Mandalay, Myanmar.

Standard

30 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC00428

Mandalay kale duvarlarını genişçe bir hendek çevreliyor.

DSC00430

Mandalay sokakları.

DSC00438

DSC00439

DSC00441

DSC00442

DSC00443

DSC00452

Altın Saray Manastırı.

DSC00456

DSC00463
Atumashi Manastırı.

DSC00473

DSC00480

DSC00488

DSC00490

Sandamuni Paya.

DSC00491

DSC00492

DSC00500

DSC00506

Dünyanın en büyük kitabı olarak da anılan bu tapınakta mermer yazıtların üzerinde Budist öğretileri yazılı olarak bulunuyor.

DSC00508

Mandalay Tepesi.

DSC00512

DSC00514

DSC00519

DSC00521

DSC00522

DSC00524

DSC00536

Mandalay Sarayı’ndan manzaralar.

DSC00548

Mandalay sokaklarında rahibeler bağış toplamak için sokakları geziyorlar.

DSC00547

Mandalay tren istasyonu.

DSC00552

Tren istasyonundaki bu kadınlar kocaman tencereleri kafalarının üzerinde taşıyorlar.

Havanın hafiften aydınlanması ile tren bir istasyonda duruyor. Dururken yaşadığımız sarsıntının etkisi ile uyanıyorum, saate bakıyorum 05:30. Bir an nerede olduğumuzu algılayamıyorum. Lenslerim gözüme yapışmış. Ovuştura ovuştura normal görüş açımı tekrar kazanmaya çalışıyorum. Bu sırada yan yataktaki görevli de uyanıyor. “Mandalay’e gelmişiz” diyor. Eşyalarımı acele acele topladığımı görünce, acele etmeme gerek olmadığını, trenin daha burada bir süre bekleyeceğini söylüyor.

Mandalay’e inanılmaz sıcak bir perşembe sabahının köründe varıyorum böylece. Şehri ne kadarda gezerim, akşamına konaklar mıyım hiçbir fikrim yok. Kendimi eşyalarımla beraber tren istasyonundan dışarı atmamla taksi şoförlerinin ve konaklama ayarlamak isteyenlerin üzerime atlaması bir oluyor. Onların görüş alanından uzaklaşıp haritaya bakıyorum, neredeyim ne yapayım. Şehrin görülecek yerlerinin bulunduğu Mandalay Kalesi üzerinden Mandalay Tepesi tarafına, yani kuzeye gitmeye karar veriyorum ve başlıyorum yürümeye. Yaklaşık yarım saat kırk beş dakika kadar yürüdükten sonra bu şehrin yürüyerek bitmeyeceğini algılıyorum; çünkü o kadar yürümeme rağmen hala Mandalay Kalesi’nin etrafını saran kale duvarlarının sadece bir duvarını bile yarılayamamışım. Ben de şehir merkezine dönüp bir bisiklet kiralayarak yoluma devam etmeye karar veriyorum. Geldiğim bütün yolu geri yürüyorum. Şehir merkezinde gördüğüm bisiklet kiralayan yerlerden bir tanesine girip bisiklet istediğimi söylüyorum. Kadın nerede konakladığımı söylüyor, konaklamadığımı belirtiyorum. Oldukça şüpheli gözükmüş olacağım ki kadın pasaportumu tutmak istediğini söylüyor, problem olmayacağını ifade ettikten sonra çantamı da bırakıp bırakamayacağımı soruyorum. Küçücük çantam o kadar ağır ki, kadın bu sefer de çantanın neden o kadar ağır olduğu konusunda huylanıyor. Etrafı bombalamayacağıma dair kadını ikna ettikten sonra paslanmış ve tahta kadar sert bir seleye sahip olan sepetli bisikletimi alıp tekrardan şehrin kuzeyine doğru yola çıkıyorum.

Mandalay Kalesi’ni ve kaleyi çevreleyen kale duvarlarını geçtikten sonra ara sokaklara girip Shwe Nandaw Kyaung (Golden Palace Monastery) yani Altın Saray Manastırı’nı ziyaret ediyorum. Buraya girerken Mandalay’de yer alan diğer turistik yapıları da kapsayan 10 dolarlık bir giriş kartı satın alıyorum. Bu manastır aslen Amarapura’daki saray kompleksinin bir parçasıyken Kral Mindon’un ölümüyle buradan Mandalay’e taşınmış. Kral Mindon’un yatak odası iken, kralın son nefesini bu odada vermesi üzerine, yerine geçen oğlu Kral Thihaw, bu odayı yıktırıp, odanın materyallerinden bu manastırı yaptırmış. Bu manastırın bu kadar önemli olmasının bir nedeni de Mart 1945’te Kraliyet Sarayı’nın yıkımından sonra günümüze ulaşmış saraya ait tek yapı olması. Daha sonrasında bu manastırın hemen yakınlarında yer alan Atumashi Manastırı’nı geziyorum. 1877 yılında tamamlanmış bu manastır Mandalay’deki dini yapıların en büyüğü olarak biliniyor.

Sonrasında tekrardan bisikletime atlayıp Mandalay Tepesi’nin yamacında yer alan tapınaklara doğru yöneliyorum. İlk ziyaret ettiğim tapınak Kuthodaw Paya oluyor. Mandalay’de yer alan birçok tarihi yapı gibi bu tapınak da Kral Mindon tarafından 1879 yılında inşa edilmiş. Bu tapınak aynı zamanda “dünyanın en büyük kitabı” olarak da anılıyor. Bunun nedeni de tapınak içerisinde yer alan 729 mermer taş kalıbın üzerinde Budist Tripitaka Cannon’unun tekrardan anlatılıyor olması. Birbiri ardına dizilmiş beyaz kuleciklerin bu mermer kalıplara ev sahipliği yaptığı tapınak görülmeye değer. Bu tapınağın çok yakınında yer alan Sandamuni Paya’da da benzer şekilde beyaz kuleciklerin içerisindeki mermer taşlarda Budist öğretileri yer alıyor. Üstelik bu tapınakta toplamda 1774 mermer taşın üzerinde Buddha’nın Sutta Vinaya Abhidhamma yorumları bulunuyor.

Tapınaklar sonrasında her ne kadar Mandalay Tepesi’ne çıkmayı çok istesem de o enerjiyi vücudumda bulamadığımdan ve aynı gece tekrardan trene binme planları yaptığımdan tepeye uzaktan uzaktan bakıp Mandalay Kalesi’ni ve Mandalay Sarayı’nı ziyaret için bisikletime atlıyorum. Beyaz kale duvarlarını bir hendek çevreliyor. Kale duvarlarından içeri girdiğinizde de genişçe bir yoldan içinde bulunduğunuz kare kalenin tam merkezinde yer alan saraya yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Siz yürürken sizi kalenin bulunduğu bir kilometrelik yolu motosikletleri ile belli bir ücret karşılığında taşımayı öneren insanlara rastlamanız ihtimaller dahilinde. Saray ise ne yazık ki ikinci dünya savaşı sırasında tamamen yanmış. Sarayın yerinde bulunan baştan yapılmış yapılar ise her ne kadar orijinaline sadık ve son derece görkemli olsa da detay anlamında orijinali ile kıyaslanamayacağı söyleniyor. Yemyeşil bahçelerin arasında yer alan kırmızı binalar kim ne derse desin benim çok hoşuma gidiyor. Saray içerisinde biraz oyalandıktan sonra tekrardan şehir merkezine dönüyorum.

Çoktan öğlen olmuş bile. İlk durağım yolda gördüğüm bir internet cafe oluyor. Birkaç mesaja cevap verip internette bir süre dolandıktan sonra atladığım kahvaltı yerine öğle yemeği yemek için bir antika mağazasının üst katında bulunan Tay restoranına gidiyorum. Daracık bir ara sokakta bulunan bu restoranda bir süredir yediğim en güzel yemekleri yiyorum ve terasında esen rüzgarın altında bir süre dinleniyorum. Sonrasında tekrardan yola koyuluyorum. Tren istasyonuna gidip aynı gece için Bagan’a bir tren bileti almak oluyor. Yataklı vagon olmadığı için “üst sınıf koltuklu” kategorisinden aldığım tren akşam 21:00’de. Üç dört kere saati, günü ve yeri teyit ettikten sonra tekrar yollara düşüyorum. Bu sefer de şehrin güneyine doğru sürüyorum bisikleti. Genelde yollar dümdüz olduğu için bisiklet sürmek de, bisiklet ne kadar eski olursa olsun çok keyifli geliyor.

Burada biraz turladıktan sonra tekrar şehrin merkezine dönüyorum ve önünden birkaç kere geçtiğim AirAsia ofisinde duruyorum. Aslen bir hafta konaklamayı düşündüğüm Myanmar’da kalacağım süreyi uzatmayı amaçlıyorum. Bunun da en büyük nedeni ülkenin güneyinde gitmeyi çok istediğim bir meditasyon tapınağı bulmuş olmam. macım biletimi bir hafta kadar uzatmak. Bütün ayarlamaları yaptıktan ve biletimi değiştirdikten sonra dışarı çıkıyorum, ama fark ediyorum ki çok yorulmuşum. Hem bir önceki günün yorgunluğu, hem de tüm gün güneş altında ölümcül nem ile bisiklete binmenin etkisi ile artık harcayacak çok enerjim kalmamış. Bisikleti aldığım yere teslim ediyorum ve yol üzerindeki cafe’lerden birinde 2-3 saat vakit geçirmek için mola veriyorum. Mandalay’de Yangon’a kıyasla çok daha batı tarzı mekanlar bulunuyor, bu anlamda mandalay biraz daha farklı ve biraz daha gelişmiş bir şehir olarak karşıma çıkıyor. Oturduğum cafe’deki kablosuz internet bağlantısı sağolsun 2-3 saat geçiriyorum. Sonrasında saat 18:00’i gösterirken tren istasyonun yolunu tutuyorum.

Tren istasyonuna gittiğimde trenime hala 2,5 saat var. Ben de bir kenarda etrafımı çevreleyen kara sineklere inat okuduğum kitabı bitiriyorum. Kitabım bittiğinde saat 20.50 olmuş, ama benim trenden hala eser yok. Çıkıp görevlilere trenin akıbetini sorduğumda trenin bir saat rötarla geleceğini söylüyorlar bana. O kadar yorgunum ki, gecikme sadece bir saat olsa da aldığım haber yüzünden yüzümden düşen bin parça. Bir saati tren istasyonunda bir aşağı bir yukarı yürüyerek, üst katları gezerek harcıyorum. Sonunda tekrar oturduğumda daha önce bilgi aldığım görevli beni çağırmak için yanıma geliyor, trenin platformun öbür başında olduğunu, bana yerimi göstereceğini söylüyor.

Geniş ve rahat koltukları olan bu vagonun rengi canlı yeşil. Birbirine dönük dörderli koltuklardan oluşan bölmelerden birine geçiyorum. Trenimiz de yavaştan yola koyuluyor. Bir noktada yanımda oturan teyze başka bir koltuğa geçiyor da rahat rahat uzanabiliyorum. Ama bir önceki gece yaşadığım zıplama sorunu bu trende kendisini çok daha şiddetli gösteriyor. Belli aralıklarla tren öyle bir zıplıyor ki arka koltuklarda insanlar yerlere düşüyor (gerçekten!), koltuklar kırılıyor (kırılan koltuklardan iki tanesi de ne yazık ki benim koltuklarım) belli noktalarda öyle zıplıyoruz ki artık bütün vagonun sinirleri bozulmuş ben de dahil herkes kahkahalar atıyor. Gece boyunca yolculuğumuz böyle devam ediyor. Her iki saatte bir zıplamayla uyanıp koltukların parçalarını toplayıp yerine oturtmaya çalışıyorum. Bir gece daha böyle sona eriyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s