Melaka, Malezya.

Standard

14 Ağustos 2013, Çarşamba.

DSC04006

Jonker Sokağı’nın girişinde yer alan garip heykelimsi.

DSC04012

DSC04016

DSC04019

DSC04020

DSC04021

DSC04025

Jonker Sokağı, her seferinde akın akın Çinli turist grupları ile dolup taşıyor.

DSC04029

Jonker Sokağı’nın en popüler cafe’lerinden bir tanesi.

DSC04030

DSC04031

Nehir kenarı sevimli cafe’lere ve güzel bir yürüyüş yoluna ev sahipliği yapıyor.

DSC04036

Hostelimizin barından.

Bu şehir üstüme farklı bir tembellik getiriyor. Özellikle artık Asya’nın son demlerini yaşadığım, buradan ayrılacağım, farklı bir kıtaya geçeceğim tarih de belli olduğu için bu tembelliği olduğu gibi kabul ediyorum. Gün boyunca internet üzerindeki işlerimi hallediyorum. E-posta aracılığıyla aldığım bir röportaj teklifi sorularını cevaplamak neredeyse bütün öğlenimi alıyor. Dışarıdan gelen sıcak hava dalgalarına karşı hostelde vakit geçirmek en mantıklı alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Bu arada hostele yeni kişiler katılıyor. Kanada Quebec’ten bir çift, Norveç’ten Sindre, hayatında ilk defa bir hostelde kalan bir Malay kız. Hepsiyle bir süre muhabbet ettikten sonra, öğleden sonraya doğru güneşin etkisini azaltması ile kendimi sokaklara atıyorum. Rengarenk Çin ve Hint mahalleleri arasında dolanıp fotoğraflar çekiyorum, insanlarla selamlaşıyorum, gördüğüm butik mağazaları kontrol ediyorum. Gün batımını şehrin sokaklarında yapıyorum. Tekrardan hostele döndüğümde Sindre ve Ben’i otururken buluyorum. Hep beraber akşam yemeği için yine ve yeniden Hint restoranının yolunu tutmaya karar veriyoruz. Sindre de liseyi bitirdikten sonra çalışma ve tatil vizesi ile Avustralya’ya gitmiş. Neredeyse Avustralya’nın her bölgesinde her türlü işi yapmış. Meyve toplamaktan, barmenliğe, garsonluktan bilgisayar programcılığına kadar. Avustralya sonrasında da kazandığı para ile Asya’yı gezmeye başlamış. Döndüğünde ne yapmak istediğine karar vermeye uğraşıyormuş. (Bu hikaye artık Asya’da o kadar klasik bir hal aldı ki!) Papua Yeni Gine ve Endonezya’ya gittiğinden bahsediyor. Papua Yeni Gine bölgeye göre oldukça farklı olsa da, turistler için son derece zorlu bir bölgeymiş, üstelik son derece de pahalıymış.

Her gece olduğu gibi bir noktadan sonra Alan da bize katılıyor. Sonrasında Bay Feng de gelince grubu tamamlamış oluyoruz. Ben normalde bu şehirde sadece iki gün kalmayı planlamış olsam da, o kadar sahiplenilmiş hissediyorum ki konaklamamı bir gün daha uzatıyorum ve ertesi sabah erkenden Mersing’e gidecek bir otobüse bilet alıyorum. Yemek sonrasında artık ritüelimiz haline gelen hostelin barına geçiyoruz. Bu gece için farklı bir grup sahnede. Karaoke cd’sinin kötü org tınılarının aksine bu sefer gitar çalan biri bile yer alıyor. Biraz muhabbet sonra, ben çok oyalanmadan odaya dönüyorum. Eşyalarımı topluyorum, duşumu alıyorum. Bu sırada Ben ve Sindre de hostele dönüyorlar. Herkes uyuduktan sonra Sindre ile muhabbete devam ediyoruz biz. Sindre’nin bundan sonra gideceği yerlerden bahsediyoruz. Singapur’da becerebilirsek buluşmak üzere vedalaşıp yataklara dönüyoruz.

13 Ağustos 2013, Salı.

DSC03949

Öğle yemeğimizi yediğimiz Çin restoranı.

DSC03960

DSC03998

DSC03962

Denizcilik müzesinden.

DSC03968

DSC03972

Eski vücut geliştirme şampiyonlarından bir tanesi bilin bakalım nereli? Her yerde kendisinin heykeli var.

DSC03975

DSC03976

DSC03979

DSC03983

DSC03985

DSC03990

DSC03992

DSC03993

DSC03996

DSC04003

Melaka sokaklarından manzaralar.

Uyuduğumuz oda ana caddeye baktığı için gece boyunca kalabalık kuş sürülerinin ötüşleri, motosiklet motorları ve araba kornaları arasında bölük pörçük bir uyku sonrasında öğlene doğru uyanıyorum. Duşumu alıp bir süre hostelin ortak odasında oyalanıp kendime geliyorum. Öğlene doğru da yiyecek bir şeyler bulmak için Ben’le Çin Mahallesi sokaklarına doğru ilerliyoruz. Bölgenin en meşhur yiyeceklerinden bir tanesi “Chicken Rice Balls” yani “Tavuk Pirinç Topları”. Biz de bunu denemek için kırmızı duvarlar ve geleneksel tabloları arasına dizdiği masaları ile Çinli kalabalıkları çeken bir restorana oturuyoruz.

Pirincin tabaklarda değil de küçük yuvarlak toplar halinde geldiği, yanında kızarmış tavuğunuzu sipariş ettiğiniz öğünümüzü istiyoruz. Bir önceki akşamın Hint yemeğine kıyasla, tavuk pirinç topları beni oldukça hayal kırıklığına uğratıyor. Öyle ki ağzımdaki tadı değiştirmek için kocaman bir kase Cendol sipariş ediyorum. Cendol, Malezya’nın en bilindik tatlılarından bir tanesi. Rendelenmiş buz üzerine çeşitli aromalarda meyve parçaları, yoğunlaştırılmış süt ve şeker ile beraber ikram ediliyor. Yemek sonrasında nehir kenarından ilerleyerek deniz kenarına kadar yürüyoruz. Şehrin rengi bu bölgelerde değişiyor. Çin Mahallesi’nin samimi sokakları yerini daha geniş sokaklara, çirkin binalara ve trafiğe bırakıyor. Malezya’nın istisnasız her şehrinde bulabileceğiniz alışveriş merkezleri yol kenarlarını süslüyor. Biz de meraktan bu alışveriş merkezlerinden birine giriyoruz. Yoğun sıcak sonrasında alışveriş merkezinin kliması bünyemize iyi gelse de, ortama çok fazla dayanamayıp kendimizi dışarı atıyoruz. Yol üzerinde birbirini tekrar eden birkaç el işi pazarını ziyaret ediyoruz. Satılanların neredeyse tamamı Çin’den geldiği için son derece çirkin ve kalitesiz ürünler ile karşılaşıyoruz. Biraz dolaştıktan sonra tekrardan hostelin yolunu tutuyoruz.

Akşama kadar hostelde oyalandıktan sonra, akşam yemeği için hiç sorgulamadan Hint restoranına gidiyoruz. Bizi gören kasiyer Gloria’nın yüzünde kocaman bir gülümseme oluşuyor. “Yemek çok lezizdi ne yapalım.” diyoruz. Masalardan birine oturuyoruz, on beş dakika sonra Alan da bize katılıyor. Alan artık bölgenin yerlisi olduğu için, herkesi tanıyor, her gördüğüne mutlaka laf atıyor. Üstelik anlaşılan o ki Alan ucuz ve leziz olduğu için, neredeyse üç öğününü de burada yiyor. Gecenin sohbeti yine yolculuklar üzerinden dönüyor.  Alan, bana her seferinde “Miss Turkey” diyor. En komik, en korkunç, en sıkıcı yolculuk hikayelerinden bahsediyoruz. Alan, çocuklarını ve ailesini anlatıyor bize. Alan ve Ben, o kadar iyi bir ikili oluyor ki, arada ikisinin atışmalarını izlemek bana son derece keyif veriyor. Alan’a daha önce Hindistan’ yolculuk yapıp yapmadığını sorduğumda şu cevabı alıyorum: “Çocuk sahibi olmak gibi. Bir kere yaptım, bir daha asla.” Alan, hostelde kalan ilginç insanlardan da bahsediyor. Bir dönem şizofren bir Alman kızın konakladığını, ilaçlarını almayı ihmal ettiği için kötülediğini ve bir gün çırılçıplak dışarı fırladığını belirtiyor. Daha önce herhangi bir Türk’ün konaklayıp konaklamadığını sorduğumda, en son beş haftalığına bir Türk’ün kaldığını. Son derece agresif, tembel ve paragöz olduğunu söylüyor. Beş hafta konaklayıp hostelden atılmak için her yöntemi denedikten sonra parasını ödemeden kaçtığını eklemeyi de ihmal etmiyor. Alan, tanıştığı birkaç kişi yüzünden bütün ülkeyi yargılamamayı çoktan öğrendiğini her seferinde belli ettiği için herhangi bir açıklama yapmaya girişmiyorum.

Alan’ın temel önermelerinden bir tanesi insanlara her seferinde aynı şekilde, oldukça net yaklaştığı. Bu orta yaşlı adamın gardları hep işliyor; ama size kanı kaynadığında da tanıyıp tanıyabileceğiniz en sevimli insanlardan biri haline dönüşüyor. Muhabbetin ilerleyen saatlerinde Malezyalı Bay Feng de bize katılıyor. Son derece düzgün bir aksanla İngilizce konuşan Bay Feng, yerel dükkanlardan bir tanesinde tamir işlerine baktığını belirtiyor. Yemek sonrasında yine bir önceki gece olduğu gibi hostelin barına geçiyoruz. Bu sefer bir önceki günden dersimizi almış olacağız ki dışarı oturmak yerine, görece sessiz olan iç bölmeyi tercih ediyoruz. Gece boyunca muhabbet sonra hostelin yolunu tutuyoruz.

12 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC03933

DSC03934

Yola çıktık!

DSC04033

Her seferinde yolculuk yaptığım taşıtlar daha da garipleşebilir mi diye sorarken, beni şaşırtacak yeni bir araç çıkıyor. Ve işte Ben’in arabası.
(Daha çok macera için: www.80breakdowns.com)

DSC03939

DSC03940

Şehrin tuk-tuk’ları da oldukça renkli ve bol ışıklı, bazıları yüksek sesle müzik yayını bile yapıyor.

DSC03943

DSC03946

Melaka’dan gece manzaraları.

Sabah uyanıp hazırlanıp Ben ile buluşmak üzere resepsiyona iniyorum. Saat 10:30 olmasına rağmen dün gecenin geç saatlere kadar süren bira maratonu nedeniyle afyonum henüz patlamamış. Ben, çoktan hazırlanmış beni bekliyor. Üstelik elinde de hostel görevlisinin yazdığı, Melaka’da yenilmesi gerekilen meşhur yemekler listesi bulunuyor.

Hostelden çıkıp Ben’in arabasının park halinde bulunduğu otoparka doğru yürüyoruz. Ben hayalimde metalik renkli, sıradan bir aile arabası canlandırırken, bir anda karşımda kan kırmızısı iki kişilik üstü açık bir corvette görünce oldukça şaşırıyorum. Benim şaşırdığımı gören Ben, gülmeye başlıyor. Bu yolculuk fikrinin arkadaşları ile çok sarhoş oldukları bir gece ortaya çıktığını, bu arabayı almasının nedeninin V8 bir motora sahip olması olduğunu ve rotanın Vietnam (İngilizce okunuşu ile V8-nam) olmasının da plana oldukça uyduğunu belirtiyor. Sonra da “Çok komik, farkındayım.” diyor. Arabanın yan taraflarında “England to Vietnam” yani İngitere’den Vietnam’a ibareleri yer alıyor. Arabada yerlerimizi alıp Melaka’ya kadar olan yolculuk maceramıza da başlıyoruz.

Ben yanında harita ya da GPS taşımıyor, bunun yerine telefonunun haritası ile ilerliyor. Kuala Lumpur’dan Melaka’ya uzanan otobanı bulabilmek için de telefondan yardım alıyoruz. Fakat şehir oldukça karışık ve yollar birbiri içine giriyor. Bir süre ilerledikten sonra gitmemiz gereken otobanı görmemize rağmen, oraya nasıl geçiş yapmamız gerektiğini çok da algılayamıyoruz. Çıkmaz sokaklar, tekrar tekrar U dönüşleri, zigzaglar derken Kuala Lumpur’dan çıkmamız tam tamına bir saatimizi alıyor. Ben, her seferinde en zorunun bir şehirden çıkış olduğundan bahsediyor; ama daha önce hiç de bu kadar zorlanmamıştım diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Yol boyunca bizi ve arabamızı gören yereller ya korna çalıyor, ya başparmakları ile onaylar nitelikte el işaretleri yapıyor ya da fotoğrafımızı çekiyorlar.

Ben, Vietnam’a yolculuğunu neredeyse bir ay önce tamamlamış, üstelik bunu yaparken iki araba seyahat etmişler. Diğer araba da bej rengi bir Rolls Royce’muş. Özellikle arabalar nedeniyle yerellerden çok ilgi gördüklerini anlatıyor. Ben’in Singapur’a gitme amacı da buradan aracını İngiltere’ye geri göndermek. Rolls Royce’u ile yolculuk yapan arkadaşının arabasını aldığı fiyata Vietnam’da sattığını anlatıyor. Genelde sınırlar herhangi bir problem yaşamamış yolculuk sırasında, sadece Çin’de yolculuk yapmak için izin almaları üç ay sürmüş ama. Araba ile yolculuk yapmanın oldukça maliyetli olduğunu anlatıyor; ama hayatta iki tutkusu olan yolculuk ve arabaları bu şekilde birleştirmeyi sevdiğini söylüyor.

Melaka’ya olan iki saatlik yolculuk boyunca muhabbet ediyoruz. Melaka sınırlarına girdiğimizde de, Kuala Lumpur’da aynı hostelde konakladığımız İspanyol çiftin önerdiği hosteli aramaya koyuluyoruz. Ben’in arabasını uygun bir yere park ettikten sonra resepsiyonu ve konaklamalarının ayrı yerlerde bulunduğu Discovery isimli hostelimizde iki adet yatak ayarlıyoruz. Hostelin görevlisi, yaklaşık ellilerinde olan, kel ve zayıf, tipik bir İngiliz imajı çizen Alan bizi almak için resepsiyona geliyor. Bu adam, en başta huysuzluğu ve suratsızlığı ile kendini belli etse de, sonrada yol boyunca tanıştığım ve en çok keyif aldığım insanlardan birisi haline dönüşüyor.

Hostele daracık bir koridoru anımsatan sokaktan ilerleyip ulaşıyoruz. Alan bize hostelin kurallarından bahsediyor. Kendisinin de bizim konaklayacağımız odada uyuduğundan, herhangi bir problem olursa ona kolayca ulaşabileceğimizden bahsediyor. Hostel, son derece küçük, bu nedenle oldukça samimi bir ortam yaratıyor. Alan’ın titizliği ve temizliği her köşede kendisini belli ediyor.

Dışarının sıcağından sonra biraz içeride soluklanıyoruz. Sonrasında da şehri keşfetmek için dışarı çıkıyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yemediğimiz için ilk önceliğimizi para çekmek, ikincisini de yemek yemek olarak belirliyoruz.

14. yüzyılda Hindu bir prens tarafından kurulan bu şehir, yıllar içerisinde birçok devletin himayesine girmiş: 1405’te Çinlilerin, 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların ve 1795’te İngilizlerin. Bu nedenle şehrin sokaklarında yürürken farklı kültürlerin etkilerini oldukça net bir şekilde algılayabiliyorsunuz. Mimari olarak kuzeyde yer alan Penang’ı anımsatsa da, şehrin ortasından Sungai Melaka isimli nehrin geçmesi ve deniz kenarında yer alıyor olması bu küçük şehre oldukça farklı bir hava katıyor.

Ben’le banka arayışımız güneşin en tepede olduğu ölümcül Melaka sıcağında dayanılmaz bir hal alıyor. Şehrin göbeğinde yer alan kocaman banka binasını gözden kaçırdığımız için, başka bir banka şubesi bulmamız bir saatimizi alıyor. Şehrin merkezinden oldukça uzaklaşıyoruz. Sonunda bir banka bulup paramızı çekip kendimizi güvene aldığımızda da Çin ve Hint mahallelerinin bulunduğu ana bölgeye tekrar dönüyoruz. Çin mahallesinin merkezi olarak bilinen, bir zamanlar antika dükkanları ile ün yapmış Jonker Sokağı’nda Çinli turist grupları arasından mağazalara ve restoranlara baka baka ilerliyoruz. Sonunda sevimli bir atmosferi olan cafe’lerden bir tanesine oturup yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Fiyatlar, benim Borneo’da ödediğim fiyatlar yanında şaka gibi kalıyor. Malezya’nın ana karasında çok cüzi miktarlara karnınızı doyurabiliyorsunuz. Yemeklerimizi yedikten sonra şehrin sokakları arasında birkaç tur atıyoruz. Hint mahallesinin canlı sokakları arasında ilerliyoruz. Müzelerin bulunduğu Dutch Square olarak da bilinen şehir meydanında yer alan tarihi binalara göz atıyoruz. Burada aynı zamanda Stadhuys isimli Hollanda döneminden kalma devasa kırmızı valilik binası yer alıyor. Bu bina şu anda etnografya müzesine de ev sahipliği yapıyor. Bu müzenin yanında Melaka Kilisesi de bulunuyor.

Kısa şehir turumuzdan sonra, kavurucu sıcaklardan kaçmak için hostele geri dönüyoruz. Ben öğleden sonra uykusuna yatıyorum, Ben kitap okuyor. Uyandığımda hava kararmış bile. Alan, akşam yemeği için Hint restoranına gitmeyi öneriyor ve hep beraber konakladığımız sokağın başında yer alan restoranın yolunu tutuyoruz. Son derece güler yüzlü ve sıcakkanlı çalışanları, bembeyaz duvarları, muhteşem kokan yemekleri ile Hint restoranı daha ilk dakikadan kalbimi kazanıyor. Yemeklerimizi söylüyoruz. Bu sırada Alan’ın maceralarını dinlemeye başlıyoruz. 16 yaşında evini terk ettiğinden, yıllardır farklı bölgelerde yaşadığından, aslen İngilizce öğretmenliği yaptığından, Melaka’dan önce Penang’da bir hostelde çalıştığından bahsediyor. Bu adam, İngiliz kara mizahının ayaklı örneği gibi. Her dediğine şaşırmamak, ince espri anlayışını yakalamak için ekstra çaba sarf etmek gerekiyor. Dobralığı, açık sözlülüğü ile gece boyunca bizi şaşırtmayı başarıyor. Bir dönem araba yarışlarında yer aldığından bahsetmesi üzerine, benim arada kendimi kaybettiğim, Ben’in ise kendisini bulduğu bir araba muhabbeti başlıyor da gidiyor. Yemekten sonra da uzunca süre restoranda oturup muhabbet ediyoruz.

Artık restoran kapanmaya yakınken restoranın karşısında yer alan, hostelimize ait bara geçiyoruz. Bu barda her gece canlı müzik olduğu söyleniyor; ama ne canlı müzik. Açık hava, masaların dizili olduğu, sevimli bahçesindeki sahnede, evde televizyonda kadın programlarını izlerken sıkılmışlar da gelmişler imajı çizen iki kadın mikrofon başında yer alıyor. Karaoke programı üzerine son derece gürültülü bir şekilde sırayla klasik Amerikan şarkılarını söylemeye girişiyorlar. Arada şarkıları karıştırıp birbirlerine pas atıyorlar, gülüyorlar. Muhabbet sırasında birbirimizi duyamamak dışında herhangi bir şikayetim yok. Tam da birbirini ve ortamı tamamlayan öğeler. Gece boyunca Ben’in yolculuklarından, benim deneyimlediklerimden, Alan’ın hikayelerinden konuşuyoruz. Yeni bir şehir, yeni insanları ile beni sahipleniyor. Çok geç olmadan odalara dönüyoruz.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s