebe, falım sakızlar, sarıkız sodalar… Üstelik Türk markalı temizlik ve güzellik ürünleri bile satışta. Ben bir süredir aş erdiğim berrak pancar turşusunu görünce hemen saldırıyorum kavanoza. Sonrasında ihtiyaçları alıp eve dönüyoruz.

Yine günün yarısından çoğu yollarda geçiyor. Sharon geldiğinde de yemek, muhabbet, televizyon ile gün sona eriyor.

10 Eylül 2013, Salı.

Günlerin burada belli bir düzene girmesini seviyorum. Sabah uyanıp kahvaltı yaptıktan sonra Kamil Amca, Sharon’ı Manhattan’a bırakırken ben de evin alt katında spor yapıyorum bir süre. Uzun süredir hareketsizlikten hamlamış vücuduma biraz hareket iyi geliyor.

Sonrası gün boyu televizyon ve bilgisayar başı tembellikleri ile geçiyor. En özlediklerimden yani. Akşam yine hep beraber yemeği hazırlayıp akşam yemeği etrafında sohbet ediyoruz. Son dönemlerde hava inanılmaz sıcak ve nemli olduğu için veranda sezonuna bir süre ara veriyoruz. Bir gün daha, tüm sakinliği ile sona eriyor.

9 Eylül 2013, Pazartesi.

Bugün Mina’nın dönüş günü. İki hafta nasıl ve ne ara bu kadar çabuk geçti anlamak, anlamlandırmak mümkün değil. Sabah uyanıyoruz. Meşhur veranda kahvaltımızı yapıyoruz, sonrasında uzunca bir süre muhabbet ediyoruz. Kahvaltı sonrasında Mina’nın eşyalarını topluyoruz. Ben bir süredir taşıdığım 60 litrelik büyük sırt çantamı ve diğer eşyalarımı Mina’ya veriyorum. Her şeyi hazır hale getirdiğimizde de aile ile skype görüşmeleri seansına geçiyoruz.

Mina’nın uçağı akşam üzeri olmasına rağmen, evden çok geç çıkmak istemiyoruz trafiği de hesaba katarak. Biraz oyalandıktan sonra da yavaştan yola koyuluyoruz.  Havaalanı yolu bir buçuk saat sürüyor. Havaalanına vardığımızda arabayı park ediyoruz, Mina’nın check-in işlemlerini hallediyoruz. İşlemler sonrasında bavulu ayrı bir yere bırakmak gerekiyor. Bavulu bırakıyoruz, Mina bu sırada asla bitmeyecek gibi gözüken ve neredeyse havaalanının yarısını bir baştan bir başa geçen uzun güvenlik sırasına giriyor. Biz de onunla beraber. Mina sırada ilerleyip güvenlikten geçene kadar neredeyse bir saat geçiyor. Sonrasında da veda zamanı geliyor. Dokuz aydır ilk defa gördüğüm ve ev hissine beni en yakın hissettiren kardeşime veda etmek benim için zor oluyor.

Mina’yı uğurladıktan sonra Kamil Amca da, ben de buruk eve dönüyoruz. Eve döndüğümüzde çoktan akşamüzeri olmuş bile. Bu sırada Sharon da eve gelmiş bile. Hep beraber akşam yemeğini hazırlıyoruz. Akşam yemeği, televizyon karşısı tembellikleri derken bir gün daha bitiyor.

Maine, ABD.

Standard

8 Eylül 2013, Pazar. 

Sabah erkenden uyanıyoruz. Otelimizin bize sağladığı kuponlar sayesinde kahvaltımızı aynı sokak üzerinde bulunan başka bir restoranda yapacağız. Giyinip hazırlanıp restoranın yolunu tutuyoruz; ama restorandan öğrendiğimize göre restoranın dış bölümü kapalı, köpekleri de içeri sokamıyoruz. Böyle olunca da Sharon köpekleri Kamil Amca’nın yanına götürüyor. Biz de Mina’yla zengin kahvaltı menüsünü incelemeye koyuluyoruz.

Beklerken biz, önce Sharon geliyor, bir on dakika sonra da Kamil Amca geliyor. Köpekleri arabaya bırakmış, arabayı da hemen yakınlarımızdaki otoparka park etmiş; ama tabi içi rahat değil, bu nedenle kahvaltı boyunca her on dakikada bir onları kontrol etmeye gidiyor. Kahvaltımız beklediğimizden çok daha iyi çıkıyor. Kahvaltıyı ücretsiz olarak otelin ikrami olsa da, hizmet bedeli ve bahşişleri ödememiz gerekiyor.

Karnımızı doyurduktan sonra hazırlanıp New York’a doğru dönüş yoluna koyuluyoruz. Yolda bir kere ihtiyaç molası verdiğimiz yerde denk geldiğimiz organik pazardan da nasiplenmeyi ihmal etmiyoruz. Burada organik meyveleri satan suratının boşluk kalmayacak biçimde tamamı koyu renk çillerle kaplı sevimli bir kadın bize her konuda bilgi veriyor. Kendisi aslen dişçiymiş. Çocuğuna bakmak zorunda olduğu için ekstradan bu tür işlere de bakıyormuş. Bize organik ürünleri sattıktan sonra bir de diş sağlığı ve diş bakımı hakkında kısaca bilgi veriyor. Bir taşla iki kuş yani.

Arabanın arkasında organik şeftalilerimiz, elmalarımız, domateslerimiz ve ballarımız ile dönüş yolumuz beş buçuk saat sürüyor. Eve yaklaşmışken Türk restoranından humus, tavuk şiş, köfte, bulgur pilavı, çoban salatası, mantı gibi yazarken bile ağzımın sulandığı ve uzun zamandır tatmadığım Türk yemeklerini sipariş ediyoruz. Kamil Amca önce bizi eve bırakıyor sonra da siparişlerimizi almaya gidiyor. Geldiğinde ise tam anlamıyla ziyafet çekiyoruz. Uzun süredir aş erdiğim Türk yemeklerinin hepsi masada.

Akşam yemeği sonrasında tatlılarımız, meyvelerimiz ve zencefil çayımız da bize eşlik ediyor. Akşamımız televizyon karşısında tembellikle bitiyor.

7 Eylül 2013, Cumartesi.

DSC05278 

DSC05281

Baba Bush’un muhteşem evi.

DSC05282

 DSC05300

Garaj satışından.

DSC05305 

DSC05306 

Kennebunkport’dan.

DSC05272 

DSC05273

DSC05312 

DSC05319

DSC05320

DSC05340

DSC05359

DSC05388

Ogunquit plajından uçurtma festivali manzaraları.

DSC05398

Sabah uyanıp otelin açık büfe benzeri; ama oldukça mütevazi kahvaltısı ile karnımızı doyuruyoruz. Kahvaltı sonrasında Kamil Amcaların konakladığı dış cepheye gittiğimizde Kamil Amca’yı verandada otururken buluyoruz. Biraz laflayıp hazırlanmak için yukarı çıkıyoruz.

Döndüğümüzde herkes yola koyulmaya hazır. İlk durağımız Ogunquit’in uçsuz bucaksız, sonu gözükmeyen, ipeksi kum plajı oluyor. Plajda kalabalıklar toplanmaya başlamışken düzenlenecek bir uçurtma festivalinin hazırlıklarının yapıldığını öğreniyoruz. Her renkten, her boydan uçurtmalar gökyüzünü kaplıyor. Burada çok fazla vakit harcamayıp öğleden sonra tekrardan gelmeye karar veriyoruz ve Kennebunkport kasabasında yer alan baba Bush’un evine doğru yola koyuluyoruz. Birçok insan buraya yarım adacık üzerine konuşlanmış bu ünlü malikanelere göz atmak için geliyor. Ev muhteşem bir manzaranın tam ortasında, okyanus kenarında, ufak bir yarım adacığın üzerinde bulunuyor.  Korumaları ve arabalarını uzaktan kolayca seçebiliyorsunuz. Ev için söyleyebileceğim tek şey ise: muhteşem. Bir süre evin dışı böyleyse, kim bilir içi nasıldır diye hayal etmeye çalışıyoruz. Sonrasında da bölgedeki komşuları olsak, her sabah bir fincan tuz ya da iki yumurta almaya giderdik şeklinde kendi çapımızda espriler yapıp Kennebunkport isimli kasabanın yolunu tutuyoruz.

Bu arada yolda bir başka garaj satışına geliyoruz. Ben buradan minik mavi şişelerden alıyorum. Ev sahibi kadının anlattığına göre ise evleri çok eskiymiş. Yıllar önce bu evde mide problemi olan bir adam yaşıyormuş. Adam bunun için mavi ve beyaz şişelerde hazırlanan mide ilaçlarından içiyormuş ve sonrasında da çöplerini arka bahçesine gömüyormuş. Bu şişeler de bu kadar zaman sonra, arka bahçede sürekli yağmurla beraber kendisini belli ediyormuş. Şu ana kadar bu şişelerden onlarca çıktığından bahsediyor kadın.

Kennebunkport’un merkezine vardığımızde ise Ogunquit’e benzer şekilde sevimli mağazalar, butikler, restoranların yan yana dizilmesi ile oluşmuş ufak bir kasaba bizi karşılıyor. Yoğun bir turist kalabalığını kendisine çekmiş bir biçimde. Kasabada bir süre mağazaları geziyoruz, küçük sokaklarda dolanıyoruz. Sonrasında da yol yakınlarındaki ufak bir restorana oturuyoruz. Burada “mac & cheese” adı verilen peynirli makarnadan söylüyoruz; ama kimse yemekleri beğenmiyor.

Yemek sonrasında biraz daha bölgede dolanıp Ogunquit’e geri dönüyoruz. Odalara dönmeden önce de plaja uğruyoruz. Plajda sabahki uçurtma festivali hala devam ediyor. Devasa plajın kalabalığı ise sabahtan beri oldukça artmış. Kimileri şezlonglarında güneşleniyor, kimileri getirdiği portatif sandalyelerinde denizin ve kumun tadını çıkarıyor, kimileri koşuyor, kimileri oyunlar oynuyor. Biz de biraz yürüyüp uçurtmalar arasında kaybolduktan sonra , kendimize güzel bir yer bulup kumların üzerine uzanıyoruz. Okyanus esintisi, dalga sesi ve güneşin bedenimizi okşamasına izin veriyoruz. Bulunduğumuz yerde bir noktada devasa bir ahtapot uçurtması açıyorlar. Bu mor ve metrelerce uzunlukta olan, hayatımda gördüğüm en büyük uçurtma, bana biraz da türk filmlerinden birinde kahraman Tarkan’ın ahtapotla savaştığı sahneyi hatırlatıyor. Çünkü ahtapotun ayakları üzerimize üzerimize geliyor. Kendi çapımda gülüyorum. Bu uçurtma gördüğüm en mükemmel şeylerden bir tanesi.

Hava kararmak üzereyken odalara geri dönüyoruz. Bir önceki gün olduğu gibi biraz odada dinlenip akşam yemeği için buluşmaya karar veriyoruz. Bir saat kadar dinlendikten sonra bir önceki geceden gözümüze kestirdiğimiz bahçeli restoranın yolunu tutuyoruz. Bu kasabada herkes o kadar ilgili ki; köpekleri görür görmez onlara bir kase su ve yemeleri için haşlanmış tavuk getiriyorlar. Aile işletmesi olan oturduğumuz restoranda sırayla herkes gelip halimizi hatrımızı soruyor. Herkes güler yüzlü, herkes dost canlısı. Mum ışığı eşliğinde hava hafif esintiliyken yemeklerimizi yiyoruz.

Yemek sonrasında Kamil Amca ile beraber köpekleri biraz yürümeye çıkarıyoruz. Bu sırada yağmur da yavaş yavaş atıştırmaya başlıyor. Sharon ve Mina da dün gittiğimiz İtalyan restoranına gidiyorlar tatlı ve kahve için. Köpeklerin kakalarını yapmayı beklerken biz de helak oluyoruz açıkçası. Bizimkiler artist gibi bahçelerde dolaşıyorlar; ama ne yazık ki sonuç yok. Yarım saat sonunda başarılı olduğumuzda ise biz de cafe’nin yolunu tutuyoruz. Lezzetli tatlılar, içimizi ısıtan kahveler eşliğinde günün yorgunluğunu atıyoruz.

Maine güler yüzlülüğü ile kendisini bana çoktan sevdiriyor.

6 Eylül 2013, Cuma.

IMG_0119

Bizim düdüklerin köpek arabası.

DSC05122

 Marginal Walk’un girişinden.

DSC05130

Yol boyunca saklı büyüklü küçüklü plajlara denk geliyoruz.

DSC05137

DSC05146 

DSC05149 

Okyanusa karşı kitap okumaktan daha huzurlusu var mı?

DSC05171 

DSC05172

Mina on the rocks!

DSC05190 

DSC05193

DSC05198 

 DSC05202 

DSC05205 

DSC05206

Perkins Cove’dan manzaralar.

DSC05215

DSC05219 

DSC05222

Kayalıklar kenarında şarap içen çiftler.

DSC05227 

Dream do come true!

DSC05229 

DSC05237 

DSC05244 

DSC05252 

DSC05254 

DSC05260 

Konakladığımız sevimli Amerikan evi.

DSC05263

Ogunquit geceleri.

Sabah erkenden uyanıyorum. Aslen 07:00 civarında evden çıkmayı planlasak da, uyandığımda herkesi evin ayrı ayrı köşelerinde uyuyakalmış buluyorum. Herkesin kendine gelmesi bir saati buluyor. Eşyaları arabaya yerleştiriyoruz. Max ve Junior da bizimle beraber yolculuk edeceği için onların ihtiyaçlarını da yüklüyoruz. Mina ve ben, yolculuk için küçük bir çanta alıyoruz yanımıza. Sonunda yola çıktığımızda ise saat 09:00’u gösteriyor. Maine’e olan yolumuz beş buçuk altı saat kadar sürecek. İlk olarak yakınlardaki bir bagel dükkanına gidip kahvaltı için bir şeyler satın alıyoruz.

Yol boyunca Mina da, ben de arka koltukta o kadar güzel uyuyoruz ki, vardığımızda zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Sadece arada bir yerde ihtiyaç molası veriyoruz, biraz bacaklarımızı esnetiyoruz, köpekleri yürütüyoruz. Maine’e vardığımızda ise Sharon’ın daha önce aradığı birkaç konukevinden bir tanesini seçiyoruz. Konaklayacağımız yerin ‘köpek dostu’ olması gerekiyor. Bu da birçok konukevini ilk etapta elememize neden oluyor. Kalmayı tercih ettiğimiz konukevi ise eski tip, üç katlı bir Amerikan evinin içindeki dairelerden oluşuyor. Son derece şık tasarlanmış, geniş ve mat tonlu odalar daha girer girmez kalbimizi kazanıyor. Kamil Amca ve Sharon içinse evin dışındaki ayrı bölmeden bir oda ayarlıyorlar, köpeklerle beraber oldukları için. Bu dış cephe genelde köpek sahiplerine ayrılıyor, otelin ana binasında yer alan müşteriler rahatsız olmasın diye. Bizim odamız Ogunquit’in ana caddesine bakıyor. Biraz zorlarsak ucundan  Atlantik okyanusunu bile görebiliyoruz.

Odalara yerleştikten sonra öğle yemeği için dışarı çıkıyoruz.  Şehrin ilginç bir havası var. Küçük, samimi ve sakin. Kaldığımız kasabanın adı Ogunquit, anlamı ise “deniz kenarındaki güzel yer.” Yolda yürürken köpekleri bebek arabasına çok benzeyen bir araba ile gezdirdiğimiz için her geçen kişinin ilgi odağı oluyoruz. Herkes mutlaka köpeklerle ilgileniyor, seviyor, bizimle konuşuyor, gülüyor. Karşıdan karşıya geçerken herkes yol veriyor, sadece yayalara değil üstelik, diğer arabalara da. Bir an doğup büyüdüğüm kasabaya gelmişim, herkes beni tanıyor da benim haberim yokmuş gibi hissediyorum. O derece.

Otelimizin bize verdiği kuponlar sayesinde yanı başımızda yer alan İtalyan restoranına gidiyoruz. Yemekler son derece lezzetli. Garsonlar ikramı ve güler yüzlülüğü ihmal etmiyorlar. Yemek sonrasında da yine otelin ikramı olan İtalyan dondurmalarını yiyoruz. Burada aklınıza gelebilecek her türlü dondurma aroması var. Sonra “Anıl, Amerika’ya gelmeden önce aldığı pantolonlara neden sığamıyor?”

Karnımız doyduktan sonra kasabanın en ilgi çekici yanlarından biri olan okyanus kenarından ilerleyen “Marginal Way” adı verilen yaklaşık iki kilometre uzunluğundaki yolu yürümeye karar veriyoruz. Ama fark ediyoruz ki, buraya köpeklerin girmesi yasak. Üstelik 100 USD de cezası var. Böyle olunca Kamil Amca odaya geri dönüyor. Mina, Sharon ve ben de sahile paralel giden kayalıklar üzerinden ilerleyen yolu takip ederek okyanus havasını içimize çekiyoruz. Yol üzerinde muhteşem malikanelere ve evlere tanık oluyoruz. Evlerden bir tanesinin duvarında “Dreams do come true.” yazıyor. Demek ki birilerinin hayali okyanus kıyısında rüya gibi bir eve sahip olmakmış ve bunu gerçekleştirmiş. Şu anda bu kişi, bunun eskiden bir hayal olduğunu evin önünden geçen herkese hatırlatıyor, adeta geçenleri motive edercesine.

Yol boyunca kayalıkların oluşturduğu minik kumluk koylarda güneşlenenlere, denize girenlere rastlıyoruz. Kayalıkların kenarındaki banklarda oturanlar, akşamüzeri koşusunu yapanlar, kayalıkların kıvrımları arasında kendisine sessiz sakin noktalar bulup kitap okuyanlar, ya da sevgilileri ile şarap içenler ise gözümüzden kaçmıyor. Her şey son derece huzurlu. Kasabanın rengi ise mavi ve beyaz.

Yol, Perkins Cove adı verilen minik balıkçı kasabasında son buluyor. Bu kasabada yan yana dizilmiş dükkanlara göz atıyoruz. Nehrin kenarında küçük bir marina bulunuyor, buradan dilerseniz balina izleme turları ayarlayabiliyorsunuz. Ben Sri Lanka’daki son balina izleme maceramdan sonra bu tür aktivitelere şüpheyle yaklaştığım için bu seferlik es geçiyorum. Mağazalardan bir tanesinde uzun zamandır istediğim “Bathing beauties” olarak bilinen eski dönem mayolu kadın figürlerinin biblolarını buluyorum da alıyorum hemen birkaç tane. Perkins Cove’da biraz vakit geçirdikten sonra gün yavaş yavaş okyanusu laciverte boyarken geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz.

Okyanus havasından mıdır bilinmez, Ogunquit’e vardığımızda herkesin üzerine bir yorgunluk çökmüş durumda. Akşam yemeği öncesinde odalara gidip biraz dinlenme konusunda anlaşıyoruz. İki saat kadar sonra tekrar buluştuğumuzda yemek için bir yerlere oturmadan önce kasabanın görece hareketli sokakları arasında biraz yürüyoruz. Max ve Junior yine bütün ilgiyi topluyor. Yanımızdan geçen herkes gülümsemekten kendisini alamıyor; çünkü bu ikili bebek arabası üzerinde son derece sevimli ve şaşkın gözüküyorlar.

Yemek için bir yerlere oturmaya karar verdiğimizde ise saat biraz geç olduğu için birçok yer ya dolu, ya da mutfağı kapatmak üzere. Biz de öğle yemeği için gittiğimiz İtalyan restoranına tekrardan gidiyoruz. Nasıl olsa yemeklerini denemişiz, köpeklerle bir problemleri yok ve de ortamları son derece keyifli. Yemek sohbet muhabbet geçiyor, yemek sonrasında da odaların yolunu tutuyoruz.