İnle Gölü, Myanmar.

Standard

2 Haziran 2013, Pazar.

DSC00657

DSC00677

İnle Gölü Manzaraları.

DSC00716

DSC00719

DSC00723

DSC00727

DSC00738

DSC00752

DSC00757

Pazardan görüntüler.

DSC00787

Nilüfer çiçeğinin sapından elde edilen iplikler.

DSC00823

Inle bölgesi tekstil anlamında da gelişmiş.

DSC00907

DSC00913

DSC00916

IMG_7691

IMG_7694

IMG_7696

IMG_7697

IMG_7703

IMG_7710

IMG_7712

Gölden manzaralar.

DSC00928

DSC00934

DSC00942

DSC00949

Çömleçilikle uğraşan kasabadan görüntüler.

DSC00951

DSC00952

DSC00953

Inle Gölü’nün güzel çocukları.

Sabah 6’da uyanıyorum. Bay Win de söz verdiği üzere saat 6.30’da beni almak üzere otelin girişinde bekliyor. Beraber teknelerin yer aldığı limana kadar yürüyoruz. Bu sırada Bay Win sadece bizim bulunduğumuz sokağın yürüdüğümüz yüz metrelik kısmındaki inşaatları işaret ediyor bana. Bunlar yeni yapılan otellermiş. Geçen sene turist sayısının patlama yapması ile otel talebi bir anda o kadar artmış ki, bölgedeki oteller bunu karşılayamaz olmuş. Öyle ki misafirlerin birçoğu tapınaklarda konaklamak zorunda kalmışlar ve sonrasında da sayısız otel inşası başlamış.

Tekneye binmemizle Inle Gölü’ne uzanan nehir üzerindeki yolculuğumuz da başlamış oluyor. Hava kapalı ve bulutlar tüm griliği ile gökyüzünü kaplıyorlar. İlk durağımız Phaung Daw Oo isimli pagodanın yamacına kurulmuş yerel pazar oluyor. Inle Gölü’nün etrafına kurulan pazarların yerleri sürekli değişiyor, bu pazar da ayın sadece belli günleri açık oluyor. Pazara girerken Bay Win bana bölge halkı hakkında bilgi veriyor. Pazar içerisinde sigara, meyve sebze, balık, çiçek, et, çeşitli kızartılmış yiyecekler, kuruyemiş, baharat satan onlarca kadın ve adama denk geliyoruz. Her birinin farklı kıyafetleri var. Bay Win bana kıyafetlerine göre gelen insanların hangi bölgeden geldiklerini ve o bölgenin özelliklerini anlatıyor. Pazar sabahın çok erken bir saati olmasına rağmen o kadar hareketli ve renkli ki, ben de kendimi kaybediveriyorum kalabalığın arasında. Pazarın sonuna doğru kurulmuş minik bir berber dükkanında saçını kestiren kalabalığı izlemeye dalıyorum. Sonrasında da aynı bölgede taze balık satanları inceliyorum. Balıklar o kadar taze ki oldukları yerde zıplayıp duruyorlar. Hatta yeni tezgah açanlardan biri kovasından çıkardığı canlı balıkların kafalarını eli ile kırarak tezgahına diziyor. Bu cümbüş arasında ilerliyoruz. Ben çevremdeki onca rengi sindirmeye çalışıyorum. Bay Win de, ben de henüz kahvaltı yapmadığımız için pazarın diğer köşesinde yer alan ufak restoranların yolunu tutuyoruz. Burada yerel kızartmalardan bir tabak söylüyoruz, aynı zamanda turuncu renkteki sütlü şekerli çayımız da geliyor. Bay Win bu sırada pazara gelenlerin birçoğunun gölün çok uzak bölgelerinden geldiğini anlatıyor. Bazılarının da sadece buradaki yemeklerden yemek için geldiğini, çünkü kendi bölgelerinde bunları bulamayacaklarından bahsediyor.

Pazardan çıktıktan sonraki durağımız pazarın yanı başında bulunan pagoda oluyor. Burası Myanmar’ın en kutsal üç tapınağından birisi olarak kabul ediliyor. Pagoda içerisinde ve etrafında bir tur attıktan sonra tekrardan yola koyuluyoruz. Balıkçıları, teknelerle aldıkları veya satacakları ürünleri taşıyanları, Myanmar’lı turistleri, yabancı turistleri geçiyoruz. Bay Win, bana Inle bölgesinin domateslerinin çok meşhur olduğunu bu yüzden teknelerin çoğunun Myanmar’ın farklı bölgelerine taşımak üzere domates gönderdiğini anlatıyor. Hakikaten birçok tekneyi çuval çuval domates taşırken görüyoruz. Buradan nilüfer yapraklarından ip elde edilip kıyafetlerin dokunduğu genişçe bir tesise gidiyoruz. Bu tesis son derece turistik olmasına rağmen, hiçbir şey alma niyetinde olmasam da bana sırasıyla nilüferlerden nasıl ip elde edildiğini, bu iplerin nasıl güçlendirildiğini ve dokumaya hazır hale getirildiğini anlatıyorlar. Sonrasında da bana tesisin iç kısımlarında yer alan dokuma tezgahlarının olduğu katları gezdiriyorlar. Nilüfer tarlalarını gösteriyorlar. Bu sırada öyle bir yağmur patlak veriyor ki biz bir saat kadar burada sığınmak zorunda kalıyoruz, sanki gök çatlıyor. Biz beklerken çay ikram ediyorlar. Yağmur yavaşladığında biz de tekrardan yola koyuluyoruz.

İlk durağımız gölün batı kısmı oluyor, burada çömlekçilik yapan köyleri ziyaret ediyoruz. Bay Win, bana burada 5.30da kurulup 10.30da biten pazarın kalıntılarını gösteriyor. Burada geldikleri kasabaya geri dönmek için teknelerini bekleyen, tezgahlarını kapamış kadınları görüyoruz. Bay Win, bu kadınların geldikleri kasabaya geri dönebilmeleri için tekne ile kasabalarına yakın olan kıyıya gittikten sonra iki saate yakın yürüdüklerini anlatıyor. Bu nedenle birçoğu sabaha karşı yola çıkıyorlarmış tezgahları kurabilmek için. Çömlek yapan kasabaya vardığımızda neredeyse her evin bir adet çömlek atölyesi olduğunu fark ediyorum. Çömlekler çok büyük olduğu için genelde almak isteyenler bu kasabaya doğrudan geliyorlarmış.  Çömlek yapan kadınları, adamları izliyoruz, bunları sakladıkları kum içine oluşturdukları fırınları görüyoruz. Yağmur bu sırada iyice durmuş ve güneş de yüzünü göstermiş durumda. Geri dönüş yolunda 2000 yıllık pagodaya uğruyoruz. Ama pagoda kotamı Bagan’da doldurduğum için ben sadece uzaktan bakmakla yetiniyorum, içerisine doğru uzanan yolu yürümek istemiyorum.

Sonrasında pirinç noodle üreten kasabaları ziyaret ediyoruz, buradan balıkçıların köylerine uğruyoruz. Bütün köyler ve kasabalar su üzerinde yer alıyor. Su seviyesinin şu anda çok düşük olduğunu ve her sene giderek azaldığından bahsediyor Bay Win. Bay Win’in anlattığına göre Myanmar’da üç mevsim varmış: yaz, kış, yağmurlu sezon. Biz de yağmurlu sezona yavaş yavaş giriyormuşuz. Buradan sonraki durağımız tütün saranların bulunduğu başka turistik bir yer oluyor. Tütünleri incecik elleri ile saran kızları izliyorum, sigara içmesem de bana ikram ettikleri son derece hafif sigaranın tadına bakıyorum.

Bir sonraki durağımız yemek yemek için yol üzerinde bir restoran oluyor. Ben hızlıca kızarmış makarna istiyorum. Sonrasında da gümüş işlemeciliği ile meşhur bir başka yere uğruyoruz. Bana burada gümüşü nasıl aldıklarını, nasıl işlediklerini, gümüşü diğer metallerden ayırt etmek için ne yapmak gerektiğini anlatıyorlar.  Buradan çıktığımızda saat çoktan 14:00 olmuş ve biz 7-8 saate yakındır su üzerindeyiz.

Son durağımız olan su üzerindeki tarlalara doğru yola çıkıyoruz. Su üzerine kurulu domates tarlalarını görüyoruz, sonrasında da yavaş yavaş Nyeugshwe’ye doğru yola koyuluyoruz. Yolda gördüğümüz geleneksel balıkçıların orada ben fotoğraf çekebileyim diye yavaşlıyoruz. Bu balıkçılar ayakları ile kürekleri pedal şeklinde kullanıyorlar balıkları korkutmamak adına. 15:00 gibi otele varıyorum. İnterneti açmamla Türkiye’deki haberleri daha kızışmış bulmam bir oluyor. 2-3 saate yakın ne bulursam okuyorum. Bu sırada Amerikalı Ben geliyor, onunla biraz Türkiye hakkında muhabbet ediyoruz. Bir arkadaşının da şu anda İstanbul’da olduğundan bahsediyor. Sonrasında ben karnımı doyurmak için şehrin merkezine yürüyorum, zaten biraz sakinleşmem için de yürümem gerekiyor. Bu sırada şehrin merkezinde yer alan pazarı da geziyorum. Dönüş yolunda bir süre internete bakmamamın daha iyi olacağına kanaat getiriyorum, lakin gece bunun yüzünden uyuyamaz hale geliyorum.

Saat 18.30 olunca beni almak üzere küçük bir kamyonet geliyor, beni alıp şehir merkezinde bekleyen otobüse bırakıyor. Bu otobüs VIP otobüs olarak anılan otobüslerden. Yani son derece rahat koltukları, bir tarafta ikili bir tarafta tekli şekilde dizilmiş. Koltuklar geniş ve en geriye kadar yatabiliyor. Otobüse bindiğimde aynı hizada oturan keşiş grubu benimle muhabbete başlıyor. Onların bulunduğu şehirde çok turist olmuyormuş, beni görmeleri de İngilizcelerini pratik yapmaları için onlara bir fırsat vermiş. Bir saat kadar muhabbet ettikten sonra havanın kararmasının da etkisiyle çok rahat bir uykuya dalıyorum.

1 Haziran 2013, Cumartesi.

Sabah 7’de uyanıp hızlı hızlı kahvaltımı yapıyorum. Beni Inle Gölü’nün bulunduğu bölgeye götürecek olan otobüs saat 7.30’da almaya gelecek. Yol tahminen sekiz saat sürüyor. Araç bir on dakika rötarla otelin önüne ulaşıyor. Ben en arka koltuğun cam kenarında oturduğum için görece rahatım diye sevinirken, duraklarda sürekli insan ala ala, en arkada baya kalabalık bir ekip oluyoruz. Bu ekibin bir kısmı biz yola çıktıktan iki saat sonra iniyor da ben de başımı yan koltuğa koyup yolun geri kalan neredeyse altı saati boyunca deliksiz uyuyorum.

Bu arada mola yerinde tanıştığım İngiliz bir kız, rehber kitapta yer alan bütün otellere e-posta gönderdiğini, hepsinin dolu olduğunu, bu nedenle çok endişelendiğini anlatıyor bana. Ben de bir şekilde bir yerlerde konaklama bulacağımıza inandığımı söylüyorum. Sonrasında o kendi otobüsüne biniyor, ben kendi otobüsüme biniyorum. Yolun geri kalanı o kadar virajlı ki, zaten uyumazsam sağ çıkmama imkan yok. Yarım açık gözlerle izlediğim yemyeşil manzaralardan dağları inip çıkıyoruz.

Inle Gölü’ne en yakın olan yerleşim merkezi Nyeaungshwe’ye herhangi bir araç değiştirmeden varıyoruz. Vardığımızda yine tuktuk şoförleri üzerimize atlıyor. Yeni bir şehre varmanın en kötü taraflarından biri bu, genelde nerede olduğunuz konusunda pek bir fikriniz olmuyor. Ben otobüs durağındaki görevliden aslında şehrin merkezinde olduğumuzu ve her yere yürüyerek gidebileceğimizi öğreniyorum. Otobüste beraber yolculuk yaptığım Amerikalı Ben de benim peşime takılıyor. O çoktan rezervasyonunu yaptırmış, ben de onunla aynı mekanı denemeye karar veriyorum. On dakika kadar yürüdükten sonra sonunda Aquarius Inn isimli mekana geliyoruz. Çok güzel bir bahçeye açılan bu sevimli konukevinde şansıma tek bir oda kalmış. Banyo ve tuvalet dışarıda olsa da odanın fiyatı çok uygun ve oda da son derece sevimli. Üstelik kablosuz internet bağlantısı da var. Gelir gelmez işlemlerimiz yaptırıyoruz, ücretleri ödüyoruz, bahçesinde biraz soluklanırken bize meyve, bisküvi ve çay ikram ediyorlar.

Sonrasında Ben dinlenmek için odaya çekiliyor, ben de bu görece küçük şehri keşfe çıkıyorum. Yolda bir pastanede karnımı doyuruyorum. Sonrasında bir sonraki gece için Yangon’a “VIP” gece otobüsünden bilet alıyorum. Ara sokaklarda yürüye yürüye önce oyun sahasını, arından Demokrasi Anıtı’nı görüyorum. Demokrasinin d’sinden bile söz etmenin çok da mümkün olmadığı bu ülkede, neredeyse her şehirde karşıma çıkan demokrasi anıtları çok ironik geliyor bana. Şehir turunu bitirip otele geri dönerken bir motosikletli amca yanıma yaklaşıyor ve yarın için herhangi bir tekne ayarlayıp ayarlamadığımı soruyor. Amcanın uzattığı hatıra defterine bakınca ikna olup yarın Inle Gölü turunu onunla beraber yapmaya karar veriyorum. Bay Win isimli bu amca ile sabah 6.30’da beni alması konusunda anlaşıyoruz ve ben hava kararmadan odama geri dönüyorum.

Sonrasında da gece yarısına kadar bilgisayar başından ayrılamıyorum. Türkiye’den aldığım haberler o kadar üzücü ki, arkadaşlarım ve sevdiklerim için endişelenmeden edemiyorum. Bir ara ilk uçağa atlayıp dönesim geliyor. Birkaç kişiyle konuşunca onlar bu fikrimden vazgeçiriyorlar beni. Gece yarısını biraz geçe internetin kesilmesi ile beraber ben de yatağıma dönüyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s