Yogyakarta, Endonezya.

Standard

22 Temmuz 2013, Pazartesi.

Sabah otelden çıkış saatime yakın uyanıyorum. Bugün amacım Cakarta’ya gidecek bir gece otobüsü bulmak; ama onun öncesinde bir önceki gün ara sokaklarda dolanırken gördüğüm sanat müzesine uğramayı istiyorum. Günün sıcağı altında yavaş yavaş sokaklar arasında yürüyorum. Yogyakarta’nın sevimli bir havası var. İnsanı boğmayan; ama karmaşık. Göze ve buruna hitap eden; ama basit.

Sanat müzesine geldiğimde müzenin kapalı olduğunu fark ediyorum, ben de geri dönmeden önce etrafında bir tur atıyorum. Beyaz binayı rengarenk demir plakalarla kapladıkları için ilk etapta dikkatimi çeken bu müzede, bu sergi sona ermiş olacak ki yavaş yavaş plakaları çıkaran bir ekibe denk geliyorum. Müze sonrasında otele uğrayıp eşyalarımı almadan önce yol üzerinde birkaç yere otobüs bileti fiyatlarını soruyorum. Her yer farklı bir fiyat veriyor. Ben de 190000 IDR’ye görece ucuz, ufak bir firmadan biletimi alıyorum ve sonrasında da otele gidip sırt çantamı toparlıyorum.

TransJogya ile şehrin güneyinde bulunan otobüs istasyonuna gitmem neredeyse bir buçuk saatimi alıyor. Bu bölgeye gidecek otobüs seyrek ve dolu geldiğinden, büyük sırt çantamla bir sonraki boş olan otobüsleri beklemem gerektiğini söylüyor görevliler. Sonunda otobüs istasyonuna vardığımda saat çoktan üç olmuş bile. Otobüsün dörtte kalkması gerekiyor. Biletimi yan yana dizili ofislerden bir tanesinde teyit ettirip (bu arada en pahalı bileti benim aldığım ortaya çıkıyor, ofisteki kadın gözümün önünde bir bileti 170000 IDR’ye satıyor) beklemeye koyuluyorum. Saat 16:00 olduğunda bir görevli beni otobüsün yanına götürüyor; ama otobüs neredeyse boş ve kalkacak gibi gözükmüyor. İlk etapta otobüsün saat 17:00’de kalkacağı söyleniyor. Beklemeye koyuluyorum ben de. Aradan bir saat geçiyor, bir buçuk saat geçiyor otobüs kalkacak gibi gözükmüyor. Sonrasında benimle beraber bekleyen bir yerel kadınla konuştuğumda kadın otobüsün dolmasını beklediğimizi o yüzden henüz gidemeyeceğimizi söylüyor. Şoförle biraz konuşmadan sonra otobüsün kesin olarak 18:00’de kalkacağını öğreniyorum. Bekliyorum, yapacak başka bir alternatifim yok.

Sonunda saat 18:00’i gösterdiğinde otobüsteki yerimi alıyorum. Otobüste toplasanız 5-6 yolcu bulunuyor. Benimle beraber son anda bir başka yabancı daha otobüse biniyor. Fazlasıyla şaşkına benzeyen bu kız sonradan öğrendiğime göre Ukraynalı; ama Almanya’da yaşıyor. Konuştuğumuz bir aya yakındır Yogyakarta’da olduğunu, burada kendisine staj ayarlamaya çalıştığını; ama başarılı olamadığını, vize konularını çözmek için Cakarta’ya gittiğini, benim 190000 IDR verdiğim bilete 100000 IDR ödediğini öğreniyorum. Biraz daha muhabbet edince kızın bir ayda sadece 100 Euro’ya yakın para harcadığını, yerellerden arkadaşlar yaptığını, konaklamaya ve ulaşıma para vermediğini, genelde tanıştı yerli erkeklerle flört ederek istediklerini aldığını anlıyorum ki; bu benim hiç hoşuma gitmiyor. Daha önce de benzer şekilde yolculuk yapan birkaç kadına denk geldiğim için bu hareketleri ucuzca buluyorum. Kız sonrasında oruç tuttuğundan bahsediyor bana, Müslüman olup olmadığını sorduğumda “Hayır değilim, sadece fırsattan istifade ediyorum.” diyor. Söz konusu olan fırsatın ne olduğunu çözemesem de kızı kendi haline bırakmaya karar veriyorum.

Yolculuk buz gibi klimaya rağmen son derece rahat geçiyor. Otobüs boş olduğu için rahatça uyuyabiliyorum.

21 Temmuz 2013, Pazar.

DSC02696

DSC02699

DSC02704

Kraton isimli sarayın küçük bir bölümü ziyaretçilere açık.

DSC02705

Saray içerisindeki müzede anlamlandıramadığım bir şekilde musluk da yer alıyor.

DSC02693

DSC02711

DSC02713

DSC02717

Yogyakarta sokakları.

DSC02730

DSC02731

DSC02737

DSC02788

DSC02796

DSC02809

Yer altı camii mimarisi ve ışık oyunları ile ilgi çekiyor.

DSC02744

DSC02754

DSC02760

Taman Sari isimli Su Sarayı’ndan manzaralar.

DSC02767

Kral ve cariyesine ayrılmış özel havuz.

DSC02772

Kral ve cariyesinin yatak odası.

DSC02775

Su Sarayı’nın giriş kapılarından bir tanesi.

DSC02777

Agus bana gölge kuklalarını gösterirken.

DSC02778

Rengarenk yerel pazarlar.

DSC02811

DSC02812

DSC02815

DSC02837

DSC02841

DSC02843

DSC02848

DSC02849

DSC02854

DSC02862

Tapınağın kabartmaları gerçekçilikleri ile büyülüyor.

DSC02864

DSC02867

DSC02874

DSC02876

DSC02880

DSC02898

DSC02902

DSC02904

DSC02909

DSC02922

DSC02930

Borobudur’dan görüntüler.

DSC02927

Günbatımı tüm renkleri ile yeşillikler üzerine yayılıyor.

DSC02933

Borobudur dönüşü fena yağmura yakalanıyorum.

Gece çok uyuyamıyorum, sabah da gereğinden erken uyanıyorum. Bir önceki gün turist bilgilendirme merkezinde çalışan amcanın sarayla ilgili yorumlarını dikkate alarak erkenden yola koyuluyorum. Otelden çıktıktan sonra Maliboro Yolu üzerinden ilerliyorum. Pazar gününün çok erken bir saati olması nedeniyle birçok tezgah yeni yeni açılıyor. Gündüzleri ve akşamları kalabalık ile çalkalanan bu pasajlarda, in cin top oynuyor.

Yavaş yavaş haritayı takip ederek sarayın olduğu yolda ilerliyorum. Yol üzerinde bulunan Pasar Beringharjo isimli pazara uğramayı ihmal etmiyorum. Bu büyük pazar bugünlerde sadece tekstil ürünlerine yoğunlaşmış durumda. Basık, dar ve kabalık koridorları üst üste yığılmış rengarenk kumaşlar, her renkten ve desenden batik boyamalar dolduruyor. Ara sokaklarda yürüyerek farklı bir yol çiziyorum kendime. Kraton olarak bilinen saraya kadar olan yolu yürüyorum. Saraya giden yolda Endonezya Bankası’nın önünden geçerken yol kenarlarında, ellerinde deste halinde yepyeni banknotlar bulunan insanlar oturuyor. Ne yaptıklarını çok da anlayamıyorum.

Saray binasının küçük bir kısmı halka açılmış. Halka açık kısmında da tabiri caizse görülmeye değer hiçbir şey yok. Saray içerisinde sadece mermer kaplamalı avlular, içerisinde geleneksel kıyafetler giymiş mankenlerin bulunduğu cam ekanlar, duvarlarda sayılı siyah beyaz fotoğrafın bulunduğu bir müze yer alıyor. Yine de okul turu ile gelmiş rengarenk başörtülü ufak kız çocuklarının arasında sarayı çabucak dolanıyorum. Normalde her gün farklı gösterilerin yer aldığı sarayda bu gösterilere ramazan dolayısıyla ara verildiğini öğreniyorum.

Saray sonrasındaki durağım yakınlarda yer alan Taman Sari olarak bilinen Su Sarayı oluyor. Su Sarayı’na doğru yürürken, yerellerden bir tanesi yanıma yaklaşıyor da muhabbet etmeye başlıyoruz. Adı Agus. Temizlik görevlisiymiş. Türk olduğumu duyunca çok ilgileniyor. Rehber olmadığını; ama istersem bana etrafı gezdirebileceğini, üstelik para da istemediğini söylüyor. Biz de beraber dolanmaya başlıyoruz. Agus, ramazandan 4-5 ay önce Türkiye’den bölgeye kilolarca kırmızı et gönderildiğinden, neredeyse kendi mahallelerindeki her fakir ailenin başına 5 kilo et düştüğünden ve çok minnettar olduklarından bahsediyor bana. Anlattığına göre Türk hükümeti, Endonezya hükümetine göndermiş. Endonezya hükümeti de dağıtımı yapmış.

Agus ilk olarak beni yer altı camii olarak bilinen bir binaya götürüyor. Yogyakarta’nın bu bölümü geri kalanından o kadar farklı ki. Rengarenk labirent gibi daracık sokakları birbirine açılıyor. Farklı renklerdeki kuş kafesleri ve duvar resimleri binaları süslüyor. Yer altı camiine loş koridorları geçerek varıyoruz. Vardığımızda da Portekizli bir mimar tarafından yapılmış bir bina ile karşılaşıyoruz. Yuvarlak bir yapısı olan bu binanın koridorları camdan gelen cılız sarı ışıkla büyülü bir havaya dönüşüyor. Camiinin ortasındaki merdivenler üst kata çıkmanıza izin veriyor. Kemerler merdivenlerin olduğu bölmeyi ve koridorları birleştirirken, ışık oyunları etrafı süslüyor. Agus bana imamın durduğu ve ezanı okuduğu bölümü de gösteriyor. Gerçekten de burada konuşmaya başladığınızda sesinizin yankısı o kadar kuvvetli ki. Yer altı camiinden çıkıp bölgenin altında yer alan tüneller aracılığıyla Su Sarayı’na gidiyoruz.

Agus’un anlattığına göre Kral’ın sıcak havalarda kendisini serinletmek için kullandığı bir saray bu. Girişte yer alan yüksek balkonundan kadınları izleyebiliyor. Burada yer alan minicik kapıları görünce, Agus Kral’ın buradan eğilerek geçmek zorunda kalan kadınların kalçalarını görebilmek için bu kapıları alçak yaptırdığını söylüyor. Girişteki izleme terasından havuzlara kadar olan bölgede sürekli müzik çalındığını kadınların da bu müzik eşliğinde dans ettiğini anlatıyor Agus. Saray içerisinde üç adet havuz bulunuyor. Yan yana bulunan iki havuz çocuklar ve kadınlar için. Kral, buradaki balkonlara çıkarak kadınları izliyor. Agus’un anlattığına göre Kral’ın balkondan attığı çiçeği hangi kadın kaparsa özel havuzda Kral’la vakit geçirme fırsatı yakalıyor. Sonrasında özel havuzun bulunduğu bölmeye gidiyoruz. Görece daha küçük olan bu havuz Kral ve cariyesi için ayrılmış durumda. Havuza bir binanın içerisinden geçilerek giriliyor. Bina içerisinde havuz sonrasında Kral ve cariyesi için ayrılmış bir yatak odası da yer alıyor. Burada yer alan kocaman ahşap yatak da hala sergileniyor.

Su Sarayı’ndan çıktıktan sonra Agus’la bölgedeki yerel kuklacıları ve batik ustalarını geziyoruz. Agus bana işlemeler hakkında bilgi veriyor sonrasında da beni anayola kadar bırakıyor ve Agus’la vedalaşıyoruz. Agus gittikten sonra ben tekrardan yer altı camiine dönüyorum. Camii içerisindeki ışık o kadar hoşuma gidiyor ki biraz daha fazla vakit geçirip fotoğraf çekmek istiyorum. Fotoğraflarımı çektikten sonra bölgede yer alan rengarenk yerel pazarın içerisine dalıyorum. Teyzeler bana karşı son derece ilgili. Çat pat konuşmaya anlaşmaya çabalıyoruz.

Pazar sonrasında tekrardan ana yola kadar yürüyorum. Güne erken başladığım için henüz öğlen bile olmamış. Amacım buradan Borobudur’a gitmek. Transjogya otobüsleri ile kuzeyde yer alan otobüs terminaline kadar gidiyorum. Buradan da Borobudur’a giden ilk yerel otobüse atlıyorum. Tek başıma yolculuk yaptığımı gören yerellerin endişeyle beni koruma içgüdüleri zaman zaman hoşuma gidiyor. Otobüs durağında tanıştığım ve muhabbet ettiğim amca ben otobüse binerken dikkatli olmam konusunda sıkı sıkıya tembihliyor beni. Otobüslerde ayakta durduğumu gören genç çocuklar mutlaka bana yer veriyor.

Borobudur’a olan yol bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Vardığımda bir önceki gün olduğu gibi tapınaklardan uzağım. Ara yollardan iki kilometre kadar tapınağa doğru yürüyorum. Girişte 190000 IDR’lik giriş ücretini ödüyorum, belime yerel baskılı sarong’umu bağlıyorum ve heyecanla tapınak alanına giriyorum. Tapınağa doğru uzanan yolda video gösterim merkezi dikkatimi çekiyor. Kapıdaki görevlilere filmin kaçta olduğunu soruyorum, izlemek istememe o kadar şaşırıyorlar ki hemen beni içeri alıp bana özel, klimalı odada gösterimi yapıyorlar. Anladığım kadarıyla çok yaygın değil bu filmi izleme talebi ziyaretçiler arasında. 20 dakika kadar süren belgesel film boyunca tapınağın ismi, tarihi, anlamı, mimarisi ve restorasyon çabaları hakkında fazlasıyla bilgileniyorum.

Sonrasında da yoğun kalabalıklar arasında tapınak bölgesine gidiyorum. Devasa ve etkileyici tapınak bir anda karşıma çıkıyor. Yogyakarta’nın 42 kilometre uzağında bulunan bu tapınak, dünyadaki en önemli Budist tapınaklardan bir tanesi sayılıyor. Altı kare taban üzerine inşa edilmiş, üç adet yuvarlak kattan oluşan tapınağın milattan önce dokuzuncu yüzyıl civarında inşa edildiği tahmin ediliyor. Budizmin bölgedeki etkisini yitimesi ile tapınak sonrasında terk ediliyor ve 1006 yılındaki bir patlama sonrasındaki volkanik kül ile kaplanıyor. Tapınağın tekrardan keşfedilmesi ise 1814 yılını buluyor. Tapınağın duvarlarında 1500’e yakın duvar işlemesi paneller yer alıyor.

Son dönemde çok fazla Budist tapınağı görmeme rağmen bazıları farklılıkları ile büyülemeye yetiyor da artıyor bile. Bu tapınak da onlardan bir tanesi. Tapınağın tepesine kadar olan her katı turluyorum. Teker teker tapınak duvarlarında yer alan kabartmalara göz atıyorum. Kabartmalarda yer alan güzel kadın figürleri ve hayvan figürleri özellikle çok hoşuma gidiyor. Kendi çapımda, kendimi de dahil edip fotoğraf çekme çabalarına girişiyorum. Tapınağın en alt katından en üst katına kadar her katı saat yönünde dolanmak iki saat sürüyor, belgesel filminden öğrendiğime göre toplamda 4 kilometre.

Tapınağın en üst katına çıktığımda, duvar kabartmalarının yerini stupalar alıyor. Burada günbatımını izliyorum. Benimle beraber tapınağın en üst katında kalabalıkça bir Endonezyalı polis grubu bulunuyor. Polis grubu ve benimle fotoğraf çektirmek isteyen yerellerle bol bol fotoğraf çekiliyorum. Sonrasında da hafif yağmur atıştırmaya başlamışken çıkışın yolunu tutuyorum. Tapınak kompleksi oldukça geniş. Dilerseniz içerisinde yer alan tepeye çıkıp manzarayı izleyebilir, fillerin bulunduğu bölmede fillere binebilir ve içerisinde yer alan iki adet müzeyi de ziyaret edebilirsiniz.

Tapınak bölgesinden çıkıp hediyelik eşya satıcılarının bulunduğu çıkış bölümüne geldiğimde de yağmur kuvvetini artırıyor. Ben kapalı tahta tezgahlardan bir tanesine kıvrılıyorum. Son dönemde o kadar çok yağmur yemişim ki sabırsızlığımdan, bir süre yağmurun dinmesini beklemek mantıklı gözüküyor. Yarım saat kadar beklememe rağmen yağmurun etkisini azaltmayacağını anlayınca da çantama sarılıp kendimi dışarı atıyorum. Önümde iki kilometrelik yol uzuyor da uzuyor. Yerlerde oluşmuş göletlerin üzerinden atlaya atlaya geldiğim istasyona ulaşıyorum. İstasyona vardığımda sürekli ağaçların altından yürüdüğüm için şaşırtıcı bir şekilde çok ıslak değilim. Dönüş yolu sanki daha kısa sürüyor gibi geliyor. Yol boyunca akıp giden pirinç tarlalarına ek olarak kalabalık ve karışık kasabalar görüyorum.

Tekrardan Yogyakarta’daki otobüs terminaline geldiğimde şehir merkezine gidecek TransJogya otobüsüne biniyorum ve Malioboro yolunda iniyorum. İlk işim bir önceki gün yıkamaya verdiğim çamaşırlarımı almak. Ama şöyle bir problem var çamaşırhanenin nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile yok. Beni götüren adamı labirent sokaklarda takip ettiğim için hayal meyal rotayı gözümde canlandırabiliyorum. İlk tahminimi yapıp girdiğimizi düşündüğüm sokaktan ilerledikten sonra genişçe bir meydana çıkınca aradığım yerin burası olmadığına ikna oluyorum ve tekrardan ana caddeye dönüp elimdeki kağıt üzerindeki adresi 3-4 kişiye gösteriyorum. Şaşırtıcı bir şekilde doğru yerden geldiğimi ve oradaki meydandan ilk ara sokağa gitmem gerektiğini söylüyorlar. Dediklerini yapıyorum, çamaşırhaneyi buluyorum. Eşyalarımı alıyorum ve otele bırakıyorum.

Sonrasında ayaklarım artık tüm günün koşturmacasından su toplamış olmasına rağmen kendimi tekrardan dışarıya atıyorum. Elimdeki harita üzerinden otobüs duraklarını takip ederek gitmek istediğim bölgeye ulaşacak olan otobüsü bulmaya çalışıyorum. Amacım bir önceki gün iki kere önünden geçtiğim alışveriş merkezlerinin ve sinemanın bulunduğu alana gitmek. Ama şansıma neredeyse bir saat yürümeme rağmen doğru durağı bir türlü bulamıyorum. Sonunda doğru durağı bulduğumda da tüm günün açlığı ile durağın karşısında yer alan biftek restoranında soluğu alıyorum. Yemekler sürpriz şekilde ucuz; muhtemelen bu nedenle mekan oldukça kalabalık. Kendime bir yer bulup bifteğimi sipariş ediyorum. Yediğim yemek bir süredir kırmızı et aşeren bünyeme o kadar iyi geliyor ki, muhtemelen tüm Endonezya boyunca yediğim en ucuz ve lezzetli yemek oluyor.

Yemek sonrasında otobüse atlayarak şehrin öbür başına kadar gidiyorum. Doğru rotayı takip etmediğimi fark edince inip başka bir otobüse biniyorum. Böylece Yogyakarta boyunca gece otobüs turu yapmış oluyorum. Neredeyse planladığımdan iki buçuk saat sonra gitmek istediğim bölgenin önünden geçiyorum; ama saat fazlasıyla geç olmuş. O nedenle durmadan şehir merkezine geri dönüyorum ve artık harcayacak enerjim yokken odaya geri dönüyorum.

20 Temmuz 2013, Cumartesi.

DSC02543

Batik nasıl yapılır, anlatılırken.

DSC02552

DSC02557

Batik işlemeleri.

DSC02546

DSC02547

DSC02558

DSC02559

Yogyakarta sokakları.

DSC02544

DSC02564

Ana cadde batik mağazaları ile dolup taşıyor.

DSC02565

Transjogya durağında Prambanan otobüsünü beklerken.

DSC02664

DSC02574

DSC02596

DSC02609

DSC02648

DSC02653

DSC02657

Prambanan Tapınakları’ndan manzaralar.

DSC02658

Shiva Tapınağı’na girmek için sıra bekleyen insanlar.

DSC02680

Kompleks içinde yer alan Sewu Tapınağı.

DSC02684

Motosikletler şehirde ana ulaşım aracı olarak kullanılıyor.

DSC02685

DSC02687

Yogyakarta’da bol bol alışveriş merkezi bulunuyor.

Sabah erken bir saatte bir süredir beraber yolculuk yaptığım Cihan’la vedalaşıyoruz. Neredeyse toplamda iki ayımı geçirdiğim Cihan, yolculuğum boyunca bana bulunmaz bir yol arkadaşı oluyor. Bu yüzden alışkanlıkları bırakmak ne kadar zorsa, bir süredir yediğim içtiğim ayrı gitmeyen Cihan’ı bırakmak da benim için zor oluyor.

Ben sabah erkenden uyansam da bir süredir birikmiş işleri halletmek adına odada öğlene kadar oyalanıyorum. Yolculuğun bir sonraki aşamaları için bir şeyler okuyorum, günlükleri tamamlamaya çalışıyorum. Bir ara dışarı çıkıp şehri gündüz gözüyle görmek ve yiyecek bir şeyler almak için ana cadde üzerinde birkaç tur atıyorum. O sırada sıra sıra dizi batik dükkanlarına, atölyelerine, hediyelik eşya mağazalarına denk geliyorum. Dip dibe sıralanmış uzayan giden bu mağazalar zinciri bir an için ilgimi çekiyor ve mağazalardan birkaçına girip ürünleri inceliyorum. Uzun zamandır hediyelik eşya kontenjanından boş çıkan ben, bir mağazada uzun zamandır görüp beğendiğim maskeleri ve kaseleri görünce daha fazla alışverişten kendimi uzak tutamayacağımı fark ediyorum. Elimde poşetler odaya geri döndüğümde biraz soluklanıp duş alıyorum.

Tekrardan odadan çıkışım öğleni buluyor. İlk işim bir süredir aksattığım çamaşırları yıkatmak için çamaşırhane bulmak oluyor. Endonezya’da daha önce ziyaret ettiğim yerlerde fiyatlar çok abartı olduğu sürekli ertelediğim çamaşır yıkama, artık giyecek temiz kıyafetim kalmayınca bir zorunluluğa dönüşüyor. Şaşkın şaşkın elimde torbalarla gezerken bir adam yanıma geliyor. Onun yardımıyla ara sokaklardan bir tanesinde bir yere çamaşırları bırakıyoruz. Sonrasında da bana Ubudlu olduğunu, Yogyakarta’da batik öğretmenliği yaptığını, istersem öğrencilerini izleyebileceğimi ve batiğin nasıl yapıldığını öğrenebileceğimi belirtiyor. Gün için hiçbir planım olmadığından peşine takılıyorum. Batik galerilerinden bir tanesine beraber giriyoruz, beni yönlendirdiği başka bir amca bana batik nasıl yapılır, nasıl işlenir teker teker anlatıyor. En ilgimi çeken yanı ise daha önce bilmediğim, kumaşın belirli kısımlarında desenleri korumak adına parafin ve balmumu kullanıp sonrasında bu kumaşı kaynar suda yıkayarak tekrardan eski haline getirmeleri oluyor. Burada biraz oyalandıktan sonra tekrardan ana caddeye çıkıyorum.

Ana cadde üzerinde gördüğüm turist bilgilendirme merkezine gidip bir harita alıyorum, şehir içinde ve dışında gezilecek yerleri öğreniyorum, sonrasında Cakarta’ya nasıl geçebilirim onu soruşturuyorum. Tam şehirdeki planlarımı oturtmuş ilerlerken köşe başında başka bir amca yakalıyor beni elimdeki haritayı görünce. O da turizm bilgilendirme merkezinde çalıştığını söylüyor. Üstelik orada görevli kızların bana bir şeyler söylemeyi unuttuğundan o kadar emin ki. Benimle harita üzerinden tekrar geçiyor. Gezmek istediğim tapınaklar hakkında ipuçları veriyor. Hangi gün nereye gitmem gerektiği konusunda plan yapmamda yardımcı oluyor. Şehirdeki en büyük batik okullarından birisinin de çok yakında olduğunu ve kapanmadan gidip göz atmam gerektiğini vurguluyor. Kendisine teşekkür edip batik okuluna doğru yola koyuluyorum.

Bu sırada yolda başka bir yerel ile muhabbete başlıyorum. Bu şehirde iki dakika birisi yanınıza sokulmadan ilerlemeniz mümkün değil; ama benim de şikayetim yok. Tanıştığım bu adam klinikte çalıştığını ve temizliğe yardımcı olduğunu anlatıyor. Bebeklerin temizliği ile ilgileniyormuş. Ramazan boyunca yarım gün çalıştıklarını söylüyor, işten çıkmış eve gidiyormuş. Gitmek istediğim yeri duyunca eviyle aynı sokakta olduğunu belirtiyor ve bana bu atölyeye kadar eşlik ediyor.

Atölye gerçekten büyük. Çeşitli hocaların ve öğrencilerin her çeşitten ve boyuttan batik eserlerine ev sahipliği yapıyor. Üstelik fiyatlar sabah ziyaret ettiğim dükkanın neredeyse onda biri kadar. Burada batik işleyen iki kadının yanına sokuluyorum. Balmumu ile kumaş üzerinde desenleri belirlemelerini izliyorum yavaş yavaş. Batiğe artık bir süreliğine doymuşken de karnımı doyurmak üzere kaldığım konukevine yakın bir restorana gidiyorum. Yemek sırasında önümüzdeki iki günün planını yapıyorum ve sonrasında da şehirde görmek istediğim tapınaklardan bir tanesi olan Prambanan Tapınağı’na gitmek için Malioboro isimli sokağın üzerindeki otobüs duraklarına doğru yürüyorum. Bu şehirde yerel otobüs sistemi çok ilginç. TransJogya adı verilen bu sistem için yol kenarlarında yol seviyesinden epey yüksekte küçük taş binalar yer alıyor. Buraya girerken görevliye gideceğiniz yeri söyleyip kart alıyorsunuz. Sonrasında kartı okutup içeri giriyorsunuz. Otobüs bu platforma yaklaşıyor. İnenler buradan inerken, siz de buradan biniyorsunuz. Üstelik bu otobüs hattının şehrin her bölgesine giden farklı hatları da mevcut olduğu için şehir içi ulaşım oldukça kolay.

Prambanan şehirden 14 kilometre uzakta yer alıyor ve 1A numaralı otobüs ile sadece 3000 IDR ödeyerek bir saate yakın bir sürede buraya ulaşabiliyorsunuz. Otobüs yolculuğu rahat geçiyor. Bir saat sonunda Prambanan’da inince ilk işim yol kenarına kurulmuş pazardan meyve sebze almak oluyor. Bu sıralar sadece taze yiyecek aş eriyorum resmen. Sonrasında da tapınakların olduğu bölgeye olan 1 kilometrelik yolu yürümeye girişiyorum. Yol kenarında tarif sorduğum polis kulübesindeki polislerden bir tanesi beni motosikletiyle tapınağın girişine bırakmayı teklif ediyor. Neden olmasın diyorum. Diğer polislerin gülüşmelerinin arasında motosiklete atlayıp tapınağın girişine kadar gidiyorum.

Prambanan, Java’daki en büyük Hindu tapınağı kompleksi olarak biliniyor. İçerisinde elli adet tapınak alanını barındırıyor. Her ne kadar tapınakların birçoğu 2006 depremi ile ciddi anlamda zarar görse de, ziyaretçilere hala açık. Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının yıllar süreceği söyleniyor. Girişte 171000 IDR ödemek ah dedirtse de (öğrenciler bunun sadece yarısını ödüyor) içeri girer girmez yanıma yaklaşan iki tane stajyer rehber kız öğrenci keyfimi yerine getirmeye yetiyor. Çat pat İngilizceleri ile bana tapınaklara işlenmiş Hindu masallarını, tapınakların hikayelerini anlatıyorlar. İkisinin de okullarını bitirmelerine bir sene varmış. Stajlarını burada yapıyorlarmış ve haftada altı gün sabah 8’den akşam 4’e kadar çalışıyorlarmış. Üstelik bir de oruç tutuyorlarmış. Çok yorucu olduğundan bahsediyorlar bana yaptıklarının. Borneo’ya yakın olan okullarının dili Fransızca olduğu için İngilizceyi ikinci dil olarak alıyorlarmış. Bu yüzden çok iyi konuşamadıkları için özür diliyorlar benden mahcup mahcup.

Tapınaklar 1906 ve 2006 yıllarındaki depremlerden ve ihmalkarlıktan oldukça yıpranmış olsa da yine de etkileyici. Kızlar üçüncü depremin de 3006’da olacağına inandıklarını söylüyorlar. Restorasyon çalışmaları hala devam ediyor. Özellikle Shiva Tapınağı’na girmek için uzun bir kuyruk beklemek zorunda kalıyoruz. Çünkü tapınağa giriş 50 kişi ile kısıtlı ve girerken herkesin bir adet kask takması gerekiyor. Kızlarla zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile. Günbatımına doğru kızlar yanımdan ayrılıyorlar, ben de tapınak bölgesi içerisinde yer alan diğer üç tapınağı ziyarete koyuluyorum.

Prambanan’dan çıktığımda hava çoktan kararmış bile. Tekrardan otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Otobüs istasyonuna vardığımda Soco ile muhabbete başlıyoruz. Soco, Bali ve Java arasında kamyon şoförlüğü yaptığından bahsediyor. Bugün tatil günüymüş. Biraz Türkiye’den, biraz Endonezya’dan konuşuyoruz çat pat İngilizcesine rağmen.

Tekrardan şehir merkezine vardığımda sokaklarda birer tur atıyorum, sonrasında da sabah gördüğüm büyük alışveriş merkezinin içine giriyorum. Asya’daki her alışveriş merkezinde olduğu gibi burası da tüketim çılgınlığı ile dolup taşıyor. Üstelik tam da alışveriş festivali dönemi. Alışveriş merkezinin üst katında yer alan yemek bölümünde karnımı doyurup tekrardan sokaklara atıyorum kendimi. Yogyakarta cıvıl cıvıl; her sokak son derece hareketli ve canlı. Sokaklar akın akın insan kaynıyor. Sanki herkes dışarıda. Her köşeden ayrı bir müzik, ayrı bir koku, ayrı bir renk geliyor. Bir süredir o kadar özlediğim bir havası var ki bu şehrin içimden odaya dönmek gelmiyor. Üstelik tek başıma sokaklarda kaybolmayı da özlemişim.

Yine de eşyalarımı bırakmak için kısa bir süreliğine odaya dönüyorum. Sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyorum. Ara sokaklarda geç saate kadar yürüyorum. Döndüğümde ise güzel ve soğuk bir duş alıp uykuya dalıyorum.

Reklamlar

2 responses »

  1. bu kadar guzel anlatılabılırdı sankı beraber gezdık.yakında ordayım ama yogyagartaya gıtmekte tereddut edıyorum

    • Çok teşekkür ediyorum güzel sözleriniz için. Yogyakarta, Endonezya’da en gezilesi yerlerden bir tanesi açıkçası. Şehrin içerisindeki değişik mahalleler bir yana, dışında yer alan dünyaca ün yapmış tapınaklar ilginizi çekebilir. Tereddütünüzün nedeni nedir acaba?

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s