Monthly Archives: Ağustos 2013

Singapur.

Standard

Singapur: Genel Bilgiler.

Singapur, yolculuğum sırasında keşfedeceğim son Asya ülkesiydi. Tam olarak beni neyin beklediğini bilemesem de bir zamanlar tamamen yağmur ormanları ile kaplı, Hint Okyanusu’nun yanı başında yer alan bu tropik ada devletinin son derece gelişmiş olduğunu ve son dönemlerde ekonomide ciddi atılımlar yaptığını biliyordum.

Singapur’u ziyaret ettiğimde ise Hong Kong’a çok benzer bir şehir ile karşılaştım; tek bir farkla: Hong Kong yerel özelliklerini daha çok korumuş ve belli bölgelerde yerelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Singapur ise tüketim kültürünün fazlasıyla yaygın olduğu, gökyüzü manzarasını kaplayan gri gökdelenleri ve bu gökdelenleri dolduran beyaz yakalıları, modernleştirilmiş ve daha turistik hale getirilmiş rengarenk etnik mahalleleri ile Güneydoğu Asya’daki birçok ülkeye kıyasla farklı bir ortam sunuyordu.

Bir hafta kadar kaldığım Singapur’da Asya’da geçirilen bunca zaman sonrasında kültür şoku yaşamadım desem yalan söylemiş olurum. Ülkede geçirdiğim süre boyunca fazlasıyla ilgi çekici öğeler görsem de, bir hafta sonunda pahalılığı, tüketim çılgınlığı ve modernliği ile beni oldukça yordu.

DSC04503

DSC04553

Singapur’un finansal kalbinin attığı CBD bölgesinde.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Singapur birçok farklı etkinliği bünyesinde barındıran bir ada devleti. Tropik plajlardan, devasa eğlence parklarına, yemyeşil botanik bahçelerden, sayısız alışveriş merkezlerine kadar… Yine de bu ufak tefek şehri gezmek için en fazla bir haftanın yeterli olduğuna inanıyorum.

Singapur ekvatora çok yakın yer aldığı için, yıl boyu sıcak ve nemli bir iklime sahip. Bu nedenle yıl boyu ziyaret etmeye uygun bir iklim sunuyor. Kasım ve Ocak arasında yağışlar olsa da, tüm gün boyunca etkili olmuyor. En kuru dönemi ise Mayıs ve Temmuz ayları arasına denk düşüyor.

Vize

Singapur’a giden Türk vatandaşlarının ülkeye girişleri için vizeye ihtiyaçları yok. Ülkeye giriş yaptığınız zaman 30 günlük kalış hakkına sahip oluyorsunuz.

Rota

Singapur’a Malezya’nın Johor Bahru şehrinden karayolu ile giriş yaptım ve hava yolu ile çıkış yaptım.

Singapur’da toplamda 7 gün kaldım.

Ulaşım

Singapur’da ulaşım ağları oldukça kapsamlı. Şehir içerisinde yolunuzu kolayca bulabiliyorsunuz. İngilizce rota bilgisinin bulunduğu 06:00’dan gece yarısına kadar çalışan klimalı otobüsler iyi bir alternatif sunarken; MRT (Mass Rapid Transit) adı verilen ve Singapur’un her bölgesine kolayca ulaşabileceğiniz metro sistemi, en işe yarar ulaşım yöntemi oluyor. Turistlere yönelik bir, iki ve üç günlük kartlarla sınırsız binip inme hakkı alabileceğiniz gibi, her binişiniz için tek seferlik biletleri kullanmanız da mümkün.

Konaklama

Singapur’da konaklama fiyatları oldukça yüksek ve bana kalırsa fiyatlardan beklediğiniz kaliteyi de kolay kolay alamıyorsunuz. Üstelik ülkeyi hafta sonu ziyaret ederseniz, birçok yerden “Doluyuz.” cevabı da alabiliyorsunuz. (Bir cumartesi gecesi benim toplamda 11 hostelden bu yanıtı aldığım gibi.)

Bu nedenle konaklamanızı önceden ayarlamakta fayda olduğuna inanıyorum. Konaklanan yerler genelde son derece temiz ve kahvaltı da ücrete dahil.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Wink Hostel, Singapur – 50 SGD
Fernloft Backpacker Hostel, Singapur – 20 USD

DSC04092

DSC04093

Wink Hostel, Singapur.

Yiyecek içecek

Singapur her türden, her milletten, her fiyattan yemeği bulabileceğiniz bir ülke. Pahalı ve lüks restoranlar, ucuz alternatifleri bulabileceğiniz farklı tezgahların bir arada bulunduğu yemek bölümleri, sokak yemekleri, Singapur yemek kültürünü oluşturan öğeler olarak ortaya çıkıyor.

Singapur’daki yerel yemekler genelde zengin Çin, Malay ve Endonezya mutfağının bir karşımı olarak kendisini belli ediyor. Bilinen önemli yemekleri arasında Char kway teow adı verilen wok tavalarda pişirilen ve çeşitli sebze ve deniz ürünleri ile hazırlanan pirinç noodle’lar; yoğun bir domates ve biber sosu ile pişirilen “chili crab” adı verilen baharatlı taze yengeç; bizdeki gözlemeyi andıran, içerisinde kıyma, sarımsak, yumurta ve soğan bulunan “murtabak” isimli hamur işleri, körili et ve sebze ile hazırlanan ve sade pilav ile yenilen “nasi padang” yer alıyor. Bütün bunlara ek olarak “kaya” adı verilen Hindistan cevizi reçelinin yağ ile kızarmış ekmek arasında sunulduğu “kaya toast” yereller arasında atıştırmalık olarak yoğun ve kuvvetli bir kahve ile tercih ediliyor.

DSC04358

Yereller genelde ucuz yemekler için her mahallede yer alan yemek bölümlerini tercih ediyor.

DSC04224

Körili tavuk, sebze ve sade pirinç.

DSC04232

DSC04231

DSC04359

DSC04355

Sokaklarda çeşit çeşit kızartmalar, hamur işleri, tatlılar ve taze sıkılmış meyve suları satılıyor.

DSC04235

Yereller tarafından sık sık tercih edilen “kaya toast” ve soğuk kahve.

DSC04094

Çin kökenli, içerisinde fasulye ezmesi bulunan “moon cake” yani ay keki ve kurabiye.

Reklamlar

Singapur.

Standard

21 Ağustos 2013, Çarşamba.

DSC04480

DSC04482

Çin Mahallesi’nde yer alan Buddha Tooth Relic Tapınağı.

DSC04502

DSC04515

DSC04519

DSC04526

Marina Bay Sands binası.

DSC04529

Şehrin simgesi haline gelmiş Merlion heykeli.

DSC04537

DSC04549

CBD olarak bilinen şehrin finans merkezi.

DSC04556

DSC04558

Singapur’un rengarenk altgeçitleri.

DSC04561

Clarke Quay.

Sabah uyandıktan sonra hostelde bir süre vakit geçirip Çin Mahallesi’nin sokaklarına çıkıyorum. Burada bulunan ve sürekli önünden geçtiğim Çin ve Hint tapınaklarını ziyaret ediyorum. Buddha Tooth Relic Temple olarak da bilinen Çin mahallesinin göbeğinde yer alan devasa tapınağın içerisi de dışı kadar renkli. İçerisini süsleyen binlerce Buddha heykelciği, tapınak içerisinde korunan Buddha’nın dişine eşlik ediyor. Tapınak içerisinde ibadet edenler ve turuncu kıyafetleri ile ortalıkta dolanan keşişler dışarıdaki karmaşadan çok da etkilenmiş gibi gözükmüyorlar. Buradan Sri Mariamman isimli Hint tapınağına gidiyorum. Tapınağın rengarenk işlemeleri ve heykelleri bölgeye farklı bir hava katıyor. Tapınak içerisinde bir süre dolaştıktan sonra Singapur’un finans merkezi olarak bilinen CBD’ye doğru yürüyorum.

Çin Mahallesi’ne yirmi dakika yürüme mesafesinde bulunan CBD bölgesi gri rengi ile kendini belli ediyor. Beyaz yakalılar ve devasa gökdelenler ile bölgeye imzasını atan Singapur finans sektörünün kalbi, tam da burada atıyor. Benim şansıma, bölgeyi ziyaret ettiğim sırada firmaların ve şirketlerin öğlen molası. Gökdelenlerden akın akın takım elbiseli insanlar etrafımı sarıyor. Onlarla aynı saatlerde yemek arayışında olan ben, yol üzerindeki alışveriş merkezlerinden bir tanesine giriyorum. Uzun süredir etrafımda bu kadar şık, bu kadar resmi giyimli insan bulunmamış. Bir süreliğine üzerimdeki kıyafetlerden ve kendi varlığımdan utanıyorum resmen o kadar insan arasında. Hızlı hızlı karnımı doyurup binalar arasından nehir kenarına çıkıyorum. Singapur nehri olarak bilinen bu nehir üzerinde tur tekneleri ilerliyor, ben de nehir kenarındaki banklardan bir tanesine oturup bir süre akıp giden kalabalığı ve insanları izliyorum.

Sonrasında nehir kenarında yürüyerek Esplanade bölgesine geçiyorum. Burada Marina koyunda Merlion heykeli olarak bilinen aslan ve balık karışımı beyaz heykel yer alıyor. Ağzından su fışkırtan bu heykel 1960’lardan beri Singapur’un sembolü olarak biliniyor. Bölgede fotoğraf çektirmeye çalışan her turist, ağzından su fışkırtır imajı çizerek heykel önünde poz veriyor. Poz vermeye çalışan gruplar bir noktadan sonra oldukça komik bir manzara oluşturuyorlar. Bir süre de burada oyalandıktan sonra nehir kenarından quay olarak bilinen farklı iskeleleri geçerek ilerliyorum. Clarke Quay, Boat Quay ve Robertson Quay aynı zamanda lüks restoran ve cafe’leri ve ev sahipliği yaptıkları gece hayatı ile adından söz ettiriyorlar. İskeleler arasında biraz dolandıktan sonra da yavaş yavaş hostelime doğru yürüyüp ertesi gün Kuala Lumpur’a döneceğim için eşyalarımı toparlıyorum.

20 Ağustos 2013, Salı.

DSC04384

DSC04385

DSC04390

DSC04397

DSC04398

DSC04403

DSC04425

DSC04439

DSC04448

DSC04455

DSC04460

Singapur Botanik Bahçeleri’nden manzaralar.

Öğlene kadar odadan çıkmıyorum, Singapur’a gereğinden fazla zaman ayırdığım için her şeyi olabildiğince ağırdan almaya çalışıyorum. Singapur’un en ilgi çekici yanlarından bir tanesi olan hayvanat bahçesini ve Universal stüdyolarını gezme niyetinde olmadığım için kalan vakti de şehrin sokaklarında kaybolarak harcamayı tercih ediyorum.

Öğlene doğru odadan çıkınca dün akşam Orchard Road üzerinde dönüş için bindiğim metro istasyona gidiyorum ve yolun geri kalan bölümü üzerinde yürümeye başlıyorum. Amacım Singapur Botanik Bahçeleri’ne kadar yürümek. Botanik Bahçeleri’ne doğru yola çıkmadan önce de yol üzerindeki alışveriş merkezlerinden bir tanesine girip akşam için uzun zamandır merak ettiğim “Before Midnight” fimi için sinemadan bir bilet alıyorum.

Sonrasında da Botanik Bahçeleri’ne kadar olan kırk dakikalık yolu yürüyorum. İlk olarak 1822 yılında Sir Stamford Raffles tarafından şehrin bir başka bölgesinde (Fort Canning) “Botanik ve Deneysel Bahçeleri” olarak kurulan bahçeler, 1829’da kapatılıyor. Otuz sene sonra, bu sefer bu fikir hükümet tarafından benimseniyor ve bahçelerin şimdiki yerinde bugünkü park kuruluyor. Kurulduğu dönemde aynı zamanda bu bahçeşer ülkedeki tarımsal gelişmeyi de destekliyor; çünkü parkın içerisindeki araştırma merkezi yararlı bitkileri toplamada, üzerlerinde deneyler yapmada ve yaygınlaştırmada önemli bir rol oynuyor. Bugün ise özellikle orkide yetiştirme programı ile adından bahsettiriyor. Araştırma merkezini ziyaret ettiğinizde camekan arkasında çalışanları ve araştırmalarını izleyebiliyorsunuz.

Botanik bahçeleri içerisinde ziyarete açık birçok farklı bahçe yer alıyor. Kuğu gölü, çeşitli müzik gruplarının konser verdiği “the Bandstand”, Zencefil bahçeleri, Ulusal Orkide Bahçeleri, Yağmur Ormanı, Evrim Bahçesi gibi farklı bölümler ziyaretçilere farklı deneyimleri de beraberinde getiriyorlar.

Parkta üç saate yakın dolantıktan ve dinlendikten sonra sinemanın yolunu tutuyorum. Geldiğim yoldan yavaş yavaş yürüyüp alışveriş merkezlerinin bulunduğu Orchard Road’a geri dönüyorum. Sinemanın bulunduğu alışveriş merkezine giriyorum. En başlarda sinema salonu oldukça kalabalık olsa da, alıştıkları türde romantik komedi bekleyen yereller ve Çinliler filmin ortalarıa doğru sinema salonunu terk ediyorlar. Konuşmaların kendilerine ağır geldiğini düşünüyorum ben de. Film bittikten sonra, ben yine nerede ne yaptığımı unutmuş bir şekilde sokaklara çıkıyorum. Yolculuk sırasında sinemaya gitmenin en sevdiğim yanı bu. Dünya ile bağlantımı kesiyor adeta her izlediğim film.

Dışarı çıktığımda ise hava çoktan kararmış bile. Sokaklarda bir süre akşam esintisinde dolandıktan sonra metroya atlayıp hostelime geri dönüyorum.

19 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC04257

DSC04272

DSC04281

Hint mahallesinde yer alan tapınaklardan manzaralar.

DSC04268

DSC04285

DSC04288

DSC04296

DSC04300

DSC04301

DSC04302

DSC04307

Hint mahallesinin sokakları.

DSC04317

Toplu konut projelerinden bir tanesi.

DSC04322

Kampong Glam’a doğru giderken karşılaştığım müslüman mezarlığı.

DSC04325

Bölgede rengarenk manzaralarla karşılaşmak mümkün.

DSC04331

DSC04340

Sultan Camii’ne çıkan sokaklar rengarenk cafe ve butiklere ev sahipliği yapıyor.

DSC04349

Bugis Alışveriş kasabası.

DSC04363

DSC04373

DSC04376

Singapur Ulusal Müzesi.

DSC04380

Orchard Yolu üzerinde yer alan kiliselerden bir tanesi.

Sabah erkenden uyanıyorum, kahvaltımı hostelde yaptıktan sonra duşumu alıp hostel içerisinde biraz oyalanıyorum. Sonrasında da Little India olarak anılan Hint Mahallesi’nin bulunduğu bölgeyi keşfetmek için Singapur sokaklarına çıkıyorum. Farrer Park metro durağında inerek bölgede yer alan ünlü Hint tapınaklarını görüyorum. Bu küçük tapınakların birçoğu tadilat altında bulunuyor. Tapınaklara girdiğimde beton duvarları süsleyecek alçı kabartmaları boyayanlarla rastlaşıyorum. Buna rağmen tapınaklar içerisindeki ritüeller ve müzik eşliğindeki ibadetler devam ediyor.

Sonrasında da yavaş yavaş yürüyerek şehre Hint izini bırakmış mahallenin rengarenk ve baharat kokulu sokakları arasında dolanıyorum. Her yere yürüyerek gidebileceğime olan inancım ve inadım yüzünden sürekli ve tekrar tekrar kaybolsam da yürüyerek Hint Mahallesi’nden Müslümanların yaşadığı Kampong Glam bölgesine ulaşmayı başarıyorum. Burada şehrin göbeğinde yemyeşil bir alanda isimsiz mezarlarla dolu bir Müslüman mezarlığı da bulunuyor. Bölgenin asıl ilgi çekici özelliği ise Sultan Camiisi. Bu cami devasa altın kubbesi ve krem rengi ile kendisini belli ediyor. Caminin etrafında bölgenin en canlı sokakları yer alıyor: Bussorah Street ve Arab Street. Bu sokakların (hatta genel olarak Singapur’un) özelliği ise 1970’lerin sonuna kadar Güneydoğu Asya’da yaşayan Müslümanlara hacca gitmeden ve haçtan dönerken ev sahipliği yapması. Bu sokaklar aynı zamanda 3-4 adet Türk restoranı ve Türk dükkanlarını da barındırıyor.

Kampong Glam’ın hareketli sokakları arasında dolandıktan sonra Bugis Alışveriş Merkezi’nin yolunu tutuyorum. Bu küçük alışveriş kasabası ilk gece otobüs ile geldiğim Queens Street’e çok yakın bir yerde yer alıyor. Birbirini takip eden sayısız tezgahtan oluşan bu bölge rengarenk bir ortam ve leziz yemekler sunuyor. Bölgede birçok yemek tezgahı birbirini takip ediyor. Yavaş yavaş yürümeye devam ediyorum.  Amacım Orchard Road olarak bilinen bölgeye kadar ilerlemek. Yol üzerinde Ulusal Müze’nin önünden geçiyorum, müzedeki hareketlilik ilgimi çekiyor. Müzenin duvarlarına kendilerini halatlarla bağlamış iki kişi akrobasi hareketleri ile pratik yapıyor. Burada oturup bir süre onları izliyorum.

Sonrasında da Orchard Road’a kadar yürümeye karar veriyorum. Orchard Road’a vardığımda ise genişçe bir ana caddenin iki tarafında da sıralanmış sayısız alışveriş merkezi ile karşılaşıyorum. Bir süre alışveriş merkezleri arasında dolanıyorum. Sonrasında da havanın kararması ile hostele geri dönüyorum. Geceyi film izlyerek kapatıyorum.

18 Ağustos 2013, Pazar.

DSC04102

DSC04219

Çin Mahallesi’nin dama köşesi.

DSC04223

DSC04215

Çin Mahallesi.

DSC04108

Singapore Flyer isimli dönme dolap.

DSC04114

DSC04119

Japon işgali sırasında ölenler için yapılan anıt, gökdelenler arasında adeta kaybolmuş bir durumda.

DSC04122

DSC04126

St. Andrews Kilisesi.

DSC04130

Marina Bay Sands Oteli, bu yapının en üst katında yer alıyor.

DSC04134

DSC04144

Gökdelenler oldukça yoğun bir şekilde Singapur gökyüzünü kaplıyor.

DSC04151

Singapur Ulusal Arşivleri.

DSC04155

Şehrin koloni döneminden kalma bölgesi oldukça renkli, tarihi ve modern binalar iç içe yer alıyorlar.

DSC04166

Ermeni Kilisesi’nden detaylar.

DSC04196

DSC04212

Raffles Oteli’nden manzaralar.

DSC04213

Singapur’da alışveriş merkezleri mantar gibi her köşe başında yer alıyor.

DSC04233

Sokak yemekleri.

DSC04240

Çin mahallesi geceleri farklı bir atmosfere bürünüyor.

DSC04247

Çin Mahallesi’nin ünlü “Buddha Tooth Relic Temple” isimli tapınağının fenerleri.

Sabah uyandıktan sonra hostelin son derece leziz “kendin hazırla” kahvaltısı ile karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hostelden çıkış saati olan 12:00’ye kadar hostel içerisinde oyalanıyorum. Saatin 12:00 olması ile de çıkışımı yapıp sonraki dört gün boyunca konaklayacağım, Çin Mahallesi’nin diğer başında yer alan hostele geçiş yapıyorum. Yeni hostelim hükümet tarafından oluşturulmuş konut geliştirme binalarından bir tanesinin içerisinde yer alıyor. Singapur’un birçok yerinde kendisini belli eden, bizdeki TOKİ binalarını andıran yüksek site blokları, Singapur içerisinde birçoklarına da ev sahipliği yapıyor. Bu hostel, her yanıyla hostelden çok bir evi andırıyor. Hostelin sahibi Auntie Anni, yani Anni teyze de hostel içerisinde yer alan üç adet odadan bir tanesinde konuklarla beraber uyuyor ve yaşıyor. Hostelde iki küçük duş ve bir adet tuvalet bulunuyor. Hostelin dışarısında yer alan balkonumsu koridora atılan üç dört masa da hostelde konuklayanlar için ortak oda görevi görüyor.

Hostele eşyalarımı bıraktıktan sonra bir önceki gece kırmızı fenerler eşliğinde yarım yamalak telaşla gördüğüm Çin Mahallesi’nin sokaklarını keşfe çıkıyorum. Konakladığım yerin önünde bulunan meydanın bir köşesinde her geçişimde dama oynayan yaşlı amcalar yer alıyor. Paralel şekilde uzanan 3-4 sokaktan meydana gelen Çin Mahallesi’nin sokakları bir önceki gecenin aksine her türlü hediyelik eşyayı satan tezgahlar ve tezgahlar arasında dolanan turistlerle dolup taşıyor. Birçoğu restore edilmiş aynı tip; ama rengarenk binalar, bu binaların ayaklarına kurulmuş dükkanlar, restoranlar, cafe’ler, tezgahlar bu mahalleyi oldukça renkli kılıyor. Burası şu ana kadar gördüğüm Çin Mahallelerine kıyasla oldukça modern ve düzenli kalıyor.

Sokaklar arasında yarım saat kadar dolandıktan sonra, nasıl olsa bu bölgede konakladığım için bölgenin tapınaklarını, müzelerini daha sonra gezmeye karar vererek günü geçirmeyi planladığım Colonial District ya da Civic District olarak bilinen modern Singapur’un doğum noktası olarak anılan bölgeye gidiyorum. Şehir bir dönem İngiltere kolonisi olduğu için İngiliz etkisini birçok noktada fark edebiliyorsunuz. Koloni bölgesine vardıktan sonra saatlerce sokaklar arasında yürüyorum. Bu bölge zamanında Singapur’a ilk yerleşen ve çalışan insanlara ev sahipliği yapmış, sonrasında da İngiliz kolonisi döneminde önemli devlet binaları buraya inşa edilmiş.

Bölgede yer alan Singapore Flyer adı verilen ve dünyanın en büyük “gözlem tekerleği” olarak anılan devasa dönme dolabı uzaktan görüyorum. Dilerseniz bu dönme dolaba binerek 30 dakika boyunca şehrin manzarasını izleyebiliyorsunuz. Buradan 1942 – 1945 Japonya işgali sırasında ölenlere adanmış anıtı görüyorum. Dünyanın en lüks otellerinden biri olan ve içinde yer alan sonsuzluk havuzu ile ün yapan Marina Bay Sands Otel’inin ilginç mimarisini uzaktan izliyorum. Yüksek gökdelenler arasında yürüyerek tarihi bölgenin binaları arasında dolanıyorum. Şehrin garip bir yapılaşması var. Tarihi binalar, parklar, her köşe başında yer alan alışveriş merkezleri, gökdelenler iç içe bulunuyor ve bütün bu yapılar birbirini bir şekilde tamamlıyorlar.

1836’da inşası tamamlanmış, şehirde kurulan ilk Katolik kiliselerinden bir tanesi olan Ermeni Kilisesi’nin bembeyaz duvarları ve bronz heykellerini ziyaret ediyorum. Bu kilise ilk inşa edildiğinde şehirde sadece 12 tane Ermeni yaşıyormuş. 1909 yılında açılmış Merkezi İtfaiye İstasyonu’nu, Singapur’da 1845’te yaygınlaşmaya başlamış Özgür Masonların toplantı binasını, 1886 – 1993 yılları arasında bir ilkokula ev sahipliği yapmış Singapur Ulusal Arşivleri binasını görüyorum. İngiliz gotik mimarisinin örneklerinden biri olan St. Andrews Katedrali’ni ziyaret ediyorum. Gün batımına kadar sokaklar arasında bir aşağı bir yukarı yürüdükten sonra da bölgenin ikonik otellerinden biri olan Raffles Oteli’ne gidiyorum. Bu otel ismini modern Singapur’un kurucusu Sir Stamford Raffles’dan alıyor. Beyaz duvarları ve kiremit rengi yer döşemeleri ile otel kendisini belli ediyor. İçerisinde son derece lüks butikleri ve restoranları barındırıyor. Dileyenler otelin içerisine girip, otel hakkındaki müzeyi de ziyaret edebiliyor. Bölgede bu tarihi binalara ek olarak çeşitli konularda birçok müze de yer alıyor; fakat ben müzeleri pas geçiyorum.

Sabah Annie Teyze’ye yemek için söz verdiğimden, artık ayaklarım tüm günün koşturmacasından yorulmuşken hostele geri dönüyorum. Hostele döndüğümde Annie Teyze son zamanlarda yediğim en leziz tavuklu köriyi yanında çeşitli mezelerle benim için hazırlıyor ve yemek sırasında biraz muhabbet ediyoruz. Yemek sonrasında biraz da şehrin alışveriş merkezlerini görmek adına, metro ile alışveriş merkezlerinden birine gidiyorum. Zaten burada Hong Kong’da olduğu gibi bütün metro sistemleri ister istemez bir alışveriş merkezinin içerisine çıkıyor. Gittiğim alışveriş merkezinin kalabalığı, kliması ve lüks mağazaları arasında geceyi geçirdikten sonra da hostele dönüyorum. Uzun bir gün sonrasında güzel bir uyku beni bekliyor.

17 Ağustos 2013, Cumartesi.

DSC04077

DSC04078

Tioman Adası’ndan kalkan feribotumuz.

DSC04087

DSC04088

DSC04091

Mersing’den manzaralar.

DSC04082

DSC04084

IMG_9505

Mersing otobüs istasyonu şehrin merkezinde yer alıyor.

Konakladığım konukevinde ne normal işliyor ki, çıkış saati normal olsun. Şu ana kadar gördüğüm en erken çıkış saatine sahip yani: 10:00. Saat 09:00’da uyanıp duşumu alıp eşyalarımı hazırlayıp konukevinden çıkışımı yapıyorum. Sonrasında da Air Batang’dan ada merkez kasabası sayılan Tekek’e kadar olan kırk dakikalık yolu deniz kenarından yavaş yavaş yürüyorum. Tioman Adası ve Mersing arasında çalışan feribot seferlerinin saatleri neredeyse her gün değişiyor. Gelgitlere ve hava koşullarına bağlı olarak aylık olarak belirlenen feribot seferleri, birçok konukevinin duvarlarında asılı bulunuyor.

Konukevinden çıkış yapmadan önce kontrol ettiğime göre de Mersing’e gün içinde gidecek iki feribot bulunuyor. Biri 07:00’de, diğeri de 14:30’da. 07:00 feribotunu kaçırdığıma göre Tekek’e erkenden gidip feribot gelene kadar vaktimi bu bölgede geçirmeye karar veriyorum.

Tekek’e varınca feribot iskelesinin karşısında yer alan yerel restoranlardan birisine oturup Teh Tarik isimli yerel sütlü, şekerli çayımı sipariş ediyorum. Sonrasında da aynı bölgede yer alan banklardan bir tanesine geçip üç buçuk saate yakın burada oturuyorum. Bekleme konusunda bitmek tükenmek bilmeyen sabrımdan daha önce bahsetmiştim değil mi?

Saat 14:00’ü gösterdiğinde feribot iskelesinin binasına gidiyorum. Benimle beraber yoğun bir kalabalık kapıların açılmasını bekliyor. Kapının yakınlarında yer alan bir masada bekleyen görevliler herkesin biletine farklı harfler ve numaralar yazarak feribota binişi kolaylaştırmayı amaçlıyorlar. Kapılar açıldığında bizi bir bekleme salonuna alıyorlar. Saat 14:30 olduğunda da A, B ve C harflerinin yazılı olduğu grubu feribota almaya başlıyorlar. Benim harfim D. Saat 15:00’i biraz geçe ilk feribot kalkıyor, sonra bir ikincisi geliyor. Geri kalan grup da, ben de dahil, bu feribottaki yerini alıyor. Feribotların tam olarak nasıl bir sistemle çalıştığını anlayamasam da 14:30’da kalkması gereken feribotumuz 15:30’da yola koyuluyor. Mersing’e günbatımında varıyoruz.

İlk etapta Singapur sınır kapısının çoktan kapanmış olduğunu düşünen ben, hiçliğin ortasındaki Mersing’de bir gece konaklamayı düşünüyorum. Fakat otobüs istasyonuna gidip bir saat sonraya Singapur’a bir otobüs olduğunu, üstelik sınırın da açık olduğunu öğrenince hiç tereddüt etmeden biletimi alıyorum.

Yarım saat kadar şehrin iki paralel sokağında bir aşağı, bir yukarı yürüyorum. Bir yandan da içimden “Herkes gider Mersin’e, ben giderim Mersing’e.” gibi ilkokul seviyesinde espriler yaparak kendi kendime gülüyorum. Otobüs saati geldiğinde de Asya’daki son ülkeme doğru yola koyuluyorum. Günbatımı gökyüzünü ve bulutları pembeye boyarken, palmiye ağaçları arasından Singapur’a doğru ilerliyoruz.

Yol iki saat sürüyor. Malezya’nın Singapur sınırında bulunan Johor Bahru şehrine geldiğimizde, otobüs istasyonunda durup otobüs değiştiriyoruz. Yolcu otobüsünden belediye otobüsü tipinde bir otobüse geçiş yapıyoruz. “Causeway Link” adı verilen bu otobüsler düzenli olarak Malezya ve Singapur arasında yolcu taşıyorlar. Malezya sınır kapısına geldiğimizde otobüsten eşyalarımızı alarak iniyoruz ve son derece profesyonel ve organize işleyen sınır kontrolünde çıkış işlemlerimizi hallediyoruz. İşlemleri tamamladıktan sonra farklı otobüs firmaları adına oluşturulmuş duraklara yönlendiriliyoruz. Biletimizin olduğu firmanın durağında bekleyerek gelen bir sonraki otobüse geçiş yapıyoruz. Bu otobüs de bizi Singapur sınır kontrolüne kadar götürüyor. Burada da işlemler son derece hızlı ve etkili işliyor. Sonrasında yine bir önceki seferde olduğu gibi firmalar adına oluşturulmuş duraklarda Singapur merkezine gidecek otobüse biniyoruz. Benim bindiğim otobüs beni Queens Street’te yer alan otobüs istasyonuna kadar götürüyor. Yol yarım saat kadar sürüyor.

Queens Street’de indiğimde ilk işim para çekebileceğim bir ATM aramak oluyor, ne yazık ki bulduğum ATM kartımı kabul etmeyince yolda gördüğüm ilk alışveriş merkezine girip oradan para çekmeyi deniyorum. Bu sefer sonuç başarılı. Alışveriş merkezinin içerisindeki okları takip ederek MRT adı verilen metro sisteminin durağına kadar yürüyorum. Sonrasında da konaklamayı planladığım Chinatown’a yani Çin Mahallesi durağına gidiyorum. Saatler çoktan gece yarısını gösteriyor.

Çin Mahallesi’ne indiğimde bir sonraki dört gün için rezervasyon yaptırdığım hostelin yolunu tutuyorum. Eğer resepsiyon açıksa ve uygun yerleri varsa, bir gün erkenden burada konaklamaya başlamayı hedefliyorum. Ama şansıma resepsiyon kapalı. Ben de tekrardan Çin Mahallesi sokaklarına dönerek her gördüğüm hostele odaları olup olmadığını sormaya başlıyorum. Tam tamına 11 hostele oda sorduktan ve her birinden “Ne yazık ki doluyuz.” cevabı aldıktan sonra, sonunda odası bulunan bir hostel buluyorum. Adı hostel güya; ama burada konaklamanın geceliği 50 Singapur doları. Yani benim sonraki günlerde konaklayacağım hostelde 2,5 gecelik konaklamaya bedel. Çok fazla alternatifim olmadığı için odayı kabul ediyorum.

Son derece lüks bir şekilde tasarlanmış bu hostelde, yataklar odalarda yer alan belirli bölmelerde geliyor. Her şey son derece ince bir şekilde düşünülmüş. Girişte size verdikleri akıllı kart aynı zamanda kilitli dolabınızı açıp kapamanız için kullanılıyor. Siz odaya girdiğinizde sizin bölmenizin ışıkları kendiliğinden yanıyor. Bu hostelde daha fazla vakit geçirebilmek istesem de, fiyatı oldukça pahalı geliyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra kendimi hemen duşa atıyorum. Yağmur duş başlığına sahip duşlar da benden artı puan alıyorlar. Duş sonrasında da odamdaki bölmemde yerimi alıp uzun bir gün sonunda uykuya dalıyorum.

Tioman Adası, Malezya.

Standard

16 Ağustos 2013, Cuma.

DSC04072

Tioman’ın simgesi.

DSC04073

Asya’nın birçok şehrinde, kasabasında bu manzaraya rastlamak mümkün. Ezilmiş kurbağalar.

DSC04075

IMG_9449

Hobbit Evi’ni buldum!

IMG_9446

IMG_9450

Adanın denize paralel uzanan patikası.

IMG_9467

IMG_9489

Beni bu günbatımları mahvetti.

Öğlene doğru uyanıyorum. Kendimi uyandırmak için de denizin yolunu tutuyorum. Hava oldukça sıcak ve nemli. Üstelik dün öğleden sonradan farklı olarak deniz seviyesi oldukça yükselmiş. Bu adada vakit geçirmek için yapılacak en mantıklı işlerden bir tanesi yakınlarda yer alan Coral Island olarak bilinen adaya günübirlik turlar ile gitmek. Bu şekilde şnorkel ile yüzebileceğiniz gibi, dalış da yapabiliyorsunuz. Ben bir süredir bu bölgenin su altı yaşamına doyduğum için iki opsiyonu da pas geçiyorum.

Deniz kenarında ağaçların gölgesi arasında kendime güzel bir nokta bulup neredeyse bütün günü burada geçiriyorum. Arada odaya döndüğümde odanın içerisinin cehennemi andıran sıcaklığı ile karşılaşıp tekrardan soluğu deniz kenarında alıyorum. Müzik dinliyorum, kitabımı bitiriyorum. Asya görevim artık tamamlanmış. Ne adalar ilk seferki keyfi veriyor, ne şehirler. Bir noktadan sonra birbirini tekrar etmeye başlıyor her şey. Şimdi, deniz kenarındasın, sessiz sakin bir adadasın, ne şımarıklık ediyorsun diyebilirsiniz. Ama özellikle en güzel plajları, en güzel adaları, en güzel denizleri, en güzel şehirleri, en güzel yemekleri gördükten sonra bu tür yerler işkence olmaktan öteye gitmiyor. Bir an önce önümüzdeki hafta gelse de Amerika’ya gidecek olan yirmi beş saatlik uçak maratonumda yer alsam istiyorum. Hem tanıdık yüzler görecek olmanın sevinci, hem kız kardeşim ile sonunda kavuşacak olmanın sabırsızlığı var üzerimde.

Günbatımına kadar tabiri caizse deniz kenarında vakit öldürüyorum. Hava kararmaya yakınken de odaya dönüp duşumu alıp ABC koyu etrafında bir tur daha atıyorum. Kocaman sürüngenler, çeşitli kuşlar, elinizdeki yiyeceklere göz dikmiş maymunlar, zamansız öten horozlar adanın sakinlerini oluşturuyor.

Akşam tekrardan odaya dönüyorum. Biraz internet, güzel bir film (The Lover) derken gece yine sona eriyor. Ertesi sabah bu adadan ayrılmaya kesin olarak karar veriyorum. Böylece Asya’daki tropik ada maceralarımın sonuncusunu da tamamlıyorum.

15 Ağustos 2013, Perşembe.

DSC04039

Otobüsümüz bozuldu!

DSC04043

Feribota binmesi de, feribottan inmesi de ayrı dert.

DSC04044

DSC04046

Feribot manzaraları.

IMG_9504

Feribot penceresinden Mersing kıyıları.

DSC04076

Tioman Adası’nın merkezi Tekek’te, burada kasabanın ortasından ufak bir nehir geçiyor.

IMG_9498

Tekek’te yer alan bir pazarın garip kuralları.

DSC04048

DSC04056

Su akar, yolunu bulur.

DSC04063

Tioman’da günbatımı.

Sabah kuşların sesine uyanıyorum. Alan da çoktan uyanmış. Saat henüz 05:30 Biraz daha uyumak için kendimi zorluyorum. Beni otobüs istasyonuna götürecek taksi saat 07:00’de gelecek. Taksinin gelmesine on beş dakika kala uyanıyorum, hazırlanıyorum. Alan her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için benimle taksinin beni alacağı sokağa kadar geliyor. Taksi geldiğinde de bu muhteşem adam ile vedalaşıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum.

Otobüs istasyonu, şehir merkezinin on beş dakika uzağında yer alıyor. Otobüsüm saat 08:00’de olmasına rağmen, ben buraya oldukça erken geliyorum. Otobüsün kalkacağı platformun kenarına oturup beklemeye koyuluyorum. Tabi ki otobüs vaktinde gelmiyor. Yarım saat rötar sonrasında eski püskü, teklemeden nasıl ilerleyebildiğini anlayamadığım bir teneke geliyor. Çok erken konuşmuşum!

Otobüse binip yarım saat kadar gidiyoruz. Uyuyabilmem için yarım saat yeter de artar bile! Gözleimi tekrar açtığımda bir süredir durduğumuzu ve otobüsün yarısının dışarıda olduğunu fark ediyorum. Önümde muhabbet eden yabancılara ne olduğunu soruyorum. Aracın bozulduğunu, yeni bir araç beklediğimizi söylüyorlar. Ben de dışarı çıkıp yol kenarındaki çimenlere serilmiş gruba katılıyorum. Otobüs yağ akıtıyormuş. Yarım saat kadar burada bekledikten sonra sonunda görece daha yeni sayılabilecek bir otobüs geliyor. Mersing’e kadar olan yolumuz bu noktadan sonra üç buçuk saate yakın sürüyor.

Mersin otobüs istasyonuna vardığımızda okları takip ederek feribot terminaline kadar olan on dakikalık yolu yürüyorum. Amacım buradan yakınlarda yer alan Tioman Adası’na geçmek. Günde sadece 2-3 sefer olduğu için yoğun bir kalabalık ile karşılaşıyorum. 35 RM’ye feribot biletimi alıp beklemeye koyuluyorum. Önce gelen feribottan inenlerin eşyaları indiriliyor, onlara yol veriliyor, sonra da feribota binenlerin eşyaları taşınıyor ve biz de klimalı feribotta yerimizi alıyoruz. Tioman Adası’na olan yol kocaman dalgaların arasında iki saat sürüyor.

Tioman Adası’na vardığımda konaklamak için üç alternatifim var: diğer bölgelere göre daha sessiz sakin olan Air Batang (ABC), biraz daha hareketli Salang ve uzun beyaz kumlu plajı ile ünlü Juara. Hava çok sıcak, ben de çok uğraşmak istemiyorum ve feribotun durduğu adanın merkezi sayılan Tekek’ten yürüyerek gidilebilen ABC’ye doğru yol alıyorum. Yolda yürüdüğümü gören yanımdan motosikleti ile geçen bir polis görevlisi beni ABC’ye kadar bırakmayı öneriyor. Seve seve teklifini kabul ediyorum. ABC’ye uzanan kayalıkları geçtikten sonra deniz kenarına paralel uzanan toprak yol üzerinden ilerliyorum. Yol kenarındaki konaklamalara yerleri olup olmadığını soruyorum. Sadece ilk sorduğum konukevi, iki kişilik odası olduğunu belirtiyor. Plajın sonuna kadar ilerlesem de şansım çok yaver gitmiyor; ben de tekrardan en başa dönerek iki kişilik kulübeyi iki gece için kiralamaya karar veriyorum. Tek kişi kalıyorum diye indirim yapmadıkları gibi, buranın sahipleri kablosuz internet şifresini de vermiyorlar. Görevli kadın “Bilgisayarını getir, ben gireyim.” diyor. Hem bilgisayarımı, hem telefonumu götürünce de “Normalde tek şifre veriyorum; ama sen iki kişilik odada kalıyorsun, o yüzden dert değil.” diye de ekliyor. Normal olarak bu tavırdan hiç hoşlanmıyorum.

Odaya yerleştikten sonra kitabımı alıp kumsala atıyorum kendimi. Açık sarı kumlar, sakin denizle birleşiyor. Bir süre denizde oyalanıyorum. Belli bir noktadan sonra deniz altında resifler başlıyor. Resiflerin arasında da kocaman denizkestaneleri bulunuyor. Bu nedenle burada yüzerken ekstradan dikkat göstermek gerekiyor. Günbatımını deniz kenarında yapıyorum. Havanın kararması ile beraber ada farklı bir havaya bürünüyor. Etrafta birkaç yerel restoran dışında hiçbir hareket kalmıyor. Odaya dönüp duşumu aldıktan sonra adanın kum yolu üzerinde bir tur atıyorum. Sonrasında da tekrar odaya dönüp bir film açıyorum. İşin komik tarafı, konukevinde saat 22:00’den sonra interneti de kesiyorlar. Ben içimden “Ne anladım bu işten.” diye geçirsem de geceyi sonlandırmak için film en iyi alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Melaka, Malezya.

Standard

14 Ağustos 2013, Çarşamba.

DSC04006

Jonker Sokağı’nın girişinde yer alan garip heykelimsi.

DSC04012

DSC04016

DSC04019

DSC04020

DSC04021

DSC04025

Jonker Sokağı, her seferinde akın akın Çinli turist grupları ile dolup taşıyor.

DSC04029

Jonker Sokağı’nın en popüler cafe’lerinden bir tanesi.

DSC04030

DSC04031

Nehir kenarı sevimli cafe’lere ve güzel bir yürüyüş yoluna ev sahipliği yapıyor.

DSC04036

Hostelimizin barından.

Bu şehir üstüme farklı bir tembellik getiriyor. Özellikle artık Asya’nın son demlerini yaşadığım, buradan ayrılacağım, farklı bir kıtaya geçeceğim tarih de belli olduğu için bu tembelliği olduğu gibi kabul ediyorum. Gün boyunca internet üzerindeki işlerimi hallediyorum. E-posta aracılığıyla aldığım bir röportaj teklifi sorularını cevaplamak neredeyse bütün öğlenimi alıyor. Dışarıdan gelen sıcak hava dalgalarına karşı hostelde vakit geçirmek en mantıklı alternatif olarak ortaya çıkıyor.

Bu arada hostele yeni kişiler katılıyor. Kanada Quebec’ten bir çift, Norveç’ten Sindre, hayatında ilk defa bir hostelde kalan bir Malay kız. Hepsiyle bir süre muhabbet ettikten sonra, öğleden sonraya doğru güneşin etkisini azaltması ile kendimi sokaklara atıyorum. Rengarenk Çin ve Hint mahalleleri arasında dolanıp fotoğraflar çekiyorum, insanlarla selamlaşıyorum, gördüğüm butik mağazaları kontrol ediyorum. Gün batımını şehrin sokaklarında yapıyorum. Tekrardan hostele döndüğümde Sindre ve Ben’i otururken buluyorum. Hep beraber akşam yemeği için yine ve yeniden Hint restoranının yolunu tutmaya karar veriyoruz. Sindre de liseyi bitirdikten sonra çalışma ve tatil vizesi ile Avustralya’ya gitmiş. Neredeyse Avustralya’nın her bölgesinde her türlü işi yapmış. Meyve toplamaktan, barmenliğe, garsonluktan bilgisayar programcılığına kadar. Avustralya sonrasında da kazandığı para ile Asya’yı gezmeye başlamış. Döndüğünde ne yapmak istediğine karar vermeye uğraşıyormuş. (Bu hikaye artık Asya’da o kadar klasik bir hal aldı ki!) Papua Yeni Gine ve Endonezya’ya gittiğinden bahsediyor. Papua Yeni Gine bölgeye göre oldukça farklı olsa da, turistler için son derece zorlu bir bölgeymiş, üstelik son derece de pahalıymış.

Her gece olduğu gibi bir noktadan sonra Alan da bize katılıyor. Sonrasında Bay Feng de gelince grubu tamamlamış oluyoruz. Ben normalde bu şehirde sadece iki gün kalmayı planlamış olsam da, o kadar sahiplenilmiş hissediyorum ki konaklamamı bir gün daha uzatıyorum ve ertesi sabah erkenden Mersing’e gidecek bir otobüse bilet alıyorum. Yemek sonrasında artık ritüelimiz haline gelen hostelin barına geçiyoruz. Bu gece için farklı bir grup sahnede. Karaoke cd’sinin kötü org tınılarının aksine bu sefer gitar çalan biri bile yer alıyor. Biraz muhabbet sonra, ben çok oyalanmadan odaya dönüyorum. Eşyalarımı topluyorum, duşumu alıyorum. Bu sırada Ben ve Sindre de hostele dönüyorlar. Herkes uyuduktan sonra Sindre ile muhabbete devam ediyoruz biz. Sindre’nin bundan sonra gideceği yerlerden bahsediyoruz. Singapur’da becerebilirsek buluşmak üzere vedalaşıp yataklara dönüyoruz.

13 Ağustos 2013, Salı.

DSC03949

Öğle yemeğimizi yediğimiz Çin restoranı.

DSC03960

DSC03998

DSC03962

Denizcilik müzesinden.

DSC03968

DSC03972

Eski vücut geliştirme şampiyonlarından bir tanesi bilin bakalım nereli? Her yerde kendisinin heykeli var.

DSC03975

DSC03976

DSC03979

DSC03983

DSC03985

DSC03990

DSC03992

DSC03993

DSC03996

DSC04003

Melaka sokaklarından manzaralar.

Uyuduğumuz oda ana caddeye baktığı için gece boyunca kalabalık kuş sürülerinin ötüşleri, motosiklet motorları ve araba kornaları arasında bölük pörçük bir uyku sonrasında öğlene doğru uyanıyorum. Duşumu alıp bir süre hostelin ortak odasında oyalanıp kendime geliyorum. Öğlene doğru da yiyecek bir şeyler bulmak için Ben’le Çin Mahallesi sokaklarına doğru ilerliyoruz. Bölgenin en meşhur yiyeceklerinden bir tanesi “Chicken Rice Balls” yani “Tavuk Pirinç Topları”. Biz de bunu denemek için kırmızı duvarlar ve geleneksel tabloları arasına dizdiği masaları ile Çinli kalabalıkları çeken bir restorana oturuyoruz.

Pirincin tabaklarda değil de küçük yuvarlak toplar halinde geldiği, yanında kızarmış tavuğunuzu sipariş ettiğiniz öğünümüzü istiyoruz. Bir önceki akşamın Hint yemeğine kıyasla, tavuk pirinç topları beni oldukça hayal kırıklığına uğratıyor. Öyle ki ağzımdaki tadı değiştirmek için kocaman bir kase Cendol sipariş ediyorum. Cendol, Malezya’nın en bilindik tatlılarından bir tanesi. Rendelenmiş buz üzerine çeşitli aromalarda meyve parçaları, yoğunlaştırılmış süt ve şeker ile beraber ikram ediliyor. Yemek sonrasında nehir kenarından ilerleyerek deniz kenarına kadar yürüyoruz. Şehrin rengi bu bölgelerde değişiyor. Çin Mahallesi’nin samimi sokakları yerini daha geniş sokaklara, çirkin binalara ve trafiğe bırakıyor. Malezya’nın istisnasız her şehrinde bulabileceğiniz alışveriş merkezleri yol kenarlarını süslüyor. Biz de meraktan bu alışveriş merkezlerinden birine giriyoruz. Yoğun sıcak sonrasında alışveriş merkezinin kliması bünyemize iyi gelse de, ortama çok fazla dayanamayıp kendimizi dışarı atıyoruz. Yol üzerinde birbirini tekrar eden birkaç el işi pazarını ziyaret ediyoruz. Satılanların neredeyse tamamı Çin’den geldiği için son derece çirkin ve kalitesiz ürünler ile karşılaşıyoruz. Biraz dolaştıktan sonra tekrardan hostelin yolunu tutuyoruz.

Akşama kadar hostelde oyalandıktan sonra, akşam yemeği için hiç sorgulamadan Hint restoranına gidiyoruz. Bizi gören kasiyer Gloria’nın yüzünde kocaman bir gülümseme oluşuyor. “Yemek çok lezizdi ne yapalım.” diyoruz. Masalardan birine oturuyoruz, on beş dakika sonra Alan da bize katılıyor. Alan artık bölgenin yerlisi olduğu için, herkesi tanıyor, her gördüğüne mutlaka laf atıyor. Üstelik anlaşılan o ki Alan ucuz ve leziz olduğu için, neredeyse üç öğününü de burada yiyor. Gecenin sohbeti yine yolculuklar üzerinden dönüyor.  Alan, bana her seferinde “Miss Turkey” diyor. En komik, en korkunç, en sıkıcı yolculuk hikayelerinden bahsediyoruz. Alan, çocuklarını ve ailesini anlatıyor bize. Alan ve Ben, o kadar iyi bir ikili oluyor ki, arada ikisinin atışmalarını izlemek bana son derece keyif veriyor. Alan’a daha önce Hindistan’ yolculuk yapıp yapmadığını sorduğumda şu cevabı alıyorum: “Çocuk sahibi olmak gibi. Bir kere yaptım, bir daha asla.” Alan, hostelde kalan ilginç insanlardan da bahsediyor. Bir dönem şizofren bir Alman kızın konakladığını, ilaçlarını almayı ihmal ettiği için kötülediğini ve bir gün çırılçıplak dışarı fırladığını belirtiyor. Daha önce herhangi bir Türk’ün konaklayıp konaklamadığını sorduğumda, en son beş haftalığına bir Türk’ün kaldığını. Son derece agresif, tembel ve paragöz olduğunu söylüyor. Beş hafta konaklayıp hostelden atılmak için her yöntemi denedikten sonra parasını ödemeden kaçtığını eklemeyi de ihmal etmiyor. Alan, tanıştığı birkaç kişi yüzünden bütün ülkeyi yargılamamayı çoktan öğrendiğini her seferinde belli ettiği için herhangi bir açıklama yapmaya girişmiyorum.

Alan’ın temel önermelerinden bir tanesi insanlara her seferinde aynı şekilde, oldukça net yaklaştığı. Bu orta yaşlı adamın gardları hep işliyor; ama size kanı kaynadığında da tanıyıp tanıyabileceğiniz en sevimli insanlardan biri haline dönüşüyor. Muhabbetin ilerleyen saatlerinde Malezyalı Bay Feng de bize katılıyor. Son derece düzgün bir aksanla İngilizce konuşan Bay Feng, yerel dükkanlardan bir tanesinde tamir işlerine baktığını belirtiyor. Yemek sonrasında yine bir önceki gece olduğu gibi hostelin barına geçiyoruz. Bu sefer bir önceki günden dersimizi almış olacağız ki dışarı oturmak yerine, görece sessiz olan iç bölmeyi tercih ediyoruz. Gece boyunca muhabbet sonra hostelin yolunu tutuyoruz.

12 Ağustos 2013, Pazartesi.

DSC03933

DSC03934

Yola çıktık!

DSC04033

Her seferinde yolculuk yaptığım taşıtlar daha da garipleşebilir mi diye sorarken, beni şaşırtacak yeni bir araç çıkıyor. Ve işte Ben’in arabası.
(Daha çok macera için: www.80breakdowns.com)

DSC03939

DSC03940

Şehrin tuk-tuk’ları da oldukça renkli ve bol ışıklı, bazıları yüksek sesle müzik yayını bile yapıyor.

DSC03943

DSC03946

Melaka’dan gece manzaraları.

Sabah uyanıp hazırlanıp Ben ile buluşmak üzere resepsiyona iniyorum. Saat 10:30 olmasına rağmen dün gecenin geç saatlere kadar süren bira maratonu nedeniyle afyonum henüz patlamamış. Ben, çoktan hazırlanmış beni bekliyor. Üstelik elinde de hostel görevlisinin yazdığı, Melaka’da yenilmesi gerekilen meşhur yemekler listesi bulunuyor.

Hostelden çıkıp Ben’in arabasının park halinde bulunduğu otoparka doğru yürüyoruz. Ben hayalimde metalik renkli, sıradan bir aile arabası canlandırırken, bir anda karşımda kan kırmızısı iki kişilik üstü açık bir corvette görünce oldukça şaşırıyorum. Benim şaşırdığımı gören Ben, gülmeye başlıyor. Bu yolculuk fikrinin arkadaşları ile çok sarhoş oldukları bir gece ortaya çıktığını, bu arabayı almasının nedeninin V8 bir motora sahip olması olduğunu ve rotanın Vietnam (İngilizce okunuşu ile V8-nam) olmasının da plana oldukça uyduğunu belirtiyor. Sonra da “Çok komik, farkındayım.” diyor. Arabanın yan taraflarında “England to Vietnam” yani İngitere’den Vietnam’a ibareleri yer alıyor. Arabada yerlerimizi alıp Melaka’ya kadar olan yolculuk maceramıza da başlıyoruz.

Ben yanında harita ya da GPS taşımıyor, bunun yerine telefonunun haritası ile ilerliyor. Kuala Lumpur’dan Melaka’ya uzanan otobanı bulabilmek için de telefondan yardım alıyoruz. Fakat şehir oldukça karışık ve yollar birbiri içine giriyor. Bir süre ilerledikten sonra gitmemiz gereken otobanı görmemize rağmen, oraya nasıl geçiş yapmamız gerektiğini çok da algılayamıyoruz. Çıkmaz sokaklar, tekrar tekrar U dönüşleri, zigzaglar derken Kuala Lumpur’dan çıkmamız tam tamına bir saatimizi alıyor. Ben, her seferinde en zorunun bir şehirden çıkış olduğundan bahsediyor; ama daha önce hiç de bu kadar zorlanmamıştım diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Yol boyunca bizi ve arabamızı gören yereller ya korna çalıyor, ya başparmakları ile onaylar nitelikte el işaretleri yapıyor ya da fotoğrafımızı çekiyorlar.

Ben, Vietnam’a yolculuğunu neredeyse bir ay önce tamamlamış, üstelik bunu yaparken iki araba seyahat etmişler. Diğer araba da bej rengi bir Rolls Royce’muş. Özellikle arabalar nedeniyle yerellerden çok ilgi gördüklerini anlatıyor. Ben’in Singapur’a gitme amacı da buradan aracını İngiltere’ye geri göndermek. Rolls Royce’u ile yolculuk yapan arkadaşının arabasını aldığı fiyata Vietnam’da sattığını anlatıyor. Genelde sınırlar herhangi bir problem yaşamamış yolculuk sırasında, sadece Çin’de yolculuk yapmak için izin almaları üç ay sürmüş ama. Araba ile yolculuk yapmanın oldukça maliyetli olduğunu anlatıyor; ama hayatta iki tutkusu olan yolculuk ve arabaları bu şekilde birleştirmeyi sevdiğini söylüyor.

Melaka’ya olan iki saatlik yolculuk boyunca muhabbet ediyoruz. Melaka sınırlarına girdiğimizde de, Kuala Lumpur’da aynı hostelde konakladığımız İspanyol çiftin önerdiği hosteli aramaya koyuluyoruz. Ben’in arabasını uygun bir yere park ettikten sonra resepsiyonu ve konaklamalarının ayrı yerlerde bulunduğu Discovery isimli hostelimizde iki adet yatak ayarlıyoruz. Hostelin görevlisi, yaklaşık ellilerinde olan, kel ve zayıf, tipik bir İngiliz imajı çizen Alan bizi almak için resepsiyona geliyor. Bu adam, en başta huysuzluğu ve suratsızlığı ile kendini belli etse de, sonrada yol boyunca tanıştığım ve en çok keyif aldığım insanlardan birisi haline dönüşüyor.

Hostele daracık bir koridoru anımsatan sokaktan ilerleyip ulaşıyoruz. Alan bize hostelin kurallarından bahsediyor. Kendisinin de bizim konaklayacağımız odada uyuduğundan, herhangi bir problem olursa ona kolayca ulaşabileceğimizden bahsediyor. Hostel, son derece küçük, bu nedenle oldukça samimi bir ortam yaratıyor. Alan’ın titizliği ve temizliği her köşede kendisini belli ediyor.

Dışarının sıcağından sonra biraz içeride soluklanıyoruz. Sonrasında da şehri keşfetmek için dışarı çıkıyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yemediğimiz için ilk önceliğimizi para çekmek, ikincisini de yemek yemek olarak belirliyoruz.

14. yüzyılda Hindu bir prens tarafından kurulan bu şehir, yıllar içerisinde birçok devletin himayesine girmiş: 1405’te Çinlilerin, 1511’de Portekizlilerin, 1641’de Hollandalıların ve 1795’te İngilizlerin. Bu nedenle şehrin sokaklarında yürürken farklı kültürlerin etkilerini oldukça net bir şekilde algılayabiliyorsunuz. Mimari olarak kuzeyde yer alan Penang’ı anımsatsa da, şehrin ortasından Sungai Melaka isimli nehrin geçmesi ve deniz kenarında yer alıyor olması bu küçük şehre oldukça farklı bir hava katıyor.

Ben’le banka arayışımız güneşin en tepede olduğu ölümcül Melaka sıcağında dayanılmaz bir hal alıyor. Şehrin göbeğinde yer alan kocaman banka binasını gözden kaçırdığımız için, başka bir banka şubesi bulmamız bir saatimizi alıyor. Şehrin merkezinden oldukça uzaklaşıyoruz. Sonunda bir banka bulup paramızı çekip kendimizi güvene aldığımızda da Çin ve Hint mahallelerinin bulunduğu ana bölgeye tekrar dönüyoruz. Çin mahallesinin merkezi olarak bilinen, bir zamanlar antika dükkanları ile ün yapmış Jonker Sokağı’nda Çinli turist grupları arasından mağazalara ve restoranlara baka baka ilerliyoruz. Sonunda sevimli bir atmosferi olan cafe’lerden bir tanesine oturup yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Fiyatlar, benim Borneo’da ödediğim fiyatlar yanında şaka gibi kalıyor. Malezya’nın ana karasında çok cüzi miktarlara karnınızı doyurabiliyorsunuz. Yemeklerimizi yedikten sonra şehrin sokakları arasında birkaç tur atıyoruz. Hint mahallesinin canlı sokakları arasında ilerliyoruz. Müzelerin bulunduğu Dutch Square olarak da bilinen şehir meydanında yer alan tarihi binalara göz atıyoruz. Burada aynı zamanda Stadhuys isimli Hollanda döneminden kalma devasa kırmızı valilik binası yer alıyor. Bu bina şu anda etnografya müzesine de ev sahipliği yapıyor. Bu müzenin yanında Melaka Kilisesi de bulunuyor.

Kısa şehir turumuzdan sonra, kavurucu sıcaklardan kaçmak için hostele geri dönüyoruz. Ben öğleden sonra uykusuna yatıyorum, Ben kitap okuyor. Uyandığımda hava kararmış bile. Alan, akşam yemeği için Hint restoranına gitmeyi öneriyor ve hep beraber konakladığımız sokağın başında yer alan restoranın yolunu tutuyoruz. Son derece güler yüzlü ve sıcakkanlı çalışanları, bembeyaz duvarları, muhteşem kokan yemekleri ile Hint restoranı daha ilk dakikadan kalbimi kazanıyor. Yemeklerimizi söylüyoruz. Bu sırada Alan’ın maceralarını dinlemeye başlıyoruz. 16 yaşında evini terk ettiğinden, yıllardır farklı bölgelerde yaşadığından, aslen İngilizce öğretmenliği yaptığından, Melaka’dan önce Penang’da bir hostelde çalıştığından bahsediyor. Bu adam, İngiliz kara mizahının ayaklı örneği gibi. Her dediğine şaşırmamak, ince espri anlayışını yakalamak için ekstra çaba sarf etmek gerekiyor. Dobralığı, açık sözlülüğü ile gece boyunca bizi şaşırtmayı başarıyor. Bir dönem araba yarışlarında yer aldığından bahsetmesi üzerine, benim arada kendimi kaybettiğim, Ben’in ise kendisini bulduğu bir araba muhabbeti başlıyor da gidiyor. Yemekten sonra da uzunca süre restoranda oturup muhabbet ediyoruz.

Artık restoran kapanmaya yakınken restoranın karşısında yer alan, hostelimize ait bara geçiyoruz. Bu barda her gece canlı müzik olduğu söyleniyor; ama ne canlı müzik. Açık hava, masaların dizili olduğu, sevimli bahçesindeki sahnede, evde televizyonda kadın programlarını izlerken sıkılmışlar da gelmişler imajı çizen iki kadın mikrofon başında yer alıyor. Karaoke programı üzerine son derece gürültülü bir şekilde sırayla klasik Amerikan şarkılarını söylemeye girişiyorlar. Arada şarkıları karıştırıp birbirlerine pas atıyorlar, gülüyorlar. Muhabbet sırasında birbirimizi duyamamak dışında herhangi bir şikayetim yok. Tam da birbirini ve ortamı tamamlayan öğeler. Gece boyunca Ben’in yolculuklarından, benim deneyimlediklerimden, Alan’ın hikayelerinden konuşuyoruz. Yeni bir şehir, yeni insanları ile beni sahipleniyor. Çok geç olmadan odalara dönüyoruz.

Kuala Lumpur, Malezya.

Standard

11 Ağustos 2013, Pazar.

DSC03803

DSC03805

DSC03819

DSC03825

DSC03861

DSC03866

DSC03874

DSC03878

DSC03880

DSC03881

DSC03892

Batu Mağaraları’ndan manzaralar.

DSC03899

DSC03900

DSC03904

Kuala Lumpur sokakları.

DSC03909

Monorail adı verilen raylı sistem şehrin üzerinden ilerliyor.

DSC03910

DSC03912

Şehrin modern yüzü.

DSC03914

DSC03920

DSC03926

DSC03927

Alışveriş merkezlerinden manzaralar.

Sabah uyandığımda ne yapmak istediğime ilişkin hiçbir fikrim yok. Daha önce Kuala Lumpur’u iki kere ziyaret ettiğim ve görmek istediğim her şeyi halihazırda gördüğüm için, içimden çok da turistik yerleri gezmek gelmiyor. Yine de şehrin biraz dışarısında yer alan ünlü Batu Mağaraları’nı görmediğim için günü buraya giderek değerlendirmeye karar veriyorum. Sabah uyanıp hostel içerisinde kahvaltımı Malezya’ya özgü “kaya” yani hindistan cevizi reçeli ile yaptıktan sonra, bir süre ana salonda oyalanıp interneti kontrol ediyorum, öğlene doğru da kendimi dışarı atıyorum.

Pasar Seni istasyonuna çok yakın bulunan yerel trenlerin kalktığı Kuala Lumpur istasyonundan Batu Mağaraları’nın bulunduğu bölgeye tek bir tren hattı ile ulaşmak mümkün. Kuala Lumpur istasyonuna vardığımda, uzun bilet sırasına girip sadece 1 RM ödeyerek biletimi alıyorum. Tek başıma olduğumu gören bilet gişesindeki görevli elindeki bilet koçanını bırakıp mağaralara kadar bana eşlik etmeyi önerse de, gülerek teklifini reddediyorum.

Mağaralara kadar olan 13 kilometrelik yol yarım saatten biraz daha fazla sürüyor. Mağara kompleksi üç adet mağaradan oluşuyor. Bunlardan Temple Cave yani Tapınak Mağarası olarak bilinen mağaraya giriş ücretsiz. Türünün en uzunu olan, 43 metrelik altın bir Murga heykelinin yanından uzanan 272 basamak ile bu mağaraya ulaşılabiliniyor. Mağaranın içerisinde bir adet Hindu Tapınağı bulunuyor. Beni bu tapınakta en çok etkileyen atmosfer oluyor. Tapınağın bulunduğu bölmeye girdiğinizde üstü açık bir mağara sizi karşılıyor. Ağaçlar burada mağaranın gökyüzüne ulaşan kısımlarını süslüyor, arada güvercinler mağaranın girintileri ve çıkıntılarında uçuşuyorlar. Ben burada bir saate yakın vakit geçiriyorum. Boyun felci geçirme riski pahasına dakikalarca istediğim fotoğraf karesini yakalamak için uğraşıyorum.

Bölgede yer alan ikinci mağara Dark Cave yani Karanlık Mağara olarak biliniyor. Buraya turlarla giriş yapabiliyorsunuz ve giriş ücreti olarak 35 RM ödemeniz gerekiyor. Maymunların cirit attığı bu mağarayı ben es geçiyorum. Üçüncü mağara ise daha çok Hindu resimlerinin yer aldığı ve her yarım saatte bir gürültülü müzik eşliğinde dans gösterilerinin sergilendiği, giriş ücreti 15 RM olan Cave Villa. Ben burayı da es geçiyorum.

Tapınaklarda bir iki saat geçirdikten sonra tekrardan trene atlayarak şehir merkezine geri dönüyorum. Bu sefer tren biletine anlayamadığım bir şekilde 2 RM ödüyorum. Şehir merkezine varınca hostele gidip eşyalarımı bırakıyorum ve sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyorum. Bu seferki rotam Golden Triangle olarak bilinen, Kuala Lumpur’un modern yüzü olarak anılan ünlü Petronas Kuleleri’nin ve mantar gibi birbiri ardına sıralanan alışveriş merkezlerinin yer aldığı bölge oluyor. Buraya Çin Mahallesi’ne yürüme mesafesinde bulunan Maharajelaka durağından monorail olarak bilinen ve şehrin üzerinden giden raylı sistemle çok kolay bir şekilde ulaşılabiliyor. Bölgeye vardığımda yan yana dizili Pavilion KL, elektronik ürünleri ile meşhur Plaza Lowyat, Fahrenheit88 ve Malezya’nın en büyük alışveriş merkezi olan, 600’den fazla mağazadan oluşan Berjaya Times Square’i ziyaret ediyorum. Amerika’ya kıyasla daha ucuz bilgisayarlara burada satıldığı ve ben de yola çıkmadan bilgisayarımı yenilemeyi planladığım için piyasa araştırmasına girişiyorum biraz da.

Akşama kadar alışveriş merkezlerinin klimalı koridorlarında oyalandıktan sonra hostelimin yolunu tutuyorum. Direk odaya geçmeyip ana salonda oturuyorum. Bu sırada Amerikalı Austin ve İngiliz Ben ile tanışıyorum. Austin, son bir senesini Avustralya’da çalışma ve tatil vizesi ile geçirmiş, şimdi de Asya’da birkaç yeri gezip Avrupa üzerinden ülkesine dönmeyi planlıyormuş. Tam bir araba meraklısı olan Ben ise İngiltere’den Güneydoğu Asya’ya arabası ile gelmiş. Daha önce de benzer çılgınlıkta yolculuklar yapan (araba ile İngiltere’den Moğolistan’a, İngiltere’den Afrika’ya) Ben hedefinin Vietnam’a kadar gelmek olduğunu, bunu tamamladığını, şimdi de arabasını Singapur üzerinden İngiltere’ye geri göndermeyi planladığı için Malezya’dan güneye indiğini anlatıyor. Biraz muhabbetten sonra hep beraber dışarı çıkıp bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Çin mahallesinin biraz dışarısında yer alan otellerden birinin girişinde yer alan bir bara oturuyoruz. Son derece kötü müzikler arasında saatlerce burada kalıp sohbetin dibine vuruyoruz. Herkes kendi maceralarını, yapmayı planladıklarını anlatıyor. Bir noktada kötü müziğe daha fazla tahammül edemeyen Austin gidip müzik seçimine el koyuyor. Mekan kapanana kadar burada kalıyoruz. Ben ertesi gün Kuala Lumpur’un güneyinde yer alan Melaka isimli şehre inmeyi planlıyorum, Ben’in de aynı planda olduğunu duyunca, bu yolu beraber arabası ile gitme konusunda anlaşıyoruz.

Hostele dönüyoruz. Austin ile vedalaşıyoruz, bir sonraki sabah Ben ile lobide buluşmak üzere sözleşip odalara geçiyoruz.

10 Ağustos 2013, Cumartesi.

DSC03722

Pasar Seni, yani merkez pazar.

DSC03723

DSC03726

DSC03731

DSC03732

Yerel tezgahlar.

DSC03733

Hindistan’da olduğu gibi işlemeli kına Kuala Lumpur’da da çok popüler. Minik bir el kınasını yaptırmış bile.

DSC03737

DSC03739

DSC03743

Rengarenk sokaklar.

DSC03747

DSC03756

Merdeka Meydanı.

DSC03757

DSC03763

DSC03766

Sömürge dönemi binaları.

DSC03769

DSC03773

DSC03775

DSC03776

Çin ve Hint Mahallelerinin gündüzü.

DSC03783

DSC03784

DSC03788

Çin Mahallesi’nin gecesi.

Sabah 05:30 gibi odadaki İspanyol grubun toparlanma sesine uyanıyorum. Onlar havaalanının yolunu tutarken, ben de yavaştan kendime gelmeye uğraşıp hazırlanmaya koyuluyorum. Saat 06:00’yı gösterdiğinde de bir gün önceden ayarladığım taksi aracılığıyla havaalanının yolunu tutuyorum. Kota Kinabalu yine yağmurlu bir sabaha merhaba diyor.

On beş dakika içerisinde havaalanına varıp hızlıca işlemlerimi hallediyorum ve uzun zaman sonra ilk defa bir bütçe havayolu ile değil de, adam gibi Malezya Havayolları ile uçmanın keyfini çıkarıyorum. Yol iki buçuk saat sürüyor. Öğlene doğru Kuala Lumpur’un lüks uluslararası havaalanına vardığımda okları takip ederek, beni şehir merkezine götürecek otobüslerin bulunduğu bölgeye giriyorum. 10 RM ödediğim kalabalık otobüs palmiye ağaçları ile çevrelenmiş otoyollardan geçerek bir saat içerisinde KL Sentral merkez istasyonuna varıyorum. Buradan LRT isimli hatta binerek Çin Mahallesi’nin bulunduğu Pasar Seni istasyonunda iniyorum. Sonrasında da konaklayacak bir yer bulma arayışına girişiyorum. Oda sorduğum iki yer dolu olduklarını belirtiyor; ama üçüncü mekanda şansım yaver gidiyor. Banyosu içerisinde bulunan klimalı dört kişilik bir yatakhanede cüzi bir miktara kendime bir yatak ayarlamayı başarıyorum.

Oda içerisinde biraz oyalandıktan sonra yine Çin Mahallesi’nin kalabalık sokaklarına kendimi atıp tezgahlarda satılan doyurucu meyveler, taze hazırlanan krepler ile karnımı doyuruyorum. Sonrasında da sokaklar Çin Mahallesi ve Hint Mahallesi’nin kesişen sokakları arasında haritaya bakmadan kendimi kaybediyorum. Rengarenk iç içe geçmiş sokaklar hayatla dolu dolu. Birçok dükkan Ramazan bayramı nedeniyle kepenkleri kapatmış olsa da, şehrin her köşesinde kalabalıklara denk gelmek mümkün. İnce işlenmiş çeşitli renklerdeki seramikleri, farklı renklere boyanmış kepenkleri, bir diğerinin içerisinde büyüyen sütunları ile Kuala Lumpur’un farklı tonlardaki yıpranmış binaları arasında dolanıyorum. İkinci ziyaretimde bana yabancı gelen sokaklar, daha da tanıdık gelmeye başlıyorlar. İki buçuk sene önce Arjantli Nicolas ile yürüdüğüm sokaklar tanıdık öğeler ile kendilerini hatırlatıyorlar.

Bir süre yürüdükten sonra kendimi Merkez Pazar’da yani Pasar Seni’de buluyorum. Bu pazarın içerisinde Çin malı ürünler satan dükkanlar, antika mağazaları, el işi ürün tezgahları yer alıyor. İki katlı Pazar içerisinde bir tur attıktan sonra tekrardan sokaklara, kalabalıklar arasına dönüyorum. Yavaş yavaş ilerleyerek 1957 yılında Malezya’nın bağımsızlığının ilan edildiği Merdeka Meydanı’na kadar yürüyorum. Meydanın etrafını çevreleyen tarihi sömürge dönemi binaları tur grupları ile dolup taşıyor. Günbatımına kadar bu kalabalık sokaklarda zigzaglar çiziyorum. Bir süredir Kota Kinabalu’nun yarattığı tembelliği üzerimden atana kadar konakladığım bölgeye dönmüyorum.

Hava karardığında tekrardan konakladığım sokağa vardığımda yol üzerindeki yerel restoranlardan birinde karnımı doyuruyorum ve otelin yolunu tutuyorum. Otele vardığımda kalabalık bir grup ana salonda film izliyor, ben de aralarında yerimi alıyorum. Biraz muhabbet ettikten sonra odama çıkıyorum. Bir süre sonra benimle aynı odada konaklayan Amerikalı Rose de odaya geliyor. Bir süredir Avustralya’da olduğunda, çalışma tatil vizesine başvurabilmek için Kuala Lumpur’a geldiğinden bahsediyor. Günü benim de sonralarda gitmeyi planladığım Melaka isimli şehre günübirlik giderek geçirdiğini anlatıyor. Bir saat kadar konuştuktan sonra, çok da geç olmadan kendimizi yatakların emin ellerine bırakıyoruz.

Kota Kinabalu, Malezya.

Standard

9 Ağustos 2013, Cuma.

IMG_9037

Kota Kinabalu gökyüzü yine kapalı.

Kota Kinabalu’nun havasını anlamak mümkün değil, bir önceki gün sıcaktan durduğunuz yerde terlerken, bir sonraki gün tüm gün yağmur, kapalı hava ve aralıksız çakan şimşekler kendisini belli ediyor. Gece başlayan yağmur, sabah uyandığım da aralıksız yağıyor. Rüzgar camları ve kapıları çarpıyor. Bugünü yakınlardaki adalara gidip deniz ve plaj keyfi yaparak geçirmeyi planlayan ben, günün sabahında böyle bir hava ile karşılaşınca planları iptal etmek durumunda kalıyorum. Uzun bir süre odada kaldıktan sonra yağmur hafiflemişken kendimi dışarı atıyorum.

Daha önce telefonumun şarj kablosu kırılmış, ben de alışveriş merkezi içerisinden yeni kablo almıştım. O da kırılınca bir tane daha almıştım. Sonra yeni aldığım ikinci kablo da kırılmıştı. Ben de Çin malı kabloları götürüp aldığım yere iade edip iki adet yeni ama aynı marka kablo ile değiştirmiştim. İnanır mısınız bu iki yeni kablo da aynı gün içerisinde elimde parçalandılar. Bu şekilde devam edemeyeceğimi fark edince alışveriş merkezinin yolunu tutup aldığım kabloları iade edip paramı geri alıyorum ve alt katta bulunan elektronik mağazasına gidip orijinal bir adet kabloyu cebe atıyorum.

Bu sırada alışveriş merkezi içerisinde Jonas ve Sjoerd ile rastlaşıyorum. Adalardaki tesisteki üç günlük konaklamalarının son derece keyifli olduğundan, çok güzel vakit geçirdiklerinden, sabah döndüklerinden bahsediyorlar. Bir sonraki gün Kinabalu Dağı’na tırmanacakları için ihtiyaçlarını satın almaya geldiklerini belirtiyorlar. Kinabalu Dağı’na tırmanma fikri her ne kadar benim de aklımı çelse de, hem çok pahalı, hem de çok zorlayıcı. Kendimde üç gün aralıksız bir dağa tırmanma enerjisini bulamıyorum ne yazık ki. Ayaküstü biraz muhabbet ettikten sonra ayrılıyoruz.

Ben yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine girip internet üzerinde oyalanıyorum bir iki saat. Sonraki iki haftanın planlarını yapmaya uğraşıyorum. Tam olarak ne yapacağımı bilmesem de Malezya anakarasına geçip orada biraz vakit geçirmenin en mantıklısı olduğuna kanaat getiriyorum, biletleri kontrol ettiğimde Ramazan tatili nedeniyle fiyatların oldukça yükseldiğini görüyorum. Tek istisna bir sonraki gün, yani hala Ramazan tatili içerisinde sayılan haftasonu oluyor. Ben de ani bir kararla ertesi sabaha Kuala Lumpur’a biletimi alıyorum. Aynı anda Urs’dan bir mesaj alıyorum. Akşam yemeği için kılıçbalığı heykeli önünde buluşmayı öneriyor.

Cafe’de toparlandıktan sonra kılıçbalığına doğru yürümeye başlıyorum. Urs’u beni beklerken buluyorum. Beraber deniz ürünleri pazarına gidiyoruz tekrar. Taze balıklar ve karidesler masamızı donatıyor. Yan masalarımızda oturan yerel kıyafetleri üzerinde çocukların ve kadınların bakışları üzerimizde karnımızı doyuruyoruz. Yemek sonrasında muhabbet ederken uzaktan koşarak Ally’nin geldiğini fark ediyorum. Son bir saattir masaj aldıklarını, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediklerini, Sally’nin ve arkadaşlarının hala masaj salonunda olduklarını anlatıyor bize. Bizi bulmak için pazarları dolaşmaya çıkmış ve şansına uzaktan Urs’un kel kafasını fark edebilmiş.

Biraz muhabbet ettikten sonra hep beraber masaj salonunun bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Pazarları geçtikten sonra deniz kenarına kurulu lüks cafe ve restoranlar arasında bulunan, denize karşı açık hava masaj salonu aynı zamanda cafe görevi de görüyor. Yani yemeklerinizi yerken ve biralarınızı yudumlarken masaj da yaptırabiliyorsunuz. Mekan oldukça kalabalık. Burada Sally’nin Hong Kong’dan arkadaşları (İrlandalı ve Avustralyalı bir çift), İngiliz bir kız da bize katılıyor. Herkesin masajı bittikten sonra deniz kenarında yer alan Avustralya restoranına gidiyoruz. Ortaya yiyecekler ve biralar söyleniyor. Gece boyunca ülkelerin durumlarından, yolculuklardan, herkesi bekleyen planlarlardan bahsediyoruz. Türkiye’deki politik durum birçoklarının ilgisini çekiyor. Ben de elimden geldiği kadar yaşananları, an itibariyle durumu anlatmaya çalışıyorum. Herkes öyle ya da böyle Türkiye hakkında bir şeyler duymuş. Gezi Parkı’nın akıbeti ise en çok merak ettikleri konu oluyor her seferinde.

Urs’un 22:30’da havaalanına transferi olduğu için, ben de sabah erken çıkacağımdan dolayı Nina ve Stefan’ı döndüklerinde son bir kez görmek istediğim için çok geç olmadan herkese veda edip otellere dönüyoruz. Urs’a iyi yolculuklar dileyip kendi otelime girdiğimde odayı dolduran İspanyol kız grubu ile muhabbet ediyoruz. Kinabalu Dağı’na çıktıklarından, iki gündür ellerini kaldıracak enerjileri olmadığından bahsediyorlar. Sonra Nina ve Stefan geliyor. Aradan sadece iki gün geçmesine rağmen, onları gördüğüme son derece seviniyorum.

Balkona geçip başımızdan geçenleri anlatıp gülüyoruz. İşin üzücü tarafı onlar da sarayı görememiş, devlet Ramazan süresini uzatmış aya bağlı olarak ve onların döndüğü günün ertesi gününden itibaren saray açık olacakmış. Dünyanın en zengin ülkelerinden bir tanesi olmasına rağmen, ülkede herhangi bir görkeme rastlayamadıklarını anlatıyorlar. Ama ülkeye ilişkin ilginç detaylar da mevcut. Örneğin, her sene ülkenin bütün yetimleri kralı ziyaret edip 2000 Brunei doları harçlık alıyormuş. Ülkede yaşayan herkese araba ve ev devlet tarafından veriliyormuş. Eğer yabancı olarak ülkede yaşamaya başlarsanız siz de bu hakka sahip oluyormuşsunuz, üstelik üstüne bir de ülkeye hoş geldin parası alıyormuşsunuz. Ülkede okumak ücretsizmiş, eğer yurtdışına gidecek ve burada okuyacak olursanız, devlet bunu da karşılıyormuş. Bütün bunlara rağmen Nina ve Stefan ülkede tanıştıkları birçok gencin her şeyi devlet karşıladığı için son derece amaçsız olduğundan bahsediyorlar. Hafif yağmur atıştırırken gece esintisi ile balkonda muhabbet ediyoruz. Sonrasında da çok geç olmadan, zamanı gelince bir yerde tekrardan buluşmak umuduyla vedalaşıp odalarımıza çekiliyoruz. Ertesi sabah çok erken bir saatte Kuala Lumpur uçuşu beni bekliyor.

8 Ağustos 2013, Perşembe.

IMG_9020

Alışveriş merkezine gelen ufaklıklar.

Sabah öğlene doğru uyanıyorum. Bir önceki gün aklıma geldikçe kendi kendime gülmeden edemiyorum. Arada, bensiz Brunei’ye giriş yapabilmiş olan Stefan ve Nina’dan mesajlar alıyorum. Şehrin ufak ve sıkıcı olduğundan, Ramazan dolayısıyla girmek istedikleri camilere girişlerine izin verilmediğinden, üstelik Ramazan sonrasındaki üç gün halka açılacak olan sarayın açık olmasının ayın görülür olup olmadığına bağlı olduğundan, bu nedenle sarayı ziyaret etme garantileri bulunmadığından bahsediyorlar. İçimi rahatlatmak için her mesajlarının sonuna da “Kaybettiğin bir şey yok.” diye eklemeyi ihmal etmiyorlar.

Hollandalı grup Kota Kinabalu açıklarındaki adalardan birinde lüks bir tesiste, Nina ve Stefan Brunei’de; ben yine şehirde tek başıma kaldığımı düşünürken Endonezya’daki Lombok – Flores arası tekne turunda tanıştığımız Alman Urs’dan mesaj alıyorum. Kota Kinabalu’da olduğunu ve iki üç gün burada kalacağını belirtiyor. Bazen gerçekten dünyanın gez gez bitmezken, nasıl olur da bu kadar küçük olabildiği aklım hayalim almıyor. Daha önce tanıştığım ve sonrasında sürekli yollarımın kesiştiği birkaç insan bunu ispatlar nitelikte her seferinde farklı yerlerde karşıma çıkıyor. Urs ile öğle yemeği için sözleşiyoruz.

Ben öğlene kadar vaktimi odada geçiriyorum. Sonrasında da aynı sokağın öbür başında konaklayan Urs’la buluşuyorum. Ramazan tatili olması nedeniyle şehirdeki birçok yer kapalı; fakat şehir oldukça kalabalık. Biz de karnımızı doyurmak için Suria Sabah alışveriş merkezinin üst katında yer alan, Malezya mutfağından farklı alternatifler sunan ucuz yemek bölümünü denemeye karar veriyoruz. Yavaş yavaş alışveriş merkezine yürüyüp Ramazan indirimi nedeniyle alışveriş merkezini dolduran kalabalıklar arasında yemek bölümüne ulaşıyoruz. Farklı yemek çeşitlerinin yan yana sıralandığı bir tezgahtan tabaklarımızı doldurup deniz manzaralı cam kenarı masalardan birinde yerimizi alıyoruz. Urs bir önceki gece tanıştığı bir grupla dışarı çıktığını ve oldukça hareketli bir gece geçirdiklerini anlatıyor bana. Sonrasında da görüşmediğimiz süre içerisinde neler yaptığımızdan bahsediyoruz. Urs, tekne turundan sonra bir süre Flores’de takıldıktan sonra Malezya anakarasına geçerek bölgedeki şehirleri ve sonrasında da Singapur’u gezmiş.

Yemek sonrasında kahve içmek için ana sokaklardan bir tanesinin üzerinde yer alan El Centro isimli mekana gidiyoruz. Burada sohbet muhabbet derken zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Öğleden sonra olmuş bile. Biriken işleri halletmek için ayrılıp akşam yemeğinde tekrardan buluşmaya karar veriyoruz. Ben Urs’tan sonra odaya dönüp kitap okuyup biraz soluklanıyorum.

Saat 19:30’u gösterdiğinde de tekrardan Urs ile buluşmak üzere yola koyuluyorum. Urs, yanında aynı odayı paylaştığı arkadaşlarını da getiriyor. Daha tanışır tanışmaz, bir önceki gece kendi halindeki Urs’u bile nasıl yoldan çıkartabildiklerini belli eden Sally ve Ally de yemek için bize katılıyor. Hep beraber deniz ürünleri pazarının yolunu tutuyoruz. Deniz kenarında yer alan ilk pazarı Ramazan’dan dolayı kapalı buluyoruz, biz de ikincisine gidiyoruz. Etrafta Ramazan kutlamalarından çıkmış, saten pijamaları andıran rengarenk kostümleri ile yereller dolanıyor. Kalabalık masalardan bir tanesinde kendimize bir yer açıp yemeklerimiz sipariş ediyoruz. Taze içecekler, balıklar, karidesler, yengeçler, mürekkep balıkları yine oldukça leziz.

Yemek sonrasında bir şeyler içmek üzere öğlen kahve içtiğimiz ve ortamını çok beğendiğimiz El Centro isimli mekana gidiyoruz, beyaz şaraplarımızı söylüyoruz. Loş ışıklı, rengarenk duvarlı, güzel müzikli, yüksek masalı gece boyunca Ally ve Sally’nin maceralarını dinliyoruz. Bir gece daha yepyeni rengarenk insanlarla gökyüzüne karışıyor.

Brunei.

Standard

7 Ağustos 2013, Çarşamba.

IMG_9180

Bütün günümü geçirdiğim Brunei, Bandar Seri Begawan havalimanı.

Sabah erkenden kalkıp büyük çantalarımızı otelimize bırakıp küçük çantalarımız ile havaalanının yolunu tutuyoruz. Ben yola çıkmadan bir uyanıklık yapıp elimde bulunan e-bilet’in tarihlerini Brunei’de 72 saatten az kalacak şekilde gösteren bir başka bilet daha hazlıyorum. Türk aklı değil mi işte. Girişte sorun yaşayacağım garanti olduğu için, bunu en azından minimuma indirmek istiyorum.

Havaalanına vardığımızda Nina ve Stefan sorunsuz check-in işlemlerini tamamlıyorlar; ama sıra bana geldiğinde Türk olduğum için vizeye ihtiyacım olduğunu, check-in yaptırabilmem için vize göstermem gerektiğini söylüyorlar. Ben de ülkede 72 saatten az kalacağımı bu nedenle transit vizeyi kapıdan almayı planladığımı belirtiyorum. Bir anda havayolu çalışanları yuvarlak masasını topluyor, check-in’imi yaptırmaya çalıştığım bankonun etrafına 5-6 görevli geliyor. Yoğun bir tartışma sonrasında, sahte biletimi de gösterip kendilerine ülkeden geri döneceğimi inandırdıktan sonra, yirmi dakika rötarla check-in işlemimi yapıyorlar. Ben içimden ilk zor kısmı hallettik diye geçiriyorum.

Sonrasında uçağa binmek için kapıda beklerken koşa koşa görevlilerden biri geliyor. Benim gösterdiğim bilet tarihinin yanlış olduğunu, asıl biletimin bir gün sonra olduğunu söylüyor. Ben tabi burada aktrislere taş çıkaracak bir performansla çok şaşırmış numarası yapıyorum. Ne yapmam gerektiğini soruyorum, bana sorumluluk kabul etmediklerini belirten bir evrak imzalatıyorlar. En azından uçağa binmemde sorun olmadığı için seviniyorum.

Royal Brunei Havayollarının son derece geniş ve rahat uçağına bindiğimizde yolculuğuuz sadece 35 dakika sürüyor. 35 dakika sonrasında başkent Bandar Seri Begawan’a indiğimizde benim için heyecan dorukta. Pasaport kontrolde ülke için vize almalarına gerek olmayan Nina ve Stefan çabucak işlemlerini halledip geçiyorlar. Sıra bana gelince ben transit vize almak istediğimi ülkede 72 saatten az kalacağımı belirtiyorum. Görevli en başta tamam problem değil şeklinde konuşsa da sonrasında üstlerini çağırıyor. İki görevli daha geliyor. Bizim aramızda yoğun bir tartışma başlıyor. Bana transit vize istiyorsam, üçüncü bir ülkeye geçiş yapmam gerektiğini, tekrardan Malezya’ya dönersem bu hakkım olmadığını söylüyorlar, ki oldukça mantıklı. Ben o sırada içimden neden sahte biletimi Singapur’a ya da Malezya’ya yapmayı akıl edemediğimi düşünüp kendime kızıyorum.

Görevliler üzerinde her türlü numarayı deniyorum. Hiçbiri işe yaramıyor. İki görevliden daha üst bir pozisyonda olan, “Bana kalsa, seni direk geri gönderirim; ama kararı astıma veriyorum, o ne yapmak istediğini seçsin.” diyor. Astı ile uzunca bir tartışmadan sonra benim eğer üçüncü bir ülkeye bilet alırsam vizeyi alabileceğim sonucu çıkıyor. Bu sırada havayolu görevlileri benimle görüşmek üzere çağrılıyor, Stefan ve Nina da buz gibi klimanın altında şaşkınlıkla beni bekliyorlar. Neredeyse bir saate yakın bekliyoruz. Görevli sonunda geldiğinde ben Stefan ve Nina’yı dışarıda bekleme konusunda ikna ediyorum. Havayolu ofisine gidip Singapur ve Endonezya’ya tek yön uçak biletlerini soruyoruz; ama fiyatlar o kadar abartı ki, ben beni tekrardan Kota Kinabalu’ya göndermelerini tercih ederim. Üstelik bütün bu Brunei meselesi çoktan canımı sıkmış, şevkimi kaçırmış bile. Ülkenin ta dibindeyken ziyaret etmesem kendime ayıp edeceğimi düşündüğüm, bu ülke için içimde tek bir merak, tek bir ilgi kalmamış. İşin kötü tarafı suçlu olan taraf adamlar da değil, tamamen benim.

Nina ve Stefan’la otelde tekrardan görüşmek üzere vedalaşıp gümrük ofisinin yolunu tutuyorum. Bana sınır dışı edileceğimi söylüyorlar. İyi tamam diyorum. Sonrasında beni havaalanı içerisinde uçuşların beklendiği bölgeye götürüyorlar, pasaportumu almama izin vermiyorlar. Tek uçuşun 21:30’da yani tam tamına on bir saat sonra olduğunu söyleyip, sen burada oyalan diyorlar. Ben de bölgede yer alan tek kahve mekanına gidip çok kötü bir kahveye 6 USD ödeyerek; ama en azından kablosuz internet şifrelerini alarak beklemeye koyuluyorum.

Dünyanın en zengin ülkelerinden bir tanesi olmasına rağmen havaalanı resmen dökülüyor. On bir saat boyunca internette dolanıyorum, günlüklerimi yazıyorum, kitap okuyorum, içten içe ülkeye küfrediyorum, her önümden geçen yerel ya da havaalanı çalışanı görünümlü kişiye kötü kötü bakıyorum. Tabi ne işe yarayacaksa. Sanırım içimdeki kızgınlığı ancak bu şekilde bastırabiliyorum. Tamamen benim kendi hatam olduğu için sesimi de çıkaramıyorum. Bir yandan da ülkelerin saçma sapan vize politikaları karşısında sürekli Türklerin zararlı çıkan taraf olmasını sindiremiyorum.

Her şeye rağmen beklemek üzerimde farklı bir mod yaratıyor. Çoğu insanın aksine saatlerce “bekleme” durumlarını seviyorum. Bekleme konusunda farklı bir sabır geliştirdiğimi düşünüyorum. Uçakları, otobüsleri, trenleri, insanları, olayları beklemeyi seviyorum. Son derece sabırsız bir yapım olsa da bekleme mevzusu ile yıldızım barışık. Bana anlamlandıramadığım bir huzur veriyor. İçimdeki kurt, sadece bu tür yerlerde sakinleşiyor. Üstelik etrafımda herkes ve her şey sürekli bir hareket halindeyken, o mekanda bir süreliğine sabit kalan tek öğenin ben olması hoşuma gidiyor.

On bir saat sonunda, binmeyi planladığım uçak kendini belli edip yolcu alımına başlayınca transit bankosuna gidip biniş kartımı ve pasaportumu soruyorum. Bir görevli bana kapıya kadar eşlik ediyor; ama pasaportumu tekrar tekrar sormama rağmen bana vermiyorlar. Sonunda uçağa binerken uçuş amirine veriyorlar. O da inince pasaportumu alabileceğimi söylüyor. Bu uygulama beni iyice sinir ediyor tabi ki. 20 dakikalık dönüş yolculuğu boyunca içimden etmediğim küfür kalmıyor. Yine de bir türlü kendimi rahatlatamıyorum, duruma içten içe gülsem de, sınır dışı etme prosedürü sırasında bana “kaçak” muamelesi yapmaları gücüme gidiyor.

Kota Kinabalu’ya vardığımızda uçaktan inerken uçuş amiri pasaportumu başka bir görevliye verip “deportee” diyor. Yani sınır dışı. Sonrasında görevli beni çeşitli kapılardan geçirip sıra beklememe gerek kalmadan pasaport kontrole getiriyor. Bu sırada da Brunei’ye neden gittiğimi sorup, tekrar gitme çabası gösterip göstermeyeceğimi anlamaya çalışıyor. Kota Kinabalu’da ne kadar kalacakmışım, buradan nereye gidecekmişim… “Aman merak etmeyin, bir daha ölsem de Brunei’ye girmeye uğraşmam.” diyorum, gülüyor. Sonrasında pasaport görevlisi ile de aynı muhabbeti yaptıktan sonra pasaportuma ek olarak ülkeye giriş reddinin belirtildiği bir mektubun da yazılı olduğu evrakları alıyorum.

Havaalanından çıkıp kendime bir taksi ayarlayıp otelin yolunu tutuyorum. Otel görevlisi beni görünce normal olarak şaşırıyor, ben de erken geldim demekten başka bir şey diyemiyorum. Sekiz kişilik odama gidiyorum, şansıma yine odada tek konaklayan benim ve tüm günün yorgunluğu, sinir stresi üzerine güzel bir uykuya yatıyorum.