Bali, Endonezya.

Standard

3 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC01816

IMG_8327

Bali’nin sokaklarında kaybolmak.

Uzakta olmanın en zor olduğu günlerden bir tanesi. Bir önceki gece kız kardeşim aracılığıyla dedemin vefat haberini alıyorum. Ölümü kabullenme ile aram beklediğimden iyi olsa da, Ankara’da annem ve babamın nasıl oldukları konusunda endişelenmek elimi ayağıma doluyor. Onlara ulaşmaya çalışıyorum; fakat saat farkı yüzünden çabalarım sonuçsuz kalıyor. Bugünü de odada geçirirsem kendim için çok da iyi bir şey yapmayacağımı fark ediyorum. Cihan’la konuşuyoruz. O da bir süredir adanın güney bölgesinde kalıyor. Buluşup günü beraber geçirmeye karar veriyoruz.

Buluştuktan sonra ilk işimiz bir motosiklet kiralamak oluyor. Sonrasında da benim fazla eşyalarımı (yine, yeni, yeniden) eve postalamak için postanenin yolunu tutuyoruz. Postane işlemleri beklediğimden kısa sürüyor. Bir görevli götürdüğüm eşyaları benim için kutuluyor. Ben eşyaları deniz yolu ile göndermek istediğim için de kutunun her tarafını koli bandı ile açık yer kalmayana kadar kaplıyor. Bu şekilde kutunun su geçirmez olduğunu söylüyor ve gülüyor. Deniz yolu ile eşyalar evime yaklaşık üç ayda ulaşacak; ama acelem de yok. Postane sonrası yakınlardaki bir restorandan yemek yiyoruz. Yemekler, çoğu Endonezya restoranında olduğu gibi yine hayal kırıklığı. Ben bu sırada kardeşime ulaşıyorum. Ondan ev haberlerini alıyorum. İçim biraz daha rahatlıyor.

Yemek sonrasında motosiklete atlayıp yola koyuluyoruz. Nereye gideceğimiz konusunda çok bir fikrimiz olmasa da sağa sola sürmeye başlıyoruz. Yol üzerinde yerel bir pazar görünce durup yerel tatlılardan tadıyoruz. Sonrasında da yola devam ediyoruz. Akşama kadar motosikletle kaybolup duruyoruz. Yerel kasabalara, tarlalara denk geliyoruz. Bütün günü Bali’nin yerelliği içerisinde geçiriyoruz. Sakin sokaklardan bir tanesinde ben motosiklet sürme denemesi yapıyorum. İlk deneme sonrasında, tek başıma motosiklet kiralamaya kalkmamış olmadığıma da içten içe seviniyorum. Bir yandan da yaşlı yaşlı teyzeler ve minicik çocuklar bile motosiklet sürerken, beceremiyor oluşuma kızıyorum.

Akşama doğru Ubud’a döndüğümüzde yakınlardaki süpermarketlerden aldığımız meyve ve sebze ile akşam yemeğimizi yiyoruz. Bir sonraki gün Ubud’dan ayrılacağımız için gideceğimiz Gili adalarına feribot biletlerini soruşturuyoruz. Hızlı feribot çok pahalı olunca, yavaş feribot için biletlerimizi alıp odanın yolunu tutuyoruz.

2 Temmuz 2013, Salı.

DSC01827

DSC01832

DSC01841

DSC01853

DSC01872

DSC01889

Kecak gösterisinden sahneler.

Ben artık bölgedeki miskin tempoma alışmışım. Sanki yolculuğumun ne öncesi, ne de sonrası varmış gibi hissettiriyor Bali’de kalmak. Zaman durmuş ve yeni bir kırılma açılmış gibi. Bu his bana sonrasında başlayacak olan hızlı tempo için tekrardan güç ve motivasyon veriyor. Son zamanlarda daha iyi anlıyorum yavaş yolculuk yapan ya da benim hızlı tempoma şaşıran insanların yorumlarını. Arada sırada sadece durmak gerekiyor. Durmak ve nefes almak. Görülenler ve sindirilenler çok fazla olunca özellikle.

Günlerim Ubud’un ara sokaklarında kaybolup her köşe başında yeni bir tapınak ve pirinç tarlası bularak geçiyor; ama yine de zamanımın çoğunu odada geçiriyorum.

Akşamüzerine doğru verandada otururken otelin sahibi geliyor. Üstünde yerel kostümleri ve makyajı ile. Akşama bölgeye çok yakın bir tapınakta yerel kecak gösterisi olduğunu, kendisinin de gösteride yer alacağını söylüyor. Bilet alıp almak istemediğimi soruyor. Teklif o kadar cazip geliyor ki, hemen bir bilet alıyorum. Akşam saat 19:00 olduğunda da tapınağın yolunu tutuyorum.

Kecak gösterisini bir orkestra yerine 100 insandan oluşan bir koro (benim otelin sahibi de bu ekibin arasında) seslendiriyor. Kecak geleneği “sanghyang” yani trans dansı olarak bilinen ritüel dansından geliyor. Bu dans sırasında insanlar trans yoluyla Tanrılar ile ya da ataları ile iletişim kurmaya çalışıyorlar. Dansı meditasyonun bir yolu olarak uygulayarak, Tanrılara ve atalara dualar okunuyor ve adaklar adanıyor. Dans sırasında geleneksel Hint hikayesi Ramayana dansa aktarılıyor. İki saat süren gösteri boyunca danslar bu masaldan sahneleri sergiliyor. Gösteri sonrasında iyiki gelmişim diyerek tapınaktan ayrılıyorum. Tapınaktan çıktığımda yağmur da atıştırmaya başlıyor. Ah diyorum, güya yağmursuz sezonunda geldiğim Endonezya bana yağmur bir gün bile yaşatmıyor.

1 Temmuz 2013, Pazartesi.

Yine tembellikle geçen bir gün. Tabiri caizse motorumu soğutma dönemlerim. Üstelik bugün düne göre daha az dışarı çıkıyorum. Bunda yoğun şekilde sancım olmasının etkisi de büyük. Yolda kadın olmanın bir de bu tür boyutları var ne yazık ki, bütün günü felç eden ağrılar.

Tüm gün genelde uyuyorum. Gözümü açtığım anlarda da film izliyorum. Yolda her tanıştığım insan sayesinde giderek artan film stoğum sıkıldığım anlarda ve hiçbir şey yapmak istemediğim zamanlarda can kurtarıcı oluyor. Piotr’dan aldığım eski dönem filmleri, Göksu’dan aldığım güncel filmler ve diziler, Maelysse ve Fabrice’den aldığım bir türlü yıllanmayan romantik komediler bugün içerisinde de yardımıma koşuyor.

Geç başlayan gün erkenden bitiyor. Bazen zamanın nasıl geçtiğinin hesabını gerçekten yapamıyorum.

30 Haziran 2013, Pazar.

DSC01819

Konakladığım otelin bulunduğu ara sokak. Üstelik sokağın ismi de Anila.

IMG_8255

Ubud’un merkezinde yer alan futbol sahası.

IMG_8257

Ubud yol kenarını süsleyen taştan suratlar.

Bütün günü hiçbir şey yapmayarak geçirdim desem? İşte tam olarak da bunu özlemişim. Uzunca bir vakit yatakta tembel tembel bir sağa bir sola dönüp sadece kitap okuyarak, film izleyerek geçen bir gün. Ankara’da evde geçirdiğim Pazar günlerine ithafen.

Arada sadece hava almak için bir iki saatliğine dışarı çıkıyorum. Çıktığımda da Ubud’un ana caddeleri üzerinden uzunca bir tur atıyorum. Yol üzerindeki birkaç sanat galerisini ziyaret ediyorum, restoranlardan bir tanesine girip karnımı doyuruyorum. Şehrin göbeğinde bir futbol sahası yer alıyor. Futbol sahasının çevresi o kadar kalabalık ki. İzleyiciler arasında kendime bir yer açıp ben de sahada koşturan koyu kırmızı formalı minikleri izliyorum bir süre.

Tekrar odaya döndüğümde de yağmur başlıyor zaten. Veranda da oturup yağmurun sesi eşliğinde film izlerken tam da olmak istediğim yerdeyim.

29 Haziran 2013, Cumartesi.

DSC01785

DSC01794

DSC01795

DSC01801

DSC01808

DSC01809

Maymun Ormanı’ndan manzaralar.

Yine tembel günlerden bir tanesi. Biraz da içten içe Ubud günlerinin tembel geçmesine seviniyorum; çünkü her kaldığım gün daha da sevdiriyor burası kendisini bana. Bir süredir son hız giden yolculuk tempomu burada yavaşlatmaya karar veriyorum ve neredeyse yedi aydır ilk defa bir yerde uçak beklediğim ya da kalmak zorunda olduğum için değil de sevdiğim için kalmaya karar veriyorum.

Öğlene doğru verandamızda kahvaltımızı yaptıktan sonra Ubud’un merkezinde yer alan Monkey Forest olarak bilinen etrafta dolanan agresif maymunları ile her seferinde önünden geçtiğimiz Maymun Ormanı’na doğru yol alıyoruz. Yemyeşil yosunlaşmış koyu gri taşlar ve kocaman ağaçlar tapınağın etrafını kaplıyor. Büyüklü küçüklü açık gri maymunlar etrafta oyunlar oynuyor, koşturuyor, buldukları yiyeceklere saldırıyor ya da en basitinden turistlerden bir şeyler koparma umuduyla etrafta dolanıyorlar.

Tapınak içerisinde bir saate yakın kalıyoruz. Maymunları izlemek ve bize olan benzerliklerine her defasında şaşıp kalmak bütün günün özeti oluyor neredeyse. Tapınaktan çıktıktan sonra Ubud sokaklarını yürüyoruz, mağazalara girip hediyelik eşyalara bakıyoruz. Ben yine yerel reçel dükkanlarından bir tanesini görünce dayanamayıp reçelleri yükleniyorum. Zaten Türkiye’den gelen her gördüğüm farklı reçeli alma alışkanlığıma Bali’de de dört kavanoz reçel alarak ayrı bir boyut ekliyorum. Akşam odaya döndüğümde ilk işim annemi arayıp reçellerin ömrünü sormak oluyor tabi.

Akşam yemeği için yine yerel restoranlardan bir tanesini denedikten sonra Cihan’la vedalaşıyoruz ve ben odaya geri dönüyorum. Garip bir şekilde Bali bana huzur veriyor. Herhangi bir yere devam etmeden önce bir hafta kadar burada kalmaya karar veriyorum. Hiçbir yeri gezme telaşım olmadan, sadece konakladığım odanın, kaldığım sokağın, bulunduğum caddenin tadını çıkararak. Bir süre soluklanarak. Bir süre nefes alarak.

28 Haziran 2013, Cuma.

DSC01542

DSC01546

Goa Gajah Tapınağı.

DSC01556

DSC01559

DSC01560

DSC01562

DSC01565

DSC01584

DSC01593

DSC01596

DSC01601

Tirta Empul Tapınağı.

DSC01603

Taze kahve çekirdekleri.

DSC01608

Sindirilmiş kahve çekirdekleri temizlenmeyi bekliyor.

DSC01611

Temizlenmiş kahve çekirdekleri.

DSC01612

Çikolatanın bitkisi olan kakaonun bu olduğuna inanabiliyor musunuz?

DSC01617

DSC01618

Kahve çekirdekleri kavruluyor.

DSC01620

Tadımlık 11 bardaktan oluşan Bali Deneyimi.

DSC01614

DSC01623

Luwak kahvesinin kahramanı meşhur misk kedisi.

DSC01630

Bulutlar arasında Batur Dağı.

DSC01655

DSC01665

DSC01692

IMG_8194

DSC01698

Besakih Tapınağı, Bali’nin en kutsal tapınağı olarak kabul ediliyor.

IMG_8206

DSC01728

Mahagiri Resort’un muazzam pirinç tarlası manzarası.

DSC01736

Klungkung Sarayı.

DSC01753

Akşam yemeğini yediğimiz restoranın pirinç tarlası manzarası.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Otelin kendi halindeki sahipleri verandamıza kahvaltımızı getiriyorlar. Dün gecenin yağmurundan eser yok. Hava son derece açık ve güneşli. Bugünü bir araç kiralayarak adanın görülecek yerlerini gezerek geçirmeye karar veriyoruz. Elimizde bir önceki gün turist bilgilendirme ofisinden aldığımız tur programları bulunuyor. Bunlardan bir tanesini gün boyunca takip etmeyi amaçlıyoruz. Otelden çıkıp motosiklete atlıyoruz ve uygun bir araç bulabileceğimizi düşündüğümüz Ubud Pazarı’nın olduğu bölgeye doğru sürüyoruz. Yol üzerinde ellerinde “taksi” yazılı levhalar tutan adamları görünce bir tanesi ile konuşup fiyat konusunda anlaşmaya karar veriyoruz.

Kıran kırana bir pazarlık sonrasında konuştuğumuz taksi şoförü bütün gün boyunca istediğimiz yerlere bizi 330000 rupiah karşılığında götürmeyi kabul ediyor. Planladığımız rota Kintamani ve Besakih bölgelerini kapsıyor. Ubud’dan biraz daha dışarı çıktığımızda bir süredir görmek istediğimiz Bali’nin renkleri daha da kendilerini belli ediyorlar. İlk durağımız Goa Gajah olarak da bilinen Fil Mağarası Tapınağı oluyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bu tapınak 9. yüzyılda inşa edilmiş. Bu bölgenin girişinde “sarong” adı verilen ve bele bağlanan uzun yerel kıyafetlerden giymek zorundasınız. Ben tüm gün tapınak ziyaret edeceğimizi bildiğimden bol bir şalvar giyiyorum, üzerine tekrardan sarong giymeme gerek kalmıyor. Goa Gajah’a girdiğimizde heykellerle süslü küçük havuzlar ile karşılaşıyoruz ilk olarak. Bu havuzların kötü ruhları kovmak için yapılan banyo tapınakları olduğu biliniyor. Sonrasında da bir fil olduğuna inanılan bir canavarın ağzını andıran girişi ile dikkat çeken fil mağarasına giriyoruz. Bu mağara içerisinde bir adet de Ganesh heykeli yer alıyor.

İkinci durağımız Tirta Empul yani Kutsal Su Tapınağı oluyor. 962 yılında inşa edilmiş bu tapınağa Hindular kutsal suyu ile arınmak için geliyorlar. Tapınağa girdiğimizde Cihan da, ben de atmosferden çok etkileniyoruz. Tapınak bölgesinden içeri girdiğimizde belirli aralıklarla yan yana dizilmiş deliklerden su akan, iki havuz buluyoruz. Bu havuzlara kıyafetleri ile giren yereller sırasıyla her delikten akan su ile kendilerini yıkayarak ibadet ediyorlar. Yemyeşil yosun tutmuş gri taş duvarlar, her tarafı sarmalayan ağaçlar, turuncu tuğlalar, ibadet eden rengarenk kıyafetli yereller bu tapınağı daha da canlı kılmaya yetiyor da artıyor bile. Tapınak içerisinde kutsal sayılan suyun çıktığı bir havuz ve içi kocaman Japon balıkları ile dolu bir başka havuz daha yer alıyor.

Üçüncü durağımız kahve plantasyonu oluyor. Dışarıdan kocaman bir bahçeyi andıran bu kahve merkezine geldiğimizde şoförümüz de bizimle beraber iniyor ve içeride yer alan yan yana dizilmiş birbirinden farklı daha önce hiç görmediğimiz, duymadığımız ve tatmadığımız meyve ağaçlarını tanıtıyor bize. Kahve çekirdeklerini gösteriyor. Kahve plantasyonlarının bölgede bu kadar ünlü olmasının asıl nedeni Luwak kahvesi olarak da bilinen, dünyanın en pahalı kahvesi olarak kabul edilen kahvenin burada yetişiyor olması. Her yıl sadece 300 kilo kadar üretilebilen bu kahve, bir tür misk kedisinin çekirdekleri yiyip parçalamadan sindirmesinden sonra, kahve çekirdeklerinin temizlenip öğütülmesi ile elde ediliyor. Plantasyon içerisinde bu minik kedigillerden olanı hayvanı, sindirdiği kahve çekirdeklerini, temizlenmiş kahve çekirdiklerini ve öğütülme işlemlerini sırayla göstererek anlatıyorlar bize. Daha önce bu kahveden hiç haberim olmadığı için oldukça ilgimi çekiyor. Sonrasında da sıra tadım aşamasına geliyor. Oturduğumuz zaman 11 bardaktan oluşan “Bali Experience” yani “Bali Deneyimi” adı verilen bir tepsi tadım için bize getiriliyor. Bu 11 bardak arasında limonlu zencefilli çaydan, safran çayına, sütlü kahveden, vanilyalı kahveye kadar birçok tat yer alıyor. Her birini ayrı ayrı tadıyoruz. Eğer Luwak kahvesini tatmak isterseniz ayrıca ücret ödemeniz gerekiyor; ama kahve plantasyonunun ziyareti ve 11 bardaktan oluşan tepsinin tadımı ücretsiz. Biz bir bardak da kahve söylüyoruz. Telvesi ve tadı ile biraz da olsa Türk kahvesi andıran; içimi daha kolay olan luwak kahvesi bana çok da sıradışı gelmiyor.

Kahve plantasyonundan çıktıktan sonra Penelokan bölgesine gidip Batur Dağı ve Batur Gölü manzarasını tepedeki izleme bölgesinden görüyoruz. Bulutlar arasındaki volkanik Batur Dağı büyüleyici bir manzara sunuyor. Burada biraz durup manzarayı içimize çekiyoruz.

Bir sonraki durağımız ise Bali’nin en büyük ve kutsal tapınağı olan Besakih Tapınağı oluyor. Bu tapınağa girişte ve tapınağın içerisinde sizden para koparmak için türlü oyunlar oynanıyor. Bilet gişesi farklı bir yerde olmasına rağmen, gişe öncesinde size bilet satmaya çalışan yalancı görevliler, siz içeri girdiğinizde tapınağın belli bölgelerinin kapalı olduğunu söyleyip kendilerinden tur almazsanız oraya giremeyeceğinizi belirten rehberler bir yana aslında biletinizi resmi ofisten aldıktan sonra tapınağın her bölgesine rahatlıkla girebiliyorsunuz. Bu büyük tapınak kompleksi şu ana kadar gördüğüm Budist tapınaklarından mimarisi ile farklılık gösteriyor. 14. yüzyılda inşa edildiğine inanılan bu tapınak 22 adet paralel tapınak bölgesinden meydana geliyor. Bali’de gezdiğimiz diğer yerlerde olduğu gibi bu tapınağın renkleri de kontrast oluşturuyor. Üstü yemyeşil yosun toplamış koyu gri taşlar.

Tapınak sonrasında aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkına varıyoruz, öğle yemeği vakti gelmiş bile. Şoförümüz öğle yemeği için bizi Bukit Jambul’a götürüyor. Burada muhteşem bir resort’a giriyoruz. Mekanın adı Mahagiri. Otelin restoranı gördüğüm en etkileyici pirinç tarlası manzaralarından bir tanesine bakıyor. Açık büfe öğlen yemeğimizi bu muazzam manzara karşısında çok büyük keyifle yiyoruz.

Yemek sonrasında programımız da artık bitmek üzere. Günün son durağı Klungkung Sarayı oluyor. Bu yapı 17. yüzyılda inşa edilmiş olsa da 1908 yılında Hollandalıların işgali sonucu büyük bir kısmı yıkıma uğramış. Bugünse yüzen pavilyonu ve adalet mahkemesi salonu ziyaretçilere açık. Nilüfer yaprakları ile süslü yapay bir gölün ortasında bulunan bu bina etrafında birkaç tur atıyoruz, içerisinde yer alan müzeyi geziyoruz. Sonrasında da artık yorgunluk belirtileri gösterirken Ubud’un merkezine geri dönüyoruz. Odaya günbatımına doğru döndüğümüz için akşam yemeğine kadar biraz dinleniyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için yine pirinç tarlalarından bir tanesine bakan bir restorana gidiyoruz. Yemekler bir önceki gece kadar güzel olmasa da atmosferin aşağı kalır yanı yok. Çok geç olmadan da odaya geri dönüyoruz.

27 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01523

Kuta’nın ara sokakları.

DSC01524

DSC01525

Dalgaları ile sörfçüleri çeken Kuta plajı.

DSC01531

Ubud Sarayı’nın içerisinden.

Otel odası o kadar sessiz ki, pencereden gelen cılız ışık uyandırmaya yetmiyor kolay kolay. Öğlene doğru uyanıyoruz. Otelin çıkış saati olan 11’e kadar oda içerisinde oyalanıyoruz. Bugünün amacı adanın kültür başkenti olan, methini çok duyduğum, Kuta’dan çok daha farklı bir ortamı bulunan Ubud’a geçmek. Otelden çıkış yaptıktan sonra karnımızı doyurmak için yol üzerindeki restoranlardan bir tanesine oturuyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz. Sonrasında ana cadde üzerine çıkarak ilk gördüğümüz aracı çeviriyoruz.  Pazarlık sonrasında taksi şoförü bizi Ubud’a 150.000 rupiah’ya götürmeyi kabul ediyor. Bu fiyat dün akşam ki on beş dakikalık Denpasar – Kuta yolculuğuna 100.000 rupiah veren bize, kazık yediğimizi ispatlar nitelikte oluyor.

Ada cazibesi ile ziyaretçileri çekse de, trafiği ile direk yıldırmayı başarıyor. Tek şerit daracık yollar yolcu bekleyen taksilerden, sıkışmış arabalardan, sağdan soldan fırlayan motosikletlerden geçilmiyor. Öyle ki Ubud’a kadar olan 40 km’lik yol iki saate yakın sürüyor. Taksiden iner inmez yanımıza göbekli kel bir amca yanaşıyor, çok iyi bir fiyata yeni açılmış bir otel olduğundan bahsediyor. Ben gezdiğim şehirlerde bu tür yönlendirmeleri sevmesem de bir şekilde bakmaya razı oluyoruz. Biraz yürüyüp ara sokaklarda kayboluyoruz. Sonunda küçük bir kapıdan içeri giriyoruz. Minik avluda kocaman bir Ganesh heykeli bizi selamlıyor. Eski kulübelerin arasından odaların bulunduğu bölgeye varıyoruz. Yemyeşil bir bahçe, balıklarla dolu bir süs havuzu, etrafı camlarla kaplı kocaman yepyeni bir oda, sıcak suyu olan bir küvet, oda içerisinde de çalışan kablosuz internet bağlantısı, sandalye ve masaların yer aldığı sevimli bir veranda… Daha ne isteriz. Hemen konaklamayı kabul ediyoruz. İkram olarak çay ve meyve getiriyorlar bize.

Biraz soluklandıktan sonra tekrar dışarı çıkıyoruz. Bir motosiklet kiralayıp etrafı gezmeyi düşünüyoruz. Şans eseri girdiğimiz bir market aracılığıyla iki günlüğüne kiralayacağımız motosikleti buluyoruz. Sonrasında da adanın karmaşık trafiği arasındaki yerimizi alıyoruz. İlk olarak elimizdeki haritalarda gözüken turist bilgilendirme merkezine gidip ada hakkında biraz bilgi alalım diyoruz. Ama turist bilgilendirme merkezi olarak lanse edilen ofis çok da işe yaramayan haritalarla ve broşürlerle dolu boş bir alan. Turist bilgilendirme merkezinin tam karşısında yer alan Ubud Pazarı’nı geziyoruz biz de. Pazar birbirinin aynısı ürünleri satan tezgahlardan geçilmiyor. Sonrasında motoru buraya park edip etrafta biraz yürüyoruz.

Ubud, Kuta’dan oldukça farklı. Bir iki ana caddesi dışında birbiri içine giren labirent şeklinde ara sokakları var. Ara sokakların her birinde tapınak mı, ev mi, yoksa otel mi olduğunu anlayamadığımız oluşumlar yer alıyor. Evlerin girişlerinde ince işleme Hinduizm öğeleri bulmak, içlerinde kutsal heykellere rastlamak oldukça olağan. Turuncu ve gri süslemeler bölgenin karakterini de belirliyor. Ana sokakları üzerinde şık oteller, butikler, sanat galerileri, atölyeler, cafe’ler, restoranlar ziyaretçilerle dolup taşıyor. O kadar mekanın nasıl olur da aynı anda iş yapabildiğini düşünürken, bir tane bile boş mekana denk gelmiyoruz.

Motosikletle kaybola kaybola sokakları dolandıktan sonra günbatımına yakın odaya geri dönüyoruz. Odada biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için ana yol üzerinde önerilen Three Monkeys isimli mekana gidiyoruz. Bu mekanın arka bölümü muazzam bir pirinç tarlasına bakıyor. Çevresi oteller ve restoranlar ile doluyken, bu pirinç tarlasının varlığı kafa karıştırıcı oluyor. Mekan biraz pahalı olsa da yemekler son derece leziz. Yemek sonrasında aynı sokak üzerinde yer alan Art Cafe’ye oturup bir şeyler içmeye karar veriyoruz. İçeride oturduğumuz iki saat boyunca canlı müziğe ek olarak yağmur da yavaştan etkisini göstermeye başlıyor. Biz yağmur dursun da öyle çıkalım derken, fark ediyoruz ki yağmurun duracağı yok. Biz de kendimizi dışarı atıyoruz. Otele yürüyene kadar sırılsıklam oluyoruz. Odaya girince ilk işimiz kurulanmak oluyor; ama şansımıza sıcak su akmıyor. Ubud’un gecesi gündüzüne göre daha serin. Gece de yağmur sesi arasında sonlanıyor.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s