Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

28 Temmuz  2013, Pazar.

DSC03069

DSC03070

Kota Kinabalu sokaklarına pazar günü kurulan yerel pazarda her türlü ilgi çekici ürünü bulmanız mümkün.

DSC03074

Alışveriş merkezleri pazar günü kalabalığı ile dolup taşıyor.

DSC03081

DSC03087

Şehrin deniz kenarı, ideal bir yürüyüş yolu oluşturuyor.

DSC03090

DSC03092

Merkez pazar.

DSC03097

DSC03098

Alışveriş merkezleri Ramazan indirimlerine ev sahipliği yapıyor.

DSC03099

Şehrin simgesi haline gelmiş kılıçbalığı.

IMG_9041

Inanam’a giden otobüslerin kalktığı otobüs istasyonu.

Sabah otelden çıkış saatine doğru uyanıyorum. Dün gece ben odaya girdikten sonra kopan fırtınanın etkileri hala kendisini gösteriyor. Hava son derece kapalı. Nasıl oluyor da istinasız gittiğim her ülkede, yağmur sezonu olmasa bile yağmura yakalanmayı becerebiliyorum çok da anlam veremiyorum. Eşyalarımı toparlıyorum ve bir iki saate geleceğimi söyleyip otele teslim ediyorum.

Dışarı çıktığımda çok kuvvetli bir rüzgar beni karşılıyor. Bir önceki günlerin ne neminden eser var, ne de sıcağından. Yapacak çok fazla bir işim yok, ben de şehrin sokakları arasında amaçsızca dolanıyorum. Yol üzerinde gördüğüm 3-4 alışveriş merkezini ziyaret ediyorum, kalabalığa dayanamayınca kendimi hemen dışarı atıyorum. Şehrin göbeğinde yer alan Merkez Pazar olarak anılan meyve sebze pazarına göz atıyorum. Yerel pazarların renkleri ve kokuları hep beni kendisine çekiyor. İki saate yakın sokaklarda dolandıktan sonra otele geri dönmeye karar vermişken yağmur patlak veriyor. Ama öyle böyle bir yağmur değil. Herkes önceden yağmurlukları şemsiyeleri ile hazır beklediği için onlara dert olmuyor. Ama ben su geçiren sırt çantam ve kolay kolay kurumayan aynı akşam otobüs yolculuğu yapacağım kıyafetlerim ile mağazalardan birinin girişinde bulunan banklara sığınıyorum. Beş dakika, on dakika, on beş dakika. Yağmur ne duruyor, ne yavaşlıyor. Ama benim ki de inat değil mi? Bir önceki seferler yağmurun dinmesini beklerken yaptığım sabırsızlıkları yapmayarak bekliyorum. Bir saatten biraz daha fazla yolda koşuşturan insanları, mağazadan çıkıp yağmur ile karşılaşınca şaşkınlarını gizleyemeyenleri izliyorum. Sonrasında yağmur sonunda biraz yavaşladığında ben de hızlı hızlı yola koyuluyorum.

Konukevine geri dönüp eşyalarımı alıyorum, çantamı sırtlanıp şehrin diğer başında bulunan otobüs duraklarına yürümeye başlıyorum. Benim dışarı çıkmamla tabi ki yağmurun tekrardan başlaması bir oluyor, ama hiç yoktan etkisi bu sefer daha hafif. Otobüs istasyonunun bulunduğu bölgeye yürümem yarım saat kadar sürüyor. Şehrin batısı, doğusundan daha farklı bir hava sergiliyor. Binalar giderek seyrekleşiyor ve daha modern siteler karşıma çıkıyor. Otobüs istasyonuna sonunda vardığımda 14A nolu otobüse binip akşam Semporna’ya kalkacak otobüsümün kalkacağı Inanam otobüs istasyonuna varıyorum.

Inanam istasyonuna varmamla bin tane görevlinin üstüme üşüşmesi bir oluyor. Otobüs biletimi çoktan ayırttığımı söylesem de ikna edemiyorum kendilerini. O zaman anlıyorum, aslında burada rezervasyona falan gerek yok. Saatleri bildiğiniz sürece kolayca bilet bulmanız mümkün; çünkü yan yana muhtemelen aynı kalitede o kadar fazla tur firması var ki. Ben biletimi kestirdikten sonra otobüsümün kalkmasına daha üç buçuk saatim var. İstasyonun ufak tahta banklarından bir tanesine sığınıyorum ve kitap okumaya başlıyorum. Bir noktada öyle bir dalmışım ki kitabım neredeyse yarılanmış, aradan da iki buçuk saat geçmiş. Kitabı bir kenara koyup istasyonun etrafındaki sokaklarda hava almak üzere birkaç tur atıyorum. Restoranların önüne açılmış tezgahlardan yerel kek ve içecekleri denemek üzere satın alıyorum. Sonrasında da otobüsümün kalkma saatine yakın otobüsteki yerimi alıyorum.

Şansıma otobüs yine boş. Yanımda kimse oturmadığı için Semporna’ya olan dokuz saatlik yolculuğum son derece rahat geçiyor.

27 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC03056

DSC03059

DSC03061

Turuncu plastik örtülü masaların başını çeşitli taze deniz ürünleri süslüyor, siz bu ürünler arasından seçim yapabiliyorsunuz.

Sabah uyanıyorum, olabildiğince uzun bir süre odada oyalanıyorum, kahvaltımı yapıyorum. Dün akşam öğrendiğim üzere, konakladığım otel gün için dolu ve benim farklı bir konukevine geçmem gerekiyor. Bulunduğum Australian Place olarak anılan bölgenin üzerinde yan yana dizili bir sürü konukevi olduğu için bu çok da büyük bir problem yaratmıyor. Çıkış saatine yakın eşyalarımı toparlayıp sokağın öbür başında yer alan başka bir konukevine geçiyorum, üstelik buranın odaları daha geniş ve konforlu. Kablosuz internet bağlantısı da sorunsuz çalışıyor.

Odada biraz oyalandıktan sonra tekrardan şehrin merkezine gidiyorum. Yine adalara gitme girişimi ile bot terminaline gidiyorum. Fakat yakınlarda bir bot olmadığını, üstelik bir iki adayı aynı anda gezmek istiyorsam sabah erken saatlerdeki feribotlara binmem gerektiğini öğrenince yine ve yeniden vazgeçiyorum. Bugünü de ağırdan almaya karar verip odaya geri dönüyorum. Uzunca bir süre internetteki işlerimi hallediyorum, bir şeyler okuyorum. Oteldeki görevliden rica ederek yerel otobüs firmalarından bir tanesini arayarak bir sonraki günün akşamı için Semporna bölgesine bir otobüs bileti ayarlıyorum. Bileti şehir merkezinde almanın imkanı yok. Çünkü burada herhangi bir bilet satan turizm acentesi yok. Bilet alabilmenin tek yolu Inanam’da yer alan, şehirden 9 kilometre uzakta bulunan otobüs garına gitmek. Bu gara gitmek de çetrefilli bir iş. Ya şehrin en öbür başından otobüse bineceksiniz, ya da 20 RM’ye bir taksi tutacaksınız. Bu yüzden bileti telefonla ayırtmak en kolay yöntem gibi gözüküyor.

Odadan tekrardan öğleden sonraya doğru çıkıyorum ve yapacak başka bir alternatifim yokken ve sinemaya gitmekten bu aralar gereğinden fazla keyif almaya başlamışken, yine ve yeniden alışveriş merkezinin yolunu tutuyorum. Günün filmi ise “Red 2” oluyor. Bu sefer bir önceki deneyimden ders almış olarak, daha kalın kıyafetler giysem de sinemanın dondurucu klimasından kaçamıyorum. Sinema sonrasında akşam yemeğini bir önceki akşam gördüğüm deniz kenarındaki deniz ürünleri pazarında yapmaya karar veriyorum. Yavaş yavaş şehrin sakinliği ile birleşmiş canlılığında pazara doğru yürüyorum. Pazar bölgesine geldiğimi yine etrafta cirit adan sıçanlardan anlıyorum. Yol kenarındaki turuncu örtülü masalardan birine oturuyorum. Bir tane mürekkep balığı, bir şiş karides. Uzun zamandır yediğim en leziz deniz ürünleri mideme bayram gibi geliyor.

Bu şehir bana kendisini çoktan sevdiriyor. Ertesi gün buradan ayrılacak olsam da tekrardan bu şehre döndüğümde planladığımdan biraz daha uzun kalmaya karar veriyorum. Yemek sonrasında yavaş yavaş odama geri dönüyorum.

26 Temmuz 2013, Cuma.

DSC03041

Sabah Suriya isimli alışveriş merkezi oldukça popüler Batı ve Amerikan mağazalarına ev sahipliği yapıyor.

DSC03042

Alışveriş merkezinin en üst katında yer alan sinema.

DSC03044

DSC03046

Akşam pazarı.

DSC03047

Şehirden manzaralar.

DSC03050

DSC03051

DSC03053

DSC03054

Kota Kinabalu’da deniz ürünleri sevenler için oldukça fazla seçenek yer alıyor. Ürünler taze olarak seçilip dilediğiniz şekilde sizin için pişiriliyor.

Öğlene doğru uyanıp konukevinde kahvaltımı yapıyorum. Cakarta ile Kota Kinabalu arasında bir saatlik bir zaman farkı olduğu ve dün gece çok geç saatte uyuduğum için adaptasyonda da gariplik yaşıyorum. Kahvaltı sonrasında konaklayacağım odanın aynı gün için müsait olmadığını öğreniyorum, başka bir odaya geçmem gerekiyor. Ben de eşyalarımı toparlayıp öğleden sonra yeni odaya yerleşmek üzere otele bırakıyorum.

Gün için yapmak istediğim hiçbir şey yok. Haftanın, hatta ayın geri kalanını nasıl geçireceğim konusunda da bir planım yok. Üstelik Kota Kinabalu’da şehir hayatı içinde kendinizi kaybetmekten, şehir merkezinin biraz dışında yer alan müzeleri ve camiyi gezmekten, yakındaki çok kalabalık olduğunu duyduğum adalara gidip deniz keyfi yapmaktan başka da bir alternatifiniz yok. Benim de bu sıraladıklarımdan hiçbirini yapmak için isteğim yok. Yine de deniz kenarında yer alan limana giderek adalara giden botların saatlerini ve fiyatlarını öğreniyorum. Adalara denize girmek istediğim bir gün gitmenin daha mantıklı olduğuna kanaat getirince, bu planını bir süreliğine rafa kaldırıp yakınlardaki alışveriş merkezine gidiyorum.

Alışveriş merkezi içerisinde biraz dolanıyorum. Dışarısı o kadar sıcak ki, kaldırımda attığım her adım ayağımı yakıyormuş gibi hissediyorum. Biraz da bu nedenle alışveriş merkezinin klimalı ortamından çıkasım gelmiyor. Asya ülkeleri yabancılar için biraz da güneşten kaçış noktaları olarak ortaya çıkıyor. Ben de en üst katta yer alan sinemaya gitmeye karar veriyorum. Üstelik bir süredir merakla beklediğim “Despicable me 2” isimli animasyon da gösterimde. Hemen yakınlardaki ilk gösterimleri için bir bilet alıyorum ve günün geri kalanını sinemada geçiriyorum. Animasyon boyunca da kendi kendime gülmekten ayrı bir boyuta geçiyorum. Ankara’da animasyonların sıkı bir takipçisi olan ben, özlemişim bu tür filmlerde kahkahalar atmayı.

Film sonrasında gerisin geri otele dönüyorum. Yeni odama yerleşiyorum ve bir süre uyumaya karar veriyorum. Hava ve şehir değişimleri bu aralar beni gereğinden fazla yormaya başlamış durumda. Bir saat kadar uyuyayım diyip üç saat sonra uyandığımda hala üzerimdeki sersemliği atabilmiş değilim. Tekrardan dışarı çıktığımda bir önceki gün havaalanında tanıştığım Portekizli çiftle karşılaşıyorum. Yakınlardaki adalara gittiklerini, kötü bir deneyim olduğunu, adada kalabalıktan başka görecek hiçbir şey olmadığını söylüyorlar bana. İçten içe seviniyorum günü adaları es geçerek geçirdiğim için.

Dışarı çıkıp akşam pazarının olduğu bölgeye gidiyorum. Şehirde yan yana dizili o kadar çok akşam pazarı bulunuyor ki. Bir sokakta yerel ürünler tezgahları süslerken, bir başkasında deniz ürünleri ve yerel yiyecekler ziyaretçileri bekliyor. Buradan deniz kenarına yan yana dizili; ve neredeyse bütün deniz kenarını kaplayan pazarların olduğu bölgeye geçiyorum. Pazarlarda sebze, meyve ve balık pazarlarına ek olarak ufak tefek ama sevimli deniz ürünleri restoranları da yer alıyor. İstediğiniz taze deniz ürününü seçip pişirtebildiğiniz bu tezgahlar oldukça lezzetli gözüküyor. İşin tek kötü tarafı etrafta kocaman sıçanlar tezgahların altında cirit atıyor. Sürekli sağdan soldan fırlayan bu hayvanları bile artık normal karşılıyor olmam, bana son zamanlardaki temizlik ve rahatlık anlayışımı tekrar tekrar sorgulatıyor. Bir sene önce bir sıçan görsem vereceğim tepki ile, şu anda verdiğim tepki arasında dağlar kadar fark var. Etrafta çöpleri karıştıran, tezgahlar altında turlayan bu hayvanlara aldırmadan pazarları dolanıyorum ve yavaş yavaş odaya geri dönüyorum. Sabahın sıcak havası yerini denizden gelen serin rüzgarlara bırakmış durumda. O nedenle şehrin akşamı sabahı kadar bunaltıcı olmuyor.

Reklamlar

2 responses »

    • Bu konuda hatanız var. Bana kalırsa her ülkede pazarlar genelde o ülkenin en renkli ve samimi olduğu noktalar. Türkiye’de de durum farklı değil. Üstelik zamanında Türkiye’deki pazarlarla ilgili fotoğraf gösterisi bile yayınlamıştık ben ve arkadaşlarım.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s