Monthly Archives: Temmuz 2013

Gili Meno, Endonezya.

Standard

8 Temmuz 2013, Pazartesi.

IMG_8451

IMG_8453

Gili Meno yolcusu kalmasın!

IMG_8466

IMG_8454

IMG_8455

IMG_8456

Adanın iç sokakları.

DSC01915

DSC01942

DSC01943

Adadan manzaralar.

DSC01944

Deniz kıyısında yer alan çardaklar günün tembelliği için ideal noktalar oluyor.

IMG_8460

IMG_8463

IMG_8472

Kristal berraklığında sular beyaz kumlara karışıyor.

Sabah alarm 08:30’da çalıyor. Uyanıp hızlıca çantamı hazırlıyorum. Cihan bu arada çoktan uyanmış, fazla enerjisini atmak için sabah koşusuna çıkmış bile. Geldiğinde duş alıyor, hazırlanıyor ve odadan çıkıyoruz. Hemen karşı kıyıda görünen Gili Meno isimli adaya bizi götürecek olan yerel tekne 09:30’da kalkıyor. Bölgede feribot iskelesi olmadığı için yine paçaları sıvayıp ayakkabıları ellerimize alarak dalgalar üzerinden teknelere atlıyoruz.

Ufak tekne, Gili Meno’da konaklayacakların yanı sıra elinde şnorkel ve maskeleri ile adayı günübirlik ziyaret edecek batılılar ile kaynıyor. Yarım saat sonunda karşı kıyıya vardığımızda Gili Trawangan’dan son derece farklı, ıssız ve sakin bir ada bizi karşılıyor. Gili Trawangan’ın enerjisi, burada yerini tembellik ve huzurla karışık bir atmosfere bırakıyor. Adaya vardığımızda karnımız çok aç olmasına rağmen, yemek yemeden önce konaklayacak bir yer bulmaya karar veriyoruz ve adanın ara sokaklarından bir tanesine dalıyoruz. Fiyatlar Gili Trawangan’a kıyasla oldukça yüksek. Bunda rekabetin çok fazla olmamasının da payı olsa gerek diye düşünüyoruz. Fiyatları sora sora yürürken bir bakıyoruz adanın öbür kıyısından çıkmışız bile ve konaklayacak bir yerimiz hala yok!

Deniz kenarında konaklamak istediğimiz için biraz da adanın içlerinde bulunan konaklamaları göz ardı etmişiz. Yine de gerisin geri geldiğimiz yolu yürüyüp adanın merkezinde bulunan kocaman bir bahçe içerisinde yer alan bungalovlardan bir tanesi ile anlaşmaya karar veriyoruz. Odada biraz soluklandıktan sonra da karnımızı doyurmak üzere limanın ve restoranların bulunduğu kıyıya ilerliyoruz.

Burada deniz kenarına sıralanmış tahta çardaklardan bir tanesine oturup yemeklerimizi söylüyoruz. Havanın sıcaklığına rağmen denizden püfür püfür esen rüzgar o kadar tatlı geliyor ki, miskinlik de beraberinde geliyor. Burada yeterince vakit geçirdiğimize karar verince de odaya geri dönüp rüzgarın ve denizin üzerimizde bıraktığı etki ile biraz uyuklamaya karar veriyoruz. Ada hayatı insanı oldukça tembelleştiriyor. Odadan ikinci çıkışımız bu sefer deniz arayışı için oluyor. Adanın kıyılarında biraz turladıktan sonra uygun gözüken bir yerden denize giriyoruz; fakat deniz dışarıdan oldukça güzel kristal berraklığında gözükse de içine girdiğimizde yosunlar bizi oldukça rahatsız ediyor ve çok fazla oyalanmadan çıkıyoruz. Ada kıyılarında biraz daha turlamaya devam ediyoruz.

Hava kararmaya yakınken odaya geri dönüyoruz ve duşumuzu aldıktan sonra akşam yemeği için yine deniz kenarındaki çardaklardan bir tanesini tercih ediyoruz. Biz yemeklerimizi beklerken arkada bir grup Endonezyalı gitar çalıp şarkılar söylüyor. Yemeklerimizin gelmesi bir saati bulsa da;  gelen yemekler neredeyse her Endonezya restoranında olduğu gibi bizi yine ve yeniden hayal kırıklığına uğratsa da gecenin denize karışmasını gitar tınıları eşliğinde izlemek huzur veriyor. Çok geç olmadan odalara geri dönüyoruz.

Reklamlar

Gili Trawangan, Endonezya.

Standard

7 Temmuz 2013, Pazar.

DSC01919

DSC01921

DSC01924

DSC01926

DSC01937

IMG_8433

IMG_8434

IMG_8441

Gili Trawangan’dan manzaralar.

Sabah yine erkenden uyanıyorum. Günün ilk ve eğitimimin son dalışı bugün 09:00’da başlayacak. Gili Trawangan’ın diğer dalış noktalarından bir farkı da küçük ve orta denebilecek akıntılara sahip olması. Koh Tao, Tayland’da dalış yaparken olduğunuz yerde durmanız mümkünken, Gili adalarında dalış sırasında böyle bir imkanınız yok. Mutlaka akıntıya karşı yüzmeniz ya da su altında bir yerlere tutunmanız gerekiyor. Bugünkü dalış hedefimiz de yine derin ve akıntı dalışı.

Halik olarak bilinen dalış noktamıza vardığımızda yine her zaman olduğu gibi ekipmanlarımızı hazırlayıp suya dalıyoruz. Bruno, gününe göre bu bölgede akıntının kuvvetli olduğundan ve kendimizi Köpekbalığı Noktası’na sürüklenmiş bulabileceğimizden bahsediyor. Dalış sırasında bana yine dalış bilgisayarını veriyor kontrol edebileyim diye. Altmış yedi dakikalık dalışımız sırasında 36,7 metreye kadar dalıyoruz. Dalış yine her zaman olduğu gibi son derece keyifli geçiyor. Daha önce hiç görmediğim şekilde, renkte ve boyutta balıklar su altında bana eşlik ediyor. Bir yandan bu sporu bu kadar geç keşfettiğim için kendime kızarken, bir yandan da içinde bulunduğum anın tadını olabildiğince çok çıkarıyorum.

Dalış sonrasında tekrardan odaya dönüyorum. Cihan ile otelde buluşup adayı turlamaya karar veriyoruz. Ada etrafında başladığımız noktaya tekrar dönecek şekilde yürümemiz iki saate yakın sürüyor. Arada beğendiğimiz noktalarda durup manzarayı sindirmek için uğraşıyoruz. Adanın arka bölgeleri görece daha sakin olsa da, daha şık ve pahalı, ailelere yönelik tesislerden geçilmiyor. Buralarda bot trafiğinden uzak, güneşlenmeye ve yüzmeye daha uygun plajlar bulunuyor.

Öğlene doğru dalış okuluna tekrar dönüyorum. Bruno ile evrak işlerini hallediyoruz ve akşam hep beraber bir şeyler içmek ve lisansımı kutlamak üzere buluşmak üzere sözleşip ayrılıyoruz. Odaya döndüğümde duş alıyorum, biraz dinleniyorum ve sonrasında da tekrardan sözleştiğimiz gibi dalış okuluna doğru gidiyorum. Dalış okulunda bulunanlar ve çalışanlar ayrı bir topluluk haline gelmişler. Herkesten ve her şeyden uzak bu noktada kendi ailelerini oluşturmuşlar. Birçoğu yılın belirli dönemlerinde düzenli olarak bu adada çalıştığından bahsederken, bir kısmı da 3-4 senedir bu adada yaşadığını anlatıyor bana. İşin en ilginç yanı da dalış okulunun sahibi İtalyan Giulio oluyor. Giulio, adaya taşınmadan önce Floransa’da yaşadığından, Fatih Terim ile aile dostları olduklarından bahsediyor. Fatih Terim’in eşi ve annesi yakın arkadaşlarmış, bana başlarından geçen birkaç anıyı anlatıyor. Dünya ne küçük diyorum içimden. Gece boyunca muhabbet ediyoruz. Bir grup Wimbledon Tenis Turnuvası’nı izlemeye koyuluyor. Ben de çok geç olmadan odaya geri dönüyorum. Oldukça uzun bir gün olmuş bile, üstelik ertesi sabah erkenden Gili Meno’ya geçme planlarımız var.

6 Temmuz 2013, Cumartesi.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Son derece hızlı bir şekilde bir önceki geceden hazırladığımız eşyalarımızı toplayıp kaçarcasına otelimizi terk ediyoruz. Yeni otelimize vardığımızda ise ben eşyalarımı bırakıp dalış okulunun yolunu tutuyorum. Yine bir önceki gün olduğu gibi dalış kitabının ilgili sorularını cevaplıyoruz; Bruno bana dalış noktası ile ilgili bilgileri veriyor.

Günün ilk dalışını Shark Point adı verilen Köpekbalığı Noktası’nda yapmayı planlıyoruz. Amacımız 30 metre derinliğe dalmak. Derin dalış, ileri seviye dalış için olmazsa olmazlardan; ama aynı zamanda da zorlu bir dalış. Dalış sırasında derinlik sarhoşluğu yaşama ihtimaliniz olduğu gibi, oksijen tüketme hızınız da artacağından ben biraz endişeli hissediyorum. Suya girdiğimizde ise bütün endişelerim ortadan kalkıyor. Elli yedi dakikalık dalış boyunca kendimi oldukça rahat hissediyorum. Günün en güzel tarafı ise gördüğümüz köpekbalıkları ve resif ahtapotları oluyor. Dalış sonrasında Bruno’nun dalışlarda oldukça iyi olduğumu, oksijen tüketimi ve dengede durmamın son derece uyumlu olduğunu belirtmesi ile keyfim daha da yerine geliyor.

Bir sonraki dalışımız öğlen 14:00’te olacağı için ben aradaki 2-3 saati uyuyarak geçirmeye karar veriyorum. Zaten odaya girip kendimi yatağa atmam ve iki saatlik uyku sonrasında uyanmam bir oluyor. Farkında olmadan oldukça yorulmuşum. Bruno ile tekrardan dalış okulunda buluşuyoruz. Bu seferki dalış noktamız Hann’s Reef yani Hann’ın Resifi. Bu sefer su altı görünürlüğü bundan önceki dalışlara göre daha kısıtlı oluyor. Bruno bu eğitim için bana bir adet de dalış bilgisayarı veriyor. Böylece kendim de takip edebiliyorum bulunduğumuz derinliği ve dalış süremizi. Bu dalış bölgesinin en enteresan yanı bir noktada üstünde dört adet kocaman kaplumbağanın bulunduğu canlı bir resife denk gelmemiz oluyor. Kaplumbağalar bu düz resif üzerinde dinleniyor gözüküyorlar. Dalışımız bir saate yakın sürüyor. Sonrasında tekrardan kıyıya çıktığımızda aynı günün son dalışının akşamüzeri 18:30’da olacağını söylüyor Bruno. Ben yine fırsattan yararlanarak odaya gidip kendimi yatağa atıyorum.

Günün son dalışı gece dalışı oluyor. Bizim dalış okulumuzda küçük bir grup akşam dalışı yapacağı için yandaki dalış okullarından bir tanesinin botu ile dalacağımızı söylüyorlar. Hava kararmaya yakınken yola çıkıyoruz. Akşamın ilk karanlık dakikalarında da kendimizi suya bırakıyoruz. Karanlıkta dalmak apayrı bir deneyim. Ellerimizde fenerlerimiz, burnumuzun ucunu bile göremeyecek şekildeyken su altındaki hayat da bir başka gözüküyor. Bir noktada benim maskemin içerisine su giriyor. Ben kendi halimde cebelleşirken Bruno bacaklarımdan tutuyor da maskemin içindeki suyu temizlerken kaybolmamam için bana yardımcı oluyor. Gece dalışı boyunca su altında çeşitli karidesler, mürekkep balıkları, yengeçler, solucanlar ve balıklar görüyoruz. Su yüzeyine çıktığımızda dalış süremiz altmış üç dakika ve biz neredeyse kıyıdayız. Dalış yaptığımız bottan da eser yok. Kıyıdan oksijen tüplerimiz sırtımızda şık giyimli akşam yemeğine giden insanlar arasından geçerek çıkıyoruz ve dalış okuluna giriyoruz. Dalış okulundakiler, yan okuldan gelenlerin bizi sorduğunu, bizi bulamadıklarını ve endişelendiklerini belirtiyor. Bruno gülüyor duruma; çünkü beklenenden çok uzun süre su altında kalmışız.

Dalış sonrasında odaya geri dönüyorum. Cihan’ı beni beklerken buluyorum. Hızlıca hazırlanıp yemek için dışarı çıkıyoruz. Ben en başlarda kendimi oldukça enerjik hissederken bir anda enerjim dibe vuruyor. Tüm günün dalışları beni oldukça yormuş. Yemek sonrasında fazla oyalanmadan erkenden odaya dönüp uyuyoruz.

5 Temmuz 2013, Cuma.

DSC01917

IMG_8425

Gili Trawangan’ın sokakları.

DSC01916

Sadece hızlı feribotların yanaşabildiği ada limanı.

DSC01918

Adalar arası yolculuk yapmak için kullanılan botlara kıyıdan biniliyor.

Sabah günü ağırdan alarak uyanıyoruz. Benim dalış kursu ile ilgili evrak işlerim ve ilk dalışım öğlene doğru olduğu için çıkıp kahvaltı yapmaya karar veriyoruz. Yol üzerindeki cafe’lerden bir tanesine oturup yiyecek bir şeyler sipariş ediyoruz. Bir saat kadar bu cafe’de oyalandıktan sonra ben dalış okulunun yolunu tutuyorum.

Dalış okuluna geldiğimde Bruno beni karşılıyor. En başta kurs için ilgili evrak işlerini hallediyorum, sonrasında da dalışta kullanacağımız ekipmanların bedenlerini belirliyoruz. İleri seviye dalış eğitiminde beş uzmanlaşma (ya da macera) dalışını yapmanız gerekiyor. Benim ilk seçimim ise navigasyon alanında oluyor. Bir önceki gün kitaptan çözdüğüm navigasyon dalışıyla ilgili bölümlerin sorularını cevaplıyoruz. Bruno da bir yandan bana dalışla ilgili bilgileri veriyor

Saat 13:00’ü gösterdiğinde de ekipmanlarımızı yüklenip kıyıda bekleyen minik botumuza geçiyoruz. Dalış noktaları adaya çok yakın olduğu için her dalış için adaya git gel yapılıyor. Dalış noktamızın adı ise Herman’s Reef yani Herman’ın resifi. Buraya geldiğimizde ekipmanlarımızı kuşanıyoruz. Bruno ve ben birlikte dalacağız. Suya girmeden önce Bruno bottaki ekip için akıntının yönünü kontrol ediyor ve dalış için hazırız. Bottan sırt üstü suya giriş yapıyoruz ve böylece Gili Trawangan’daki ilk dalış maceram da başlıyor. İlk dalışım sorunsuz şekilde geçiyor. Özellikle Bruno ne şekilde hareket etmesi gerektiğini çok iyi bildiği için ben çok rahat hissediyorum. Fark edemediğim balıkları, küçük yengeçleri, yosunlar arasına saklanan yaratıkları gösteriyor bana. Yanımızdan kocaman kaplumbağalar ve yengeçler geçiyor. Bir saat o kadar hızlı geçiyor ki su yüzeyine çıktığımızda zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyorum. Tekrardan dalış okuluna döndüğümüzde ertesi gün yapacağımız dalış hakkında bilgi veriyor Bruno bana ve sabah 08:30’da görüşmek üzere sözleşiyoruz.

Ben dalış okulundan çıktıktan sonra Cihan’ı aramaya koyuluyorum. İlk olarak sabah kahvaltı yaptığımız mekana gidiyorum ve şansıma Cihan’ı hala burada otururken buluyorum. Aradan 3,5 saat geçmesine rağmen o da saatin nasıl geçtiğini fark edememiş, internetteki işlerini halletmeye koyulmuş. Biraz lafladıktan sonra karnımızı doyurmak için restoran arayışına giriyoruz. Bu sefer yerel Endonezya yemeklerinden denemek istediğimiz için ara sokaklardan bir tanesinde kıyıda köşede gizli kalmış bir restorana giriyoruz. Açık duran yemeklerden balık ve pilavı seçiyoruz. Önümüze gelen yemekler o kadar kötü ki, ben balığın çoğunu yemek yerine masa aralarında dolanan kedilere veriyorum. Karnımı da masaların üzerinde geniş kaplarda bulunan krakerler ile doyuruyorum.

Bir Endonezya klasiği haline gelmiş başarısız karnımızı doyurma girişiminden sonra gündüz gözü ile ada yollarında ilerliyoruz. Adada motorlu araç olmamasına rağmen son derece yoğun bir bisiklet ve at arabası trafiği var. Yürürken bile bir noktada can bezdirici bir hal alabiliyor bu trafik. Biraz dolandıktan sonra ertesi gün konaklayacak otel arayışına giriyoruz. Ana yol üzerinde birkaç yere sorduktan sonra odasını ve üstü açık banyosunu çok beğendiğimiz dalış okullarından birinin konaklamasını kabul ediyoruz. Depozitomuzu ödeyip ertesi gün geleceğimizi belirtiyoruz. Sonrasında odaya döndüğümüzde odamızın sevimsizliği daha da bir göze çarpıyor. Her türlü böceğin saklandığı banyosu, kirden farklı bir renk almış mutfağı iç karartmaya yetiyor da artıyor. Odada duş alıp hazırlanıp akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz.

Bir önceki gecenin deneyimi ile bu sefer batı tarzı yemek yemeye karar veriyoruz. Sahil kenarında üç dört tur attıktan sonra restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Karnımızı doyuruyoz, biraz muhabbet ediyoruz. Ben bir yandan yarın yapacağım üç dalışla ilgili ödevleri tamamlıyorum. Yemek sonrasında da çok oyalanmadan odaya geri dönüyoruz, ertesi gün benim için yorucu bir gün olacak; ama o da ne? Konakladığımız odanın kapısının kilidi bozulmuş! Üstelik ortada bir adet görevli bile yok. Cihan, görevlilerle arkadaş olan bir gruptan görevlilieri aramasını rica ediyor. Kimsenin umrumda gibi gözükmüyor durum. On dakika, on beş dakika bekliyoruz. Durum can sıkıcı bir hal almaya başlayınca Cihan kapıyı kırmaya uğraşıyor. Kendisi hızlıca sinirlenebildiği için hıncını kapıdan çıkarmaya uğraşıyor. Ama nafile. Kapı bana mısın demiyor. Bir on beş dakika kadar daha bekleyip başka yere gitmeye karar veriyoruz.

O sırada şansımıza otel görevlileri geliyor. Anahtarı alıp bir tur da onlar deniyorlar. İşe yaramayınca binanın içerisine girilebilecek pencere deliklerini incelemeye koyuluyorlar. Sonrasında minik Endonezyalı gencin mutfağa açılan pencereden, sinekliği yırtarak kendisini içeri atmaya çalıştığını fark ediyoruz. Bizi gülme tutuyor. Durum o kadar abuk ki. Pencerede vücudu yarısına kadar sarkmış bir adam. Şansımız yaver gidiyor da çocuk sakatlanmadan içeri girip kapıyı dışarıdan açmayı başarıyor. İçeri girdiğimizde yine bu mekanda neden kaldığımızı tekrar sorguluyoruz. Burası Cihan’ın da benim de açık ara farkla yolculuk boyunca konakladığımız en kötü mekan. Odaya girince ertesi gün konaklayacağımız otel odasının hayali ile çabucak hazırlanıp uykuya dalıyoruz.

4 Temmuz 2013, Perşembe.

IMG_8348

Bali’den bindiğimiz yavaş feribot.

IMG_8356

IMG_8409

Lombok’tan Gili Trawangan’a doğru yol alırken Rinjani Yanardağı manzaralı günbatımımız.

DSC01914

Adanın kalabalıkları çeken akşam pazarı.

Sabah saatin alarmı ile 06:30’da uyanıyoruz. Gün yeni yeni kendini belli ediyor. Gökyüzünün moru açık maviye karışıyor. Şansımıza otelin sahipleri de erken uyanmış da hemen kahvaltı hazırlıyorlar bize. Kahvaltımızı ediyoruz. Bir önceki akşam Ubud’un merkezine geç gelmişiz, bu nedenle motosikleti aldığımız yere bırakamamışız. Anahtarları ve kaskları otelin sahibine teslim edip ondan bırakmasını rica ediyoruz. Saat 07:00’yi gösterdiğinde de sırt çantalarımızı alıp ana yola çıkıyoruz. Bizi bu yoldan 07:00’de bir aracın alıp adanın güneydoğusundaki Semarapura limanına götürmesi gerekiyor. Aradan beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor araçtan eser yok. Biraz telaşlanıyoruz. Cihan bileti alıp otele geri dönüyor ve otel görevlilerinden firmayı aramalarını rica ediyor. Firma yetkilileri aracın yolda olduğunu, birazdan bizi alacağını belirtiyorlar.

Aracımız yirmi dakika rötarla bizi almaya geliyor. Limana kadar olan yol uyuklayarak geçiyor. Sonunda limanın olduğu bölgeye vardığımızda minibüste bizimle yolculuk yapan dört Çinli hızlı feribota binmek üzere ekipten ayrılıyorlar. Bizi ise farklı bir alana götürüyorlar.Burada bize beş saat sürecek feribotun yedi saat süreceğini, feribot sonrasında otobüsle gideceğimiz iki saatlik yolun da dört saat süreceğini söyleyerek hızlı feribot bileti satmaya çalışıyorlar. Üstelik söyledikleri fiyat da o kadar abartı ki. Çakal bilet satıcıları bir yandan, dört bir yanımızı saran yiyecek, içecek, güneş gözlüğü ve kolye satmaya çalışan satıcılar diğer bir yandan illallah dedirtiyorlar bize. Hızlı feribot biletinin en büyük avantajı iki saat içerisinde Gili adalarına direk yanaşması. Biz ise önce Lombok’un Senggigi limanına yanaşıp oradan otobüsle Bangsal limanına gitmeyi ve son olarak Bangsal limanından tekrar bir bota binmeyi zorunlu kılan toplamda on saatlik bir yolculuğu vaadeden yavaş biletimizde ısrar ediyoruz.

Sonunda bizi feribotlara bıraktıklarında seçimimizden oldukça memnununuz. Geniş ve rahat koltukları ile feribotumuz yolcuları sarsmadan sakin sakin ilerliyor. Yol boyunca Endonezyalı bir amca her turiste laf atarak, herkesi eğlendiriyor. Bize dört tane karısı olduğundan, içmeyi ve partilemeyi çok sevdiğinden bahsediyor.

Yolculuk sonrasında Lombok’un batısında yer alan Senggigi limanına vardığımızda küçük bir araç bizi karşılıyor. Araçta yolcu sayısı kadar koltuk olmadığı için, ben ve Cihan, İngiliz bir çocukla beraber aracın bagajına oturuyoruz. Bir saat kadar bu şekilde yolculuk ettikten sonra bize bilet satan firmanın Mataram isimli kasabada yer alan ofisinde “mola” veriyoruz. Bu noktada komik bir şekilde turizm firması görevlisi teker teker mülakat yaparcasına bizleri ofisine çağırarak farklı fiyatlarda adalardan açık dönüş bileti satmaya çalışıyor. İngiliz çocuk dışında kimse bu ofisten dönüş bileti almıyor. Çabaları boşuna çıkan görevli sonunda pes ediyor ve biz de tekrardan araçtaki yerimizi alıyoruz.

Bol virajlı daracık yollarda bir saat daha ilerledikten sonra Bangsal limanına varıyoruz. Burada botların yanaşması için bir liman bulunmuyor. Tekneler kıyıya kadar yanaşıyorlar ve yolcular da dalgalar üzerinden atlayarak tekneye biniyorlar. Teknede bizden başka adaya taşınan mobilya takımları, alışveriş eşyaları, tüpler, damacana sular, çeşit çeşit bavullar yer alıyor. Biz teknenin ön güvertesine oturup Gili Trawangan’a olan bir saatlik yol boyunca pembe günbatımını izliyoruz. Lombok yamaçlarındaki Rinjani Yanardağı’nın silueti de günbatımına ayrı bir hava katıyor.

Gili Trawangan’a vardığımızda son derece hareketli ve canlı bir ada bizi karşılıyor. Adada konaklamaların son derece pahalı olduğunu bildiğimizden ara sokaklardan bir tanesine girerek içerlere doğru ilerliyoruz. Bir yandan da her gördüğümüz konukevine fiyatları soruyoruz. Ada içerisinde son derece lüks bungalov resortları ekstrem fiyatları ile bize göz kırpıyor. Orta karar olan çoğu konukevi de dolu olduğunu söylüyor. Bu şekilde yirmi dakika boyunca oda arıyoruz. En sonunda rastladığımız konukevlerinden bir tanesi uygun bir odası olduğunu söyleyince pazarlık yaparak iki gece burada konaklamayı kabul ediyoruz. Üstelik ilk anın heyecanı ile odaya detaylı bakmayı unutarak. Öyle ki bize odayı kiralayanlar bile odadan utandıkları için alelacele odayı temizlemeye girişiyorlar. Ben içten içe yoldayken standartlarımı ne kadar düşürmüş olduğumu fark ediyorum.

Odaya eşyalarımızı bıraktıktan sonra kıyı şeridine gidiyoruz. Ben ileri seviye dalış lisansımı bu adada almak istediğim için birkaç dalış okuluna fiyatları soruyorum. Fiyatların her yerde aynı olduğunu fark edince, samimi ortamı ile benden artı puan alan Diversia isimli dalış okulunda ertesi gün dalış eğitimine başlamaya karar veriyorum. Dalış hocam Fransız Bruno ile tanışıp biraz muhabbet ettikten sonra ertesi günün ödevlerini alıp mekandan ayrılıyoruz.

Cihan ve ben bir şeyler yemek üzere mekan ararken birçok tezgahın yan yana dizildiği açık alandaki yemekleri denemeye karar veriyoruz. Tavuk şişe benzer bir şeyler sipariş ediyoruz. Yemekler fazla fıstık soslu gelse de karnımızı doyurmak için yeterli oluyor. Yemek sonrasında kıyı şeridi üzerinde biraz ilerliyoruz. Bu ada son derece gelişmiş. Her yerde şık restoranlar, çeşitli bütçelere hitap eden konukevleri, barlar, butik hediyelik eşya dükkanları ve çeşitli dalış okulları yer alıyor. Gördüğüm manzara benim son derece hoşuma gidiyor. Bir saate yakın etrafta dolandıktan sonra yol üzerinde gördüğümüz Sama Sama isimli reggae bar’a oturuyoruz. Oturmamız ile canlı müziğin başlaması da bir oluyor. Gece boyunca burada kalıp müziğe eşlik ediyoruz. Ortam o kadar keyifli ki bütün günün yorgunluğuna rağmen bir türlü kalkasımız gelmiyor.

Sonunda saat geç olduğunda odamızın yolunu tutuyoruz. Odaya girdiğimizde ise ilk etapta fark etmediğimiz detaylar dikkatimizi çekiyor. Odaya neden iki gece parası ödediğimizi sorguluyoruz. Yine de elden bir şey gelmiyor. Ben bir yandan dalış için bana verilen kitabın ilgili bölümlerini okuyup testlerini çözüyorum. Ertesi gün de bu odada kalıp başka yere geçmeye karar veriyoruz.

Bali, Endonezya.

Standard

3 Temmuz 2013, Çarşamba.

DSC01816

IMG_8327

Bali’nin sokaklarında kaybolmak.

Uzakta olmanın en zor olduğu günlerden bir tanesi. Bir önceki gece kız kardeşim aracılığıyla dedemin vefat haberini alıyorum. Ölümü kabullenme ile aram beklediğimden iyi olsa da, Ankara’da annem ve babamın nasıl oldukları konusunda endişelenmek elimi ayağıma doluyor. Onlara ulaşmaya çalışıyorum; fakat saat farkı yüzünden çabalarım sonuçsuz kalıyor. Bugünü de odada geçirirsem kendim için çok da iyi bir şey yapmayacağımı fark ediyorum. Cihan’la konuşuyoruz. O da bir süredir adanın güney bölgesinde kalıyor. Buluşup günü beraber geçirmeye karar veriyoruz.

Buluştuktan sonra ilk işimiz bir motosiklet kiralamak oluyor. Sonrasında da benim fazla eşyalarımı (yine, yeni, yeniden) eve postalamak için postanenin yolunu tutuyoruz. Postane işlemleri beklediğimden kısa sürüyor. Bir görevli götürdüğüm eşyaları benim için kutuluyor. Ben eşyaları deniz yolu ile göndermek istediğim için de kutunun her tarafını koli bandı ile açık yer kalmayana kadar kaplıyor. Bu şekilde kutunun su geçirmez olduğunu söylüyor ve gülüyor. Deniz yolu ile eşyalar evime yaklaşık üç ayda ulaşacak; ama acelem de yok. Postane sonrası yakınlardaki bir restorandan yemek yiyoruz. Yemekler, çoğu Endonezya restoranında olduğu gibi yine hayal kırıklığı. Ben bu sırada kardeşime ulaşıyorum. Ondan ev haberlerini alıyorum. İçim biraz daha rahatlıyor.

Yemek sonrasında motosiklete atlayıp yola koyuluyoruz. Nereye gideceğimiz konusunda çok bir fikrimiz olmasa da sağa sola sürmeye başlıyoruz. Yol üzerinde yerel bir pazar görünce durup yerel tatlılardan tadıyoruz. Sonrasında da yola devam ediyoruz. Akşama kadar motosikletle kaybolup duruyoruz. Yerel kasabalara, tarlalara denk geliyoruz. Bütün günü Bali’nin yerelliği içerisinde geçiriyoruz. Sakin sokaklardan bir tanesinde ben motosiklet sürme denemesi yapıyorum. İlk deneme sonrasında, tek başıma motosiklet kiralamaya kalkmamış olmadığıma da içten içe seviniyorum. Bir yandan da yaşlı yaşlı teyzeler ve minicik çocuklar bile motosiklet sürerken, beceremiyor oluşuma kızıyorum.

Akşama doğru Ubud’a döndüğümüzde yakınlardaki süpermarketlerden aldığımız meyve ve sebze ile akşam yemeğimizi yiyoruz. Bir sonraki gün Ubud’dan ayrılacağımız için gideceğimiz Gili adalarına feribot biletlerini soruşturuyoruz. Hızlı feribot çok pahalı olunca, yavaş feribot için biletlerimizi alıp odanın yolunu tutuyoruz.

2 Temmuz 2013, Salı.

DSC01827

DSC01832

DSC01841

DSC01853

DSC01872

DSC01889

Kecak gösterisinden sahneler.

Ben artık bölgedeki miskin tempoma alışmışım. Sanki yolculuğumun ne öncesi, ne de sonrası varmış gibi hissettiriyor Bali’de kalmak. Zaman durmuş ve yeni bir kırılma açılmış gibi. Bu his bana sonrasında başlayacak olan hızlı tempo için tekrardan güç ve motivasyon veriyor. Son zamanlarda daha iyi anlıyorum yavaş yolculuk yapan ya da benim hızlı tempoma şaşıran insanların yorumlarını. Arada sırada sadece durmak gerekiyor. Durmak ve nefes almak. Görülenler ve sindirilenler çok fazla olunca özellikle.

Günlerim Ubud’un ara sokaklarında kaybolup her köşe başında yeni bir tapınak ve pirinç tarlası bularak geçiyor; ama yine de zamanımın çoğunu odada geçiriyorum.

Akşamüzerine doğru verandada otururken otelin sahibi geliyor. Üstünde yerel kostümleri ve makyajı ile. Akşama bölgeye çok yakın bir tapınakta yerel kecak gösterisi olduğunu, kendisinin de gösteride yer alacağını söylüyor. Bilet alıp almak istemediğimi soruyor. Teklif o kadar cazip geliyor ki, hemen bir bilet alıyorum. Akşam saat 19:00 olduğunda da tapınağın yolunu tutuyorum.

Kecak gösterisini bir orkestra yerine 100 insandan oluşan bir koro (benim otelin sahibi de bu ekibin arasında) seslendiriyor. Kecak geleneği “sanghyang” yani trans dansı olarak bilinen ritüel dansından geliyor. Bu dans sırasında insanlar trans yoluyla Tanrılar ile ya da ataları ile iletişim kurmaya çalışıyorlar. Dansı meditasyonun bir yolu olarak uygulayarak, Tanrılara ve atalara dualar okunuyor ve adaklar adanıyor. Dans sırasında geleneksel Hint hikayesi Ramayana dansa aktarılıyor. İki saat süren gösteri boyunca danslar bu masaldan sahneleri sergiliyor. Gösteri sonrasında iyiki gelmişim diyerek tapınaktan ayrılıyorum. Tapınaktan çıktığımda yağmur da atıştırmaya başlıyor. Ah diyorum, güya yağmursuz sezonunda geldiğim Endonezya bana yağmur bir gün bile yaşatmıyor.

1 Temmuz 2013, Pazartesi.

Yine tembellikle geçen bir gün. Tabiri caizse motorumu soğutma dönemlerim. Üstelik bugün düne göre daha az dışarı çıkıyorum. Bunda yoğun şekilde sancım olmasının etkisi de büyük. Yolda kadın olmanın bir de bu tür boyutları var ne yazık ki, bütün günü felç eden ağrılar.

Tüm gün genelde uyuyorum. Gözümü açtığım anlarda da film izliyorum. Yolda her tanıştığım insan sayesinde giderek artan film stoğum sıkıldığım anlarda ve hiçbir şey yapmak istemediğim zamanlarda can kurtarıcı oluyor. Piotr’dan aldığım eski dönem filmleri, Göksu’dan aldığım güncel filmler ve diziler, Maelysse ve Fabrice’den aldığım bir türlü yıllanmayan romantik komediler bugün içerisinde de yardımıma koşuyor.

Geç başlayan gün erkenden bitiyor. Bazen zamanın nasıl geçtiğinin hesabını gerçekten yapamıyorum.

30 Haziran 2013, Pazar.

DSC01819

Konakladığım otelin bulunduğu ara sokak. Üstelik sokağın ismi de Anila.

IMG_8255

Ubud’un merkezinde yer alan futbol sahası.

IMG_8257

Ubud yol kenarını süsleyen taştan suratlar.

Bütün günü hiçbir şey yapmayarak geçirdim desem? İşte tam olarak da bunu özlemişim. Uzunca bir vakit yatakta tembel tembel bir sağa bir sola dönüp sadece kitap okuyarak, film izleyerek geçen bir gün. Ankara’da evde geçirdiğim Pazar günlerine ithafen.

Arada sadece hava almak için bir iki saatliğine dışarı çıkıyorum. Çıktığımda da Ubud’un ana caddeleri üzerinden uzunca bir tur atıyorum. Yol üzerindeki birkaç sanat galerisini ziyaret ediyorum, restoranlardan bir tanesine girip karnımı doyuruyorum. Şehrin göbeğinde bir futbol sahası yer alıyor. Futbol sahasının çevresi o kadar kalabalık ki. İzleyiciler arasında kendime bir yer açıp ben de sahada koşturan koyu kırmızı formalı minikleri izliyorum bir süre.

Tekrar odaya döndüğümde de yağmur başlıyor zaten. Veranda da oturup yağmurun sesi eşliğinde film izlerken tam da olmak istediğim yerdeyim.

29 Haziran 2013, Cumartesi.

DSC01785

DSC01794

DSC01795

DSC01801

DSC01808

DSC01809

Maymun Ormanı’ndan manzaralar.

Yine tembel günlerden bir tanesi. Biraz da içten içe Ubud günlerinin tembel geçmesine seviniyorum; çünkü her kaldığım gün daha da sevdiriyor burası kendisini bana. Bir süredir son hız giden yolculuk tempomu burada yavaşlatmaya karar veriyorum ve neredeyse yedi aydır ilk defa bir yerde uçak beklediğim ya da kalmak zorunda olduğum için değil de sevdiğim için kalmaya karar veriyorum.

Öğlene doğru verandamızda kahvaltımızı yaptıktan sonra Ubud’un merkezinde yer alan Monkey Forest olarak bilinen etrafta dolanan agresif maymunları ile her seferinde önünden geçtiğimiz Maymun Ormanı’na doğru yol alıyoruz. Yemyeşil yosunlaşmış koyu gri taşlar ve kocaman ağaçlar tapınağın etrafını kaplıyor. Büyüklü küçüklü açık gri maymunlar etrafta oyunlar oynuyor, koşturuyor, buldukları yiyeceklere saldırıyor ya da en basitinden turistlerden bir şeyler koparma umuduyla etrafta dolanıyorlar.

Tapınak içerisinde bir saate yakın kalıyoruz. Maymunları izlemek ve bize olan benzerliklerine her defasında şaşıp kalmak bütün günün özeti oluyor neredeyse. Tapınaktan çıktıktan sonra Ubud sokaklarını yürüyoruz, mağazalara girip hediyelik eşyalara bakıyoruz. Ben yine yerel reçel dükkanlarından bir tanesini görünce dayanamayıp reçelleri yükleniyorum. Zaten Türkiye’den gelen her gördüğüm farklı reçeli alma alışkanlığıma Bali’de de dört kavanoz reçel alarak ayrı bir boyut ekliyorum. Akşam odaya döndüğümde ilk işim annemi arayıp reçellerin ömrünü sormak oluyor tabi.

Akşam yemeği için yine yerel restoranlardan bir tanesini denedikten sonra Cihan’la vedalaşıyoruz ve ben odaya geri dönüyorum. Garip bir şekilde Bali bana huzur veriyor. Herhangi bir yere devam etmeden önce bir hafta kadar burada kalmaya karar veriyorum. Hiçbir yeri gezme telaşım olmadan, sadece konakladığım odanın, kaldığım sokağın, bulunduğum caddenin tadını çıkararak. Bir süre soluklanarak. Bir süre nefes alarak.

28 Haziran 2013, Cuma.

DSC01542

DSC01546

Goa Gajah Tapınağı.

DSC01556

DSC01559

DSC01560

DSC01562

DSC01565

DSC01584

DSC01593

DSC01596

DSC01601

Tirta Empul Tapınağı.

DSC01603

Taze kahve çekirdekleri.

DSC01608

Sindirilmiş kahve çekirdekleri temizlenmeyi bekliyor.

DSC01611

Temizlenmiş kahve çekirdekleri.

DSC01612

Çikolatanın bitkisi olan kakaonun bu olduğuna inanabiliyor musunuz?

DSC01617

DSC01618

Kahve çekirdekleri kavruluyor.

DSC01620

Tadımlık 11 bardaktan oluşan Bali Deneyimi.

DSC01614

DSC01623

Luwak kahvesinin kahramanı meşhur misk kedisi.

DSC01630

Bulutlar arasında Batur Dağı.

DSC01655

DSC01665

DSC01692

IMG_8194

DSC01698

Besakih Tapınağı, Bali’nin en kutsal tapınağı olarak kabul ediliyor.

IMG_8206

DSC01728

Mahagiri Resort’un muazzam pirinç tarlası manzarası.

DSC01736

Klungkung Sarayı.

DSC01753

Akşam yemeğini yediğimiz restoranın pirinç tarlası manzarası.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Otelin kendi halindeki sahipleri verandamıza kahvaltımızı getiriyorlar. Dün gecenin yağmurundan eser yok. Hava son derece açık ve güneşli. Bugünü bir araç kiralayarak adanın görülecek yerlerini gezerek geçirmeye karar veriyoruz. Elimizde bir önceki gün turist bilgilendirme ofisinden aldığımız tur programları bulunuyor. Bunlardan bir tanesini gün boyunca takip etmeyi amaçlıyoruz. Otelden çıkıp motosiklete atlıyoruz ve uygun bir araç bulabileceğimizi düşündüğümüz Ubud Pazarı’nın olduğu bölgeye doğru sürüyoruz. Yol üzerinde ellerinde “taksi” yazılı levhalar tutan adamları görünce bir tanesi ile konuşup fiyat konusunda anlaşmaya karar veriyoruz.

Kıran kırana bir pazarlık sonrasında konuştuğumuz taksi şoförü bütün gün boyunca istediğimiz yerlere bizi 330000 rupiah karşılığında götürmeyi kabul ediyor. Planladığımız rota Kintamani ve Besakih bölgelerini kapsıyor. Ubud’dan biraz daha dışarı çıktığımızda bir süredir görmek istediğimiz Bali’nin renkleri daha da kendilerini belli ediyorlar. İlk durağımız Goa Gajah olarak da bilinen Fil Mağarası Tapınağı oluyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bu tapınak 9. yüzyılda inşa edilmiş. Bu bölgenin girişinde “sarong” adı verilen ve bele bağlanan uzun yerel kıyafetlerden giymek zorundasınız. Ben tüm gün tapınak ziyaret edeceğimizi bildiğimden bol bir şalvar giyiyorum, üzerine tekrardan sarong giymeme gerek kalmıyor. Goa Gajah’a girdiğimizde heykellerle süslü küçük havuzlar ile karşılaşıyoruz ilk olarak. Bu havuzların kötü ruhları kovmak için yapılan banyo tapınakları olduğu biliniyor. Sonrasında da bir fil olduğuna inanılan bir canavarın ağzını andıran girişi ile dikkat çeken fil mağarasına giriyoruz. Bu mağara içerisinde bir adet de Ganesh heykeli yer alıyor.

İkinci durağımız Tirta Empul yani Kutsal Su Tapınağı oluyor. 962 yılında inşa edilmiş bu tapınağa Hindular kutsal suyu ile arınmak için geliyorlar. Tapınağa girdiğimizde Cihan da, ben de atmosferden çok etkileniyoruz. Tapınak bölgesinden içeri girdiğimizde belirli aralıklarla yan yana dizilmiş deliklerden su akan, iki havuz buluyoruz. Bu havuzlara kıyafetleri ile giren yereller sırasıyla her delikten akan su ile kendilerini yıkayarak ibadet ediyorlar. Yemyeşil yosun tutmuş gri taş duvarlar, her tarafı sarmalayan ağaçlar, turuncu tuğlalar, ibadet eden rengarenk kıyafetli yereller bu tapınağı daha da canlı kılmaya yetiyor da artıyor bile. Tapınak içerisinde kutsal sayılan suyun çıktığı bir havuz ve içi kocaman Japon balıkları ile dolu bir başka havuz daha yer alıyor.

Üçüncü durağımız kahve plantasyonu oluyor. Dışarıdan kocaman bir bahçeyi andıran bu kahve merkezine geldiğimizde şoförümüz de bizimle beraber iniyor ve içeride yer alan yan yana dizilmiş birbirinden farklı daha önce hiç görmediğimiz, duymadığımız ve tatmadığımız meyve ağaçlarını tanıtıyor bize. Kahve çekirdeklerini gösteriyor. Kahve plantasyonlarının bölgede bu kadar ünlü olmasının asıl nedeni Luwak kahvesi olarak da bilinen, dünyanın en pahalı kahvesi olarak kabul edilen kahvenin burada yetişiyor olması. Her yıl sadece 300 kilo kadar üretilebilen bu kahve, bir tür misk kedisinin çekirdekleri yiyip parçalamadan sindirmesinden sonra, kahve çekirdeklerinin temizlenip öğütülmesi ile elde ediliyor. Plantasyon içerisinde bu minik kedigillerden olanı hayvanı, sindirdiği kahve çekirdeklerini, temizlenmiş kahve çekirdiklerini ve öğütülme işlemlerini sırayla göstererek anlatıyorlar bize. Daha önce bu kahveden hiç haberim olmadığı için oldukça ilgimi çekiyor. Sonrasında da sıra tadım aşamasına geliyor. Oturduğumuz zaman 11 bardaktan oluşan “Bali Experience” yani “Bali Deneyimi” adı verilen bir tepsi tadım için bize getiriliyor. Bu 11 bardak arasında limonlu zencefilli çaydan, safran çayına, sütlü kahveden, vanilyalı kahveye kadar birçok tat yer alıyor. Her birini ayrı ayrı tadıyoruz. Eğer Luwak kahvesini tatmak isterseniz ayrıca ücret ödemeniz gerekiyor; ama kahve plantasyonunun ziyareti ve 11 bardaktan oluşan tepsinin tadımı ücretsiz. Biz bir bardak da kahve söylüyoruz. Telvesi ve tadı ile biraz da olsa Türk kahvesi andıran; içimi daha kolay olan luwak kahvesi bana çok da sıradışı gelmiyor.

Kahve plantasyonundan çıktıktan sonra Penelokan bölgesine gidip Batur Dağı ve Batur Gölü manzarasını tepedeki izleme bölgesinden görüyoruz. Bulutlar arasındaki volkanik Batur Dağı büyüleyici bir manzara sunuyor. Burada biraz durup manzarayı içimize çekiyoruz.

Bir sonraki durağımız ise Bali’nin en büyük ve kutsal tapınağı olan Besakih Tapınağı oluyor. Bu tapınağa girişte ve tapınağın içerisinde sizden para koparmak için türlü oyunlar oynanıyor. Bilet gişesi farklı bir yerde olmasına rağmen, gişe öncesinde size bilet satmaya çalışan yalancı görevliler, siz içeri girdiğinizde tapınağın belli bölgelerinin kapalı olduğunu söyleyip kendilerinden tur almazsanız oraya giremeyeceğinizi belirten rehberler bir yana aslında biletinizi resmi ofisten aldıktan sonra tapınağın her bölgesine rahatlıkla girebiliyorsunuz. Bu büyük tapınak kompleksi şu ana kadar gördüğüm Budist tapınaklarından mimarisi ile farklılık gösteriyor. 14. yüzyılda inşa edildiğine inanılan bu tapınak 22 adet paralel tapınak bölgesinden meydana geliyor. Bali’de gezdiğimiz diğer yerlerde olduğu gibi bu tapınağın renkleri de kontrast oluşturuyor. Üstü yemyeşil yosun toplamış koyu gri taşlar.

Tapınak sonrasında aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkına varıyoruz, öğle yemeği vakti gelmiş bile. Şoförümüz öğle yemeği için bizi Bukit Jambul’a götürüyor. Burada muhteşem bir resort’a giriyoruz. Mekanın adı Mahagiri. Otelin restoranı gördüğüm en etkileyici pirinç tarlası manzaralarından bir tanesine bakıyor. Açık büfe öğlen yemeğimizi bu muazzam manzara karşısında çok büyük keyifle yiyoruz.

Yemek sonrasında programımız da artık bitmek üzere. Günün son durağı Klungkung Sarayı oluyor. Bu yapı 17. yüzyılda inşa edilmiş olsa da 1908 yılında Hollandalıların işgali sonucu büyük bir kısmı yıkıma uğramış. Bugünse yüzen pavilyonu ve adalet mahkemesi salonu ziyaretçilere açık. Nilüfer yaprakları ile süslü yapay bir gölün ortasında bulunan bu bina etrafında birkaç tur atıyoruz, içerisinde yer alan müzeyi geziyoruz. Sonrasında da artık yorgunluk belirtileri gösterirken Ubud’un merkezine geri dönüyoruz. Odaya günbatımına doğru döndüğümüz için akşam yemeğine kadar biraz dinleniyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için yine pirinç tarlalarından bir tanesine bakan bir restorana gidiyoruz. Yemekler bir önceki gece kadar güzel olmasa da atmosferin aşağı kalır yanı yok. Çok geç olmadan da odaya geri dönüyoruz.

27 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01523

Kuta’nın ara sokakları.

DSC01524

DSC01525

Dalgaları ile sörfçüleri çeken Kuta plajı.

DSC01531

Ubud Sarayı’nın içerisinden.

Otel odası o kadar sessiz ki, pencereden gelen cılız ışık uyandırmaya yetmiyor kolay kolay. Öğlene doğru uyanıyoruz. Otelin çıkış saati olan 11’e kadar oda içerisinde oyalanıyoruz. Bugünün amacı adanın kültür başkenti olan, methini çok duyduğum, Kuta’dan çok daha farklı bir ortamı bulunan Ubud’a geçmek. Otelden çıkış yaptıktan sonra karnımızı doyurmak için yol üzerindeki restoranlardan bir tanesine oturuyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz. Sonrasında ana cadde üzerine çıkarak ilk gördüğümüz aracı çeviriyoruz.  Pazarlık sonrasında taksi şoförü bizi Ubud’a 150.000 rupiah’ya götürmeyi kabul ediyor. Bu fiyat dün akşam ki on beş dakikalık Denpasar – Kuta yolculuğuna 100.000 rupiah veren bize, kazık yediğimizi ispatlar nitelikte oluyor.

Ada cazibesi ile ziyaretçileri çekse de, trafiği ile direk yıldırmayı başarıyor. Tek şerit daracık yollar yolcu bekleyen taksilerden, sıkışmış arabalardan, sağdan soldan fırlayan motosikletlerden geçilmiyor. Öyle ki Ubud’a kadar olan 40 km’lik yol iki saate yakın sürüyor. Taksiden iner inmez yanımıza göbekli kel bir amca yanaşıyor, çok iyi bir fiyata yeni açılmış bir otel olduğundan bahsediyor. Ben gezdiğim şehirlerde bu tür yönlendirmeleri sevmesem de bir şekilde bakmaya razı oluyoruz. Biraz yürüyüp ara sokaklarda kayboluyoruz. Sonunda küçük bir kapıdan içeri giriyoruz. Minik avluda kocaman bir Ganesh heykeli bizi selamlıyor. Eski kulübelerin arasından odaların bulunduğu bölgeye varıyoruz. Yemyeşil bir bahçe, balıklarla dolu bir süs havuzu, etrafı camlarla kaplı kocaman yepyeni bir oda, sıcak suyu olan bir küvet, oda içerisinde de çalışan kablosuz internet bağlantısı, sandalye ve masaların yer aldığı sevimli bir veranda… Daha ne isteriz. Hemen konaklamayı kabul ediyoruz. İkram olarak çay ve meyve getiriyorlar bize.

Biraz soluklandıktan sonra tekrar dışarı çıkıyoruz. Bir motosiklet kiralayıp etrafı gezmeyi düşünüyoruz. Şans eseri girdiğimiz bir market aracılığıyla iki günlüğüne kiralayacağımız motosikleti buluyoruz. Sonrasında da adanın karmaşık trafiği arasındaki yerimizi alıyoruz. İlk olarak elimizdeki haritalarda gözüken turist bilgilendirme merkezine gidip ada hakkında biraz bilgi alalım diyoruz. Ama turist bilgilendirme merkezi olarak lanse edilen ofis çok da işe yaramayan haritalarla ve broşürlerle dolu boş bir alan. Turist bilgilendirme merkezinin tam karşısında yer alan Ubud Pazarı’nı geziyoruz biz de. Pazar birbirinin aynısı ürünleri satan tezgahlardan geçilmiyor. Sonrasında motoru buraya park edip etrafta biraz yürüyoruz.

Ubud, Kuta’dan oldukça farklı. Bir iki ana caddesi dışında birbiri içine giren labirent şeklinde ara sokakları var. Ara sokakların her birinde tapınak mı, ev mi, yoksa otel mi olduğunu anlayamadığımız oluşumlar yer alıyor. Evlerin girişlerinde ince işleme Hinduizm öğeleri bulmak, içlerinde kutsal heykellere rastlamak oldukça olağan. Turuncu ve gri süslemeler bölgenin karakterini de belirliyor. Ana sokakları üzerinde şık oteller, butikler, sanat galerileri, atölyeler, cafe’ler, restoranlar ziyaretçilerle dolup taşıyor. O kadar mekanın nasıl olur da aynı anda iş yapabildiğini düşünürken, bir tane bile boş mekana denk gelmiyoruz.

Motosikletle kaybola kaybola sokakları dolandıktan sonra günbatımına yakın odaya geri dönüyoruz. Odada biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için ana yol üzerinde önerilen Three Monkeys isimli mekana gidiyoruz. Bu mekanın arka bölümü muazzam bir pirinç tarlasına bakıyor. Çevresi oteller ve restoranlar ile doluyken, bu pirinç tarlasının varlığı kafa karıştırıcı oluyor. Mekan biraz pahalı olsa da yemekler son derece leziz. Yemek sonrasında aynı sokak üzerinde yer alan Art Cafe’ye oturup bir şeyler içmeye karar veriyoruz. İçeride oturduğumuz iki saat boyunca canlı müziğe ek olarak yağmur da yavaştan etkisini göstermeye başlıyor. Biz yağmur dursun da öyle çıkalım derken, fark ediyoruz ki yağmurun duracağı yok. Biz de kendimizi dışarı atıyoruz. Otele yürüyene kadar sırılsıklam oluyoruz. Odaya girince ilk işimiz kurulanmak oluyor; ama şansımıza sıcak su akmıyor. Ubud’un gecesi gündüzüne göre daha serin. Gece de yağmur sesi arasında sonlanıyor.

Kuala Lumpur, Malezya.

Standard

26 Haziran 2013, Çarşamba.

Sabah uyanıp Çin Mahallesi’nde kahvaltımı yaptıktan sonra çıkış saati olan on ikiye kadar otel içerisinde oyalanıyorum. Özellikle dün geceden yerimi belirlediğim, ana caddeye bakan balkondaki yüksek sandalyelerde oturup insanları izlemek çok hoşuma gidiyor. Şehrin karmaşası ve hareketliliği tepeden daha belli oluyor. Saat on ikiyi gösterdiğinde de Ana ile vedalaşıp havaalanına doğru yola çıkıyorum.

Kuala Lumpur’un merkezinden havaalanına toplu taşıma ile gitmenin en kolay yolu, şehrin göbeğinde yer alan KL Sentral isimli istasyona gidip istasyonun alt katından havaalanına kalkan otobüslere binmek. Üstelik bilet fiyatı da sadece 8 Ringitt. KL Sentral’a gidebilmek içinse Çin Mahallesi’nin yakınlarında bulunan Paser Seni isimli istasyona kadar yürüyorum. Buradan KL Sentral sadece tek durak.

Havaalanı yolu bir saat sürüyor. AirAsia uçaklarının kalktığı düşük bütçe havaalanından aynı akşam için Bali Endonezya’ya uçağım var. Üstelik Cihan da öğleden sonra Osaka’dan Kuala Lumpur’a gelecek ve Endonezya’yı beraber gezeceğiz.

Cihan’ın uçağı rötarlı geliyor. Ben de o sırada havaalanının üç saatlik ücretsiz kablosuz internet bağlantısını sömürüyorum. Cihan ile havaalanında buluşunca da önce karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da uçağımızı beklemeye başlıyoruz. Bu sırada görüşmediğimiz zamanda gezdiğimiz ülkelerden bahsediyoruz.

Bali’ye uçuşumuz üç saatten fazla sürüyor. Bali’ye vardığımızda gümrük işlemleri öncesi bize sürpriz olan 25 USD’lik vize ücretini ödeyip sıraya giriyoruz. Pasaport sırası o kadar uzun ki, bir saatten daha fazla sırada bekliyoruz. Sıra bize geldiğinde vize ücreti fişlerimizi verip bir aylık vizemizi iki dakikadan kısa bir sürede temin ediyoruz. Havaalanından çıktıktan sonra da Bali’nin turistik bölgelerinden biri olan Kuta’ya gitmek için bir taksi ile anlaşıyoruz. Yarım saat içerisinde Kuta’dayız. Ara sokaklardan bir tanesinde bir gece konaklamak için bir otel ayarlıyoruz. Kuta, gecenin bir saati olmasına rağmen kalabalık mekanları, şık barları, otelleri ve restoranları ile dolu dolu.

Karnımızı doyurmak için dışarı çıktığımızda gittiğimiz McDonalds’daki tek ayık da biziz. Bizden başka sarhoş yabancılar bağırarak konuşmalarından, kayık gözlerinden, dönmeyen dillerinden kendilerini iyiden iyiye belli ediyorlar. Yolun hemen diğer kenarında yer alan kumsalda biraz oturuyoruz. Dalgalar o kadar kuvvetli ki, karanlıkta bile etkileri anlaşılıyor. Bu plajın neden sörfçüler arasında favori mekanlardan bir tanesi olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorum. Neredeyse tamamı yollarda geçen uzun bir gün olmuş, çok oyalanmadan odaya geri dönüyoruz.

25 Haziran 2013, Salı.

DSC01509

IMG_8133

Çin Mahallesi’nden manzaralar.

DSC01518

DSC01520

DSC01515

DSC01514

Konakladığım otelin balkonundan görüntüler.

Sabah erkenden uyanıp kahvaltımı yapıp duşumu aldıktan sonra hostelden çıkışımı yapıyorum ve otobüse bineceğim alışveriş merkezlerinin yer aldığı bölgeye kadar yürüyorum. Otobüs yarım saat rötarla geliyor. Son derece rahat geçen otobüs yolculuğu boyunca uyuyorum. Kuala Lumpur’a beş saatlik bir yolculuk sonrasında varıyorum. İki sene önce ziyaret ettiğim bu şehir, hiç de hatırladığım gibi gelmiyor gözüme. Son derece büyük, karışık ve karmaşık bir şehir bu sefer beni karşılayan. Otobüs beni Chinatown yani Çin Mahallesi’ne yürüme mesafesinde bırakıyor. Beş dakikalık bir yürüyüş sonrasında Çin Mahallesi’nin girişinde kendimi buluyorum.

İsmini daha önce rehber kitapta gördüğüm hostellerden bir tanesinin tabelasına rastlamam ile de bir gece konaklayacağım mekanı da bulmuş oluyorum. Eski ve görece döküntü bir binanın içerisinde yer alan odama eşyaları yerleştirdikten sonra Çin Mahallesi’nin etrafını dolanmaya çıkıyorum. Yolda rastladığım tezgahlardan taze meyve ve fıstıklı hamur işi yiyecekler alıyorum. Sonrasında da birbirini kesen kalabalık tezgahlar arasında kayboluyorum. Çin Mahallesi’nin genel rengi her zaman olduğu gibi kırmızı. Etrafta biraz dolanıp ertesi gün Bali’ye olan yolculuğum için ihtiyaçlarımı tamamlıyorum. Yolda uğradığım kliması ve interneti olan otellerden bir tanesinde akşam yemeğimi yedikten sonra da hostelime geri dönüyorum.

Hostelin ana sokağa bakan genişçe bir balkonu bulunuyor. Balkona oturup saatlerce gelen geçeni izliyorum, internette dolanıyorum, bir şeyler okuyorum. Her şehrin gecesi ve gündüzü birbirinden farklı oluyor ya, bu farklılığı izlemek her seferinde hoşuma gidiyor. Bir noktada aynı odada kaldığım Şilili Ana ile muhabbete başlıyorum. O da işinden istifa ettikten sonra Yeni Zelanda’ya çalışma ve tatil vizesi ile gidip bir süre çalışmış. Sonrasında da ülkesine dönmeden önce Güney Asya’yı kısa bir süreliğine ziyaret ediyormuş. Yolculuğumun ilerleyen zamanlarında Şili’yi de ziyaret edeceğimi duyunca çok heyecanlanıyor. Ülkelerimizden, benzerliklerimizden, farklılıklarımızdan bahsediyoruz. Biraz muhabbet ettikten sonra erkenden yataklara dağılıyoruz.

Penang, Malezya.

Standard

24 Haziran 2013, Pazartesi.

DSC01339

DSC01368

DSC01484

DSC01486

DSC01395

DSC01397

DSC01439

DSC01446

DSC01494

DSC01429

DSC01405

DSC01415

DSC01498

DSC01499

DSC01501

DSC01504

DSC01505

Georgetown’ın rengarenk sokakları.

DSC01390

DSC01403

DSC01507

DSC01496

DSC01491

DSC01508

DSC01488

Georgetown’ın rengarenk binalarının mimarisi birbirine çok benziyor.

DSC01375

DSC01378

DSC01442

Georgetown’ın deniz ile buluştuğu iskeleler yerellerin de serinlemek için denize girdikleri mekanlar haline gelmiş.

DSC01451

Sıra sıra yolcu bekleyen tuk-tuk’lar.

DSC01455

Fort Cornwallis.

DSC01476

Georgetown binalarının ince işleme fayansları.

DSC01388

DSC01400

DSC01463

Rengarenk grafitiler Penang duvarlarını süslüyor.

DSC01389

DSC01417

DSC01407

DSC01421

DSC01435

DSC01474

Litvanyalı sanatçı Ernest Zacharevic tarafından çizilen ve şehrin simgesi haline gelen grafitiler.

DSC01399

DSC01462

DSC01467

DSC01346

DSC01412

DSC01487

Demir tellerle hazırlanmış duvar çizimleri Penang’ın geçmişi hakkında ziyaretçilere espiritüel bir dille bilgi veriyor.

Kalabalık odalarda uyumanın en büyük dezavantajı beraber uyuduğunuz insanların uyuma ve uyanma saatlerini seçemediğiniz gibi, nasıl uyuduklarını da etkileyemiyor oluşunuz. Örneğin, alt çapraz yatakta yatan Çinli çocuk gece boyu uyanıyor. Aynı hizada uyuduğum Çinli kız belirli aralıklarla dişlerini gıcırdatıyor. Üstüne alt yatağımda kalan Alman kız sabah çok erken bir saatte kendini odanın dışına kilitlemeyi becerince yaklaşık on dakika boyunca aralıksız kapıyı çalıyor. Zaten en ufak bir sese bile uyanan ben, bölük pörçük bir uyku sonrasında sabah erkenden uyanıyorum. Kahvaltımı otelde yaptıktan sonra dışarı çıkıyorum.

Son derece sıcak ve nemli bir Penang sabahı beni karşılıyor. Sokağın hemen karşısında bulunan taze meyve ve meyve suyu satan tezgahtan muzlu sütlü bir karışım satın alıyorum. Bu içeceği bana bir torbaya geçirdikleri pipet ile veriyorlar. Asya’da birçok yerde gördüğüm poşetle içecek satma Penang’da da çok yaygın. Kafamda belirlediğim rotayı takip ederek Penang sokaklarını geziyorum. Sokakların gündüzü gecesine kıyasla o kadar güzel ve renkli ki, uzun zamandır ilk defa bir şehir beni bu kadar heyecanlandırıyor. Her köşesinde ayrı bir renk, ayrı bir kare, ayrı bir koku var.

Cannon Meydanı’nın bulunduğu bölgeye gidip burada yer alan Budist Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Sonrasında tekrardan ara sokaklar arasında kayboluyorum. Rengarenk duvarlar, duvarları süsleyen resimler, her renkten, her türden evler, iç içe geçmiş hayatlar… Ara sokaklardan bir tanesinde yer alan merdivenin üzerine çıkmış küçük bir çocuğun yer aldığı grafiti ilgimi çekiyor. Sonrasında yol üzerinde gördüğüm turist bilgilendirme ofisinde rastladığım haritalardan bir tanesinde şehrin çeşitli bölgelerine yayılmış aynı sanatçı (Litvanyalı Ernest Zacharevic) tarafından yapılmış çeşitli grafitilerin bulunduğunu ve bu grafitilerin şehrin sembolü haline geldiğini öğreniyorum. Kendime bu grafitileri takip etme amaçlı bir rota çiziyorum. Ara sokaklara yayılmış bu sanat eserlerini arayıp bulana kadar en az iki saatimi harcıyorum.

Yol üzerinde denk geldiğim ve görmek istediğim eski malikanelerden bir tanesi çok yüksek bir fiyat söyleyince, malikaneyi görmek yerine şehrin öbür başında bulunan Victoria Anıtsal Saat Kulesi’ni ve aynı bölgede yer alan parkı ve Fort Cornwallis isimli kaleyi ziyaret ediyorum. Turizm ofisinden aldığım şehrin ünlü yemeklerini ve restoranlarını sıralayan haritayı takip ederek uzun bir günün sonunda karnımı doyurmak üzere yol üzerindeki restoranlardan bir tanesine oturuyorum. Daha çok Hint ve Çin yemeklerinin etkisinin görüldüğü Malezya mutfağında tercihim Hint tatlarına yakın bir yemekten yana oluyor. Yemek sonrasında getirdikleri buzlu devasa tatlı ise bonus niyetine geçiyor.

Yemek sonrasında, karnım doymuş şekilde şehrin alışveriş merkezlerinin yolunu tutuyorum. Turizm ofisinden öğrendiğime göre sonraki gün Kuala Lumpur’a gitmek için biletlerimi bu alışveriş merkezlerinin giriş katından alabilirim. Gittiğim alışveriş merkezi son derece kalabalık ve karışık. Çeşit çeşit mağazaya ek olarak, her köşe başını ayrı bir tezgah dolduruyor. Biletimi ertesi sabaha aldıktan sonra burada çok oyalanmadan hostelime geri dönüyorum.

Güzel bir duşun ardından, odaya yeni gelenlerle biraz muhabbet ediyoruz ve sonrasında da akşam hep beraber yemeğe çıkmaya karar veriyoruz. Bir saat oyalanmanın sonunda kapıda tekrardan bir araya geldiğimizde sekiz kişiyiz. Herkes dünyanın farklı bir köşesinden. Çinlisi, Malayı, İskoçu, Almanı, İngilizi, Güney Korelisi… Hep beraber Penang sokaklarını bir aşağı bir yukarı yürüyüp Malay çocuğun önerdiği restoranı bulmaya çalışıyoruz. Şansımız çok da yaver gitmeyince yol üzerinde rastladığımız bir Çin restoranına giriyoruz. Burası tam bir keşmekeş. Altmış yaş üstü Çinli teyzelerin garson olarak çalıştığı mekanda, Çinli arkadaşlarımızın tercümesi ile yemek siparişi vermeye uğraşıyoruz. Çocukların dediklerine göre, garsonlarla Çince anlaşmak bile mümkün değilken bizim vücut dili ile anlaşma çabalarımız yemek siparişi çabalarımızın bir saat sürmesine neden oluyor.

Muhabbet güzel olunca kimsenin gecikmelerden şikayet ettiği yok. Üstelik restoranın içi de şehrin geri kalanı kadar renkli. Teyzelerden bir tanesi sürdüğü ve üzerinde çeşitli Çin mantılarının bulunduğu tezgah ile her geçişinde bize bir şeyler isteyip istemediğimizi soruyor. Arada bir başka teyze gelip dördüncü kez sipariş verip vermediğimizi soruyor. Yemekler sonunda geldiğinde ve herkes karnını doyurduğunda tekrardan Penang sokaklarına çıkıyoruz. Kimsenin odaya dönesi yok, biz de iki saate yakın sokaklarda dolanıyoruz. Bir noktada Red Garden isimli geniş bir alanda çeşitli yemeklerin sunulduğu ve canlı müziğin bulunduğu bir alana denk geliyoruz da burada gereğinden fazla süslü teyzenin canlı Malay şarkılarını dinliyoruz.

Gece yarısına doğru hostele döndüğümüzde de hostel önünde bulunan masalarda geç saate kadar muhabbet ediyoruz. Hava hafif esintili. Grup kalabalık, herkes de bir süredir yolda olunca muhabbet edecek konular da bitmek bilmiyor.

23 Haziran 2013, Pazar.

Sabah erkenden saatin alarmı ile uyanıyorum. Beni alacak minivan’ın gelmesine on beş dakika var. Hızlıca hazırlanıp otelin kapısının önüne iniyorum. Minivan tam vaktinde geliyor. Aracın şoförü bana oturacağım yeri gösteriyor. Sonrasında araç teker teker yol üzerindeki otelleri dolanarak geri kalan yolcuları topluyor ve bir saat sonunda da yola koyuluyoruz. En başta bu aracın beni Penang, Malezya’ya kadar götüreceğini düşünsem de 4-5 saatlik bir yolculuk sonrasında Malezya sınırına en yakın şehir olan Hat Yai’de duruyoruz. Benimle beraber başka bir yabancıyı da burada indiriyorlar. Yaklaşık bir saate yakın bu minik turizm ofisinde oyalanıyoruz. Ben arada çıkıp sokaklarda birkaç tur atıyorum. Döndüğümde yeni aracımız gelmiş ve beni bekliyor bile. Son derece dolu bu ikinci minivan ile yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Yolculuğumuz sınır geçişleri de dahil altı saate yakın sürüyor. Minivan’e bindiğim andan itibaren önümde oturan minik bir dombik ipad’inin son ses açmış oyun oynuyor. Bir yandan da koltuk arasından yan gözle beni kesiyor. Üstelik her başladığı oyundan çabucak sıkılıp başka bir oyuna geçiyor. Yol boyunca ne çocuğun oyunları bitiyor, ne de ipad’inin şarjı. Ben düşünüyorum da, çocuğun yerinde ben olsam garanti ilk beş dakika içerisinde şansıma bütün elektronik aletlerimin şarjı bitmişti.

Hat Yai’den sınıra ulaştığımızda işlemlerimizi halletmek için sıraya giriyoruz; ama sınırın her iki tarafı da o kadar kalabalık ki. Üstelik minivan şoförü bizi bıraktıktan sonra nerede bekleyeceği konusunda da herhangi bir şey söylemiyor. Ben Tayland’dan çıkış işlemlerimi hallettikten sonra minivan’de gördüğüm insanları bekleyip onları takip ediyorum. Tayland sınırından Malezya sınırına geldiğimizde de aynı prosedürü izliyoruz. Üstelik Malezya sınırındaki işlemler daha çabuk sonuçlanıyor. Sonunda Malezya’dayız.

Malezya’nın karayolları beni oldukça şaşırtıyor. En az üç dört şeritli, son derece düzgün bu yollarda yolculuk hızlı ve rahat devam ediyor. Akşamüzeri “Doğunun İncisi” olarak bilinen, Malezya’nın en çok turist çeken üçüncü şehri olan Penang’a vardığımızda sırasıyla minivan’de olan herkesi inmek istediği yere bırakıyoruz. Tabi ki, ben ve araç içerisinde bulunan diğer yabancı en sona kalıyoruz. Bu sayede Penang’ın Georgetown isimli UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bölgesi dışındaki yerleşim yerlerini de görme fırsatı elde ediyoruz. Minivan şoföründen de bizi ucuz konaklamaların bulunduğu Georgetown içerisinde yer alan Love Lane’de indirmesini rica ediyoruz. Yol başında indikten sonra yan yana dizilmiş üç hosteli sırayla deniyorum ben. Red Inn’de uygun fiyata yer olduğunu duyunca da altı kişilik odalardan bir tanesinden bir adet yatak isteyip yerleşiyorum.

Biraz soluklandıktan sonra hava kararmaya yakınken de Penang sokaklarını keşfe çıkıyorum. Şehre ilk girdiğimde gördüğüm geniş sokaklardan eser yok. Bu küçük, samimi ve rengarenk bölge daha ilk dakikalarında kendisini sevdiriyor bana. Yan yana dizilmiş benzer bir mimariye sahip İngiliz Raj dönemi binaları, her binanın altında aynı sokağın sonuna kadar uzanan koridor oluşturmuş geçitleri, geniş sütunlar altında uyuklayan amcaları, sokaklarını dolduran yemek tezgahları, yerel restoranları… Her bir etken bu şehri rengarenk kılmaya yetiyor. Bir saate yakın, bir aşağı bir yukarı bu eskimiş sokakları geziyorum. Sonrasında da yol üzerindeki restoranlardan bir tanesine oturuyorum. Şansıma “Kadınlar Gecesi” var. Yani içecekler bedava! Karnımı şaşırtıcı derecede leziz yemeklerle doyurduktan sonra odaya geri dönüyorum. Odada bulunan Çinliler ile biraz muhabbet edip soğuk bir duş aldıktan sonra erkenden uyuyorum.

Tayland.

Standard

Tayland: Genel Bilgiler.

Açık söylemek gerekirse Tayland yola çıkmadan önce önyargı ile yaklaştığım ülkelerden bir tanesiydi. Tayland’ı her hayal ettiğimde, Asya’ya giden herkesin o ya da bu şekilde mutlaka uğradığı, her sene çok fazla yabancıyı ağırlayan, adalardan başkentine kadar her şehri gece hayatı ile ün yapmış bir ülke olarak canlanıyordu gözümün önünde. Ah nasıl da yanılmışım.

Bu imgelerin gerçeklik payı olsa da, Güneydoğu Asya’yı gezerken ana merkezsim olarak belirlediğim Tayland, her seferinde geri döndüğüme en sevindiğim ülkelerden bir tanesi oldu. Enfes yemekleri, son derece sıcakkanlı insanı, en kalabalık şehrinde bile yerelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş sokakları, muazzam sarayları, tapınakları, binaları, yolculuk etmeyi kolaylaştıran uygulamaları ile beni korudu, kolladı ve yolculuk boyunca ikinci evimmiş hissini bir şekilde yarattı. Bu anlamda benim için ayrılması en güç ülkelerden bir tanesi olup çıktı.

DSC_0873

Chiang Mai’de.

DSC09260

Chiang Mai’de Cihan ve Emre.

DSC09285

Chiang Mai’de, Muay Thai boks maçını seyrederken, Emre ve Cihan.

DSC09437

Bangkok’ta Cihan ve Erhan akrep yerken.

DSC09489

Apmhawa yüzen markette.

DSC09581

Ayutthaya’da.

DSC00028

Sukhothai’de kiraladığımız motosiklet ile Cihan.

DSC00013

Sukhothai’daki ağaçlar pek bir garip.
DSC09932

DSCN0438

Sukhothai’de.

DSC_0182

Bangkok’ta Çin Mahallesi’nde.

IMG_7967

Koh Tao’da dalış öncesi Engin.

IMG_8024

Koh Phi Phi’de plajdaki barlardan birinde otururken.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Tayland’da gezilecek ve görülecek yerler, yapılacaklar bir türlü bitmiyor. Her bölgesinde ayrı ayrı ilgi çekici şeyler var. Bu nedenle yolculuk ederken sadece birkaç haftalığına gelip aylarca kalan, hatta burada yaşamaya karar veren birçok insanla tanıştım. Ben bir aya yakın kaldığım Tayland’da, ülkenin kuzeyinde de, güneyinde de birçok yeri ziyaret etme fırsatı yakaladım. Ülkeyi hakkıyla gezmek için en az bir ayın ayrılması gerektiğine inanıyorum.

Tayland’ı ziyaret etmek için en ideal dönem Kasım – Şubat arası. Bu dönemde yağış oranı çok az olduğu gibi, sıcaklıklar da çok bunaltıcı olmayacaktır. Temmuz – Ekim arasında başlayan yağmurlu sezondan özellikle kaçınmanızı tavsiye ediyorum, lakin yoğun muson yağışı nedeniyle gezdiğinizden herhangi bir şey anlamayacaksınızdır.

Ben, ülkeyi Nisan – Temmuz arasında gezdim. Yüksek sezonu olmamasının en büyük nedenlerinden bir tanesi havanın son derece sıcak ve nemli olmasıydı. Ülkeden çıkış yaptığım Haziran sonu ve Temmuz ayında muson etkisini öyle bir gösterdi ki, birçok şehirde kapalı mekanlarda yağmur dinsin diye saatlerce beklemek durumunda kaldım.

Vize

Tayland’a giden Türk vatandaşları için vize gerekmiyor. Eğer ülkeye havayolu ile giriş yapıyorsanız otuz günlük, karayolu ile giriş yapıyorsanız da on beş günlük ülkede kalma iznini elde edebiliyorsunuz.

Eğer vizenizi uzatmak istiyorsanız, şehirlerde bulunan gümrük ofislerine giderek bu sorunu çözebilirsiniz. Birçok insan vize uzatmak yerine ülkenin sınıra yakın yerlerinden “visa-run” yapıyor. Yani ülkeden çıkış yapıp yeni vize alıp tekrar girme olayını gerçekleştiriyor; çünkü bu, vizenizi uzatmaktan daha az bir ücrete mal oluyor.

Eğer ülkede vizenizden daha fazla süre kaldınız diyelim, endişelenmeyin gümrük kapılarında kaldığınız süreye bağlı olarak cezanızı öderseniz, başınız derde girmiyor; ama bu ücretlerin ucuz olmadığını belirteyim.

Rota

Tayland’da yolculuğuma Bangkok’tan başladım. Bangkok sonrası Kamboçya ve Laos’u gezdikten sonra ülkeye kuzeyden giriş yaptım. Sonrasında ülkenin kuzeyini ve güneyini gezdim ve ülkenin en güney ucu olan Hat Yai’den Malezya’ya geçtim.

Tayland’da kaldığım 31 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_thailand

26-30.04.2013, Bangkok
14-15.05.2013, Chiang Rai, Chiang Mai
16-20.05.2013, Bangkok
21.05.2013, Ayutthaya
22.05.2013, Lopburi
23.05.2013, Phitsanulok
23-24.05.2013, Sukhothai
25-27.05.2013, Bangkok
11.06.2013, Bangkok
12-16.06.2013, Koh Tao
16-17.06.2013, Koh Phangan
18-19.06.2013, Ao Nang, Krabi
20-21.06.2013, Koh Phi Phi
22.06.2013, Ao Nang
23.06.2013, Hat Yai

Temel olarak Tayland’da görmek istediğim her yeri görmüş olsam da, bir daha gelecek olsaydım eğer adalara sezonunda gidip daha fazla vakit geçirirdim ve ülkenin en kuzeyinde bulunan Myanmar sınırındaki kabileleri ziyaret ederdim.

Ulaşım

Tayland’da ulaşım ağları oldukça gelişmiş. Şehirlerarası yolculuklarda otobüs, tren ve klimalı minivan tercih edebileceğiniz alternatifler olarak karşınıza çıkıyor. Otobüsler genelde eski, (bileti aldığınız otobüs firmasına bağlı olarak değişebiliyor) geriye doğru yatabilen koltuklara sahip ve klimalı. Otobüs biletlerini şehirlerde sık sık rastlayacağınız turizm acentelerinden alabileceğiniz gibi otobüs istasyonlarından direk almanız da mümkün. Bu konuda özellikle aynı otobüs için satılan bilet fiyatlarının farklılık gösterdiğini; bu yüzden almadan önce birkaç yere sormanızın yararlı olacağını belirtmekte fayda var.

Bangkok’tan Kamboçya’ya genelde klimalı minivan’lar ile yolculuk yapılıyor. Bu konuda özellikle uyarmak isterim, Tayland – Kamboçya sınırında her türlü üç kağıt dönüyor. Ben Kamboçya vizesini daha önceden aldığım için bu konuda bir problem yaşamadım. Bangkok’ta Khaosan Yolu’ndan 250 bahta (yani çok ucuza) aldığım, beni Kamboçya’da Siem Reap’a götürecek minivan’ın tamamen bir kazıklama yöntemi olduğunu bilsem de vizemi önceden alarak bu sorunu hallettim. Fakat bindiğim minivan sınıra gelmeden çok önce durdu. Ben vizem olduğunu söyleyince, fazla problem yaratmamam adına beni direk sınır işlemlerini halletmem için gruptan izole edip sınıra götürdüler. Geride kalan yabancıların hepsi normalden fazla ücretler ödeyerek vize hizmetlerini orada bekleyen görevliler “zoruyla” halletmek durumunda kaldılar. Üstelik sonrasında hepsi benim beklediğim sırada tekrardan beklediler.

Bu bölgede sınırı geçtikten sonra da çileler bitmiyor, Kamboçya tarafından Siem Reap’a ulaşmak için sizin paket halinde aldığınız otobüsün çok geç geleceğini söyleyerek sizi farklı bir “turist” otobüs istasyonuna yönlendiriyorlar. (Sınırdan çıkar çıkmaz “free shuttle bus” yani ücretsiz servis yazan minibüsü fark etmişsinizdir, bu minibüs sizi işte bu yerellerin kullanmadığı turist otobüs istasyonuna yönlendiriyor.) Burada da eninde sonunda kişi başı 10 USD’ye yakın ödeyerek taksi kiralıyorsunuz.

Otobüse alternatif olarak Tayland’da her bölgeye tren ile ulaşım da çok kolay. Genelde biletleri önceden ayırtmanıza gerek yok. Tren içerisinde çeşitli sınıflar olsa da, eğer gece treni alacaksanız en uygunu “yataklı” vagonlar olacaktır. Eğer gündüz treni alacaksanız da kısa süreli yolculuklar için “genel” sınıfta yolculuk edebilirsiniz.

Adalara gideceğiniz zaman birleşik otobüs  + feribot biletlerini almanız sizi ekstra masraflardan kurtaracaktır ve daha ucuza gelecektir. Eğer gece yolculuğu yapacaksanız otobüs saatlerine ve nereye kaçta varacağınıza özellikle dikkat etmeniz gerekiyor; lakin benim Koh Tao yolculuğumda otobüs ve feribotum arasında yaklaşık dört saatlik bir dilim vardı. Bu dilim de gece 02:00 – 06:00 arasına denk geldiği için pek tatsızdı.

Şehir içi ulaşıma gelince, özellikle Bangkok için belirtmekte fayda var. Sakın tuk-tuk kullanmayın! En ucuzu hep tuk-tuk’lar gibi gözükse de, Bangkok’taki tuk-tuk’lar fazlasıyla turistik ve gereksiz pahalılar. Devlet tarafından kontrol edilen beyaz plakalı tuk-tuk’lar daha güvenilir olsa da; birden fazla kişiyseniz ve aceleniz varsa klimalı taksilerden şaşmayın. Örneğin Khaosan Yolu ve Silom arasında tuk-tuk’lar en az 400 baht istiyor (pazarlıksız), klimalı taksilerde taksimetreyi açtırmak koşuluyla bu yolu sadece 80-90 baht kadar bir ücrete gidebilirsiniz. Tabi birçok taksici taksimetreyi açmak konusunda ayak direyecektir. Israrcı olun.

Benim Bangkok içerisinde en sevdiğim ulaşım aracı ise yerel otobüsler oldu. Bangkok’ta yerel otobüsleri kullanarak her yere ulaşmak mümkün. Klimalı otobüsler olduğu gibi, klimasız otobüsler de var. Ben bu otobüsleri kullanarak, ülkenin kuzeyindeki otobüs istasyonundan merkeze, Khaosan Yolu’ndan Siam ve Silom’a, havaalanından merkeze yolculuk ettim. Normale göre daha uzun sürse de halkın içerisinde olduğunuz için son derece keyifli. 15 numaralı otobüs Khaosan Yolu üzerinden Siam’dan geçip Silom’a gidiyor. 47 numaralı otobüs ise yine Khaosan Yolu üzerinden Siam’a gidiyor. En çok kullanacağınız otobüsler bu ikisi olacaktır muhtemelen. Otobüs biletleri sadece 6,5 baht. Eğer otobüs içerisinde bilet kesen teyzeler yoksa ücret ödemek zorunda da değilsiniz üstelik.

Bangkok içerisindeki bir diğer alternatifiniz ise Bangkok’u çevreleyen nehir üzerindeki motor taksiler. Bunlar son derece hızlı ve neredeyse Bangkok’taki her turistik noktada bir durakları var. Fiyatları da son derece uygun.

Konaklama

Tayand’da konaklama konusunda kesinlikle sıkıntı çekmeyeceğinize emin olabilirsiniz. Konaklayacağınız yerler için önceden rezervasyon yaptırmanıza gerek yok. Her şehirde her türden ve bütçeden hosteller, oteller ve konukevleri bolca mevcut. Odaların klimalı ya da fanlı, banyosu içinde ya da dışında olmasına bağlı olarak fiyatlar farklılık gösterebiliyor.

Otel ayarlamalarınızda önerebileceğim bir firma ise HRS. Rezervasyonunuzu bu site aracılığıyla ayarladığınız takdirde son derece lüks otellerde çok uygun fiyatlarla konaklayabiliyorsunuz.

http://www.hrs.com.tr/tayland/bangkok/

Benim konakladığım oteller genelde temiz ve banyosu içerisinde bulunan otellerdi.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

3Howw Hostel, Bangkok – 645 THB
Lanna Guesthouse, Chiang Mai – 300 THB (iki kişi konakladık)
Mile Map Hostel, Bangkok – 640 THB (iki kişi konakladık)
Old Palace Resort, Ayutthaya – 800 THB (iki kişi konakladık)
Noom Guesthouse, Lopburi – 300 THB (iki kişi konakladık)
Happy Guesthouse, Sukhothai – 350 THB (iki kişi konakladık)
New My House Guesthouse, Bangkok – 350 THB (iki kişi konakladık)
Rombuttri Village & Inn, Bangkok – 770 THB (iki kişi konakladık)
Ban’s Dive Resort, Koh Tao – 9000 THB (açık deniz dalış lisansı eğitimi ve dört gecelik konaklama dahil, iki kişi konakladık)
Coral Bungalows, Koh Phangan – 200 THB
Baan Suan Resort, Ao Nang – 600 THB (iki kişi konakladık)
P & P House, Koh Phi Phi – 700THB (iki kişi konakladık)
Jonghouse, Koh Phi Phi – 600 THB
Sokothai Guesthouse, Ao Nang – 400 THB

DSC09197

Lanna Guesthouse, Chiang Mai.

DSC09862

Noom Guesthouse, Lopburi.

IMG_7191

Rombuttri Village & Inn, Bangkok.

IMG_7886

Ban’s Dive Resort, Koh Tao.

DSC01320

Coral Bungalows, Koh Phangan.

Yiyecek içecek

Tayland ziyaret ettiğim ülkeler arasında mutfağını en beğendiklerimden bir tanesi oldu. Ne tür bir yemek zevkiniz olursa olsun, bu ülkede aç kalmanız mümkün değil.

Yemeklerde en sık rastlayacağınız ürünler pirinç ve noodle. Her yemekte ve öğünde mutlaka kullanılan pirincin farklı çeşitlerini Tayland’da bulmanız mümkün. Yasemin pirinç, yapışkan pirinç, lapayı andıran sulu pirinç ya da sade pirinç bunlardan bazıları. Aynı çeşitllik noodle’lar için de söz konusu. Farklı noodle’lar arasında pirinç unundan yapılan beyaz noodle’lar, buğday unu ve yumurtadan yapılan sarı noodle’lar, maş fasulyesi nişastası ve su ile yapılan neredeyse şeffaf noodle’lar yer alıyor.

Köriler ve çorbalar en çok tüketilen ürünler arasında bulunuyor. Yeşil, kırmızı ya da aromasında hindistan cevizi suyu ve fıstık bulunan favorim masaman köriyi yanında tavuk ya da domuz etine ek olarak deniz ürünleri ile de tercih edebiliyorsunuz. Köriler genelde sade pirinç ile servis ediliyor.

Çorbalar arasında en meşhuru Thom Yam ya da Dom Yam olarak da bilinen baharatlı ekşi çorba. Genelde deniz ürünleri ile hazırlanıyor.

Wok tavalarda hazırlanan yemeklere “pad” adı veriliyor. En meşhur Tay yemeklerinden biri olan Pad Thai’nin ismi de buradan geliyor. Çeşitli noodle ve sebzeler wok tavalarda pişiriliyor ve üzerine tercihinize göre karides ya da tavuk ekleniyor. Fıstık ya da dilerseniz yumurta ile de ikram ediliyor. Yağda kızartılan Tay yemeklerine ise “tort” adı veriliyor.

Tay mutfağında çeşitli sebzeler ve baharatlarla hazırlanan salatalara da rastlanıyor. Özellikle ekşi mango ve papayadan hazırlanan salatalar çok meşhur. Papaya salatasına “som dam” deniyor ve yeşil papayanın rendelenmesi ve üzerine sarımsak, şeker, yeşil fasulye, domates, limon suyu ile balık sosunun eklenmesi ile hazırlanıyor.

Her yerde taze meyve satan tezgahlara rastlanıyor. Bu tezgahlarda mango, ananas, papaya, karpuz, durian (aman diyeyim!) ve guava (favorim) dilimlenmiş olarak satılıyor. Dilerseniz buzlu meyve içeceklerini de yine benzer şekilde sokakları dolduran büfelerden temin edebiliyorsunuz. Sıcak havalarda bu içecekler hayat kurtarıcı oluyor.

Tatlı olarak özellikle sokaklarda “roti” adı verilen muzlu kreplere rastlanıyor. Bu krepler çikolata, muz ve şekerli süt sosu ile sunuluyor. Hindistancevizli dondurmalar ve mangonun yapışkan pirinç üzerine dilimlenmesi ile hazırlanan tatlılar ise çok yaygın.

Bunlar dışında Tay yemekleri adeta bir cennet. Tek tavsiyem sokaklara çıkın ve deneyin. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

IMG_8062

Tavuklu masaman köri ve sade pirinç.

IMG_6207

Yeşil köri ve pirinç.

DSC00077

Pad Thai hazırlanırken.

DSC09479

Deniz ürünlü thom yam ya da dom yam.

IMG_6774

Papaya salatası.

DSC00121

Bangkok’ta yediğimiz deniz ürünleri.

DSC09482

DSC09504

Amphawa Yüzen Market’de yediğimiz deniz ürünleri.

DSC09273

Balıklı sulu noodle.

DSC01309

Yapışkan pirinçli mango.

DSC00078

Sütlü, hindistan cevizi sulu ve pirinçli tatlı.

DSC00079

Mango steen.

DSC00072

Guava ve papaya.

IMG_6159

IMG_6232

Çeşit çeşit sokak yemekleri.

Ao Nang, Tayland.

Standard

22 Haziran 2013, Cumartesi.

IMG_8056

Koh Phi Phi iskelesinin etrafı uzun kuyruklu botlarla dolu.

IMG_8057

Ao Nang’a gidecek feribotum.

Sabah uyandıktan sonra Matthew ile dünyanın bir başka yerinde karşılaşma umudu ile vedalaşıyoruz. Matthew, şnorkel turu için Koh Phi Phi etrafındaki adalara doğru yola çıkıyor. Ben de kahvaltımı yaptıktan sonra odaya dönüp eşyalarımı topluyorum. Feribotum saat 15:30’da olduğu için her şeyi ağırdan alıyorum.

Şansıma televizyonda arka arkaya Law & Order: SVU bölümlerine denk gelince de bir türlü televizyonun başından kalkamıyorum. Saat 14:30’u gösterirken yavaştan eşyalarımı sırtlanıp iskelenin yolunu tutuyorum. Eğer becerebilirsem amacım aynı gece için beni Penang, Malezya’ya götürecek bir otobüs ayarlamak.

Ao Nang’a olan yol nasıl geçiyor, yine her zamanki gibi uyuklamaktan farkına varamıyorum. İndiğimizde iskeleden bizi karşılayan araçlar bizi dilediğimiz yerlere bırakıyorlar. Ben Ao Nang merkezinde inip turizm firmalarına uğruyorum teker teker. Her birinden aldığım cevap aynı: Penang’a en erken yarın sabah gidebilirim. Ben de yarın sabah en erken saat için “klimalı minivan” biletimi alıyorum.

Sonrasında da yol üzerinde gördüğüm otellerden birine yerleşiyorum. Yağmur yağdığı için sadece karnımı doyurmak üzere dışarı çıkıyorum, sonrasında da odaya dönüp kitap okumaya dalıyorum.