Monthly Archives: Ağustos 2013

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

6 Ağustos 2013, Salı.

DSC03715

DSC03716

Brunei vizesi için uğraşırken, Ramazan tatili nedeniyle Kota Kinabalu’daki büyükelçilikten bilgi almam mümkün olmadı.

Bugünü herkes ağırdan alıyor. Hollandalı ekip yakınlardaki adalardan bir tanesinde lüks bir tesise üç günlüğüne dinlenmeye kaçıyor. Sjoerd’in kız arkadaşı Floor için hazırladığı bir sürpriz bu. Ben de uyandıktan sonra uzunca bir süre odada kalıp internet üzerinde işlerimi halletmeye bakıyorum. Öğlene doğru Stefan kapımı çalıp kahve içmeye çıkıp çıkmak istemediğimi soruyor. Hep beraber alışveriş merkezinin altında yer alan klimalı, internet bağlantılı cafe’nin yolunu tutuyoruz. Burada önümüzdeki günlerde yapmayı planladığımız aktivitelere bakıyoruz, Malezya’da kalan zamanımız için plan yapmaya uğraşıyoruz.

Hepimiz aklında bir noktada Brunei’yi ziyaret etmek var. Brunei’yle ilgili bilgilere bakarken, burada görülmeye değer nadir şeylerden biri olan dünyanın en büyük sarayının Ramazan’dan sonraki üç boyunca kutlamalar için halka açık olduğu, yıl boyunca sadece bu günlerde görülebileceği belirtiliyor. Yani bu dönem tam da bizim önümüzdeki dört güne tekabül ediyor. Neden olmasın diyoruz; ama benm vize konusunda endişelerim var. İnternetten araştırdığım üzere net bir bilgiye ulaşamamamışım. En son Nisan 2012’de çıkan, vize kalktı haberlerinin aksine daha iki hafta önce Cihan Brunei’ye deniz yolu ile girmeye çalışırken reddedilip geri gönderilmiş.

Uçak biletlerini kontrol ediyoruz ve çok ucuza gidiş dönüş biletleri bulduktan sonra otele dönüp vize konusunu netleştirmeye karar veriyoruz. Ben Kota Kinabalu’da yer alan Brunei Büyükelçiliği’ni arıyorum; ama kimse telefona cevap vermiyor. Ben de bir taksiye atlayıp şehir merkezinin biraz dışında bulunan elçilik binasına gidiyorum. Taksi şoförü bütün yol boyu sürekli farklı insanlarla telefonda konuştuğu için elçlik binasını bulmak zor olsa da sonunda binayı buluyorum. Şansıma kapalı. Ramazan boyunca sadece öğlene kadar çalıştıkları belirtiliyor. Vize prosedürünün üç iş günü sürdüğü ve büyükelçiliğin ertesi gün dışında neredeyse bir hafta kapalı olacağı da bina dışına asılı kağıtlarda yazıyor. Yani vizeye ihtiyacım varsa eğer, tam zamanında sarayı görmek için orada olmama imkan yok.

Hızlıca odaya dönüp internetten bilgi almaya çalışıyorum. Mertan benim için Dışişleri Bakanlığı’nı arayıp bilgi almaya uğraşıyor. Sonunda ekşisözlük’te bir kişinin Müslüman ülkeden geldiğini söyleyip 72 saatten az kalmalar için verilen transit vizeyi alabildiğini okuyorum. Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde  de Brunei ile ilgili olarak 72 saatten az kalışlarda kapıdan transit vize alınabileceğini yazması üzerine vize başvurusu yapmadan ülkeye girmeyi denemeye karar veriyorum.

Tekrardan otele döndüğümde Nina ve Stefan ile konuşup ertesi günün sabahı gidiş, üç gün sonra dönüş şeklinde biletlerimizi alıyoruz. Ben burada ilk hatamı yapıp günleri eksik saydığım için Nina ve Stefan’dan biraz daha uzun kalacak şekilde bir bilet alıyorum. Yani aslında dönüşüm 72 saati biraz geçiyor. Ben de eğer girişime bir kere izin verirlerse bu problemi öyle ya da böyle havaalanına erken giderek halledebileceğime inanıyorum.

Biletleri aldıktan sonra, ertesi gün erkenden bizi havaalanına bırakacak bir taksi ayarlıyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için tekrardan deniz kenarındaki balık pazarlarının yolunu tutuyoruz. Bu sefer seçtiğimiz tezgah yüzümüzü güldürmüyor. Hızlı hızlı yemeklerimizi yiyip yoğun yemek kokusu ve dumanı arasından eşyalarımızı hazırlamak üzere otelimize geri dönüyoruz.

5 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC03719

Kota Kinabalu’da akşam kurulan balık pazarında son derece taze deniz ürünlerini çok ucuza yiyebiliyorsunuz.

Sabah erkenden uyanıp kahvaltılarımızı yapıyoruz. Otel aracılığıyla bir önceki geceden ayarladığımız taksiler piyasada olmadığı için hızlıca kendimize iki adet taksi arayışına girişiyoruz. Taksi bulma işlemi biraz çetrefilli olsa da sonunda bulduğumuz iki adet taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

İstasyona vardığımızda Kota Kinabalu’ya gidecek ilk otobüs için biletlerimizi alıyoruz. Kota Kinabalu’ya öğle saatlerinde neredeyse her yarım saatte bir otobüs bulunuyor. Biraz da bu nedenle bizim bindiğimiz otobüs boş çıkıyor ve herkes yolculuk için kendine rahat koltuklar seçiyor. Altı saatlik yolumuz son derece rahat, sorunsuz geçiyor. Ben zaten artık Anıl klasiği haline gelmiş bir şekilde otobüs yolculuğu boyunca uyuyorum. Sonunda gözlerimi açtığımda herkes “Oh, dünyaya döndü.” diyip kahkahalarını tutamıyor.

Kota Kinabalu’ya vardığımızda Hollandalı grup daha önceden ayırttıkları konukevine giderken; ben, Nina ve Stefan benim daha önce kaldığım konukevine gidiyoruz. Ben kendime sekiz kişilik odada bir yatak ayarlıyorum. Nina ve Stefan iki kişilik bir oda ayarlıyorlar. Hep beraber iki saat sonra akşam yemeği için buluşmaya sözleşip odalarımıza çekiliyoruz.

Ben bu süreyi fırsat bulup işlerimi halletmek üzere şehir merkezinin yolunu tutuyorum. Telefonumun (Iphone) şarj kablosu bozulmuş, Cakarta’dan aldığım kablo elimde parçalanmış, Kota Kinabalu’dan ayrılmadan önce aldığım aynı marka sahte çin malı kablo da kopmuşken yeni bir kablo almaya karar veriyorum. Bir süredir Nina’nın kablosu ile idare ettiğim için, her gün her gün kablo istemek hoşuma gitmiyor. Alışveriş merkezine gidip şarj kablosunu alıyorum, sonrasında süpermarketten yiyecek içecek bir şeyler depoluyorum, sonrasında da odaya geri dönüyorum. Yemek saati geldiğinde de ise hep beraber buluşup balık pazarının yolunu tutuyoruz.

Balık pazarında tezgahlar arasında biraz dolandıktan sonra turuncu masaları ile dikkat çeken tezgahlarından birine gidiyoruz. Çeşitli balıklar, karidesler ve mürekkep balıkları sipariş ediyoruz. Sonuç yine hayal kırıklığına uğratmıyor. Son derece taze, leziz ve doyurucu.

Yemek sonrasında deniz kenarında biraz yürüyüp ara sokaklarda tur atıp odalarımıza geri dönüyoruz.

Kinabatangan, Malezya.

Standard

4 Ağustos 2013, Pazar.

DSC03527

Bay Aji’nin arabası.

DSC03528

DSC03538

Bay Aji iş başında.

DSC03550

DSC03532

DSC03533

DSC03536

Borneo’ya özgü kırmızı maymun.

DSC03585

DSC03587

DSC03566

DSC03570

DSC03571

DSC03573

DSC03574

DSC03598

DSC03568

Yağmur ormanı üzerindeki demir köprülerden ilerleyerek yağmur ormanına kuş bakışı bakabiliyorsunuz.

DSC03602

Yağmur Ormanı Keşif Merkezi’ndeki asma köprü.

DSC03617

DSC03622

Bu orangutan yağmurdan korunmak için saçakları kendisine korunak yapıyor.

DSC03634

DSC03676

DSC03700

DSC03704

Orangutanların beslenme saatinden manzaralar.

Sabah erkenden uyanıyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz, eşyalarımızı topluyoruz, kaldığımız konukevindeki görevlilere veda edip bize bu kadar iyi baktıkları için teşekkürlerimiz sunuyoruz ve Gomantong mağaralarının bulunduğu bölgeye doğru yola koyuluyoruz.

Bay Aji’nin leopar desenleri ile döşenmiş koltukları, arabadaki her köşeyi süsleyen fotoğrafları ve minik detayları ile hayran bırakan arabasındaki yerimizi alıyoruz. Bir saatlik bir yolculuktan sonra yürüyüş yapmayı planladığımız Gomantong ormanlarının bulunduğu bölgeye gelince yavaşlıyoruz ve hafifçe ilerlemeye başlıyoruz. Arabamızı otoparka park edip yürümeye başlıyoruz. Bay Aji ormanın içerisine girmeyeceğimizi, beş kilometrelik yoldan yavaş yavaş yol kenarından yürüyeceğmizi söylüyor. Bu bölgede bulunmamızın asıl amacı sadece Borneo’da görülebilen kırmızı maymunlarını görebilmek. Bay Aji, bu maymunların en çok bu ormanlarda yer aldığını söylüyor. Şansımıza yola koyulmamızla bu maymunlardan birkaç tanesini görmemiz bir oluyor.

Yol boyunca Bay Aji bize deneyimlerinden çeşitli hikayeler anlatıyor. Sadece yol kenarında olmamıza rağmen vahşi hayatın içerisinde gibi hissetmeden edemiyoruz. Kocaman bitkiler, kocaman yapraklar, devasa örümcekler, kırkayaklar yol kenarını süslüyor. İki saate yakın bu bölgede yürüdükten sonra tekrardan arabamıza dönüp Sepilok’a kadar olan iki saatlik yolu gidiyoruz.

Sepilok’ta yer alan Orangutan Rehabilitasyon Merkezi’nin otoparkında Bay Aji bizi bırakıyor. Her şey için kendisine teşekkür edip vedalaşıyoruz. Henüz saat 12:00’yi yeni gösteriyor. Bu merkezde orangutanları en rahat görebileceğiniz iki belirli zaman bulunuyor. Bunlar orangutanları besledikleri 11:00 ve 15:00 saatleri. Biz de 15:00’deki besleme saati sırasında merkezi ziyaret etmeye karar verip aradaki zamanda da aynı yol üzerinde bulunan Yağmur Ormanı Keşif Merkezi’ne gitme konusunda anlaşıyoruz.

İki mekan arasında yürümemiz 25 dakikamızı alıyor. Buraya geldiğimizde de kısıtlı zamanımız olduğundan, “Canopy walk” olarak bilinen, demir ince bir köprünün yağmur ormanlarını tepeden görmeyi mümkün kıldığı rotayı seçiyoruz. Son bir haftadır içinde, yanında, kenarında o ya da bu şekilde yağmur ormanı hayatına dahil olduktan sonra ilk defa kuşbakışı olarak bu vahşi hayatın nasıl gözüktüğünü incelemek farklı bir deneyim oluyor bizim için. Bu merkez içerisinde farklı rotaları takip ederek farlı vahşi yaşam manzaralarına tanıklık edebiliyorsunuz; ama bizim şansımıza yürüdüğümüz süre boyunca birkaç minik kuştan başka canlı göremiyoruz. Yürüyüşümüzü orman içerisinde yer alan göletin üzerindeki asma köprüde sonlandırıp başladığımız yere geri dönüyoruz. Dönüşü bu sefer besleme saatlerine geç kalmamak adına taksi ile yapıyoruz.

Vardığımızda saat 14:00’te başlayacak olan orangutanlar ve merkez hakkındaki yirmi dakikalık belgesel gösterimini yakalıyoruz. Bu rehabilitasyon merkezinin asıl amacı öksüz kalmış orangutanları merkeze alıp eğitmek ve büyütmek. Annelerinden öğrenmeleri gereken belirli yetenekleri yavru orangutanlara öğretmek. Orangutanlar 6-7 yaşlarına kadar annelerine asılı geziyorlar ve ancak bu şekilde hayatlarını sürdürebilecek temel yetenekleri öğreniyorlar. Küçük yaşta annelerini kaybettiklerinde ise vahşi doğada kurtulmaları pek mümkün olmuyor. Belgeseli izledikten sonra şansımıza sağnaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor. Biz de koşarak besleme saati için merkezin yer aldığı yağmur ormanının içine giriyoruz. Sırılsıklam bir halde besleme platformlarının önünde beklemeye başlıyoruz.

Besleme saatine on on beş dakika kala ormanı sarmalayan ve orangutanlara daha rahat hareket etme imkanı sağlayan iplerde de hareketlenme başlıyor. İlk olarak iplerden birinden tıngır mıngır bir orangutan geliyor, etrafa bakınıyor. Sonrasında platfomun bulunduğu ağaçlardan bir tanesinin kenarına tünüyor. Yağmur hala etkisini gösterdiği için ağaçtan sarkan ip halindeki saçakları, yağmurdan korunmak için kafasına örtüyor. Biz de hayranlıkla bu canlının hareketlerini izliyoruz. Aradan biraz vakit geçince bu sefer ikinci bir orangutan beliriyor. Bu orangutanın izlenmekten hoşlandığı o kadar belli ki, iplerden çeşitli akrobasi hareketleri yaparak iniyor.

Beslenme saati geldiğinde sırtında kocaman bir hasır sepet ile görevli gelip genellikle muz ağırlıklı meyveleri platformun üzerine seriyor. Orangutanlar da karınlarını doyurmaya başlıyorlar. Yemek sonrasında görevli su servis etmek için tepsiyi getirirken bile, orangutanlardan bir tanesi tepsiyi alıp kendisi taşıyıp yerine koyuyor. İnsanlarla %96.8 aynı DNA’yı paylaşan bu canlılar ile benzerliklerimizi fark etmeden edemiyoruz. Özellikle ağaçların meyve sezonu olduğu için besleme saatine de sadece iki orangutan geliyor, bu da merkezin hayvanları rehabilite konusunda ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtı oluyor. Çünkü hayvanlar kendilerini doyurabilecek yiyecekleri bulma yetisini kazanıyorlar.

Bir süre orangutanları izledikten sonra gerisin geri merkezden çıkıp yerel otobüsü yakalıyoruz, amacımız Sandakan’a dönüp geceyi orada geçirmek. Yerel otobüse biner binmez bangır bangır Nirvana şarkılarının çalmaya başlaması da bir oluyor. Otobüs oldukça ilginç. Barselona futbol takımı posterleri, bayrakları, Rolling Stones posterleri her yeri süslüyor. Bir saatlik dönüş yolu boyunca bir Nirvana, bir Nob marley şeklinde ilerleyen müzik listemiz otobüse her yeni binen yolcuyu gülümsetmeye yetiyor da artıyor bile.

Sandakan’a vardığımızda bir önceki sefer konakladığımız ve eşyalarımızı bıraktığımız otelimize geri dönüyoruz. Odalarımızı çoktan ayırttığımız için eşyalarımızı alıp yerleşiyoruz. İki saat sonra yemek yemek için çıkmaya sözleşip duş almak ve dinlenmek adına odalarımıza çekiliyoruz.

Akşam hava karardığında tekrardan dışarı çıkıyoruz; ama tam iftar vaktine denk geldiğimiz için ve deniz kenarında her restoran tıklım tıkış olduğu için oturacak yer bulmak da kolay olmuyor. Sonunda oturacak bir yer bulduğumuzda, yemek servisinin gecikebileceği uyarısını alıyoruz; ama soğuk biralarımızı sipariş ettikten sonra yemeğin gecikmesinin çok da önemi olmuyor. Herkes yine deniz ürünleri çeşitlerinden tercihini yapıyor. Gece leziz yemek, soğuk bira, güzel muhabbet eşliğinde devam ediyor. Geceyarısına doğru otelimize dönüp ertesi sabah erkenden kalkmak üzere uykuya dalıyoruz.

3 Ağustos 2013, Cumartesi.

DSC03444

Bay Aji orman içerisinde vahşi yaşamdan izler arıyor.

DSC03446

DSC03448

DSC03449

DSC03451

DSC03454

DSC03457

Orman yürüyüşünde çeşitli mantarlara denk geliyoruz.

DSC03459

Kasaba merkezine uzanan yol.

DSC03464

Kasabanın merkezinde ufak da bir mezarlık yer alıyor.

DSC03465

Yaşlı bir amca, ulusal partinin bayrağı altında oturuyor.

DSC03477

DSC03480

DSC03481

DSC03486

Stefan.

DSC03487

Nina.

DSC03489

DSC03511

Nehirden yansımalar.

DSC03522

Koca göbekli bir probiscus maymunu.

Sabah 06:00’da uyanıp 06:30’da kahvaltılarımızı yapıyoruz. Bay Aji’nin saatlerle ilgili ilginç takıntıları var. Mesela hiçbir zaman buçuklarda ya da tam saatlerde yola çıkmıyoruz. Bu nedenledir ki orman içerisindeki sabah yürüyüşümüz de 06:40’da başlıyor. İki saatlik yolculuk boyunca bay Aji bize vahşi doğa hayatından ipuçları veriyor. Hayvanların kendilerini göremesek de izlerini, kokularını takip etmeyi öğretiyor. Ağaçlar ve bitkiler konusunda bizi bilgilendiriyor. Dün gecenin yağmuru toprakları çamura çevirdiği için yürüyüş boyunca neredeyse dizimize kadar çamura batıyoruz. Bir yağmur ormanının derinliklerinde olmak, yön duygusunu tamamen kaybetmek, hayvan sesleri ve bastığımız dalların çıtırdamaları arasında ilerlemek farklı bir deneyim oluyor benim için.

Henüz öğlen bile olmamışken konukevine geri dönüyoruz. Bay Aji öğlene kadar vaktimiz olduğunu, bir sonrki nehir turunun 14:40’da başlayacağını, bu vakte kadar dilersek Sukau’nun merkezine yürüyebileceğimizi belirtiyor. Biz de güneş tepeye çıkmadan ve üstümüze miskinlik çökmeden yola koyulmaya karar veriyoruz. Hızlıca hazırlanıp nehir kenarına paralel giden ağaçlıklı yoldan merkeze doğru yürüyoruz. Gördüğümüz ilginç ağaçların, bitkilerin, hayvanların önünde durup ne olduklarını anlamaya çalışıyoruz. Yavaş yavaş, beraber olduğumuz güzel grupla konuşa konuşa merkeze varıyoruz. Nehir kenarında tek tük evler yer alıyor. Merkeze vardığımızda ise tamamen boş bir alanla karşılaşıyoruz. Ramazan olduğu için birçok yer kapalı bulunuyor. Etrafa biraz göz atıp geri dönmeye karar veriyoruz. Dönüş yolunda geldiğimiz yere giden farklı bir yol daha olabileceğine kanaat getirince kızlar erkekler olarak ayrılıp kim daha hızlı başladığımız yere gidecek yarışına girişiyoruz. Tabi ki kızlar olarak biz daha önce varıyoruz. Erkekler geldiklerinde yenilgiyi kabul etmemek ve bizi kıskandırmak için yolda bira molası verdiklerini söyleseler de kimse onlara inanmıyor.

Konukevinde öğle yemeğimizi yiyoruz, sonrasında da Bay Aji gelip bizi alana kadar sıcak ve nemli orman havasında her birimiz kendi köşemize çekiliyoruz. Ben 2-3 saat boyunca kitap okuyorum. Yoldayken kitap tercihlerimi genelde konakladığım konukevlerinde ve hostellerde bulduğum kitaplar oluşturuyor. En son elime geçen kitap ise Malcolm Gladwell’in “What the Dog Saw and Other Adventures” oluyor. Kitap, Malcolm Gladwell’in The New Yorker için yazdığı, neredeyse her konuyu kapsayan köşe yazılarının seçkisinden oluşuyor.

Saat 15:00’e doğru Bay Aji geliyor ve biz de kayıklarımızdaki yerlerimizi alıyoruz. Bugün için 4. ve 5. koruma bölgelerine gitmeyi amaçlıyoruz. İlk bölgeden farklı olarak bu bölgede nehir daralıyor ve ağaçlar sıklaşıyor. Suyun rengi ise koyulaşıyor. Yine bir önceki gün olduğu gibi sakin sakin sular üzerinde, her duyduğumuz tıkırtıdan ve her gördüğümüz hareketten anlam çıkarmaya çalışarak ilerliyoruz. Yolculuk boyunca oldukça fazla makat, probiscus maymun grupları, çeşitli sürüngenler görüyoruz. Bu bölgenin atmosferi bir önceki güne göre daha çok etkiliyor beni. Neredeyse üç buçuk saatlik bir yolculuktan sonra tekrardan konukevine dönüyoruz, akşam yemeklerimizi yiyoruz. Konukevindeki her işe bakan genç kadının eli o kadar lezzetli ki, kimse tek tabakla yetinmiyor.

Yemekten sonra bir grup ormanda akşam yürüyüşüne gidiyor. Ben dün akşamdan olayın tadına vardığımı düşündüğüm için ikinci bir tura çıkmıyorum, onun yerine konukevinin orman içerisindeki verandasında kalıp ateş böcekleri arasında kitap okuyorum. Doğanın içerisinde bulunmak insana farklı bir enerji veriyor ve en çok da bu hoşuma gidiyor.

Çok geç olmadan ertesi güne yine oldukça erken başlayacağımızın bilinci ile erkenden uyuyorum.

2 Ağustos 2013, Cuma.

DSC03259

Sukau’da orman kenarında yer alan konukevimiz.

DSC03261

Nehir safarisine başlamaya hazırız.

DSC03267

DSC03278

DSC03284

DSC03291

Su içmek için nehire çıkan fil hepimizin keyfini yerine getiriyor.

DSC03337

DSC03345

Probiscus maymunları.

DSC03349

DSC03374

DSC03384

Orman içerisinde farklı maymun türlerine denk geliyoruz.

DSC03399

Bulutlar bütün yolculuk boyu bizi takip ediyor.

DSC03408

Probiscus maymunları uzun burunları ile daldan dala hoplarken.

DSC03429

Gece yürüyüşünde denk geldiğimiz minik mavi kuş.

Bugün Kinabatangan Nehri’ndeki üç gün iki gecelik turumuz başlayacak. Bizi otelimizden saat 11:00’de alacaklarını söylüyorlar. Bu nedenle erken uyanmıyoruz. Kahvaltımızı otelimizin en üst katındaki ufak mutfakta hazırlanan kreplerle yapıyoruz. Krepler herkese o kadar leziz geliyor ki, bir ikinciyi istemekten kendimizi alamıyoruz. Sonrasında duşlarımızı alıp üç gün bizi idare edecek küçük sırt çantalarımızı hazırlıyoruz.

Saat 11:00 olduğunda bizi almaya bir minivan geliyor. Minivan görevlisi, öncesinde yol üzerinde yer alan Sepilok’a uğrayıp rehberimizle tanışacağımızı belirtiyor. 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında Sepilok’a varıp, daha sonrasında bizim de ziyaret etmek istediğimiz Sepilok Orangutan Rehabilitasyon Merkezi’nin otoparkında Bay Aji ile tanışıyoruz. Bay Aji değişik tarzı, safari sanki içerisinde gerçekleşiyormuş gibi döşenmiş arabası ile tanıştığımız dakikada kendisini bize sevdiriyor. Günün programı konusunda bizi bilgilendiriyor ve biz de yola koyuluyoruz. İlk durağımız üç gün için ihtiyaçlarımızı alacağımız yol üzerindeki büyük süpermarket oluyor. Buradan herkes bisküvi, kuruyemiş, meyve sebze gibi ufak tefek atıştırmalıklar satın alıyor. Sonrasında da Kinabatangan Nehri’nin kenarında yer alan, konaklayacağımız Sukau kasabasına doğru yola koyuluyoruz. Yolculuğumuz üç saat sürüyor.

Nehir kenarında bulunan temiz, küçük ve son derece huzurlu bir konukevinde duruyoruz. Gün içindeki ilk nehir safarimizin bir saat sonra başlayacağını söylüyor Bay Aji. Biz biraz dinleniyoruz, konukevinin duvarlarını süsleyen Bay Aji’nin vahşi yaşam fotoğraflarını inceliyoruz. İşin eğlenceli yanı Şubat 2012’de açılmış bu konukevinin duvarında, konukevinin ilk müşterisi İngiliz iki kadının fotoğrafı yer alıyor. Altında da bu iki kadının bay Aji’nin rehberliğinde etrafı gezme şansı buldukları için ne kadar şanslı olduklarına yer veriliyor.

Biraz dinlendikten sonra iki minik motorlu kayık konukevinin önünde bulunan küçük limana yanaşıyor, biz de iki grup olarak yola koyuluyoruz. Bay Aji öndeki kayığa eşlik ediyor. Yaklaşık üç buçuk saat boyunca birinci ve ikinci koruma bölgesi olarak bilinen bölgelerin etrafından yavaş yavaş giderek vahşi yaşamdan ipuçları yakalamaya çalışıyoruz. Yolculuğa başlamamızın ilk on dakikasında ormanlık alandan su kenarına çıkıp su içmeye çalışan bir file denk geliyoruz, ağaçlar arasında hoplayan orangutanlar görüyoruz, uzun burunları ile daha önce gördüğüm hiçbir maymuna banzemeyen ve daha çok insanları andıran probiscus maymunlarına tanıklık ediyoruz, çok fazla sayıda uzun kuyruklu makaka denk geliyoruz. Bütün yolculuk bizim için son derece keyifli geçiyor. Ağaçlar arasındaki her hareketlenme de pür dikkat kesiliyoruz, en ufak sesten bile bir anlam çıkarmaya çalışıyoruz. Nehrin sütlü kahve rengi sularında yavaş yavaş ilerliyoruz. Üç buçuk saatin sonunda hafif yağmur atıştırmaya başlamışken, göreceğimiz ve görmek istediğimiz her şeyi görmüşken de konukevimize geri dönüyoruz.

Akşam yemeğimiz çoktan hazırlanmaya başlamış bile. Biz üstümüzü değiştirirken yemekler de açık büfe şeklinde masalardaki yerlerini alıyorlar. Loş ışıkta, ormanın içerisinde, etrafımızı saran ateşböcekleri eşliğinde, uzun zamandır yediğim en leziz yemekleri mideye indiriyoruz. Aji ile muhabbet ediyoruz. Aji yemek sonrasında ormanın içerisinde orman yürüyüşü yapacağımızı söylüyor. Kinabatangan Nehri’nin etrafı geniş yağmur ormanları ile dolu, bu nedenle bölgenin en popüler aktivitelerinden bir tanesi de gece ve gündüz yapılan orman yürüyüşleri oluyor.

Hepimiz hazırlandıktan sonra yola koyuluyoruz. Nina ve Stefan, renkli sülük çorapları ile herkesi güldürüyor. Ben zaten yeterli ekipmanım olmadığı için kırmızı çoraplarım ve yeşil spor ayakkabılarım ile Noel Baba’nın yardımcısı küçük cinler gibi dolanıyorum ortalıkta. Herhangi bir sülük saldırısına karşı çorapları pantolanlarımızın üstüne geçiriyoruz. Yağmurluklarımız üzerimizde yola koyuluyoruz. Bizimle beraber sinir bozucu bir Norveçli aile de yürüyüşe eşlik ediyor. Orman içerisinde bir buçuk saat kalıyoruz. Ormanın karanlığında, herkesin elinde fenerler, etrafı inceliyoruz. Kocaman örümcekler, çeşitli böcekler, hayatımda gördüğüm en büyük karıncalar, kelebekler etrafta dolanıyor. Yağmur biz yürürken giderek etkisini artırmaya başladığı için şansımız çok yaver gitmiyor, çok farklı hayvanlara denk gelemiyoruz; ama geri dönüş yolunda bence bütün gecenin doruk noktası olan Malezya’ya özgü minik mavi bir kuşu, incecik bir dalın üzerinde otururken buluyoruz. Kuş o kadar güzel ki, kendisine bakmaktan alamıyorum ben kendimi.

Odaya döndüğümüzde artık bütün günün koşuşturmacasından yorulmuş bir halde güzel bir uykuya dalıyorum.

Sandakan, Malezya.

Standard

1 Ağustos 2013, Perşembe.

DSC03210

DSC03213

DSC03214

DSC03218

DSC03219

DSC03224

Sandakan sokakları.

DSC03233

DSC03245

Yerel yiyecek pazarı oldukça kalabalık. Her yeri leziz kokular dolduruyor.

DSC03254

Sandakan deniz kenarı.

Sabah erkenden uyanıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz. Otobüsümüz 08:30’da kalkıyor. Biz de kendimize görece boş olan otobüsümüzde bir yer bulup yayılıyoruz. Semporna’dan Sandakan’a olan yol altı saate yakın sürüyor. Yol boyunca yanımda kimsenin olmamasından yararlanarak müzik dinleyerek uyuyorum. Bir süredir uykusuz geçen geceler üstüne dalış yorgunluğu da eklenince bedenim tekrardan yorgun düştüğü için bu tür ara dinlenmelere ihtiyaç duyuyorum.

Sandakan’a vardığımızda, otobüs istasyonunun şehrin dışında olduğunu öğreniyoruz ve altı kişi iki taksiye atlayarak rehber kitaptan ucuz ve temiz olduğunu okuduğumuz Sea View Otel’e gidiyoruz. Hepimize göre bir oda olduğunu öğrenince de buraya direk yerleşiyoruz. Amacımız burada bir gün kalıp bir sonraki gün için Kinabatangan Nehri’ne bir tur ayarlamak. Benim planlarımda hiç yeri olmayan bu etkinliği, beraber gezdiğim grup bolca övdüğü için denemeye karar veriyorum. Beraber gezdiğim grup ise son derece sevimli iki Alman: öğretmen Nina ve nişanlısı Stefan (Stefan aynı zamanda profesyonel olarak fotoğrafçılıkla ilgileniyor) ve üç Hollandalıdan oluşuyor: öğretmen Sjoerd, kız arkadaşı Floor ve Sjoerd’in ev arkadaşı Jonas.

Biz otele yerleşirken Sjoerd ve Floor da hastanenin yolunu tutuyorlar. Dalış sırasında ayağına küçük gelen paletler yüzünden ayağı yara olan Sjoerd’in yarası giderek büyümüş, ayağı da şişmeye başlamış. Özellikle otobüs yolculuğundan sonra da ağrısı çok artmış. Bu nedenle durumu kontrol altına almak istiyorlar. Sjoerd ve Floor’u beklerken biz de otelin hoş geldin ikramlarının tadına bakıp gideceğimiz turun detaylarını araştırmaya koyuluyoruz. Sonunda Sjoerd ve Floor ellerinde bir dolu ilaç ve kremle geliyor. Burada hastanelerde girişte belli bir ücret (50 RM) ödeyip muayene olabiliyorsunuz, üstüne ilaçlar da bu ücrete dahil. Hep beraber bir sonraki gün için turumuzu ayarlıyoruz. Sonrasında da karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz. Yerel restoranlardan birinden bir şeyler yedikten sonra, şehrin kalabalık ve renkli sokakları arasında dolaşıyoruz. Herkesin ilerleyen günler için ufak tefek ihtiyaçları var, bunları süpermarketlerden, eczanelerden tamamlamaya uğraşıyoruz. Sonrasında da rengarenk yerel yemek pazarının içinden geçip deniz kenarından ilerleyerek otelimize geri dönüyoruz.

Çoktan akşamüzeri olmuş bile. Otelde biraz dinlenip akşam yemeği için dışarı çıkmak konusunda anlaşıyoruz. Bir saat kadar soluklandıktan sonra da deniz kenarına dizili restoranları denemeye karar veriyoruz. Bir iki kere bakıp menülerini beğenmedikten sonra, seçeneklerin daha çok olduğu yerel bir restorana oturuyoruz. Ben mürekkep balığı ve karides sipariş ediyoruz, sonuç bu ufak tefek restorandan beklenmeyecek kadar lezzetli. Burada karnımızı doyurup gece boyu muhabbet ediyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan otelimize geri dönüyoruz.

Semporna, Malezya.

Standard

31 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC03163

Ben ve kadim dostum kedi, fare avındayız.

DSC03167

Dalışa hazırız.

DSC03165

DSC03170

Dünyanın en iyi dalış noktalarından bir tanesi olan Sipadan adası.

DSC03176

DSC03177

DSC03178

Sipadan adasında dalış yapanlar için ufak bir dinlenme alanı bulunuyor, bu alanın dışına çıkmanıza izin verilmiyor.

DSC03179

DSC03180

Botumuz için beklerken.

www_StefanUhlmann_de-7095

www_StefanUhlmann_de-7231

www_StefanUhlmann_de-7301

www_StefanUhlmann_de-7400

www_StefanUhlmann_de-7549

Su altı fotoğrafları Stefan’dan.
(Daha fazlası için: http://nina-und-stefan-auf-reisen-2013.blogspot.com)

DSC03184

Mabul adasına veda etme zamanı!

IMG_9048

Semporna manzaraları.

DSC03190

Şehirde yakılan çöplerin etrafında dolaşan kocaman sürüngenleri görebiliyorsunuz.

DSC03192

DSC03194

DSC03195

DSC03198

DSC03199

Ana meydana kurulan yerel balık pazarı.

DSC03205

DSC03206

Semporna sokakları rengarenk; ama oldukça kirli.

Bir önceki gece oldukça hareketli geçiyor benim için. Bardan bir sonraki gün dalış yapacak ekip olarak biraz erken dönüp dinlenmeye karar veriyoruz. Ben tam odama girip uykuya dalmak üzereyken, odadan garip sesler gelmeye başlıyor. İlk etapta sesin kaynağını anlayamıyorum. Işığı açıp bakmak istediğimde de odada bulunan raftan kocaman siyah bir yaratık fırlayıp yatağın altına kaçıyor. Merhaba fare! Bir süre ne yapacağımı bilmeden odanın dışında bekliyorum. Saat geç olduğu için etrafta da tek bir çalışan bile yok.

Şaşkın şaşkın nasıl bir çözüm yolu bulsam da, odamda fare olmadığından emin olsam diye düşünürken tesisin beyaz kedisi yamacıma geliyor. Ben yürürken beni takip etmeye başlıyor. Ben de kendi çapımda çözümümü bulduğuma inanıyorum. Odaya geri dönüyorum. Hiçbir çaba harcamama rağmen, kedi de benle beraber odaya giriyor. En başta yatakların altını bir kokluyor, sağa sola bakınıyor, etrafta fareden eser yok. Ben yatakları kaydırıyorum, belki bir hareket olursa fare dışarı çıkar diye; ama boşuna. Odada herhangi bir delik, aralık da bulunmuyor. Farenin nasıl girdiğini anlamadığım gibi, nasıl çıkacağını da anlamlandıramıyorum. Aradan bir saat geçiyor. Benim gözlerim artık kapanmaya başlamışken çabamdan vazgeçiyorum ve ışığı açık bırakıp yatağa yatıyorum. Kedi de kendini evinde hissetmiş olacak ki, benim yatağıma atlayıp kolumun altına kıvrılıyor.

Sabah saatimin alarmı ile uyanıyorum, bir önceki gün hafif yağmur yağdığı için Sipadan’da nasıl bir ortam ile karşılaşacağımızı kestiremiyorum. Yine de her şey yolunda gözüküyor. Kahvaltı sırasında karşılaştığım insanlar doğum günümü kutluyorlar. Sonrasında da Alman Nina ve Stefan, Danimarkalı Katherine ve Jeppe, Avustralyalı Lee, dalış hocalarımız Wong, Vanessa ve bot sürücümüz olarak yola koyuluyoruz. Sipadan’a olan yol bir saat kadar sürüyor. Vardığımızda el değmemiş sayılabilece minik tropik bir ada bizi bekliyor. Adanın girişindeki kulübede durup adlarımızı yazıp imzalarımızı atıyoruz. Sonrasında da ilk dalış noktamız olan Drop Off’da suya giriyoruz. Bir saate yakın süren dalışımız sırasında akıntı kuvvetli olsa da kalabalık ıskarmoz balığı grupları, onlarca köpekbalıkları, kaplumbağalar arasında buranın neden tekrar ve tekrar dünyanın en iyi dalış noktalarından bir tanesi olduğunu anlıyoruz. Dalışın başında bir mağaraya kadar girip kalabalık bir balık grubu ile karşılaşmak, sonrasında mavi derinliğe doğru mağaranın dar duvarları arasında ilerlemek de günün artılarından biri oluyor. Dalış sonrasında adaya çıkıp ahşap masaların bulunduğu bölgede diğer dalış okulları gibi mola veriyoruz. Çayımızı, kahvemizi içip, keklerimizi yiyoruz.

Bir saate yakın bir mola sonrasında ikinci dalış için hazırız. Barracuda Point olarak bilinen ikinci dalış noktamız birincisinden de etkileyici bir çeşitlilik ve kalabalık sunuyor. Her dalış sonrasında gördüklerimizden nefesimiz kesilmiş; ama fazlasıyla tatmin olmuş devam ediyoruz. İkinci dalışımız sonrasında da adada öğle yemeği molası veriyoruz. Bu seferki molamız biraz daha uzun sürüyor. Sonrasında da üçüncü dalışı yapmak için Turtle Pitch bölgesine gidiyoruz. Rengarenk resifler ve mercanlarla dolu bu bölgede, bir önceki günün yağmuru nedeniyle netlik ve görünürlük fazla olmasa da gördüğümüz köpekbalıkları ve kaplumbağalar neşemizi yerine getiriyor.

Dalışlar sonrasında oldukça mutlu, bir saatlik yol boyunca fazlasıyla tatmin hissederek tesise geri dönüyoruz. Tesiste fotoğraflara göz atarken hızlıca duşumuzu alıyoruz; çünkü tam bir saat sonra benimle beraber Hollandalı grubu ve Alman çifti Semporna’ya götürecek bir bot gelecek. Bu ekiple önümüzdeki 3-4 günlük planımız aşağı yukarı aynı olduğu için hep beraber hareket etmeye karar veriyoruz. Hep beraber tesisimiz aracılığıyla Semporna’daki eli yüzü düzgün tek otelde rezervasyon yaptırıyoruz.

Saat 16:00 olduğunda da tesistekilerle vedalaşıp botumuza biniyoruz. Semporna’ya vardığımızda saat 17:00’ye geliyor. Eşyalarımızı otele bırakıyoruz ve etrafta biraz dolanıyoruz. Yerel pazarı ziyaret edip, camiinin önünden geçiyoruz. Hepimiz bir sonraki gün için Sandakan’a gitmeyi amaçlıyor, bu nedenle otobüs istasyonuna gidip otobüs saatlerini öğreniyoruz ve sonrasında otele gidip biraz soluklandıktan sonra benim doğum günümü kutlamak amacıyla dalış okullarından bir tanesinin restoranına oturup biralarımızı ve doyurucu yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Grup da yavaş yavaş kaynaşmaya başlıyor, espiriler havada uçuşuyor.

Benim içinse artık yaş olmuş 27. İşin garip tarafı, bu yolculuk sırasında en çok istediğim şeylerden bir tanesi yirmi yedinci yaşımı hatırlanır bir şekilde kutlamaktı. Bu sene benim için en hatırlanır, en unutulmaz yaşlardan bir tanesi oluyor.

Gece muhabbete karışıyor ve artık saatler gece yarısına gelirken çok geç olmadan otelimize dönüp sıcak duşumuzu alıp ertesi günün yolculuğuna hazırlanıyoruz.

30 Temmuz 2013, Salı.

IMG_9072

Tesisimizin yanında yer alan yerellerin yaşadığı kulübeler.

IMG_9085

Bölgede benimkine kıyasla daha lüks konaklamalar da bulunuyor.

DSC03123

DSC03125

DSC03126

DSC03127

DSC03131

DSC03134

DSC03136

DSC03138

DSC03141

DSC03146

DSC03149

DSC03151

DSC03158

Adanın renkleri.

DSC03159

Adadan tesise uzanan yol.

DSC03160

Gittiğimiz barda yerel bir grup popüler şarkılar söylüyor.

Gece boyunca yağmur yağıyor. Yağmur damlaları o kadar kuvvetli ki, bir noktada alüminyum çatı başımıza yıkılacak diye düşünüyorum. Kuvvetli dalgalar ahşap binanın temellerini bir sağa, bir sola sallarken en çok endişelendiğim konu ertesi sabah yapacağım dalış sırasında yağmur nedeniyle görünürlük problemi yaşamamız.

Sabah erkenden uyanıp hazırlandıktan sonra Sipadan’a gidecek dalış grubunun botunda yerimi alıyorum. Kalkmamıza dakikalar varken, bir önceki gün beraber dalış yaptığım yerel hocalardan James yanıma gelerek Sipadan izin listesinde adım olmadığını, benim dalışımın yarın olduğunu söylüyor. İzin listesinde bir önceki gün adımı görmeme rağmen, olay çıkarmamaya karar veriyorum. Muhtemelen tek kişi olmam nedeniyle ellerinde bulunan izinleri, iki yeni kişi geldiğinde onlar için kullanmak istemişler. Benim için ilk etapta hayal kırıklığı olsa da bir sonraki gün doğum günüm olduğu ve doğum günümü Sipadan’da dalarak geçirmek fırsatı elime geçtiği için içten içe seviniyorum. Üstelik en başta özelikle bu şekilde ayarlamaya çalışmış, başarılı olamamıştım.

Ben de bot değiştirerek, Mabul’da dalış yapacak olan gruba dahil oluyorum. Bu dalış grubunda Alman Nina ve Stefa bulunuyor. Kısa bir beklemeden sonra Mabul’un açıklarına çok yakın olan dalış noktası Lobster Wall’da bir saate yakın dalış yapıyoruz. Dalış yine çok keyifli geçiyor. Ahtapotlar, kaplumbağalar, rengarenk balıklar ve makro canlılar dalış boyunca etrafımızı süslüyor.

Dalış sonrasında tesise döndüğümüzde karnımı doyurup biraz dinleniyorum. Kitap okuyorum, eksik olan günlüklerimi yazıyorum, günbatımına kadar bütün vaktimi tesis içerisinde geçiriyorum. Sürekli okyanus suları üzerinde olduğumuz ve her kafamı kaldırdığımda muhteşem bir manzara ile burun buruna geldiğim için çok da şikayet etmiyorum.

Sonrasında adanın iç kısımları keşfe çıkıyorum. Kalabalık, hareketli, canlı, renkli ve son derece yoksul bir hayat burada karşıma çıkıyor. Tamamen kum alan üzerine kurulmuş derme çatma evlerin pencerelerinde, avlularında oynayan çocuklar adanın sesini de belirliyor. Adanın öbür başına vardığımda daha lüks tesislerin buraya kurulmuş olduğunu fark ediyorum. Bu tesisler, bizim tesisin aksine, kum alan üzerine kurulu, lüks konaklamaları ve yüzme havuzları ile fiyatlarının neden pahalı olduğunu ispatlar nitelikte önümde sıralanıyorlar.

Biraz daha etrafta dolandıktan sonra tesisin yolunu tutuyorum. Yerel dalış hocalarından Otto bana Filipin romu ikram ediyor, tesise yeni gelmiş Fransız grup ile muhabbet ediyorum. Sonrasında da gün içerisinde dalış yapmış Hollandalı grup (Jonas, Sjoerd, Floor) gelip bize deneyimlerini anlatıyor, Stefan ve Nina da bize Mabul’daki dalış fotoğraflarını gösteriyor. Ertesi gün olacak dalış için sabırsızlanıyorum. Hep beraber akşam yemeğimizi yedikten sonra, dalış hocaları ile beraber adanın sonunda yer alan bir bara gitmeye karar veriyoruz, burada gece boyu canlı müziğin olduğunu söylüyorlar.

Ara kum yollardan geçerek bara vardığımızda genel olarak yabancıların ağırlıkta bulunduğu, yerel bir grubun popüler şarkılar söylediği, loş ışıklı ama sevimli bir mekanla karşılaşıyorum. İçkilerimizi alıp kumlar üzerine serilmiş masalarda yerimizi alıyoruz. Güzel müzik, güzel muhabbet ve güzel insanlar ile dolu bir gece geçiyor, ve ben doğum günüme tam da olmak istediğim yerde giriyorum.

29 Temmuz 2013, Pazartesi.

DSC03100

DSC03102

DSC03107

Hızlı botumuz bir saat kadar bir sürede bizi Semporna’dan Mabul’a ulaştırıyor.

DSC03110

IMG_9059

DSC03112

DSC03116

DSC03117

DSC03119

Mabul’da konakladığım tesisten manzaralar.

www_StefanUhlmann_de-6233

www_StefanUhlmann_de-6309

www_StefanUhlmann_de-6738

www_StefanUhlmann_de-6816

Su altı fotoğrafları Stefan’dan.
(Daha fazlası için: http://nina-und-stefan-auf-reisen-2013.blogspot.com/)

Her ne kadar kendime gitmek istediğim şehirlere abuk saatlerde varan otobüslere tek başıma binmeme konusunda söz versem de Semporna bunun istisnalarından bir tanesi oluyor. Semporna’ya vardığımızda saat 04:16’yı gösteriyor. Yine şehrin bilmediğim bir bölgesinde, gecenin koyu karanlığında, uyku sersemi bir halde kendimi buluyorum.

Semporna’ya gelmemdeki en büyük amaç, Semporna açıklarında yer alan takımadalardan bir tanesi olan Sipadan adasında dalış yapmak. Sabah kıyılarından 36 kilometre uzakta yer alan bu ufak adası, dünyanın en iyi dalış noktalarından bir tanesi olarak biliniyor. Üstelik çok korunaklı bir bölge olduğu için mutlaka önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Lakin adada kalmak ve konaklamak mümkün değil. Adada dalış, izin sistemi ile çalışıyor ve bir gün içinde sadece 120 kişi burada dalış yapabiliyor. Bu yüzden hem fiyatlar çok yüksek, hem de buraya tur operatörleri ve dalış okulları dışında tek başınıza ulaşmanız mümkün değil. Buna bağlı olarak da Semporna takımadalarında konaklama imkanları genelde Mabul ve Kapalai adalarında yoğunlaşıyor.

Ben de bölgeye gelmeden önce Billabong Scuba aracılığıyla 3 gün 2 gecelik bir paket ayarlıyorum. Toplamda 6 dalış (3 tanesi Sipadan’da, 3 tanesi Kapulai ya da Mabul’da), Mabul adasında 2 gecelik konaklama ve her gün için üç öğün yemeği de içeren bu paket için toplamda 960 RM veriyorum. Bölgedeki birçok dalış okuluna e-posta gönderip her birinden ayrı bir fiyat, ayrı bir program alınca en basit ve ucuz dalış okulunun Billabong Scuba olduğunu fark ediyorum.

Aynı gün içerisinde dalış okulunun ofisinde 07:30’da buluşmaya sözleştiğimiz için de sabahın dördünde Semporna’ya vardığımda beklemekten başka çok da alternatifim kalmıyor. Otobüs istasyonundaki banklara oturup burada beklemeye başlıyorum. Etrafta benden başka bir iki tane ne yaptığını çok da anlayamadığım adam dolanıyor. Köpek çeteleri sağa sola havlıyor. Üç saat boyunca gökyüzünün gecenin siyahından, gündüzün açık mavisine geçişine tanık oluyorum. Zaman geçirmenin en iyi yöntemi kitap okumak; ama o kadar uyku sersemiyim ki her bir sayfayı okuyup anlamam normalden uzun sürüyor. Sürekli önüme gelip duran taksi şoförlerini başımdan def etmek de ayrı bir caba gerektiriyor.

Günün ilk ışıkları ile şehire de hayat gelmeye başlıyor. Ben de banktan kalkıp dalış okulunun ofisine doğru yürümeye karar veriyorum. Okula giden minik başörtülü kız çocukları, beni görüşlerinde “Hello miss” diye bağıran ve her seferinde “I love you”yu da cümle sonuna ekleyen erkek çocukları bir yana, her yolda gördüğüm amca ve teyzeye yol sora sora on beş dakika içerisinde otobüs istasyonundan şehrin göbeğinde yer alan dalış okulunun ofisine varıyorum. Burada görevlilerin gelmesini bir süre bekledikten sonra evrak işlerini ve ödemeleri hallediyorum. İşlemler tamamlandıktan sonra 5-6 kişilik bir grup ile beraber iskelede yer alan hızlı botda yerimi alıyorum.

Semporna’dan konaklamamızın yer aldığı Mabul adasına olan kırk beş dakikalık yolu saatte 50 kilometre giden hızlı botumuzla alıyoruz; ama ben zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamıyorum; çünkü bota binmemle uykuya dalmam bir oluyor. Gözlerimi açtığımda ise Mabul adasına gelmişiz bile.

Mabul adasının kristal beyazı sularına yaklaştığımızda gördüğüm manzara son derece etkileyici. Ada etrafında yüzen bir şehir inşa edilmiş gibi duruyor. Adanın çevresini tahta sopalara kurulmuş evler ve konukevleri çevreliyor. Bu bölgede özellikle gelgitler çok kuvvetli olduğu için bu tür bir yönteme başvurduklarını düşünüyorum. Bir yandan da tahta su üzerine yapılmış evlerin ortasında saklı kalmış adanın kendisinin nasıl olduğunu içten içe merak ediyorum.

Dalış okulunun su üzerine kurulmuş kulübelerinden ve restoranından oluşan tesisine geldiğimizde benimle beraber feribottan yaşlı iki Amerikalı amca ve kabalık bir Çinli grup iniyor. Öğrendiğime göre bu grubun adaya gelmekteki amacı şnorkel ile yüzmek.

Bana su üzerindeki basit, basık ve karanlık odalardan bir tanesini veriyorlar. Odanın tek güzel yanı camdan baktığımda okyanusu görebilmem. Üstelik dalgaların kaldığım kulübenin denize çakılı tahta ayaklarına çarpışının çıkardığı ritim de odaya ayrı bir hava katıyor.

İlk dalışın bir saat içerisinde olduğunu belirtiyorlar. Hızlıca kahvaltımı yaptıktan sonra odada bir yarım saat kadar uyukluyorum. Sonrasında da dalış ekipmanlarını hazırlamak üzere merkeze geçiyorum. Eşyaları hazırlayıp sabahkine benzer bir hızlı botta yerimi alıyorum. Botta şnorkel ve dalış yapacak iki ayrı grup bulunuyor. İlk durağımız Kapalai’de yer alan Mandrin Valley isimli dalış noktası oluyor. İlk dalışım sorunsuz geçiyor. Bu sefer ağırlıkları da rahat ayarladığım için elli dakikalık dalış boyunca çok keyif alıyorum. Su altında son dalışlarımda gördüğüm kadar canlı resifler olmasa da, dalar dalmaz vatozlar, lagoslar, resif ahtapotları, sandıkbalığı, kurbağa balığı ve devasa bir murana görüyoruz. Su altında çok fazla batık bulunuyor. Batık ve çürümeye yüz tutmuş tahta kulübeler, eski tekneler dalış ortamını daha da cazip kılıyor.

Dalış sonrasında tekrardan tesise dönüyoruz. Öğle yemeğini yedikten sonra günün diğer dalışının bir saat içerisinde olduğunu söylüyorlar, ben bu süreyi yine uyuklayarak geçiriyorum. 13:30’da ikinci dalış için bottaki yerimizi alıyoruz. Mabul’da bulunan Paradise 1 olarak bilinen dalış noktasına gittiğimizde su altına dalar dalmaz yeşil bir deniz atı ile karşılaşıyoruz. İlk defa bir deniz atı gördüğüm için çok heyecanlanıyorum ben. Sonrasında yine elli dakika kadar su altında kalıyoruz. Batık bir geminin üzerinde dinlenen boyu neredeyse benim kadar olan kaplumbağa ve yine aynı geminin altında dinlenen bir başka kaplumbağaya denk geliyoruz. Ben resiflerin bir tanesinin arasında sürekli renk değiştiren bir resif ahtapotunu fark ediyorum. Beyaz benekli bir fulyabalığı hızla önümüden geçiyor, bir kayanın altında devasa bir aslan balığı görüyoruz. Devasa mürekkep balığı ise dalışa son noktayı koyuyor. Dalıştan son derece keyif almış şekilde sudan çıkıyoruz.

Tesise geri döndüğümüzde ise ben duş alıp kendimi direk yatağa atıyorum. O kadar yormuş ki son günlerin gece otobüs yolculukları ve günün dalışları, yatağa girmemle uykuya dalmam bir oluyor. Uyandığımda hava çoktan kararmış bile. Dalga sesleri arasında uyanmayı ne kadar da özlediğimi fark ediyorum. Tesisin açık hava banklarında denize karşı kitap okuyorum, denizi izliyorum.

Bir sonraki günün Sipadan dalışları için son derece heyecanlı güne son veriyorum.

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

28 Temmuz  2013, Pazar.

DSC03069

DSC03070

Kota Kinabalu sokaklarına pazar günü kurulan yerel pazarda her türlü ilgi çekici ürünü bulmanız mümkün.

DSC03074

Alışveriş merkezleri pazar günü kalabalığı ile dolup taşıyor.

DSC03081

DSC03087

Şehrin deniz kenarı, ideal bir yürüyüş yolu oluşturuyor.

DSC03090

DSC03092

Merkez pazar.

DSC03097

DSC03098

Alışveriş merkezleri Ramazan indirimlerine ev sahipliği yapıyor.

DSC03099

Şehrin simgesi haline gelmiş kılıçbalığı.

IMG_9041

Inanam’a giden otobüslerin kalktığı otobüs istasyonu.

Sabah otelden çıkış saatine doğru uyanıyorum. Dün gece ben odaya girdikten sonra kopan fırtınanın etkileri hala kendisini gösteriyor. Hava son derece kapalı. Nasıl oluyor da istinasız gittiğim her ülkede, yağmur sezonu olmasa bile yağmura yakalanmayı becerebiliyorum çok da anlam veremiyorum. Eşyalarımı toparlıyorum ve bir iki saate geleceğimi söyleyip otele teslim ediyorum.

Dışarı çıktığımda çok kuvvetli bir rüzgar beni karşılıyor. Bir önceki günlerin ne neminden eser var, ne de sıcağından. Yapacak çok fazla bir işim yok, ben de şehrin sokakları arasında amaçsızca dolanıyorum. Yol üzerinde gördüğüm 3-4 alışveriş merkezini ziyaret ediyorum, kalabalığa dayanamayınca kendimi hemen dışarı atıyorum. Şehrin göbeğinde yer alan Merkez Pazar olarak anılan meyve sebze pazarına göz atıyorum. Yerel pazarların renkleri ve kokuları hep beni kendisine çekiyor. İki saate yakın sokaklarda dolandıktan sonra otele geri dönmeye karar vermişken yağmur patlak veriyor. Ama öyle böyle bir yağmur değil. Herkes önceden yağmurlukları şemsiyeleri ile hazır beklediği için onlara dert olmuyor. Ama ben su geçiren sırt çantam ve kolay kolay kurumayan aynı akşam otobüs yolculuğu yapacağım kıyafetlerim ile mağazalardan birinin girişinde bulunan banklara sığınıyorum. Beş dakika, on dakika, on beş dakika. Yağmur ne duruyor, ne yavaşlıyor. Ama benim ki de inat değil mi? Bir önceki seferler yağmurun dinmesini beklerken yaptığım sabırsızlıkları yapmayarak bekliyorum. Bir saatten biraz daha fazla yolda koşuşturan insanları, mağazadan çıkıp yağmur ile karşılaşınca şaşkınlarını gizleyemeyenleri izliyorum. Sonrasında yağmur sonunda biraz yavaşladığında ben de hızlı hızlı yola koyuluyorum.

Konukevine geri dönüp eşyalarımı alıyorum, çantamı sırtlanıp şehrin diğer başında bulunan otobüs duraklarına yürümeye başlıyorum. Benim dışarı çıkmamla tabi ki yağmurun tekrardan başlaması bir oluyor, ama hiç yoktan etkisi bu sefer daha hafif. Otobüs istasyonunun bulunduğu bölgeye yürümem yarım saat kadar sürüyor. Şehrin batısı, doğusundan daha farklı bir hava sergiliyor. Binalar giderek seyrekleşiyor ve daha modern siteler karşıma çıkıyor. Otobüs istasyonuna sonunda vardığımda 14A nolu otobüse binip akşam Semporna’ya kalkacak otobüsümün kalkacağı Inanam otobüs istasyonuna varıyorum.

Inanam istasyonuna varmamla bin tane görevlinin üstüme üşüşmesi bir oluyor. Otobüs biletimi çoktan ayırttığımı söylesem de ikna edemiyorum kendilerini. O zaman anlıyorum, aslında burada rezervasyona falan gerek yok. Saatleri bildiğiniz sürece kolayca bilet bulmanız mümkün; çünkü yan yana muhtemelen aynı kalitede o kadar fazla tur firması var ki. Ben biletimi kestirdikten sonra otobüsümün kalkmasına daha üç buçuk saatim var. İstasyonun ufak tahta banklarından bir tanesine sığınıyorum ve kitap okumaya başlıyorum. Bir noktada öyle bir dalmışım ki kitabım neredeyse yarılanmış, aradan da iki buçuk saat geçmiş. Kitabı bir kenara koyup istasyonun etrafındaki sokaklarda hava almak üzere birkaç tur atıyorum. Restoranların önüne açılmış tezgahlardan yerel kek ve içecekleri denemek üzere satın alıyorum. Sonrasında da otobüsümün kalkma saatine yakın otobüsteki yerimi alıyorum.

Şansıma otobüs yine boş. Yanımda kimse oturmadığı için Semporna’ya olan dokuz saatlik yolculuğum son derece rahat geçiyor.

27 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC03056

DSC03059

DSC03061

Turuncu plastik örtülü masaların başını çeşitli taze deniz ürünleri süslüyor, siz bu ürünler arasından seçim yapabiliyorsunuz.

Sabah uyanıyorum, olabildiğince uzun bir süre odada oyalanıyorum, kahvaltımı yapıyorum. Dün akşam öğrendiğim üzere, konakladığım otel gün için dolu ve benim farklı bir konukevine geçmem gerekiyor. Bulunduğum Australian Place olarak anılan bölgenin üzerinde yan yana dizili bir sürü konukevi olduğu için bu çok da büyük bir problem yaratmıyor. Çıkış saatine yakın eşyalarımı toparlayıp sokağın öbür başında yer alan başka bir konukevine geçiyorum, üstelik buranın odaları daha geniş ve konforlu. Kablosuz internet bağlantısı da sorunsuz çalışıyor.

Odada biraz oyalandıktan sonra tekrardan şehrin merkezine gidiyorum. Yine adalara gitme girişimi ile bot terminaline gidiyorum. Fakat yakınlarda bir bot olmadığını, üstelik bir iki adayı aynı anda gezmek istiyorsam sabah erken saatlerdeki feribotlara binmem gerektiğini öğrenince yine ve yeniden vazgeçiyorum. Bugünü de ağırdan almaya karar verip odaya geri dönüyorum. Uzunca bir süre internetteki işlerimi hallediyorum, bir şeyler okuyorum. Oteldeki görevliden rica ederek yerel otobüs firmalarından bir tanesini arayarak bir sonraki günün akşamı için Semporna bölgesine bir otobüs bileti ayarlıyorum. Bileti şehir merkezinde almanın imkanı yok. Çünkü burada herhangi bir bilet satan turizm acentesi yok. Bilet alabilmenin tek yolu Inanam’da yer alan, şehirden 9 kilometre uzakta bulunan otobüs garına gitmek. Bu gara gitmek de çetrefilli bir iş. Ya şehrin en öbür başından otobüse bineceksiniz, ya da 20 RM’ye bir taksi tutacaksınız. Bu yüzden bileti telefonla ayırtmak en kolay yöntem gibi gözüküyor.

Odadan tekrardan öğleden sonraya doğru çıkıyorum ve yapacak başka bir alternatifim yokken ve sinemaya gitmekten bu aralar gereğinden fazla keyif almaya başlamışken, yine ve yeniden alışveriş merkezinin yolunu tutuyorum. Günün filmi ise “Red 2” oluyor. Bu sefer bir önceki deneyimden ders almış olarak, daha kalın kıyafetler giysem de sinemanın dondurucu klimasından kaçamıyorum. Sinema sonrasında akşam yemeğini bir önceki akşam gördüğüm deniz kenarındaki deniz ürünleri pazarında yapmaya karar veriyorum. Yavaş yavaş şehrin sakinliği ile birleşmiş canlılığında pazara doğru yürüyorum. Pazar bölgesine geldiğimi yine etrafta cirit adan sıçanlardan anlıyorum. Yol kenarındaki turuncu örtülü masalardan birine oturuyorum. Bir tane mürekkep balığı, bir şiş karides. Uzun zamandır yediğim en leziz deniz ürünleri mideme bayram gibi geliyor.

Bu şehir bana kendisini çoktan sevdiriyor. Ertesi gün buradan ayrılacak olsam da tekrardan bu şehre döndüğümde planladığımdan biraz daha uzun kalmaya karar veriyorum. Yemek sonrasında yavaş yavaş odama geri dönüyorum.

26 Temmuz 2013, Cuma.

DSC03041

Sabah Suriya isimli alışveriş merkezi oldukça popüler Batı ve Amerikan mağazalarına ev sahipliği yapıyor.

DSC03042

Alışveriş merkezinin en üst katında yer alan sinema.

DSC03044

DSC03046

Akşam pazarı.

DSC03047

Şehirden manzaralar.

DSC03050

DSC03051

DSC03053

DSC03054

Kota Kinabalu’da deniz ürünleri sevenler için oldukça fazla seçenek yer alıyor. Ürünler taze olarak seçilip dilediğiniz şekilde sizin için pişiriliyor.

Öğlene doğru uyanıp konukevinde kahvaltımı yapıyorum. Cakarta ile Kota Kinabalu arasında bir saatlik bir zaman farkı olduğu ve dün gece çok geç saatte uyuduğum için adaptasyonda da gariplik yaşıyorum. Kahvaltı sonrasında konaklayacağım odanın aynı gün için müsait olmadığını öğreniyorum, başka bir odaya geçmem gerekiyor. Ben de eşyalarımı toparlayıp öğleden sonra yeni odaya yerleşmek üzere otele bırakıyorum.

Gün için yapmak istediğim hiçbir şey yok. Haftanın, hatta ayın geri kalanını nasıl geçireceğim konusunda da bir planım yok. Üstelik Kota Kinabalu’da şehir hayatı içinde kendinizi kaybetmekten, şehir merkezinin biraz dışında yer alan müzeleri ve camiyi gezmekten, yakındaki çok kalabalık olduğunu duyduğum adalara gidip deniz keyfi yapmaktan başka da bir alternatifiniz yok. Benim de bu sıraladıklarımdan hiçbirini yapmak için isteğim yok. Yine de deniz kenarında yer alan limana giderek adalara giden botların saatlerini ve fiyatlarını öğreniyorum. Adalara denize girmek istediğim bir gün gitmenin daha mantıklı olduğuna kanaat getirince, bu planını bir süreliğine rafa kaldırıp yakınlardaki alışveriş merkezine gidiyorum.

Alışveriş merkezi içerisinde biraz dolanıyorum. Dışarısı o kadar sıcak ki, kaldırımda attığım her adım ayağımı yakıyormuş gibi hissediyorum. Biraz da bu nedenle alışveriş merkezinin klimalı ortamından çıkasım gelmiyor. Asya ülkeleri yabancılar için biraz da güneşten kaçış noktaları olarak ortaya çıkıyor. Ben de en üst katta yer alan sinemaya gitmeye karar veriyorum. Üstelik bir süredir merakla beklediğim “Despicable me 2” isimli animasyon da gösterimde. Hemen yakınlardaki ilk gösterimleri için bir bilet alıyorum ve günün geri kalanını sinemada geçiriyorum. Animasyon boyunca da kendi kendime gülmekten ayrı bir boyuta geçiyorum. Ankara’da animasyonların sıkı bir takipçisi olan ben, özlemişim bu tür filmlerde kahkahalar atmayı.

Film sonrasında gerisin geri otele dönüyorum. Yeni odama yerleşiyorum ve bir süre uyumaya karar veriyorum. Hava ve şehir değişimleri bu aralar beni gereğinden fazla yormaya başlamış durumda. Bir saat kadar uyuyayım diyip üç saat sonra uyandığımda hala üzerimdeki sersemliği atabilmiş değilim. Tekrardan dışarı çıktığımda bir önceki gün havaalanında tanıştığım Portekizli çiftle karşılaşıyorum. Yakınlardaki adalara gittiklerini, kötü bir deneyim olduğunu, adada kalabalıktan başka görecek hiçbir şey olmadığını söylüyorlar bana. İçten içe seviniyorum günü adaları es geçerek geçirdiğim için.

Dışarı çıkıp akşam pazarının olduğu bölgeye gidiyorum. Şehirde yan yana dizili o kadar çok akşam pazarı bulunuyor ki. Bir sokakta yerel ürünler tezgahları süslerken, bir başkasında deniz ürünleri ve yerel yiyecekler ziyaretçileri bekliyor. Buradan deniz kenarına yan yana dizili; ve neredeyse bütün deniz kenarını kaplayan pazarların olduğu bölgeye geçiyorum. Pazarlarda sebze, meyve ve balık pazarlarına ek olarak ufak tefek ama sevimli deniz ürünleri restoranları da yer alıyor. İstediğiniz taze deniz ürününü seçip pişirtebildiğiniz bu tezgahlar oldukça lezzetli gözüküyor. İşin tek kötü tarafı etrafta kocaman sıçanlar tezgahların altında cirit atıyor. Sürekli sağdan soldan fırlayan bu hayvanları bile artık normal karşılıyor olmam, bana son zamanlardaki temizlik ve rahatlık anlayışımı tekrar tekrar sorgulatıyor. Bir sene önce bir sıçan görsem vereceğim tepki ile, şu anda verdiğim tepki arasında dağlar kadar fark var. Etrafta çöpleri karıştıran, tezgahlar altında turlayan bu hayvanlara aldırmadan pazarları dolanıyorum ve yavaş yavaş odaya geri dönüyorum. Sabahın sıcak havası yerini denizden gelen serin rüzgarlara bırakmış durumda. O nedenle şehrin akşamı sabahı kadar bunaltıcı olmuyor.

Endonezya.

Standard

Endonezya: Genel Bilgiler.

Endonezya, yolculuk konusunda beni en çok heyecanlandıran ülkelerin başında geliyordu. Tropikal cennet olarak anılan el değmemiş adaları, uçsuz bucaksız doğası, dünyanın en iyi dalış noktalarını barındıran denizleri, adalarını süsleyen yanardağları, rengarenk şehirleri, görülmeye değer tapınakları…

Ziyaret ettiğim her adasında ayrı bir yüzü ile tanıştım Endonezya’nın. Bali’de gözün görebileceği en yeşile tanık oldum, muazzam pirinç tarlaları arasında dolaştım, tüm turistliğine rağmen yerelliğini kaybetmemiş kasabalarında kayboldum, sanatçı karakterini koruyan Ubud’da derin bir nefes alıp mola verdim, dünyanın en pahalı kahvesini tattım, tapınaklarında renkleri tekrardan keşfettim. Lombok’a bağlı Gili Trawangan’da dünyanın en iyi dalış noktalarında ileri seviye dalış sertifikamı aldım, Gili Meno’da ıssız ada deneyiminin doruklarına vardım. Lombok’tan Flores’e kadar olan yolu Flores Denizi üzerinde yirmi üç yabancı ile beraber ufacık bir teknede geçirdim. Denizleri ve kimsesiz adaları aşarken, her yeni güne soluğumuzu kesen bir manzara ile başlayıp her geceyi yıldızların altında sonlandırdık. Komodo ve Rinca adalarında Komodo ejderleri ile tanışıp, kocaman köpekbalıkları arasında dalış yaptım. Java’da Ijen krateri üzerinde yer alan gölü gün daha aydınlanmamışken keşfe çıktım. Hayatımda gördüğüm en güzel ve değişik manzaraya Bromo Yanardağı’nda tanık oldum. Yogyakarta’da tapınaklar arasında yerellerin misafirperverliği ile karşılaştım. Cakarta’da alışveriş merkezlerinde modern hayat ile tekrardan tanıştım.

Bir aylık bir sürede Endonezya’nın tadı damağımda kaldı. Ülke hakkında beni hayal kırıklığına uğratan konular Asya’nın geri kalanına göre çok abartı olan fiyatları ve bir türlü mutlu etmeyen mutfağı oldu; ama yine de buraya tekrardan döneceğimin bilinci ile ülkeye veda ettim.

DSC01553

Cihan, belinde sarongu, Bali’de Fil Mağarası Tapınağı’nda.

DSC01667

Bali’de yer alan Besakih Tapınağı’nda.

DSC02034

Gili Bola adasının tepesinde.

DSC02057

Tekne ekibi olarak Komodo Milli Parkı’nda.

IMG_8609

IMG_8616

Tekne ekibi ile veda yemekleri.

IMG_8692

Cihan’la Bali’de Padong Padong plajında.

DSC02182

Bali’de Uluwatu’da yer alan tapınağın bulunduğu uçurumlarda.

DSC02291

Ijen Krateri’ne tırmanırken.

DSC02302

Ijen Krater Gölü’nde Cihan.

DSC02420

Bromo’da yanardağ manzarası ile.

DSC02723

Yogyakarta’da yeraltı camiinde.

DSC02769

Yogyakarta’da Taman Sari, Su Sarayı’nda.

DSC02846

DSC02929

Borobudur Tapınağı’nda.

DSC03033

Team Jakarta!

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Endonezya’nın her adasında ayrı bir macera, ayrı bir yapılacak etkinlik hazır bekliyor. Her adada ayrı ayrı ilgi çekici şeyler var. Ben sadece Bali, Lombok, Flores ve Java adalarını ziyaret edebildim. Ülkede 30 gün kalmama rağmen bu süre bana yetmedi. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın, hatta mümkünse iki ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Endonezya ekvatora çok yakın yer aldığı için, genelde yıl boyunca uygun hava koşullarına sahip. Ülkede iki mevsim yaşanıyor: yağışlı mevsim ve kuru mevsim. Endonezya’nın çoğu bölgesinde yağışlı mevsim Ekim ve Nisan arası döneme denk geliyor. Kuru mevsim ise Mayıs ve Eylül arasına tekabül ediyor.

Ben ülkeyi Haziran – Temmuz aylarında gezdim. Yüksek sezon ve kuru mevsim olmasına rağmen, dönem dönem sağnak yağışlara denk geldim. Yağışlar dışında ise hava genel olarak idealdi, nem ve sıcaklık bunaltıcı değildi.

Vize

Endonezya’ya giden Türk vatandaşlarının ülkeye giriş için vizeye gereksinimleri var. Ülkeye hava ya da deniz yolu ile giriyorsanız vizeyi 25 USD karşılığında kolaylıkla sınırda alabiliyorsunuz. Eğer ülkeye kara yolu ile giriş yapıyorsanız vizenizi önceden ayarlamanız gerekiyor. Aldığınız vize size 30 günlük kalış hakkı sunuyor.

Vizenizi uzatmak isterseniz, vizenizin bitmesinden en az bir hafta önce gümrük ofislerinden bir tanesine giderek vizenizi bir 30 günlük süre için daha yeniletebiliyorsunuz. Vize yenileme işlemi ile uğraşmak istemeyip yine de bir aydan fazla kalmak istiyorsanız da, vizeye önceden büyükelçilik ya da konsolosluklar aracılığıyla başvurmanız koşulu ile 60 günlük vize almanız mümkün.

Rota

Endonezya’da yolculuğuma Bali adasından başladım. Sonrasında Lombok ve Flores adalarını ziyaret edip tekrardan Bali üzerinden Java adasına geçtim.

Endonezya’da kaldığım 30 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_indonesia

26.06.2013, Kuta Bali
27.06.2013, Ubud, Bali
28.06.2013, Temen, Penelokan, Besakih, Bukit Jampul, Klungkung, Bali
28.06-03.07.2013, Ubud, Bali
04-07.07.2013, Gili Trawangan, Lombok
08.07.2013, Gili Meno, Lombok
09.07.2013, Senggigi, Lombok
10.07.2013, Labuhan Lombok, Gili Bola
11.07.2013, Gili Bola, Moyo, Satronda
12.07.2013, Gili Laba, Komodo, Red Beach, Kalong
13.07.2013, Kalong, Rinca, Kelor, Labuanbajo, Flores
14-15.07.2013, Labuanbajo, Flores
16.07.2013, Kuta, Uluwatu, Bali
17.07.2013, Gilimenok, Ketapang, Java
18.07.2013, Ijen
19.07,2013, Gunung Bromo
20-22.07.2013, Yogyakarta, Prambanan, Borobudur
23-25.07.2013, Cakarta

Eğer daha fazla zamanım olsaydı Endonezya’nın diğer belli başlı adaları olan Sumatra, Kalimantan, Sulawesi ve Irlan Jaya’ya mutlaka uğrardım.

Ulaşım

Endonezya’da ulaşım ağları karışık ve seçenekler de çok olmasına rağmen, yolunuzu kolayca bulabiliyorsunuz. Adalar arası yolculuklarda, genelde bulunduğunuz adadaki turizm firmaları aracılığıyla otobüs + feribot paketleri satılıyor. Bu standart paketler, adalar arası yolculuklar için en uygun alternatifler olarak ortaya çıkıyorlar. İlgili firma, sizi konakladığınız otelden alıp limana kadar bırakıyor, limandan da kolayca gitmek istediğiniz adaya transfer olabiliyorsunuz.

Adalar içerisinde ulaşım ne yazık ki o kadar kolay olmuyor. Taksiler çok pahalı. Adalar içerisinde belli bölgelerde turizm firmaları aracılığıyla minivan ayarlamanız mümkün oluyor; ama bu minivan saatleri de çoğu zaman esnek olmuyor. Bu yüzden adalar içerisinde yolculuk etmenin en kolay yanı motosiklet kiralamak olarak ortaya çıkıyor. Özellikle de ucuz kiralar ve benzin fiyatları nedeniyle. Bu da adalar içerisinde yoğun bir motosiklet trafiğinin oluşmasına da neden oluyor. Java adasında yer alan büyükşehirlerde (Yogyakarta’da TransJogya, Cakarta’da TransJakarta) Bali, Lombok ve Flores gibi adaların aksine yaygın bir ulaşım ağı yer alıyor. Şehrin her bölgesini kapsayan otobüsler sayesinde dilediğiniz bölgeye hızlıca, kolayca ve çok ucuza ulaşabiliyorsunuz.

Konaklama

Endonezya’da konaklama fiyatları Asya’daki ülkelerin geri kalanına göre oldukça yüksek, üstelik buna rağmen çoğu konaklamanın standartları da düşük. Yine de her gittiğiniz adada, şehirde, kasabada öyle ya da böyle bütçenize uygun konaklayacak bir yerler bulabiliyorsunuz.

Benim konakladığım oteller genelde temiz ve banyosu içerisinde bulunan otellerdi. Yüksek sezon olması nedeniyle otel seçimleri sırasında ilk defa otellerden çok sık “Kusura bakmayın, doluyuz.” yanıtı aldım. Bu da belli bir noktadan sonra ilk gördüğüm uygun fiyatlı otele yerleşme içgüdüsünü doğurdu bende. Bu nedenle bütün yolculuğum boyunca kaldığım en kötü otellere de yine Endonezya’da denk geldim.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

New Arena Hotel, Kuta, Bali – 150000 IDR (iki kişi konakladık)
Berlian Inn Kuta, Bali – 150000 IDR (iki kişi konakladık)
Savira Bungalows, Ubud, Bali – 150000 IDR
Alisa Guesthouse, Gili Trawangan, Lombok – 170000 IDR (iki kişi konakladık)
Buddha Dive Resort, Gili Trawangan, Lombok – 250000 IDR (iki kişi konakladık)
Olah Bamboo Bungalows, Gili Meno, Lombok – 130000 IDR (iki kişi konakladık)
Senggigi Hillview Homestay, Senggigi, Lombok – turizm firması aracılığıyla ücretsiz konakladık
Mutiara Hotel, Labuanbajo, Flores – 100000 IDR (iki kişi konakladık)
Puri Made II Homestay, Ketapang, Java – 130000 IDR (iki kişi konakladık)
Yoschi’s Guesthouse, Gunung Bromo, Java – satın aldığımız Bromo & Ijen turu kapsamındaydı
Sari Homestay, Yogyakarta, Java – 130000 IDR (iki kişi konakladık)
Bloem Steen Hostel, Cakarta, Java – 150000 IDR (iki kişi konakladık)

DSC01521

New Arena Hotel, Kuta, Bali.

DSC01527

DSC01822

Savira Bungalows, Ubud, Bali.

DSC01910

Buddha Dive Resort, Gili Trawangan, Lombok.

DSC02259

Puri Made II Homestay, Ketapang, Java.

DSC02337

Yoschi’s Guesthouse, Gunung Bromo, Java.

Yiyecek içecek

Açık söylemek gerekirse ziyaret ettiğim ülkeler arasında yemeklerini en beğenmediğim ülke Endonezya oldu. Her şeyden önce bu ülkede yemek fiyatları oldukça pahalı. Üstelik söz konusu olan sadece yerel yemekler de değil; menülerde batı tarzı yemeklere de yer verilmesini fırsat bilerek, ne zaman batı tarzı bir yemek söylesek hayal kırıklığına uğradık.

Yemeklerde en sık rastlayacağınız ürün, Asya’nın geri kalanında da olduğu gibi pirinç ve noodle. Tavuk ve balık, en çok tercih edilen ana yemekler olarak ortaya çıkıyor. Yemekleri belirleyici tatlar yemeklere katılan biber, soya sosu, hindistan cevizi, hurma şekeri ve limon otundan oluşuyor.

“Ayam goreng” adı verilen kızarmış tavuk ülkenin her bölgesinde bulunuyor. “Nasi goreng” olarak bilinen kızarmış pilav ve “Nasi campur” olarak anılan karışık pilav yemeklerle beraber servis ediliyor. “Satay” adı verilen çöp şişler genelde tavuk ve et olmak üzere iki türlü geliyor ve fıstık sosu ile hazırlanıyor. Özellikle Java bölgesinde noodle, tofu, soya filizi, soya ve fıstık sosundan oluşan “Ketoprak” ve hindistan cevzi sütü ile pişirilen pirinç ile sunulan et, tofu ve sebzelerden oluşan “Nasi uduk” yaygın olarak tüketiliyor. Bali bölgesinde “babi gulig” adı verilen doldurulmuş domuz ve “Bebek betutu” olarak bilinen doldurulmuş ördek çoğu restoranda satılıyor.

Tatlılar çoğunlukla yoğunlaştırılmış süt ve hindistan cevizi sütü ile hazırlanıyor, içerlerinde pirinç ve fasulye parçaları da yer alıyor.

IMG_8309

Nasi uduk.

IMG_8878

Ayam goreng.

IMG_8145

Ayam Bettuyu.

DSC01905

Satay olarak bilinen çöp şişler fıstık sosu ile hazırlanıyor ve pirinç ile yeniliyor.

IMG_8430

DSC01911

Akşam pazarlarında çeşit çeşit şişe ve balıklara denk gelmek mümkün.

IMG_8310

IMG_8312

Sütlü tatlılar.

IMG_8232

DSC01928

Bütün Endonezya boyunca en sevdiğim yiyecek: yılan derisi meyvesi. Meyve kabuğundan dolayı bu ismi alıyor. Yani “Snake skin”. Yerel adı “Salak” olarak bilinen bu meyvenin son derece leziz bir tadı var.

Cakarta, Endonezya.

Standard

25 Temmuz 2013, Perşembe.

DSC03020

DSC03021

DSC03024

Şehrin tarihi bölgesi, Hollanda sömürgesi döneminin izlerini taşıyor.

DSC03031

Tavuk Pazarı Köprüsü.

DSC03032

DSC03036

DSC03037

DSC03038

DSC03039

DSC03040

Cakarta’nın tarihi yüzü.

Sabah erkenden uyanıp eşyalarımı toparlıyorum. Odadan çıkışımı yapıyorum. Sırt çantamı otele bırakarak şehrin görmeyi son istediğim bölgesi olan Kelapa ve Kota bölgesine doğru yol alıyorum. TransJakarta otobüsleri ile buraya kolayca varılabiliyor.

Bölgeye varınca Taman Fatahillah diye anılan, şehrin tarihi merkezi olarak bilinen ve Hollanda sömürgesi döneminden kalma binaların bulunduğu meydanı ziyaret ediyorum. Bu bölgede sömürge döneminin önemli binaları ve bu binalara yerleşmiş çeşitli sanat ve tarih müzeleri yer alıyor. Bölgeden biraz daha deniz kenarına doğru yürüyüp yine Hollanda döneminden kalma, Kali Besar kanalının üzerinde bulunan açılır kapanır “Tavuk Pazarı Köprüsü”nü görüyorum. Şehrin deniz kenarına doğru olan bölgeleri, konakladığım modern yüzünden oldukça farklı. Bu bölge tarihi öğeleri barındırırken, şehrin yoksul yüzüne de tanık olmama yardımcı oluyor. Nehir kenarında biraz yürüdükten sonra buram buram yükselen lağam kokusuna daha fazla dayanamacağımı fark edip otele geri dönmeye karar veriyorum.

Otele geldiğimde otelin sahibinin beni kendi aracı ile havaalanına bırakma teklifini kabul ediyorum. Aynı günün akşamına Malezya’nın Sabah bölgesindeki Kota Kinabalu şehrine uçağım var. Havaalanına yine ve yeniden oldukça erken gelsem de modern, klimalı ve ücretsiz bağlantısız internet ile çevrili havaalanında vakit geçirmek kolay oluyor.

Saat 19:00 olduğunda uçağa biniyorum. Kota Kinabalu’ya olan yolculuğum iki saat kırk dakika sürüyor.  Gece yarısına doğru Kota Kinabalu havaalanına varıyorum. Havaalanında tanıştığım Portekiz çiftle sohbet muhabbet derken gümrük işlemlerini halledip beraber bir taksi paylaşmaya karar veriyoruz. Kadın Lizbon’da resim öğretmenliği yaptığından, adam da ressam olduğundan bahsediyor. Yaz tatillerini değerlendirmek üzere bölgeye gelmişler. Onların daha önceden ayarladıkları bir otel olduğu için ve ucuz konaklamaların hepsi aynı bölgede yer aldığından beraber taksiyle Australian Place olarak anılan bölgeye gidiyoruz biniyoruz. Burada birkaç yere oda sorma girişiminde bulunup saatin geç olması nedeniyle çoğunun kapısının kapalı olduğunu görünce ben de Portekiz çiftle aynı yere konukevine giriyorum. Şansıma ellerinde güzel bir de odaları var.

Odaya eşyaları bıraktıktan sonra biraz şehri gece gözüyle görmek, biraz da temiz hava almak adına kendimi direk dışarı atıyorum. Gerçekten de daha önce burayı ziyaret eden Türklerden duyduğum gibi, şehirde direk İzmir havası var. Sokakları, binaları, deniz kenarı izmir’i andırıyor. Deniz kenarına kadar yürüyüp odaya geri dönüyorum.

Saat o kadar geç olmuş ki, bütün yorgunluğuma rağmen sıcak duş olduğunu duyunca duş almadan uyumamaya karar veriyorum. En son sıcak duşumun üzerinden bir ay geçmiş, Endonezya’dayken sıcak duş tamamen lüks haline gelmişken sıcak su bir anda bütün kaslarımı gevşetiyor. Sonrasında da neredeyse yolculuğum boyunca yattığım en rahat yatakta güzel bir uykuya dalıyorum.

24 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC02947

DSC02949

DSC02953

DSC02955

DSC02957

DSC02959

 

DSC02969

Ulusal Müze’den görüntüler.

DSC02965

DSC02981

Özgürlük Meydanı’nda yer alan Ulusal Anıt.

DSC02985

DSC03006

İstiklal Camiisi.

DSC03009

DSC03016

Şehir merkezinde camiilere ek olarak çeşitli kilise ve katedraller de bulunuyor.

DSC03019

X isimli alışveriş merkezi içerisinde yer alan son derece rahat ve gösterişli sinema salonu.

Öğlene doğru uyanıyorum. O kadar uzun zaman olmuş ki bu kadar deliksiz uyumayalı. Kendime geldikten sonra şehrin ilgi çekici yanlarını görmek üzere kendimi dışarı atıyorum. Yine TransJakarta otobüslerinden bir tanesine binerek (burada hatlara kategori deniyor) Ulusal Müze’nin önünde iniyorum.

Müze iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, muazzam ve sevimli bir bahçenin etrafına yan yana dizilmiş sergi odalarının bir araya getirdiği tek bir katken; ikinci bölüm diğer bir binanın içerisinde bulunan dört kattan meydana geliyor. Bu müzeyi baştan sona gezmem iki saatimi alıyor. Müze boyunca sergilenenler sayesinde Endonezya’nın farklı adalarındaki insanları, kültürleri, gelenekleri hakkında her türlü detaya sahip olabiliyorsunuz. Takılarından kıyafetlerine, müzik aletlerinden kullandıkları mobilyalara kadar.

Ulusal Müze’den çıktıktan sonra uzaktan kendisini gösteren National Monument yani Ulusal Anıt’ın bulunduğu parka gitmeye karar veriyorum. Merdaka Meydanı’nın yani Özgürlük Meydanı’nın ortasında yer alan bu 132 metrelik anıt şehrin birçok bölgesinden kendisini belli ediyor. Anıttan sonra Parlamento binası, İstiklal Camisi ve Katedrali ziyaret ediyorum. Hava sıcak ve oldukça nemli. Dönüş yolunda otobüse binmek yerine, başladığım noktanın yakın olduğunu fark edip yürümeye karar veriyorum. Zaten her seferinde beni bitiren bu her yeri yürünebilir olarak görme alışkanlığım oluyor. Şehri yürüyerek görmek her zaman o şehri tanımak için en iyi yöntem olsa da sıcak, nemli, kalabalık ve gürültülü Cakarta sokaklarında otelime dönmem bir buçuk saatimi alıyor. Odaya kendimi attığımda ise biraz klimanın altında es vermem gerektiğini fark ediyorum.

Akşama doğru tekrardan dışarı çıkıyorum. Karnımı yakınlardaki bir alışveriş merkezinin alt katında bulunan süpermarketten aldığım taze meyve ve sebze ile doyuruyorum. Sonrasında da bir önceki gün gördüğüm ve sinemasına göz koyduğum X alışveriş merkezine gidiyorum. “Upside down” isimli filme bir bilet alıyorum. Sinema salonu son derece modern ve gösterişli. Salondan içeri girdiğimde hayatım boyunca karşılaştığım en geniş ve rahat sinema koltukları beni karşılıyor. Film sırasında yine nerede olduğumu, ne yaptığımı unutuyorum da, film bittikten sonra yeryüzüne, alışveriş merkezine ve Cakarta’ya inmem uzun sürüyor. Yine bir önceki günün kalabalığı arasında odama geri dönüyorum.

23 Temmuz 2013, Salı.

DSC02938

Cakarta’nın modern yüzünün gündüzü.

DSC02941

DSC02944

Gecesi.

Sabah 08:00’e karşı otobüsümüz Cakarta trafiğine giriyor. Şehirde farklı otobüs terminalleri bulunuyor. Ben hangisine gideceğimizden tam olarak emin olamıyorum. Saat 09:00 civarında bir terminalin girişinde yer alan bir benzinlikte otobüsümüz durup geri kalan yolu taksi ile gitmemiz gerektiğini belirtiyor. Biraz sesimizi yükseltip orada inmeyeceğimizi net bir şekilde belirtince (zaten benim biletimin üzerinde geldiğimiz istasyondan bile farklı bir terminal ismi yazıyor) bizi otobüs terminalinin içerisine kadar bırakmayı kabul ediyorlar.

Terminalde indiğimde ilk işim buradan kalkan Yogyakarta’dakine benzer bir sistemi olan TransJakarta otobüs istasyonunu bulmak oluyor. Görevlilerle konuştuktan sonra ucuz konaklamaların bulunduğu JL Jaksa bölgesine gidebilmek için üç aktarma yapmam gerektiğini öğreniyorum. Sadece 3500 IDR ödeyerek bir saatten biraz fazla bir sürede Jaksa sokağının bulunduğu bölgeye varıyorum. TransJakarta otobüsleri çok kalabalık, trafik de içinden çıkılmaz olmasına rağmen otobüslerin klimalı olması yolculuğu çekilebilir kılıyor.

Jaksa bölgesine geldiğimde yan yana dizilmiş alışveriş merkezleri, geniş ana caddeler, modern binalar, aynalı gökdelenler şehir merkezini dolduruyor. Yol üzerinde gördüğüm bir Starbucks’a oturup neredeyse iki ayın ilk kahvesini içiyorum. İlk yudumun nasıl iyi geldiğini belirtmeme gerek yok. Burada biraz soluklandıktan sonra da Jaksa yoluna doğru yürüyüp adam gibi konaklayacak bir yerler aramaya koyuluyorum. Normalde ziyaret ettiğim şehirlerde ucuz konaklamaların yer aldığı bölgelerde yan yana oteller ve konukevleri görmeye alışmış ben, görece boş bir sokak ile karşılaşınca hayal kırıklığına uğruyorum. Birkaç oteli kontrol edip kötü odalar ve yüksek fiyatlar ile karşılaşınca da rehber kitapta önerilen ucuz konukevlerinden bir tanesinin yolunu tutuyorum. Klimalı odaları olduğunu duyunca da hemen bir oda ayarlıyorum kendime.

Odaya yerleşip önce bir süre dinlenip enerji topluyorum. Odadan çıktığımda ise çoktan öğleden sonra olmuş bile! Bölgede yapacak çok fazla bir şey olmadığını fark edince ana cadde üzerindeki alışveriş merkezlerini gezmeye ve Endonezya’nın modern yüzünü görmeye karar veriyorum. Jaksa yolundan ana caddeye kadar olan uzun yolu, yan yana dizilmiş, sabah orada olmayan kaldırım üstü yemek tezgahları ve mobil restoranlar dolduruyor. Endonezya yemeği beni şu ana kadar hep hayal kırıklığına uğrattığı için tezgahlar da çok ilgimi çekmiyor. Ana cadde üzerinde X ve Plaza Indonesia gibi alışveriş merkezlerini geziyorum. Genelde bölgedeki alışveriş merkezleri birbirlerine bağlı bulunuyor ve bir alışveriş merkezinden bir diğerine kolayca geçebiliyorsunuz. Burada bir süredir özlediğim tüketim kültürü, modern mağazalar ve klimalı koridorlar arasında kayboluyorum. Hava artık kararmışken alışveriş merkezlerinin olduğu bölgeden dışarı çıkıyorum.

Alışveriş merkezlerinin bulunduğu meydanda da ayrı bir kalabalık bulunuyor. Meydanı dolduran küçük tezgahlarda çay, kahve ve atıştırmalıklar satılıyor. Kaldırım kenarlarına oturmuş insanlar alışveriş merkezlerinin gölgesinde farklı bir tadın keyfini çıkarıyor. Ben de ılık akşam rüzgarı yüzümü okşarken odaya geri dönüyorum.

Odaya girmemle kaşınmaya başlamam da bir oluyor. İçten içe odada tahta kurusu olduğunu düşünsem de yapacak çok fazla bir şeyim yok. Huzursuz bir uyku beni bekliyor.