Bangkok, Tayland.

Standard

20 Mayıs 2013, Pazartesi.

 

 

Siam Paragon’da bulunan son derece lüks sinema.

Sabah yine erkenden uyanıyoruz. Haftasonu süresince önümüzdeki dönemi nasıl değerlendirmemiz gerektiğine ilişkin az çok planlar yapılmış. Güne başlarken ilk iş ben Myanmar vizesine başvurmak üzere Myanmar Büyükelçiliği’nin yolunu tutuyorum. Cihan da bu sırada bir süredir çilesini çektiği diş meselesini halletmek için dişçiye randevusunu aldığı kanal tedavisi için gidiyor.

Daha önceki seferden başvuru formlarım, vesikalıklarım ve pasaport fotokopim hazır olduğu için beş dakika yürüme mesafesindeki büyükelçiliğe uğrayıp evraklarımı veriyorum. Evrakları verdiğim kadın beni hatırlayıp daha önce gelip gelmediğimi soruyor, fikrimi değiştirdiğimi vizeye başvuracağımı söylüyorum. Vize işlemlerinin tam bir hafta süreceğini ve pasaportumu bir sonraki hafta pazartesi günü öğleden sonra alabileceğimi söylüyor. Tayland vizem aynı haftanın Salı günü dolduğu için problem yok, vizeyi alabilirsem Salı günü direk Myanmar’a uçabileceğimi düşünüyorum.

Pasaportumu teslim ettikten sonra (bu aynı zamanda rahatlama oluyor, çünkü bir hafta ay pasaportum iyi mi nerde tedirginliğinden de kurtulmuş olacağım anlamına geliyor) bir süredir ertelediğim ve sıcaklar dolayısıyla çok rahatsız eden Kezban saçlarımı kestirmek için yol üzerindeki kuaförlerden birine giriyorum. Saç kesimi sadece 300 baht. İlk iş olarak bir güzel saçlarımı yıkıyorlar, bakım yapıyorlar, üzerine kafa masajı yapıyorlar. Bu işlem on beş dakika kadar sürüyor. Sonrasında saç kesimi için koltuğa oturduğumda kadına çok fazla bir şey anlatmama gerek kalmıyor. Elimle iki üç hareket yapıyorum, o beni çoktan anlamış, güzelce saçlarımı kesiyor. Yarım saat sonunda her şey istediğim gibi, üstüne fön de müessesesin hediyesi.

Saç kesimi sonrası odaya dönesim gelmiyor bir türlü, halbuki günlük yazmam lazım, yine bir süredir çok aksattım. Ben yine en sevdiğim 15 numaralı otobüse inip bütün şehri geçerek Khaosan yoluna gitmeye karar veriyorum. Pazartesi günleri Khaosan’ın ölü günleri olduğunu da bu şekilde öğreniyorum. Bütün hafta boyunca yol kenarı tezgahlarından ve kalabalıktan geçilmeyen Khaosan’da pazartesi günü her yeri bir pazar miskinliği kaplıyor. Zaten amaç varılacak yer değildi, yolculuktu diyerek birkaç tur atıp geldiğim gibi dönmeye karar veriyorum. Bindiğim duraktan birkaç durak ilerliyoruz. Bir durakta duruyoruz. Bir de ne göreyim, aynı otobüse Cihan biniyor. Biz birbirimizi Bangkok’ta otobüste bile bulmayı başarıyoruz ya, rastlaşmamıza gülüp beraber bir şeyler yemeye ve sinemaya gitmeye karar veriyoruz.

Siam Paragon bu iki aktivite için de en ideal yer gibi duruyor. Siam Paragon’a gidip devasa süpermarketin içinde kendimizi kaybediyoruz. Süpermarket içerisinde bulunan leziz ve taze salata bardan salatalarımızı doldurup, taze çorba standından da taze çorbalarımızı alıp karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da alışveriş merkezinin üst katlarını geziyoruz. Burası öyle süper lüks bir alışveriş merkezi ki üst katlarda Roll Royce, Maserati gibi arabaların mağazaları bulunuyor. Alışveriş merkezinin içinde hem de! Biraz oylandıktan sonra sinema katına gidiyoruz ve üç boyutlu yayınlanacak olan, benim de bir süredir merakla beklediğim “The Great Gatsby” için biletlerimiz alıyoruz. Biraz sinema katındaki göz boyayan maketlere göz atıyoruz, sonrasında da salonlara girmeden önce yer alan rahat koltuklara yerleşip filmimizi beklemeye başlıyoruz.

Film saati yaklaşınca sinema salonlarının bulunduğu son derece lüks kısma geçiyoruz. Sinema salonu kırmızı, kocaman ve rahat koltukları ve devasa beyaz perdesi ile direk takdir topluyor. Film öncesinde Türkiye’de olduğu gibi yirmi dakika yarım saat kadar reklamlar, fragmanlar yer alıyor. Sonrasında da herkesin ayağa kalktığı ve saygı duruşunda durduğu milli marş okunuyor. Sonunda filmimiz başlıyor. Görüntü ve ses kalitesi de muazzam olunca zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz.

Film bittikten sonra Siam paragon’dan dışarı çıkıyoruz, hava çoktan kararmış. Biz de hostelimize dönmeden önce yine ve yeniden, uğramazsak günümüzün ters gittiği Khaosan yoluna gidip hem karnımızı doyuralım, hem de bir sonraki gün gitmeyi planladığımız Ayutthaya için biletlerimizi alalım diyoruz. Önce Ayutthaya için günübirlik bir tur ayarlıyoruz, sonrasında da Khaosan yoluna paralel olan, daha fazla restoranın yer aldığı sokağa gidip karnımızı doyuruyoruz. Çok geç olmadan otobüsümüze binip hostelin yolunu tutuyoruz, ertesi gün bizi almaya gelecek araç sabah 7’de otelimizin önünde olacak diye erkenden de uyuyoruz.

19 Mayıs 2013, Pazar.

DSC09484

DSC09490

DSC09500

DSC09511

DSC09516

DSC09521

DSC09524

DSC09527

DSC09531

DSC09533

Amphawa Yüzen Market’ten manzaralar.

DSC09540

DSC09543

Patpong bölgesi canlı gece hayatı ile göz boyuyor.

DSC09541

Patpong bölgesinde bulunan gece marketi.

Emre’nin öğlenden otobüsü olduğu için biz de erkenden uyanıyoruz. Hep beraber kahvaltı yapmak için Silom’un ara sokaklarında dolanıyoruz. Sonrasında da hiçbirimizin memnun kalmadığı; ama bir diğerinin memnun olduğunu düşündüğü için ses etmediği, kötüce bir restorana oturuyoruz. Zaten gelen yemekleri hızlıca bitirmemizle buradan kalkmamız da bir oluyor. Biraz hostelde oturduktan sonra Emre’yi sonradan tekrar görüşmek üzere uğurluyoruz.

Emre gidince biz de ne yapalım derdine düşüyoruz. Cihan’ın da benim de bir süredir görmek istediğimiz Amphawa Yüzen Pazar, Pazar günü için en iyi alternatif gibi gözüküyor. Burası şehirden yaklaşık 60 kilometre uzakta bulunduğu için gidiş de o kadar kolay değil. Ya şehir merkezinden uzakta bulunan Victory Monument’ın oradan minivan’a bineceksiniz, ya otobüs durağından bir otobüs ile gideceksiniz ya da taksi tutacaksınız. Biz de son opsiyonu değerlendirmeye karar veriyoruz. Hemen hostelimizin bulunduğu sokağın başından müşterilerin indiği bir taksi ile pazarlığa girişiyoruz. Taksi şoförü en başta 1500 baht diyor, biz pazarlık yapa yapa gidiş dönüşü bekleme süresi de dahil 600 baht’a kapatıyoruz. Taksi rahat ve konforlu. Klimanın da verdiği ferahlıkla bir saat kadar gidiyoruz. Daha öncesinde yüzen Pazar hakkında birkaç makale okuduğumuz için nasıl bir yer ile karşılaşmayı beklediğimizi çok iyi biliyoruz. Ama bir buçuk saat kadar bir yolculuktan sonra (sağolsun taksi şoförümüz 130’dan aşağı düşmüyor) taksi şoförü bizi hiçbir yerin ortasında bulunan sadece bir masa ve görevlinin, bir de diğer taksi şoförlerinin beklediği bir bölgeye getiriyor. Buradan pazara gidildiğini, pazara gitmenin tek yolunun ise bir tekne kiralamak olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. İyi bakalım diyip tekne ücretlerini soruyoruz, ne deseler beğenirsiniz: Kişi başı 2000 baht! Biz tam taksi yolculuğunu ucuza getirdik diye sevinirken aslında komisyon tuzağının içine düştüğümüzü anlıyoruz. Ne yapacağımızı bilemeden önce sağa yürüyoruz, sonra sola yürüyoruz. Bölgedekilere soruyoruz. Yok. Kimse bilmiyor. Anlamıyor. Taksi şoförüne gidiyoruz, bulunduğumuz bölgenin Pazar olmadığını bizim asıl pazara gitmeyi istediğimizi anlatıyoruz. Adam Nuh diyor, peygamber demiyor. Burasının Pazar olduğunu, pazara gitmenin tek yolunun da tekne kiralamak olduğunu söylüyor. Bizim de sinirlerimiz oldukça geriliyor.

Bulunan bölgeden ana yola çıkarak yürümeye başlıyoruz. Müşterilerinin kaçtığını anlayan taksi şoförü de peşimizden geliyor. Biraz yürüdükten sonra araba lastiği satan bir dükkana denk gelip oradaki görevli kıza derdimizi anlatıyoruz. Kız Amphawa’nın oldukça geride kaldığını, en az yarım saatlik bir mesafede olduğunu söylüyor. Yani taksi şoförü bizi yarım saat boşuna getirmiş. Taksi şoförü ile bizim laf dalaşımız da bu noktada başlıyor. Adam parasını istiyor. Daha yola çıkmadan 200 baht verdiğimiz adam, bir 100 baht daha verin diye tutturuyor. Biz de bizi gerçek pazara götürürse ancak parasını vereceğimizi söylüyoruz. Laf dalaşı uzadıkça uzuyor. Ben şikayet etmek için adamın kimlik kartının resmini çekince adam iyice sinirlenip arabadan fırlıyor. Zaten sürekli Cihan’a el kol hareketi yapan adamla tartışmamıza lastik mağazasındaki kız da dahil oluyor. Sonunda daha fazla uğraşmamak adına adamın 100 baht’ını camdan içeri atıp, adamdan orta parmağı yiyorum. Üstüne basıp giderken adam bir de dil çıkarıyor. Merhaba yaş altı!

Tam da kaldık mı biz burada derken lastik mağazasından başka bir çocuk bizi motosiklet ile bırakmayı öneriyor. Cihan ve ben, çocuğun arkasında, çocuk bizi Amphawa’ya gidebileceğimiz otobüs durağına kadar bırakıyor. Burada yerel bir otobüse binip yirmi dakika kadar ilerledikten sonra Amphawa kavşağında iniyoruz. Ama sürekli Cihan’la duruma gülmeden edemiyoruz. Amphawa’ya olan yürüme yolumuz ise yarım saat kadar sürüyor. Daha pazarın girişinde son derece leziz yemekler bizi karşılıyor. Hemen ilk gördüğümüz taze ızgara kalamarlara saldırıyoruz. O kadar lezizler ki. Kalamarların yanında verdikleri acı sos Cihan’ı da beni de yakıyor. Ama nasıl bir yakış. Acımızı bastırmak için gidip üstüne karpuz alıyoruz. Pazar tüm renkliliğinin yanında lezzetli yemekleri ve ağız sulandırıcı kokuları ile dolup taşıyor. Nehir üzerinde bekleyen teknelerde yemek hazırlayan teyzeler ve amcalar nehir kenarına dizilmiş merdivenlere servis yapıyorlar. Bütün her şey çok taze ve denenmeye değer duruyor.

Yavaş yavaş atıştırmaya başlayan yağmur bir yandan, biz bir yandan pazarın daracık sokaklarını bir aşağı bir yukarı turluyoruz ve karımız acıkmaya başlamışken merdiven kenarındaki masalardan birine de biz oturuyoruz. Midyeler, karidesler ve kalamarlar, siparişini verdiğimiz taze deniz ürünleri hemen önümüzdeki teknelerde hazırlanıp masamıza getiriliyor. Karnımızı doyurduktan sonra buradan kalkıp nehre paralel şekilde giden yolda yürümeye devam ediyoruz.

Nehir kenarı butik cafe’ler, butik mağazalar ve tezgahlar ile dolup taşıyor. Arada seslerine aldırmadan karaoke yapan amcalara denk geliyoruz. Bir iki saat kadar daha pazarda turladıktan, ev yapımı dondurmaları, yerel tatlıları tattıktan  sonra çok da geç kalmadan Bangkok’a geri dönmeye karar veriyoruz. Bu sefer pazar çıkışında bulunan minivan durağına gidiyoruz. Buradaki görevli iki saat sonraya yer olduğunu söylese de fazla alternatifimiz yok. Oturup bekliyoruz. Şansımıza yarım saat kadar bekledikten sonra ilk gelen minivan’e binmemize izin veriyorlar. Minivan’de bizden başka çok yüksek sesle konuşan Avrupalı karışık bir grup var. “Snakes on a plane”den girip diğer abzürt komedi filmlerden çıkıyorlar.

Bir saatlik bir yolculuk sonrasında Victory Monument’ın olduğu bölgeye varıyoruz. Şansımıza çok beklemeden bir taksi şoförü taksimetreyi açmayı kabul ediyor. Bizim kaldığımız bölgeye yakın Patpong olarak bilinen, Bangkok’un “Kırmızı Fener Bölgesi” olarak anılan sokağı merak ettiğimiz için bizi burada bırakmasını rica ediyoruz. İki paralel sokaktan oluşan Patpong bölgesi kötü barlar, striptiz ve gece kulüplerinden oluşuyor. Bu karmaşanın ortasında ise hediyelik eşya ve taklit ürünlerin satıldığı bir adet gece pazarı yer alıyor. Her geçtiğimiz barın ve striptiz kulübünün önünden bizi içeri çekmeye çalışıyorlar. Açık kapılardan görünen mekanların içerisinde sahnelerde bulunan direklerde güzel Tay kızlar bize göz kırpıyor. Yolda her adımımızda elinde seks şovu listesi bulunan amcalar bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Ping pong şov olarak da bilinen kadınların vajinal kasları ile eşyaları fırlattıkları şovlar ise bölgenin en popüleri olacak ki her rastlaştığımız kişi bize ping pong şova gidip gitmek istemediğimizi soruyor. Etraftaki karmaşaya biraz göz attıktan sonra yol kenarındaki bir İtalyan restoranında karnımızı doyuruyoruz.

Artık saat geç olmaya başlamışken yürüye yürüye hostelimize geri dönüyoruz.

18 Mayıs 2013, Cumartesi.

DSC09445

Taksi feribot durağında feribotumuzu beklerken.

DSC09448

Taksi feribotlar Bangkok’ta trafiğe takılmadan bir yerden bir yere ulaşmanın en kolay yolu.

DSC09457

Bangkok ara sokakları.

DSC09468

DSC09472

DSC09473

Wat Pho’dan manzaralar.

Yine amaçsız günlerimizden bir tanesine daha uyanıyoruz. Son iki buçuk haftadır hızlı tempo ilerlediğimiz için kimsenin Bangkok’a dönünce plan yapası ya da yeni bir şeyler keşfedesi gelmiyor. Ben zaten bir önceki gelişimde görmek istediğim her yeri gördüğüm için dinlenmek bana daha cazip geliyor.

Öğlene doğru uyanıyoruz, duş almak, hazırlanmak derken otelden çıkmamız on ikiyi buluyor. Kahvaltı / öğle yemeği için Silom yolu üzerindeki ara sokaklardan bir tanesinde bir gün önce denk düştüğümüz, menüsü ile ağzımızı sulandıran Türk restoranına gidelim diyoruz. İçeri girince Türk bayrakları ve Atatürk fotoğrafları ile dolu (sonradan öğrendiğimize göre ucuz diye genelde Filipinlilerin çalıştığı) ufak tefek bir yer bizi karşılıyor. Buranın aşçısı Bangkok’taki tek Türk restoranı olduklarından bahsediyor. Üstelik yoğun da bir Türk müşteri grubu varmış. Hemen ayranımı, lahmacunumu, cacığımı söylüyorum. Fiyatlar çok ucuz olmasa da Türk damak tadına yakın bir şeyler yemek için bir süredir aş eriyorum. Gelen yemekler Bangkok’ta bulunan malzemeler ile yapıldığı için tam olarak aradığımı bana veremese de karnımı doyurmaya yetiyor.

Türk restoranından çıktıktan sonra bir süredir aklımızda olan Tayland’daki en iyi masaj yeri olarak bilinen Wat Pho’ya gitmeye karar veriyoruz. Wat Pho’nun içerisinde bulunan masaj okulu, Tay masajının çıkış yeri olarak ün yapmış, bu nedenle Bangkok’ta masaj için gidilecek ilk duraklardan biri oluyor. Buraya ulaşabilmek için en kolay yolun Silom’dan Oriental Plaza’nın önünden kalkan ve direk Wat Pho’nun önüne kadar giden tekne taksiler olduğunu fark ediyoruz. Silom’daki durağı bulmak için biraz dolansak da, daracık yollardan geçip durağa ulaşıyoruz. Burada on beş dakika bekliyoruz ve tıklım tıkış feribot taksimiz geliyor. Bilet görevlisi gene bize mi denk düşmedi bilmiyorum; ama herhangi bir ücret ödemeden de Wat Pho’nun önünde iniyoruz.

Wat Pho’ya masaj için bile girecek olsanız giriş ücretini ödemeniz gerekiyor. Biz de giriş ücretini vermişken bari içerideki yatan Buddha’yı tekrar gezelim diyoruz. Yatan Buddha’ya göz atıp biraz da tapınak içerisinde dolandıktan sonra masaj salonunun olduğu bölmeye geliyoruz. Yoğun bir sıra var, sıra numaralarımızı alıp kapının önünde beklemeye başlıyoruz. Yarım saat kadar sonra bizi içeri alıyorlar. Bu küçücük salonda yan yana dizilmiş yataklarda ve koltuklarda harıl harıl masajlar devam ediyor. Bir kişi ardına bir başkası. Önce bize verilen kıyafetleri giyiyoruz ve masaj serüvenimiz başlıyor. Bir saatlik vücut masajı bana tam da aradığım şeyi veriyor. Bana masaj yapan kadının elleri hangi kası nasıl yoğurması gerektiğini o kadar iyi biliyor ki, Tayland’da masaj manyağına dönmemi sağlayacak keyfi tekrar tekrar yaşatıyor. Bir saatlik masaj sonunda vücudumdaki her kas spagetti kıvamına dönüyor.

Wat Pho’dan çıkıp bir taksi ile anlaşarak Khaosan yoluna doğru ilerliyoruz. İlk tanıştığımız gün oturduğumuz restorana giderek yemeklerimizi sipariş ederken zamanın ne kadar da çabuk geçtiğinden bahsediyoruz. Yemek sonrası Khaosan üzerinde birkaç tur atıyoruz. Emre bir sonraki gün deniz kenarına gitmeyi planladığı için o yolda gördüğü turizm acentasına gidiyor; biz de Cihan’ın bir süredir problem yaratan dişini halletmek için yol üzerinde gördüğümüz dişçiye uğruyoruz. Bu noktada nasıl olduysa Emre’yle birbirimizi kaybediyoruz. Bir süre Khaosan üzerinde Emre’ye bakındıktan sonra otele geri dönmeye karar veriyoruz. Bütün gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen akşam olmuş bile.

En favori otobüsüm 15 numaraya binmeden önce bir Anıl klasiği haline gelmiş buzlu mangolu içeceğimi alıyorum. Yavaş yavaş akşam trafiği arasında bir buçuk saat kadar yol alarak hostelimizin bulunduğu sokakta iniyoruz. Emre çoktan hostele dönmüş bile. Sohbet muhabbet derken erkenden uyuyoruz.

17 Mayıs 2013, Cuma.

Chiang Mai’den bindiğimiz otobüsümüz sabah altı civarında bizi Khaosan yolunun başında bırakıyor. Biz üstümüzden uyku sersemliğini bir türlü atamadığımızdan bir süre ne yapacağımıza karar veremiyoruz. En başta benim daha önce konakladığım hostele gidiyoruz, hem yeri hem de fiyatı bakımdan burada kalmak çok mantıklı gelmiyor. Zaten gün içerisinde Silom bölgesinde yer alan Myanmar Büyükelçiliği’ne gideceğimizi düşünerek o bölgede bir yerler ayarlamanın daha mantıklı olduğuna kanaat getiriyoruz. Bir taksi ile taksimetreyi açması konusunda anlaşıp Cihan ve Emre’nin daha önce Silom bölgesinde konakladıkları hostelin yolunu tutuyoruz.

Hostele vardığımızda direk odalarımızı ayarlıyoruz. Saat henüz çok erken olduğundan, hosteldeki görevli büyükelçiliğin ilk saatlerinin kalabalık olacağını söylüyor. Biz de biraz dinlenmeye karar veriyoruz. Bir iki saat kadar uyuduktan sonra uyanıp hazırlanıp aynı sokakta bulunan Myanmar Büyükelçiliği’ne doğru yola koyuluyoruz.

Büyükelçiliğe vardığımızda ilgili başvuru formunu alıp dolduruyoruz. İki adet vesikalığa ek olarak pasaport fotokopisi istiyorlar, biz de hemen yolun karşısında yer alan kopyalama merkezinden işlerimizi halledip evraklarımızı bankoya veriyoruz. Evraklarımızı teslim ederken de uçak biletimiz olmadan (normalde aynı gün içerisinde vize alabilmenizin koşulu uçak biletinizi sunmak) aynı gün içinde ya da en iyi ihtimalle pazartesi vizelerimizi alabilir miyiz diye soruyoruz. Görevli kadın elinden geleni yapacağını söylüyor ve bizi başka bir bankoya yönlendiren bir numara veriyor. Sıra bize geldiğinde ben üç pasaportu da görevliye teslim ediyorum. Pasaportlarımız üzerinde “Türkiye” yazdığını gören görevli kadın, müdürüne danışması gerektiğini söyleyerek gözden kayboluyor. Ben o anda yine Cem Yılmaz’ın “passport turkish” espirisinin bize uygulanacağını düşünüyorum içten içe. Görevli kadın tekrar geldiğinde ise söyledikleri bizi şaşırtmıyor. Türküz, ve vize almamız için bir hafta beklememiz gerekiyor, çünkü kimlik doğrulaması yapmaları gerekiyor. Bu da bütün planlarımızın bozulması anlamına geliyor; çünkü Cihan ve Emre’nin Hindistan’a uçak biletleri ayın 30’u için. Gençler başvuramayınca ben de o anda başvurmaktan vazgeçiyorum.

Ben hostelin yolunu tutuyorum, Cihan ve Emre de Hindistan vizelerini almak için Hindistan Büyükelçiliği’ne doğru yola çıkıyorlar. Ben günün büyük çoğunluğunu hostelde dinlenerek, internete girerek, bir şeyler okuyarak geçiriyorum. Öğleden sonraya doğru Cihan ve Emre kan ter içinde hostele dönüyorlar. Yine vize çileleri bitmiyor ve pasaportlarını bir sonraki hafta tekrar vermeleri gerektiğini söylüyorlar. Günün geri kalanını akşama kadar hostelde vakit öldürerek geçiriyoruz ve Erhan’la mesajlaşmamız sonrasında akşam yemeğini hep beraber yemeye karar veriyoruz.

Saat 19:00 gibi otelden çıkıyoruz. Erhan ve kız arkadaşı ile Khaosan yolunda saat 20:30’da buluşmaya söz vermiş olsak da Khaosan yoluna gitmemiz bir saatten fazla sürüyor. Çünkü akşam trafiğinde hiçbir taksi bizi taksimetre ile götürmek istemiyor. Bu da normal fiyatın en az dört beş katını ödememiz anlamına geliyor. En sonunda bir taksi ile anlaşıp Khaosan’a varmayı başarıyoruz. Ama bu sefer de “Acaba hangi McDonalds önünde buluşacaktık?” derdimiz başlıyor. Çünkü Erhan ile Khaosan’ın başındaki McDonalds’da buluşmaya karar vermiş olsak da bu yol üzerinde üç adet McDonalds bulunuyor. Üstelik yola nereden girdiğinize bağlı olarak yolun başı ve sonu kavramı da değişiyor. Bölünerek farklı McDonalds’larda beklemeye karar veriyoruz. Bir ön beş dakika sonrasında Emre Erhanları bulmuş bir şekilde yanımıza geliyor.

Khaosan yolu üzerindeki popüler mekanlardan birine oturuyoruz. Yemeklerle beraber biraverlerimizi söylüyoruz, bu biraveler tabi ki gecenin ilki olmuyor. Öyle ki bir noktada Cihan ve Erhan, Khaosan’ın meşhur turist aktivitesi olan akrep yeme işine girişiyorlar. Aynı mekanda, mekan yavaş yavaş kapanma belirtileri gösterene kadar oturuyoruz ve geceyarısını biraz geçerken odalarımıza geri dönüyoruz. Türkiye’de gece çıkmalarımı ne kadar özlediğim aklıma geliyor otele dönüş yolumuzda.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s