Pa-auk, Myanmar.

Standard

5 Haziran 2013, Çarşamba.

IMG_7730

Tapınakta bulunduğum süre boyunca aralıksız yağmurlar etkisini gösteriyor.

IMG_7738

Tapınağın bulunduğu ormanlık alan.

Gün yine bir öncekine benzer şekilde başlıyor benim için. 3:30’da uyanıyorum. Bu sefer bir önceki günün verdiği deneyimle önceden demir tabak çanağımı mutfak sırasındaki yerine yerleştiriyorum. Sonrasında da gündüz şarkı seansı ve meditasyon oturumu için ana salondaki yerimi alıyorum. Her meditasyon seferi bir öncekine göre daha kolay geçse de benim için, hiçbir şey düşünmeden edemiyorum. Kendi ülkemde olanlar, bir sonraki durağımın neresi olacağı, Amerika kıtasına ne zaman geçeceğim, yok efendim akşama kadar yemek yemeden nasıl geçireceğim, tam çaprazımda yer alan rahibenin meditasyon yapıyordan çok uyukluyor gibi oluşundan tutun da dışarıda yağan yağmura kadar her türlü düşünce kırıntısı ilgimi başka yere çekmeye yetiyor. Üzerine bir önceki gece tüm şiddeti ile başlamış olan adet sancılarım da günü kolay geçirmeme yardımcı olmuyor. Üstelik burada ilaç kullanımı da yasak.

Meditasyon seansları sırasında düşünce akışını bir türlü engelleyemiyorum. Kocaman salonda bulunan tek yabancı benim, etrafa şaşkın şaşkın bakıp gördüklerini ve deneyimlediklerini sindirmeye çalışan tek kişi de benim. İnsanlar burada bu rutini takip ederek ömürlerini geçiriyorlar; ama ben ikinci günümde burada bir hafta kalamayacağıma ikna olmuş durumdayım.

Bütün günüm bir önceki günün ritüellerini tekrar ederek geçiyor. Tek bir farkla, bu sefer her boş vakitte uyuklamak yerine manastır içerisinde yürüyip yürüyerek meditasyon olayını gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Akşam olduğunda hem halimden son derece memnuniyetsizim, hem de artık Türkiye konusunda merakım dayanılmaz bir noktada. Altı gece kalmayı planladığım bu yerden, sadece üç gece konaklayıp ertesi gün çıkış yapmaya karar veriyorum. Aklım ve kalbim bin tane farklı yere bölünmüşken, benim için meditasyon doğru zaman gibi durmuyor. Bir yandan da içimden bastıramadığım iç sesim bu işkenceyi kendime neden yaptığım konusunda sorgulamalarına devam ediyor. Neden tahta yatakta yatıyorum, neden her yerim ağrıyor, neden karnım aç, neden neden neden… derken ertesi sabah manastırdan ayrılma konusunda emin olup uykuya dalıyorum.

4 Haziran 2013, Salı.

IMG_7736

Meditasyon salonlarının bulunduğu bina.

IMG_7733

IMG_7731

Meditasyon salonları.

IMG_7734

Mutfağa uzanan koridor.

Neresinden anlatmaya başlamalıyım çok da emin olamadığım bir gün geçiriyorum. Bir önceki gün bana verdikleri ve manastırda konakladığım süre boyunca takip edeceğim günlük program şu şekilde:

03:30 Uyanma
04:00 – 05:30 Gündüz şarkı okuması ve grup oturumu
05:45 Kahvaltı
07:00 – 07:30 Temizlenme ve kişisel zaman
07:30 – 09:00 Grup oturumu
09:00 – 10:00 Görüşmeler, yürüme meditasyonu ve kişisel zaman
10:10 Öğle yemeği
13:00 – 14:30 Grup oturumu
14:30 – 15:30 Görüşmeler ve yürüme meditasyonu
15:30 – 17:00 Grup oturumu
17:00 – 18:00 Görüşmeler, çalışma ve kişisel zaman
18:00 – 19:30 Akşam şarkı okuması ve grup oturumu
19:30 – 21:00 Dhamma konuşmaları (Burmaca)

Yani son derece yoğun bir programı sıkı sıkıya takip etmem bekleniyor. Son altı aydır çok rahat yataklar da yatmasam da tahta yatakta yatmak kolay kolay alışabileceğim bir şey değil. Gece boyu sürekli uyanıyorum. Sağ kolumun üzerine yatınca sağ kolum acımaya başlıyor, pozisyon değiştiriyorum. Sol kolumun üzerine yatınca sol kolum acıyor, pozisyon değiştiriyorum. Ne olursa olsun iyiki seyahat yastığım benimle en azından kafamı taş gibi yatağa dayamıyorum diye sevinip bir yandan da manastır içerisinde gördüğüm neredeyse belleri iki büklüm olmuş yaşlı teyzelerin bu yataklarda nasıl uyuyabildiğini merak ediyorum.

Ben saatimi sabah 03:30’a kuruyorum. Saat alarmımın yanı sıra bütün manastır bölgesi içerisinde yankılanan gong sesi de manastır sakinlerini uyandırmak için iş başında. Saat dört olduğunda da günün ilk meditasyonu şarkı söyleme ve ilahiler sonrasında başlıyor. Bir buçuk saat kadar süren seans boyunca ne olduğunu ben çok algılayamıyorum. Bir önceki gün görüştüğüm keşişin bana meditasyon konusunda anlattıkları aklıma geliyor. Burada meditasyon iki ana unsur üzerinde yoğunlaşıyor: farkındalık ve konsantrasyon. Teknik olarak öğretilen ise tek şey: nefesine odaklan. Nefes alışının ve verişinin burun deliklerinden girip çıkışından başka bir şeyin aklından geçmesine izin verme ve sadece nefes alıp verişine yoğunlaş!

Ben de nefesime odaklanmaya çalışıyorum ve ilk meditasyon denemem de böylece başlıyor. Benim için en zor olan kısmı oturma pozisyonuna alışmak oluyor. Gece boyunca tahta bir zeminde uyumuş olmamın getirdiği vücut gerginliği ile bir türlü bacaklarım karıncalanmadan sabit duramıyorum. Zaten içimde kurt varmışcasına sürekli hareket etme isteği olan ben, rahat edebileceğim bir pozisyon bulana kadar aradan yarım saat geçiyor.

Bir saat kadar meditasyon salonunda kaldıktan sonra hem kahvaltı çanak çömleğimi hazırlamak, hem de biraz kendime gelmek için uyuklamak adına kulübeme geri dönüyorum. Saatimi tabloda yazılı olan kahvaltı vaktine ayarlayıp biraz kestiriyorum. Uyandığımda kahvaltı servisinin yapıldığı bölgeye gittiğimde prosedürün bu şekilde işlemediğini, sabah meditasyonundan sonra herkesin topluca kahvaltı sırasına girdiğini öğreniyorum. Yine de mutfaktaki görevli rahibe halime acıyor da ilk günüm olduğunu duyunca bana bir tabak dolusu pirinç lapası ve turuncu renkteki sütlü çaylardan veriyor. Ben aldığım yemeklerimle (!) beraber herkesin yaptığı gibi odaya dönüyorum. Odaya girerken yine kendimi belli edip elimdeki boş demir tabağı ikinci katın verandasından düşürüyorum da, bana dönüp bakan herkese sakarlığımla kendimce günaydın demiş oluyorum.

Kahvaltı sonrasında programa göre herkesin konakladığı kuti’yi temizlemesi gerekiyor. Mübarek benim konakladığım yer o kadar kirli ki, en son kim ne zaman, nasıl temizledi örümcek ağlarından dolayı çok anlaşılmıyor. Yine de kolları sıvayıp dezenfeksiyon çalışmasına girişiyorum. Bir saat sonunda kulübem içinde yaşanılabilir bir hale geliyor. Temizlik sonrasında bir sonraki meditasyon seferine kadar uyuyorum ben yine. Normalde bu boşluklarda manastırdakilerden kişisel meditasyona devam etmeleri bekleniyor; ama alışmamış bünyelerde tabi ki işler bu şekilde yürümüyor.

Uyandığımda bir buçuk saatlik bir meditasyon seansı beni bekliyor. Bu seans bir öncekine göre daha kolay geçiyor benim için. Oturma pozisyonu konusunda daha rahat olsam da bir türlü etrafta uçuşan kara sineklere ve aklımda uçuşan düşüncelere hakim olamıyorum. Hiçbir şey düşünmeden bırakın bir buçuk saat geçirmeyi, bir buçuk dakika bile geçiremiyorum. Öğlen meditasyonu sonrasında topluca öğle yemeği alınması için sıraya giriliyor. Ben bu sırada fark ediyorum herkesin önceden demir tabak çanaklarını mutfağa uzanan koridor kenarındaki duvarlara dizdiğini. Gidip bir koşu kendi tabak çanağımı alıyorum ve sırada uygun bir yere giriyorum. Tam mutfağa yaklaşmışken görevli rahibelerden biri gelip yanlış yerde beklediğimi, yabancı yogi’lerin en arkada rahibelerden sonra yemek aldıklarını belirtiyor. Ben de sıranın en arkasına geçiyorum, içimden “Zamanla öğreneceksin Anıl.” diyerek. Yemek sırası bana geldiğinde karşılaştığım çeşit çeşit yemek beni son derece şaşırtıyor. Yemekler çeşitliliklerinin yanı sıra, lezzetleri ile de benden geçer not alıyorlar.

Kulübemde karnımı doyurduktan sonra bir sonraki meditasyon seansına kadar üç saatlik bir boşluk oluyor, ben bu sırada yine biraz uyuyorum. Bir yandan da bu işlerin böyle yürümediğinden emin, ilk günüm diye kendime biraz alışma süresi tanıyorum. Öğleden sonra dört meditasyon seferi daha beni bekliyor. Her meditasyon seansından sonra bir saatlik bir boşluk bulunuyor. Meditasyon gruplarına katılıp bir yandan kendi çapımda meditasyon denemeleri yaparken, birer saatlik boşluklarda da meditasyon salonundan yüz metre uzakta yer alan kulübeme geçip dinleniyorum.

Bu arada öğlen 10 civarında yenilen öğlen yemeğinden sonra herhangi bir katı yiyecek ya da şekerli içecek tüketimi yasak. Bu manastırda hedeflenen her ihtiyacın minimum şekilde kaşılanması ve meditasyona bu şekilde yoğunlaşılması. Böylece dünyevi zevklerden arınılabileceğina inanılıyor. Zaten bu nedenle bana girişte verilen bilgilendirmede parfüm, makyaj ürünleri, takılar, herhangi bir yüksek ve rahat koltuk ve yatakta oturmak gibi şeyler yasak olarak belirtiliyor.

Manastırdaki ilk günüm akşam saat 19:30’da sona eriyor. Ben kulübeme çekildiğimde meditasyon salonundan Burmaca Dhamma konuşmalarının yankıları yükseliyor. Benim için fazlasıyla sıra dışı bir gün olmuş. Bu nedenle erkenden tahta yatağımda yerimi alıyorum.

3 Haziran 2013, Pazartesi.

IMG_7720

Pa-auk’a uzanan yolda gökyüzündeki bulutlar tarlalara yansırken.

DSC01071

Orman içerisinde yer alan manastıra uzanan yolda yağmur altında yürürken.

DSC01074

Bana tahsis edilen “kuti” olarak anılan tahta kulübe.

Sabah 3’e doğru mola verdiğimiz yerde bulduğum kablosuz internet sonucunda Türkiye’de Gezi Parkı olaylarının iyice kızıştığını öğreniyorum. Yolun Yangon’a kadar olan kısmı tatsız geçiyor benim için. Otobüs son derece rahat olmasına rağmen bir türlü uyuyamıyorum. Aklım ailemde, arkadaşlarımda ve ülkemde. Yangon’a sabah 6’da varıyoruz. Ben otobüsten iner inmez, beni bir sonraki durağım olan Mawlamyine’ye götürecek başka bir otobüs aramaya koyuluyorum. Şansıma istasyonun diğer başında saat 7’de kalkacak bir otobüs buluyorum. Biletimi alıp beni Pa-auk Tawya olarak bilinen Orman Manastırı’nda indirmeleri gerektiği konusunda sıkı sıkı tembih ediyorum.

Pa-auk Tawya, 1926 yılında kurulmuş Theravada geleneğinden meditasyon öğreten ve uygulayan bir orman manastırı. Myanmar’daki en büyük meditasyon manastırlarından bir tanesi. Üstelik yabancılara karşı da son derece misafirperver. İnternetten manastır hakkında okuduğum yorumlar, manastırın kendi internet sitesinden (www.paaukforestmonastery.org) edindiğim bilgiler, hayatımda daha önce hiç meditasyon denememiş olsam da burada en azından birkaç gün geçirmem konusunda beni ikna etmeye yetiyor.

Otobüsüm 7 yerine 8’de kalkıyor tüm cümbüşü ile. Tıklım tıkış otobüste sürekli bir aksiyon. Sürekli birileri inip birileri biniyor, sürekli bir yerlerde duruyoruz, sürekli otobüsün sağı solu bozuluyor da alet edavatlar çıkarılıyor. Otobüsün ön bölgesinde bulunan ne işe yaradığını çok da anlamadığım dört kişilik erkek grubu sürekli ağızlarını turuncuya boyayan betel cevizi ile sağa sola tükürüyorlar. Televizyonda gösterilen enteresan Myanmar şovlarından hiçbir şey anlamasam da son ses açık oldukları için dikkatimi başka yere çeviremiyorum. Derken yol bu şekilde yedi saat sürüyor ve beni muhteşem manzaralar arasından saat üç gibi Pa-auk Orman Manastırı’nın önünde bırakıyorlar.

Manastırın olduğu ormanlık bölgeye girerken yoğun bir yağmur da etkisini gösteriyor. Manastıra uzanan bu yolda ilerlerken ne yapacağımdan, ne yapmak istediğimden çok da emin değilim. Hala tedirginliklerim ve girip girmeme konusunda endişelerim mevcut.

Başvurmak isteyen kadınlar girişteki manastıra, erkekler ise en üstteki manastıra başvuru yapabiliyorlar. Ben içeri girdiğimde kalabalık bir kadın rahibe grubu bana elleri ile ofisi işaret ediyor. Ayakkabılarımı çıkarıp ofisin olduğu bölgeye kadar uzanan yeşil halıları takip ediyorum. Burada “yabancı yogi” başvurularını alan bir görevli bulunuyor. Karşısına oturuyorum, derdimi anlatıyorum, herkes bana bakıyor. 5-6 gün kalmak istediğimi söylüyorum, ilgili evrakları dolduruyorum.

Bana kuralların yazılı olduğu kağıtları okutuyorlar. İki adet beyaz gömlek ve kahverengi şal veriyorlar. Demir kaşık, kase, tabak ve bardaktan oluşan yemek takımını, meditasyon hakkındaki kitapçıkları da elime tutuşturup konaklayacağım odayı (kuti olarak anılan tahta kulübeler) göstermek üzere meditasyon salonun karşısındaki küçük kulübelere götürüyorlar. Banyosu ve mutfağı da içerisinde bulunan genişçe bir kulübe konaklamam için bana tahsis ediliyor. Son derece basit ve sade döşenmiş bu kulübede tahtadan bir yatak, üzerine serilmiş bir adet hasır örtü, iki adet sehpa ve bir adet vantilatör bulunuyor. Burada biraz dinlenmemi sonrasında da ofise gelmemi söylüyor görevli rahibe.

Ben dinlenip ofise gittiğimde beni görüşmelerin yapıldığı diğer salona alıyorlar. Burada benden başka diğer yabancı adaylar var. Bir Koreli, bir Vietnamlı, bir de Tayvanlı. Koreli Gyeong ile muhabbete başlıyoruz. Dört haftadır buradaymış, bir haftası daha varmış, aslen bilgisayar mühendisiymiş Seoul’da ve ara vermiş. Bana en başta otur diyorlar da gidip baş köşedeki koltuklara oturuyorum. Sonrasında uyarıyorlar meğersem onlar bizimle görüşmeleri yapacak keşişlerin koltuklarıymış. Yere oturmam gerekiyormuş. Buradaki salonu hep beraber temizledikten sonra saat 5 olunca yerlere oturuyoruz ve içeri üç adet keşiş giriyor. Bu keşişlere önce diş macunu, içecek gibi basit ikramlar sunuluyor.

Görüşmeler başladığında ortada yer alan keşiş benimle konuşmaya başlıyor. Budizm hakkında daha önce bir şey okuyup okumadığımı, meditasyon yapıp yapmadığımı soruyor. İkisine de cevabım hayır olunca bana kısaca özet geçiyor. Budizmin temel ilkelerinden giriyor, meditasyon nasıl yapılırdan çıkıyor.

Sonrasında odalarımıza dönüyoruz. Ben biraz dinlendikten sonra akşam 7’de başlayacak akşam changting yani şarkı okuma kısmını dinlemek üzere ana meditasyon salonunun bulunduğu bölgeye gidiyorum. Burada çok genişçe iki katlı bir salon yer alıyor. Bu salonun her iki katında da gün içerisinde meditasyon yapılıyor. Bütün salon boyunca koza halinde etrafı dolduran renkli sineklikler bulunuyor. Meditasyon yapanlar bunun içerisine giriyorlar. Ortada da büyükçene bir meditasyon yapan Buddha heykeli yer alıyor. Yarım saat kadar şarkı söyleyenleri ve ilahi okuyanları dinledikten sonra odama geri dönüyorum. Lakin bu manastırda gün saat 3.30’da başlıyor!

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s