Chiang Mai, Tayland.

Standard

16 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC09338

Kelebek çiftliğinin sayılı kelebeklerinden bir tanesi.

DSC09347

Orkide bahçesi.

DSC09348

DSC09353

Fil kampı.

DSC09385

Filleri sürerken.

DSC09394

DSC09398

DSC09399

DSC09401

Uzun boyunlular kabilesi Tayland hükümeti tarafından ne yazık ki yok sayılıyor.

DSC09404

Fil kampındaki filler aynı zamanda taşımacılık için de kullanılıyor.

DSC09414

Nehir üzerinde yaptığımız bambu rafting.

Sabah aktivite dolu günümüz için erkenden uyanıyoruz. Satın aldığımız paket turun tamamen bir turist tuzağı olduğunu bilsek de, daha önce böyle bir tura katılmadığımız için denemekte fayda olacağını düşünüyoruz. Bir yandan da nasıl bütün aktiviteleri 5-6 saate sığdıracakları konusunu içten içe merak ediyoruz. Tur için ayarlanan minivan ilk olarak bizi alıyor, sonrasında da şehrin farklı bölümlerine dağılmış diğer yabancıları da toparlıyor. Minivan’imiz dolduktan sonra bir saat kadar Chiang Mai’nin kuzeyine doğru ilerliyoruz.

İlk durağımız orkide bahçesi ve kelebek çiftliği olarak anılan küçük merkez oluyor. Cihan ve Emre’nin daha önceden Malezya’da buna benzer bir maceraları olduğu için gördükleri manzara karşısında çok şaşırmasalar da ben gülmekten kendimi alamıyorum. Kelebek çiftliği olarak anılan tel örgülerle çevrili küçücük bahçesinin içinde toplamda üç adet kelebek bulunuyor. Bu üç kelebekten bir tanesini gören yabancılar dalga geçercesine gördükleri kelebeleri arkadaşlarına gösteriyorlar. Burada çok oyalanmadan aynı merkez içerisinde yer alan orkide bahçesine geçiyoruz. Tavandan sarkıttıkları iplere asılı duran saksılardan sarkan sıra sıra orkidelerden sadece çok azı çiçek açmış bulunuyor. Gördüklerimiz karşısında bir an bütün turun bu kalitede geçeceğinden endişeleniyoruz ve burada toplamda bize ayrılan yirmi dakika bittikten sonra hep beraber minivan’e binip ikinci aktivitemizin yolunu tutuyoruz: rafting.

Ben bu tür aktivitelerin aldığımız tur paketi içerisinde yer aldığından bile habersiz, her aktivite öncesinde “Aa bu da mı varmış?” diyip duruyorum. Raftingi daha önce Antalya’da Köprülü Kanyon’da yapmış biri olarak bu yaptığımızın su üzerinde cebelleşmekten farkı olmadığını söyleyebilirim. Benim için alınan ders, bir daha su seviyesi ve akıntı düşükken nehir içeren hiçbir etkinliğe katılma oluyor, biraz da Laos’taki tubing aktivitesini hatırlayarak. Yaklaşık bir saate yakın Emre, Cihan, ben ve Koreli Matematik öğretmeni bir amcamız botumuzu kontrol etmeye çalışan küçücük çocuğa maskara oluyoruz. Çocuk zıpla diyor zıplıyoruz, sağa otur diyor sağa oturuyoruz, sola otur diyor sola oturuyoruz ve kendimizce kürek çekip duruyoruz; ama bir türlü nehirde düzgün ilerlemeyi başaramıyoruz. Su seviyesi de sağolsun sürekli kayalara takılıyoruz da, botumuzu yöneten o ufacık çocuk tek başına bizim botu ite çeke bizi bitiş noktasına ulaştırmayı başarıyor.

Rafting sonrası ıslak ve karnımız aç yemek yiyeceğimiz restorana geçiyoruz ve açık büfe Tay yemekleri ile karnımızı doyuruyoruz. Yemek sonrası aktivite çılgınlığı devam ediyor. İlk olarak kenarında bulunduğumuz nehrin karşı tarafında yer alan fillerin bulunduğu fil kampına gidiyoruz. Yol kenarından satın aldığımız muzlarla yavru filler de dahil olmak üzere filleri besliyoruz. Sonrasında da bence bütün turun en keyifli yanı olan fillere binme sırası geliyor. Emre ve Koreli amca bir file, Cihan ve ben bir file biniyoruz. Bizim şansımıza bindiğimiz filin minicik yavrusu da bütün tur boyunca bir an bile olsun yanımızdan ayrılmıyor. Hele nehrin içinden geçerken yavru filin kendini yıkama çabaları bizi çok eğlendiriyor. Bu kampta filler sadece turizm amacı ile değil, taşımacılık gibi diğer nedenlerle de kullanılıyor. Fillere nasıl davranıldığı konusundaki etik tartışmaya girmeyi düşünmüyorum; ama belirtmekte fayda var, gördüklerim beni oldukça rahatsız ediyor.

Bir saat kadar fillerle turladıktan sonra “uzun boyunlular” olarak anılan grubu görmeye geliyor sıra. Fil kampının biraz daha yukarısında yaşayan küçük bir kabileyi ziyarete gidiyoruz. Burada yaşayanlar Myanmar’ın kuzeyinden Tayland’a gelen etnik bir gruptan oluşuyor; ama ne yazık ki bu ziyaret de tamamen yapaylığıyla akıllarda kalıyor. Gittiğimiz bölgede tezgahlar başında oturan, boyunlarında ve diğer ekleml yerlerinde halkaların bulunduğu uzun boylu teyzeler ve çocuklarla ortada dolanan bir sözsüz anlaşma bulunuyor. Biz onlardan mıknatıs ya da benzeri hediyelik eşyalardan alıyoruz, onlar da bizim fotoğraflarımıza gülümsüyorlar. Bu yüzden burada çok kalmıyoruz. Mıknatısımızı alıyoruz, fotoğraflarımızı çekiyoruz ve ana kampın olduğu bölgeye geri dönüyoruz.

Bir sonraki aktivitemiz ise zipline adı verilen aktivite oluyor. Nehrin bir ucundan diğer başına geçilen tel üzerinden belimize bağlanan kancalarla kayarak geçiyoruz. Bir uçtan bir diğerine geçmek neredeyse beş saniyemizi alıyor. Aktivitelerimiz bura da bitmiyor ve sıra bambu raftinge geliyor. Aynı nehir üzerinde bambudan yapılmış sallarda yarım saat kadar nehir üzerinde turluyoruz. Sıcaktan ve bunaltıcı havadan yorulmuş biz içten içe günün erken bitmesini istiyoruz. Üstelik akşam 18:30’da bizi Bangkok’a götürmek için ayarladığımız otobüs için otelde bulunmamız gerekiyor.

Bambu rafting sonrasında günün en son aktivitesi de orman içerisinde yürüyüş olsa da herkes bunu es geçmeyi kabul ediyor ve direk bölgede yer alan şelalere gidiyoruz. Bir önceki şelale maceramıdan deneyimli biz mayolarımızı da hazır getirdiğimiz için direk serin sulara atlıyoruz. Uzunca bir süre de sudan çıkmıyoruz. Bu sürede bizim şaşkın Koreli amca gözlüğü ile suya atlayınca akıntıda gözlüğünü kaybediyor. Hep beraber ayakla gözlük arama seferberliği başlatıyoruz; ama başarılı olamıyoruz. O sırada Emre sağolsun gözlüğü bularak adamın yüzünü güldürüyor.

Bir saate yakın şelalelerde kaldıktan sonra duşumuzu aldık diye sevinip yola koyuluyoruz. Minivan’imiz şehir merkezine olan bir saatlik bir yolculuk sonrasında ilk bizi bırakıyor otelimize. Otele varınca hemen kıyafetlerimizi değiştiriyoruz ve karnımızı otelin yanında bulunan restoranda doyuruyoruz. Bizi almaya gelen araca da tam zamanında biniyoruz. Kısa bir yolculuktan 19:00’da olan otobüsümüz için bir benzinlik içerisinde bekleyen otobüslere ulaşıyoruz. Daha önce hiç bu kadar geniş koltuk aralarına ve bu kadar rahat koltuklara sahip bir otobüste yolculuk yapmamış olduğumu düşünüyorum ben bir yandan. Biletlerin bile üzerinde yazan “Bagaja verdiğiniz çantanıza değerli eşyalarınızı koymayın.” uyarısına zaten Laos deneyimininden dili yanmış biri olarak uyuyorum ben. Sonradan fark ediyorum ki yolculuk boyunca bavulların bulundupu bölme sürekli olarak kilitli tutuluyor, öyle ki Emre’nin yolculuk sırasında ateşi çıkınca çantamdan ilaç alabilmek için çantaya ulaşmak bile büyük macera oluyor.

Dünyanın küçüklüğünü bize bir kez daha kanıtlayan ise Phnom Penh’de tanıştığımız Erhan ve Kanadalı kız arkadaşı ile mola yerinde rastlaşmak oluyor. Onlar da Pai’den Bangkok’a geçiyorlarmış. Biraz muhabbet ettikten sonra Bangkok’ta görüşmek üzere sözleşerek ayrılıyoruz. Bangkok’a olan yolumuz akıp gidiyor.

15 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC09213

DSC09264

DSC09222

Ratchadamnoen Caddesi üzerinde yer alan tapınaklardan görüntüler.

DSC09224

DSC09230

DSC09239

DSC09250

DSC09255

Wat Chedi Luang’dan manzaralar.

DSC09265

Chiang Mai sokakları gecesiyle de, gündüzüyle de rengarenk.

DSC09268

Chiang Mai’nin eski şehir olarak bilinen bölümünü surlar çevreliyor.

DSC09272

Chiang Mai gece pazarı.

DSC09295

DSC09322

Muay Tay boks maçından kesitler.

Bugün sabah uyandığımızda ne bizi bekleyen bir otobüsümüz, ne yetişmemiz gereken bir yerimiz var. hiçbir yere yetişme derdinde değiliz. Hiçbir yeri görmeyi de amaçlamıyoruz. Bu nedenle öğlene doğru uyanıyoruz. Günü ağırdan alma ve hiçbir şey yapmama günü ilan ediyoruz.

Kahvaltı yapmak üzere (gerçi artık öğle yemeği saati gelmiş) yol üzerinde bulunan restoranlardan bir tanesine giriyoruz. Karnımızı doyurduktan sonra güneşin tepede olduğu saatleri dışarıda oradan oraya koşturarak geçirmek yerine hostelde internet üzerinden işlerimizi hallederek geçirmenin daha mantıklı bir hareket olacağına karar verip hostele geri dönüyoruz. Bu sırada hostelin içinde bulunan turizm firması aracılığıyla ertesi gün için bol aktivite dolu paket turlardan bir tanesini alıyoruz, aynı günün akşamına da Bangkok’a gece otobüsü için biletimizi ayarlıyoruz. Eğer sorun çıkmazsa Bangkok’tan bir an önce Myanmar vizesini alıp yola çıkmak istiyoruz, bu yüzden Chiang Mai ve Bangkok arasında bulunan ve görmeyi çok istediğim Sukhothai ve Ayutthaya planlarını sonraya erteliyorum ben.

Hostelde üç dört saat geçirdikten sonra eski şehrin içinde yer alan tapınakları gezmek için yola çıkıyoruz. İlk olarak eski şehir bölgesinde yer alan tapınaklardan Wat Phra Singh’e uğruyoruz. 1345 yılında inşa edilmiş bu tapınak, şehrin en önemli Buddha heykellerinden biri olan Phra Singh’e ev sahipliği yaptığı için son derece kutsal sayılıyor. Üstelik şansımıza ziyaret ettiğimiz sırada bu tapınakta, keşişlerin akşamüzeri törenleri yer alıyor. Buradan aynı yol üzerinde birbirlerine çok yakın bulunan Wat Si Koet, Wat Thung Yu ve Wat Chai Phra Kiat isimli tapınakları geziyoruz. Özellikle Wat Chai Phra Kiat tapınağında kimsecikler olmadığı için bol bol fotoğraf çekip şımarık pozlar verebiliyoruz; ama Buddha’ya saygıda kusur etmeden tabi ki.

Sonrasında ziyaret ettiğimiz Wat Chedi Luang benim için en etkileyicisi oluyor. Zamanında Chiang Mai’deki en uzun yapılardan bir tanesi olduğuna inanılan bu tapınakta devasa eski tarz bir stupanın dört bir tarafında yükselen Buddha heykelleri ve yatan Buddha heykelini görüyoruz. Ben yine fotoğraf çekme aşkına her gördüğüm turuncu kıyafetli keşişi takip ediyorum da bizimkiler benimle dalga geçiyor. Daha da güzeli, bu tapınağın keşiş sohbet programı var. Belli saatlerde keşişlerin İngilizcelerini ilerletebilmeleri için yabancılarla İngilizce konuştukları ve Budizm ve ülke hakkındaki soruları cevapladıkları bu sohbet programını kaçırdığımıza çok üzülüyorum ben.

Tapınakları gezdikten sonra şehrin eski bölgesi dışarısında yer alan akşam pazarını gezmek üzere yürümeye başlıyoruz. Eski şehrin duvarlarından dışarı çıktığımızda sürekli elimize tutuşturdukları aynı gece düzenlenecek muay tay boks maçı reklamları ilgimizi çekiyor. Pazarı gezdikten sonra bu maça göz atmaya karar veriyoruz. Akşam pazarı daha önce ziyaret ettiğimiz pazarlara benzer şekilde yol kenarlarına kurulmuş çeşitli tezgahlardan oluşuyor. Birbirini tekrar eden bu tezgahlarda çeşitli tekstil ürünleri, hediyelik eşyalar, sahte gözlükler ve saatler bolca yer alıyor. Tezgahlar arasında biraz dolanıyoruz. Maçın başlamasına kısa bir süre kalmışken de akşam yemeğimizi yiyoruz. Ben ara sokaklardan birisinde yer alan balıklı noodle çorbasını mideye indiriyorum. Sonrasında da bir tuktuk ayarlayıp boks maçının düzenleneceği stadyuma doğru ilerliyoruz.

Stadyumda bizi çok güzel bir travesti karşılıyor. Ring kenarı ve dışı biletler arasında fiyat farkını görünce içeri girip koltuklara bakmayı istiyoruz. Arada çok da bir farkın olmadığını görünce ring dışından biletlerimizi alıyoruz. Bizi tahta masaların etrafına oturtuyorlar. Anladığım kadarıyla buradaki her bölgeye etrafta yer alan barlardan bir tanesi bakıyor. Girer girmez Tay biralarımızı söyleyip maçın başlamasını bekliyoruz. Önümüze maç yapacakların bilgilerini içeren bir kağıt iliştiriyorlar.

Maçın başlaması ile heyecan da doruğa çıkıyor. Maçtan daha heyecanlı olan ise bahisler. Sürekli etrafta gezinip maç üzerine bahse girip girmek istemediğinizi soran adamlar geziniyor. İlk maç başlar başlamaz bahisler de açılıyor. İlk bahse 100 baht koyan Emre kazanıyor, ikinci bahse Cihan belirli bir miktar koyuyor, o da kazanıyor. Sonunda işin içine yan masada oturan turistler de katılıyor. Gecenin sonunda iyi bir miktar parayla stadyumdan ayrılıyoruz. Maçlarda dövüşenler küçücük çocuklar gibi geliyor bana, ama yine de Asyalıların yaşlarını hiçbir zaman tutturamadığım için fazla yorum yapmıyorum. Arada kız dövüşleri oluyor. Kız ve erkeklerin birbirine karşı dövüştüğü seferler oluyor. Kapanış öncesinde de altı dövüşçü ringe çıkıp gözleri siyah bezlerle kapatılıyor. Bu dövüş sırasında da hepsi birbirini dövüyor.

Bu dövüş işi beni açmıyor, diyorum sıkı bir boks fanatiği olan babam olsa kesin büyük zevk alırdı; ama ne yazık ki bana çok hitap etmiyor. Dövüş sonrasında stadyumdan çıkıp hostelimize olan yolu yürüyoruz. Şehirlerdeki gece yürüyüşleri bana hep iyi geliyor.

14 Mayıs 2013, Salı.

DSC09165

Laos’tan Tayland’a geçerken.

DSC09195

DSC09172

DSC09191

DSC09186

DSC09194

DSC09196

Chiang Rai’de yer alan Beyaz Tapınak olarak da anılan Wat Rong Khun’dan detaylar.

Bir önceki gecenin yolculuğu birçok insan için o kadar sancılı oluyor ki, ışıksız ve kimsesiz yollar üzerinde verdiğimiz molalarda herkes birazcık olsun nefes alabilmek ya da bir süredir devam eden virajlı yolların midelerinde yarattığı etkilerden kurtulabilmek için kendisini dışarı atıyor. Ben önceden mide bulantı ilacımı aldığımdan yol boyunca bırakın kafamı kaldırmayı gözümü açabilecek gücü bile kendimde bulamıyorum.

Sabahın erken saatlerinde Huay Xai otobüs istasyonuna varıyoruz. Burada tuktuk’lar hemen etrafımızı sarıyor bizi Laos sınır kapısının bulunduğu bölgeye götürmek için. Sınır kapısı otobüs istasyonundan oldukça uzakta. Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrasında sınır kapısının bulunduğu bölgeye varıyoruz. Tayland ve Laos arasında doğal sınır görevi gören Mekong nehrinin kenarında yer alan gümrük kulübesinde işlemlerimizi sorunsuz halledip Laos çıkış damgalarımızı alıyoruz. Sonrasında kıyıda bekleyen teknelerden bir tanesine atlayıp Tayland sınırına varıyoruz. Artık Chiang Khong’da, Tayland’dayız. İkinci evimiz saydığımız Tayland toprağını öpmemize ramak kalmış.

Gümrük işlemlerini halletmek için sıraya giriyoruz. Ben ve Cihan karadan girdiğimiz için anında on beş günlük kalış iznimizi alıyoruz. Bu süre ülkeye havayolu ile girerseniz bir ay. Emre’nin pasaportu ise yine sorun çıkarıyor. Yeşil pasaporta sahip olduğu için gümrük görevlileri uzunca bir süre Emre’yi bekletiyorlar, sonrasında da doksan günlük izni pasaportuna işliyorlar. Buradan amacımız ilk olarak Chiang Rai’ye uğrayıp meşhur beyaz tapınağı yani Wat Rong Khun’u görmek, oradan da Chiang Mai’ye gitmek. Şans eseri Cihan’ın para bozdurduğu yerdeki görevli bizi Chiang Mai’ye götürebileceğini, giderken de yolda tapınağı görmek için durabileceğimizi söylüyor.

Otobüsümüzü de ayarladıktan sonra leziz Tay yemekleri ile karnımızı doyurmak için hala vaktimiz var. Yol kenarındaki yerel restoranlardan bir tanesine geçip karnımızı doyuruyoruz. Tay yemekleri bize ilaç gibi geliyor. Sonrasında bir minivan dolusu bizimle tapınağı görmeyi kabul etmiş yabancı ile Chiang Rai’nin yolunu tutuyoruz. Chiang Rai’ye olan yolumuz iki saat kadar sürüyor ve durduğumuzda Wat Rong Khun tüm büyüleyiciliği ile karşımıza çıkıyor. 1997 yılında inşasına başlanan ve diğer tarihi tapınaklar yanında çok yeni kalan bu tapınak Tay bir ressam – mimar olan Chalermchai Kositpipat tarafından inşa ediliyor. Henüz inşası tamamlanmamış bu tapınağın 2070 yılında tamamlanması bekleniyor. Bembeyaz dış cephesi, minik ayna parçaları ile süslenmiş detayları, tapınağa uzanan köprüdeki sembolik ifadeleri ile bu tapınak açık ara farkla hayatımda gördüğüm en farklı, en güzel ve en etkileyici tapınak oluyor. Tapınakta bir yarım saat mola veriyoruz. Her bir detayına hayran hayran bakıyoruz. Tapınağı gezmeyi bitirdikten sonra minivan’ımızda yerlerimizi alıp Chiang Mai’nin yolunu tutuyoruz.

Üç saatlik bir yolculuktan sonra Chiang Mai’nin eski şehir olarak anılan bölgesinin merkezinde otobüsümüzden iniyoruz. Ziyaret ettiğimiz son dört beş yerde olduğu gibi yine önünde durduğumuz hostelle anlaşıp odaları tutuyoruz. İşin ilginç yanı burada bir başka Türkle daha karşılaşıyoruz. İçeri girip blog’unu takip ettiğim ve yola çıkmadan önce mesaj atıp birkaç soru sorduğum Emre ile (www.broadroadabroad.com) karşılaşmak bana bir kez daha dünya hakkaten küçük dedirtiyor.

Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra biraz soluklanıp duşlarımızı alıyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Yol kenarında gördüğümüz restoranlardan birine oturup özlediğimiz tadı damağımızda kalan körileri midemize indiriyoruz. Düşünüyorum da Tayland’a sadece leziz yemeklerini tatmak için bile gelinir. Yemek sonrasında tatlı niyetine hostelimizin yanı başında yer alan büfeden buzlu mango içecekleri de alınca keyfimiz iyice yerine geliyor.

Yemek sonrası yol kenarına sıra sıra dizilmiş masaj salonlarından birini denemeye karar veriyoruz. Emre masaj yaptırmak istemediğinden otele dönüyor, biz de Cihan’la bir saatlik bitkisel baskı yöntemi uygulayan bir masaj satın alıyoruz. Masaj öncesi bize bitkisel çaylar ikram ediyorlar, sonrasında da Cihan’la beni sakin bir müziğin arka fon oluşturduğu küçük ve loş bir odaya alıyorlar. Burada üstümüzü değiştiriyoruz ve masaj seansı başlıyor. Bir saat boyunca ben kendimi resmen kaybediyorum. Günlerdir otobüslerde ezilmiş büzülmüş bacaklarıma, oturmaktan yorulmuş omurgama masaj o kadar iyi geliyor ki. Bir noktadan sonra ruhumu teslim etmeye yakınım. Masaj sonunda son derece gevşemiş ve rahatlamış odaların yolunu tutuyoruz. Üstelik bir uyarıyla: bitkisel baskı nedeniyle bu akşamlık alkol almak ve duş almak yasak! Ben bu gevşemenin üzerine hiç oyalanmadan yatağıma doğru yöneliyorum. Cihan ve Emre ise sonradan öğreneceğime göre uzun bir gece için hostelin barına yöneliyorlar.

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s