Monthly Archives: Haziran 2013

Altıncı ayın ardından.

Standard

Zaman ne çabuk geçiyor. 13 Haziran itibariyle yola çıkışımın üzerinden tam tamına altı ay geçmiş durumda. Yolda olmanın şöyle bir garipliği var; zaman kavramınızı yitiriyorsunuz. Bazı günler sanki yıllardır yoldaymışsınız hissi içinizi dolduruyor. Ne zaman yola çıkmışsınız, daha önce bir hayatınız var mıymış, varsa ne zamanmış çok da anlam ifade eden sorular olarak gelmiyor kulağa. Bazı günler ise tam tersine geçmişiniz o kadar yakın hissettiriyor ki, uzansanız dokunacaksınız. Hazırlıklar yaptığınız, istifanızı verdiğiniz, arkadaşlarınızla karşılıklı oturduğunuz, veda partisi düzenlediğiniz günler daha dünmüş gibi canlanıyor gözünüzün önünde. Sanki aradan sadece bir hafta geçmiş gibi. Günler birbirine giriyor. Pazartesiymiş, cumaymış… Hangi hafta ne zaman bitmiş? Türkiye’ye yaz mı gelmiş? Çalışırken büyük heyecanla beklediğiniz cumartesi günleri eski anlamını kaybediyor. Yoldayken birbirini takip eden her gün bu anlamda aynı (her gün cumartesi!); ama bir o kadar da ayrı yaşanıyor.

Her şeyden önce bu tür bir yolculuğa çıkmayı planlayanlar için belirtmekte fayda var: Bu iş düşündüğünüzden çok daha kolay. Yola çıktığımdan beri çok fazla “Ah keşke ben de senin yerinde olsam.” sözü duydum. İnanın bana bunu gerçekleştirmek o kadar zor bir şey değil. Sadece tek yön bir bilet almanıza bakıyor. Biliyorum iş diyeceksiniz, aile diyeceksiniz, e arkadaşlar ve sevgililer… Hepsi aslında birer öncelik meselesi. Hayatınızda ürettiğiniz “ama”lar öncelikleriniz tarafından belirleniyor. Benim yok muydu sanıyorsunuz yola çıkmadan önce bir işim, ailem, arkadaşlarım, sevgilim?

Dünyayı gezmek… İnsanların neredeyse yüzde doksanının hayali; ama çok azı bunu gerçekleştirecek cesareti kendinde bulup o ilk adımı atıyor. O ilk adımdan sonra ise her şey zaten kendiliğinden geliyor. Benimse her zaman içimde koruduğum apayrı bir hayaldi dünya turu. İçimde sakladım ve büyüttüm. Zamanı geldiğine inandığımda ise biletimi aldım. Sonrasında arkama da bakmadım. Ne zaman yapacaktım ki? Altmış yaşına gelip şu anda zevk aldığım her şeyden uzaklaştığımda ve vücuduma şu anki kadar yüklenemediğimde mi?

İsterseniz bu mazeret listesini daha da uzatabilir; “ama” ile başlayan cümleler kurabilirsiniz. İnanın bana dört adet daha okula bile başlamamış çocuğu ile dünyayı gezen anne baba ile, on dört yıldır yollarda olan bir kadın ile, altmışından sonra dünya turu yapmaya çıkmış bir adam ile tanıştıktan sonra bu “ama”lar çok da anlam ifade etmeyecektir.

İşin tabi bir de şu kısmı var. Bu iş düşündüğünüzden çok daha zor; çünkü uzaktan bakan herkesin “Oh, ne güzel sürekli geziyorsun.” tepkisi aslında içi boş bir önerme. İki üç günde bir sürekli yer değiştirmek, sürekli konaklayacak yeni bir otel aramak, sürekli farklı yataklarda (hatta bazı zamanlarda yatak dışında otobüslerde, trenlerde, istasyonlarda) uyumak, evinizi her daim sırtınızda taşımak, size tanıdık olan her şeyden binlerce kilometre uzakta olmak, sevdiğiniz ve bildiğiniz her şeyi geride bırakmak, bulunduğunuz her ülkede, her şehirde zorluklarla tek başınıza baş etmeye çalışmak düşündüğünüz kadar da kolay değil.

Yine de her şeye rağmen altı ayın sonunda rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu yolculuk kendime aldığım en değerli hediye. Bu yolculuk, hayatım boyunca verdiğim en mantıklı karar. Bu yolculuk, şu ana kadar hayatımda yapmış olduğum en güzel şey.

Reklamlar

Koh Tao, Tayland.

Standard

16 Haziran 2013, Pazar.

IMG_7963

Dalış ekipmanları hazır.

Bir önceki güne benzer şekilde erkenden uyanıp eşyalarımızı almak üzere deniz kenarına gidiyoruz. Bugün için de su seviyesi çok düşük olduğundan ana iskeleye gidip oradan dalış okulunun teknesine binmemiz gerekiyor. Günün dalış noktaları ise Kırmızı Kaya ve Beyaz Kaya olarak belirleniyor. Birer saate yakın bu iki noktada dalış yapıyoruz.

Su altında olmakla ilgili şöyle bir durum var, zaman kavramını kaybediyoruz. Her dalış sonrasında o kadar zamanın nasıl olur da bu kadar çabuk geçtiğini algılayamıyoruz. Yaptığımız her dalıştan son derece tatmin olmuş, son derece keyif almış olarak çıkıyoruz. Yarım günlük dalış sonrasında otele geri dönüyoruz.

Bizi bekleyen son bir genel test var. Bir saat içerisinde genel testi çözüp kontrol ettikten sonra sertifikalarımızı almak üzere evrak işlemlerini tamamlıyoruz. Bir macera daha burada sona eriyor. Sonrasında hızlıca hazırlanıp öğle yemeği için buluşuyoruz. Öğle yemeği beraberinde muhabbeti de getiriyor. Benim 15:30’da olan feribotumun saati yaklaştığında yavaştan mekandan kalkıp iskeleye doğru yola koyuluyorum.

Koh Phangan’a olan yolculuğum iki saat sürüyor. Ben sabahın getirdiği yorgunlukla feribotta geçirdiğim bütün yol boyunca uyuyorum. Koh Phangan’a vardığımızda hava açık. Çok fazla uğraşmak istemediğim için iskelede ücretsiz transfer yaptığını gördüğüm ve ellerindeki broşürlerde çok da ucuza odalara sahip olan otellerden biri ile anlaşıyorum. Konakladığım yer partilerin yapıldığı günbatımı plajında yer alıyor. Koh Phangan’a partiler dışında bir tarihte geldiğim için tamamen sessiz sakin bir ada beni karşılıyor. Üstelik bir önceki gecenin yarım ay partisini de kaçırmışım. Bu yüzden şansıma hem fiyatlar düşmüş, hem de adada pek bir atraksiyon kalmamış.

Odaya yerleştikten sonra bir süre kitap okuyup dinleniyorum. Sonrasında da hava kararmışken hem karnımı doyurmak üzere, hem de adayı biraz keşfetmek adına sokaklara çıkıyorum. Gündoğumu ve günbatımı plajlarına doğru çıkan daracık ve dolu sokakları geziyorum. Kumsala inip deniz kenarına dizilmiş barları, kova ile içki satan; ama ben oradayken boş olan büfeleri görüyorum. İki saat kadar deniz kenarında vakit geçirdikten sonra otelime geri dönüyorum.

15 Haziran 2013, Cumartesi

IMG_7954

IMG_7955

Mango koyu.

IMG_7959

IMG_7960

Japon bahçeleri.

Bugün ilk açık deniz dalışımız var. Ben daha önce hayatımın ilk dalışını hocalar eşliğinde Avustralya’da Büyük Bariyer Resifi’nde yapmıştım. O yüzden az çok denizin altında beni ne beklediğini biliyorum. Bu da her seferinde daha da heyecanlanmama neden oluyor.

Sabah erkenden deniz kenarında buluşuyoruz. Bir gün önceden ekipmanlarımızı hazırladığımız için çantalarımızı alıyoruz. Deniz seviyesi çok düşük olduğu için bulunduğumuz bölgeden dalış teknesine geçiş yapamıyoruz. Bizi küçük kamyonetlerin arkasına oturtup ilk geldiğimiz zaman indiğimiz iskeleye götürüyorlar. İskelede yan yana dizili üç dört adet teknenin içerisinden geçip dalış okuluna ait tekneye yerleşiyoruz.

Teknede bizden başka dalış hocaları ile gelmiş kalabalık gruplar bulunuyor. Denize açıldığımızda ilk olarak Malin bize nerelere gideceğimizi, ne tür deniz canlıları ile karşılaşacağımızı ve deniz altında hangi teknikleri deneyeceğimiz anlatıyor. Kısa brifingimizden sonra dalış ekipmanlarımızı kuşanıyoruz ve dalış yapacağımız ilk durağımız olan genelde başlangıç dalışlarının yapıldığı Mango Koyu’na varıyoruz. Yemyeşil sulara kendimizi bıraktığımızda son derece zengin bir denizaltı bizi karşılıyor. 12 metreye kadar dalış yapıyoruz. Bir gün önceden havuzda öğrendiğimiz taktikleri deniyoruz. Kırk beş dakika su altında kalıyoruz. Sudan çıktıktan sonra teknede tekrardan kısa bir brifing alıyoruz. Rüzgarın yönünü de hesaba katıp ikinci durağımız olan Japon bahçelerine gidiyoruz. Burada bir öncekine kıyasla çok daha çeşitli balıklar görüyoruz. Öyle ki Malin’in daha önce bu sularda hiç görmediği bir balığı görmesi günün en heyecanlı anlarından biri oluyor.

Öğleden sonra Koh Tao’ya dönüyoruz. Bir sonraki gün ben dalıştan sonra direk Koh Phangan’a geçeceğimden Malin ve Engin ile kutlama yemeğini bu akşam yapmaya karar veriyoruz. Otele geldikten sonra bir saat içinde buluşmaya sözleşip hazırlanmak üzere odalara çekiliyoruz. Odalarda duşlarımızı alıp bir saat sonra tekrardan buluşuyoruz ve deniz kenarında yer alan ve sürekli dolu olan, bizim daha önce uğradığımız ve yemeklerini çok beğendiğimiz restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Malin komşusu İngiliz Adem ile geliyor. Adem da yaklaşık bir seneye yakındır Koh Tao’daymış ve adada hiçbir şey yapmadığından bahsediyor. Yemek sonrasında biraz daha muhabbet edip ertesi günün erken dalışı için otelimize dönüyoruz.

14 Haziran 2013, Cuma.

Sabah erkenden uyanıp resepsiyonun yolunu tutuyoruz. Malin ile burada buluşup resepsiyonun üst katında yer alan sınıflardan bir tanesine gidiyoruz. Burada öğlene kadar bir önceki gece DVD’den izlediğimi dalışla ilgili teorik bölümlerin üzerinden geçip tekrar ediyoruz. Her bölüm sonrasında genel testleri çözerken, Malin bize anlamadığımız konuları teker teker açıklıyor ve kendi deneyimlerini paylaşıyor. Öğrendiğimiz göre Malin 19 yıldır dalış yapıyor ve binden fazla dalışı var. Üstelik farklı farklı alanlarda dalış hocalığı uzmanlığına da sahip. Bir ay kadar önce Koh Tao açıklarında şnorkel ile yüzerken bir teknenin kendisine çarptığını ve bu nedenle üç hafta boyunca bakım altında kaldığını anlatıyor Malin bize. Kazadan sonra ilk dalışını bizimle beraber yapacakmış.

Öğlen olduğunda yemek için bir buçuk saatlik bir mola veriyoruz. Yemek sonrasında bu sefer ilk “çevrelenmiş” dalışımızı yapmak üzere otelin havuzunun başına doğru ilerliyoruz. Bundan sonraki yaklaşık 4-5 saat boyunca Malin bize dalış ekipmanı, bu ekipmanların kullanımı, nasıl giyilip çıkarılacağı, temel kontroller, su altındaki temel taktikler hakkında bilgi veriyor. Her şeyi uygulamalı olarak deneyip öğreniyoruz. Biz su altında eğitimimize devam ederken, bir yandan da aralıksız yağmur atıştırmaya devam ediyor.

Akşamüzeri su altındaki ilk eğitimimizi tamamladığımızda bitkin haldeyiz. Engin de, ben de eğitimden son derece keyif almışız. Odaya gidip duşumuzu alıp kendimize geldikten sonra karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz. Yemekleri yedikten sonra tekrar odanın yolunu tutuyoruz. Bu sefer ödev olarak DVD’nin ikinci kısmı var, üstelik yarın yine erken bir saatte eğitim başlayacağı için bir an önce işleri halledip uyumayı planlıyoruz.

Bu arada odamızın tek sakini biz değiliz. Odamızı ve balkonumuzu sürekli işgal eden tombul bir kedi de her seferinde balkondaki eşyalarım arasında hazır bekliyor beni. Birkaç kere kapının açıklığından faydalanıp içeri giren bu kedi beni çok sevmiş olacak ki, hiç tereddüt etmeden yatağıma atlıyor, ayak ucuma kıvrılıyor. Zaman geliyor bir bakıyorum sırt çantamın geniş gözlerinden bir tanesini kendisine mesken edinmiş. Odamızın yeni misafirini kendi haline bırakıp bir önceki gün olduğu gibi DVD’yi izlemeye koyuluyoruz. İzlediğimiz her bölüm sonrasında soruları cevaplıyoruz ve sonrasında artık gözlerimiz kapanma aşamasına gelmişken uyuyoruz.

13 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01311

DSC01315

DSC01319

IMG_7903

IMG_7923

Dalış merkezimizin bulunduğu Sairee Plajı’ndan manzaralar.

DSC01310

Akşamları belirli restoranlar film gösterimleri yapıyor.

Sabah öğlene doğru uyanıyoruz. O kadar güzel uyumuşum ki, uzun zamandır ilk defa uykumu almış ve dinç uyanıyorum. Öğlen yemeği için yine deniz kenarındaki restoranlardan bir tanesine gidiyoruz. Masaman tavuk köri ve pirinç. Yanında meyveli buzlu içecek. Tayland yemekleri her zaman olduğu gibi, son derece leziz ve doyurucu. Hangi ülkeye gidersem gideyim, döndüğümde Tayland yemekleri ile karşılaşmak beni hep tatmin ediyor.

Yemek sonrasında biraz deniz kenarında oturuyoruz. Hava son iki gündür kapalı ve rüzgarlı. Arada atıştıran yağmur da alacağımız dalış eğitimi konusunda beni biraz endişelendiriyor. Bugün eğitimimizin ilk günü, daha çok dalış hocası ile tanışma ve oryantasyon ile geçecek.

Saat beşte başlayacak olan oryantasyona gitmeden önce biraz havuz kenarında, biraz odada oyalanıyoruz. Ben kitap okuyorum, internette dolanıyorum. Saat beş olduğunda otelin resepsiyonunda dalış hocamız İsveçli Malin ile tanışıyoruz. Malin bize dört gün boyunca takip edeceğimiz programı anlatıyor, ilgili evrakları doldurmamız konusunda bize yardımcı oluyor ve sonrasında da ertesi gün alacağımız teorik dalış eğitimi için aynı gece izlememiz gereken bir DVD ve bu DVD sonrasında doldurmamız gereken ödevlerimizi veriyor.

Odaya dönüp biraz oyalandıktan sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz; ama biz dışarıdayken başlayan fırtına nedeniyle yemek sonrasında çok oyalanmayıp erkenden odamıza dönüyoruz. Sonrasında da dalış eğitimimizin ilk parçası olan bir buçuk saatlik DVD’yi izlemeye ve izlediğimiz her bölüm sonrasında sorular içeren testleri cevaplamaya başlıyoruz. İzlediğimiz DVD temel dalış hakkında çok net, rahat anlaşılabilir ve temel bilgileri bize veriyor. İzleme ve soru cevaplama faslı beklediğimizden çok daha uzun sürse de bittiğinde bir sonraki gün öğreneceklerimizin heyecanı ile erkenden uyuyoruz.

12 Haziran 2013, Çarşamba.

DSC01294

Sabaha karşı bindiğimiz kamyonet bizi Koh Tao’ya giden feribotların bulunduğu iskeleye götürüyor.

IMG_7880

Koh Tao feribotu.

IMG_7884

Yan yana dizilmiş tesisler bembeyaz kumları süslüyor.

DSC01298

DSC01299

DSC01307

Kapalı havaya karşı Koh Tao.

Gece beklediğimden de zorlu geçiyor. Sabaha karşı üçte ipsiz sapsız bir yolun kenarında duran otobüs, Koh Tao’ya gidecek grubu ben de dahil burada bırakıyor. Ortamda sadece ışıkları açık küçücük bir turizm dükkanı (içerisinde tuvaletten başka bir şey yok) ve yanıp sönen sokak lambaları hayat olduğuna dair ipucu veriyor. Bizi karşılayan uykulu görevli, burada bir saat kadar beklememiz gerektiğini, sonrasında başka bir otobüsün geleceğini belirtiyor. Herkes uyku sersemi, neden beklediğimizi anlamlandırmaya çalışıyor.

Bir saat sonunda gelen kocaman kamyonetin arkasındaki sıralara kalabalıkça bir grup oturuyoruz. On beş dakika sonra Koh Tao’ya gideceğimiz feribot limanındayız. Saat henüz dört buçuk. Bütün liman uyuklayan yabancılarla dolup taşıyor. Burada geçirdiğim iki buçuk saat boyunca daha önce otobüste tanıştığım Alman ve Yeni Zelandalı çocuklarla muhabbet ediyorum. Feribot saati yaklaştığında da feribottaki yerimi alıyorum. Bir süredir Koh Tao’da buluşmak için sözleştiğimiz Engin’le benim telefonumdan kaynaklanan problemler nedeniyle iletişime geçemiyorum. Feribotun kalkmasına beş dakika kala Engin’i karşımda görünce de bu nedenle şaşkınlığımı gizleyemiyorum.

Feribotun üst kısmına oturuyoruz ve Koh Tao’ya olan üç saatlik yol boyunca muhabbet ediyoruz. Engin de daha önce bir sene kadar Latin Amerika’yı gezdiği için çok ilginç hikayelere sahip. İkimizin de Koh Tao’ya gidişindeki amaç ise aynı: dünyanın en büyük dalış merkezi olan bu adada dalış lisansımızı almak. Bu sırada feribot içerisinde ellerinde broşürler ile dalış merkezlerini tanıtan görevliler dolanıyor. Biz de şansımıza daha önce adını duyduğum Ban’s Dive Resort görevlisi ile görüşüp ücretsiz transferi sayesinde buraya bir göz atmaya karar veriyoruz.

Hem dalış merkezi, hem de tatil köyü görevini üstlenen bu dalış okulundan içeri girince bizi sevimli ve lüks bir otel karşılıyor. Dört gecelik konaklama da dahil dalış kursunun ücreti 9000 baht. Yani yaklaşık 300 Amerikan doları. Üstelik iki kişi olduğumuz için bize gösterdikleri oda da son derece lüks. Kliması, minibarı, televizyonu, DVD oynatıcısı ve balkonu ile bizden artı puanı alıyor. Başka yere bakmadan burada konaklamaya karar veriyoruz; fakat dalış kursumuzun oryantasyonunun bir sonraki gün başlaması konusunda anlaşıyoruz. İşin güzel tarafı, dünyanın en büyük dalış okulu olan bu okulda dilerseniz kalabalık gruplarla birlikte ders almak zorunda da değilsiniz. Engin ve benim için ayrı hocayı ek ücret ödemeden bize tahsis ediyorlar. Üstelik bunu da kendileri bize teklif ediyor.

Odamıza yerleşip bir süre soluklandıktan sonra karnımızı doyurmak için denize paralel restoranlardan birisine oturuyoruz. Ada içerisinde yan yana dizilmiş çeşitli restoranlar, cafe’ler, masaj dükkanları, marketler ve eczaneler her türlü ihtiyaca cevap vermek üzere hazır bulunuyor.

Yemek sonrasında bölgede bir tur atıyoruz ne var, ne yok görmek adına. Sonrasında odaya dönüyoruz. Ben biraz dinlenmek ve internetteki işlerimi halletmek üzere odada kalırken, Engin de havuzun yolunu tutuyor.

Akşamüzeri karnımız acıkana kadar vakit geçiriyoruz. Sonrasında da yine deniz kenarında bulunan restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Yemek muhabbet derken zaman akıp gidiyor. Ada hayatını bu yüzden seviyorum. Zamanın içerisinde kayboluyorsunuz. Vaktin nasıl geçtiğini fark etmeden. Endişelenmeniz gereken tek konu ise karnınızı hangi restoranda doyurmanız gerektiği olup çıkıveriyor bir noktadan sonra. Yemeklerimizi yiyip muhabbet ederken, yan masaya oturan bir kızın dikkatini çekiyoruz. Ve bilin bakalım o kız nereli çıkıyor: Türk! Üstelik Ankaralı. Dilan ile de bu şekilde tanışıyoruz. Dilan, Bilkent’te grafik tasarım okuduktan sonra bir süre farklı işlerde çalışmış. En sonunda da dalış hocası olabilmek için Koh Tao’ya gelmiş ve bir süredir de bu adada yaşıyormuş. Geç saate kadar muhabbet ediyoruz. Bir noktadan sonra rüzgar şiddetini o kadar artırıyor ki, uykusuz bedenimin mücadele edecek yanı kalmıyor. Ben, Dilan ve Engin’i restoranda bırakıp biraz dinlenmek üzere otele geri dönüş yapıyorum.

Bangkok, Tayland

Standard

11 Haziran 2013, Salı.

IMG_7866

IMG_7867

IMG_7875

Bangkok’ta yağmura yakalanınca.

Sabah erkenden uyanıyorum. Otelin ücretsiz havaalanı servisini kullanabilmek adına, iki sokak mesafede bulunan aynı otelin diğer şubesine kadar yürüyorum. Bir süre herkesin yerleşmesini bekledikten sonra havaalanına olan kırk beş dakikalık yolculuğum da başlıyor. Havaalanında işlemleri sorunsuz halledip uçağa biniyorum. Kısa bir süre sonra Bangkok Don Muang Havaalanı’ndayım. Bangkok’a yola çıktığımdan beri dördüncü kez gelişim, bu şehri o kadar çok seviyorum ki, bir süre sonra bana ikinci evimmiş gibi hissettiriyor.

Gün içerisinde şehirde kalmayı planlamıyorum, ayarlayabilirsem aynı akşam Koh Tao için otobüs ayarlayıp Tayland’ın güneyine doğru ilerlemeyi düşünüyorum. Havaalanından çıkınca ana yola kadar yürüyüp şehir merkezine giden yerel otobüslerden bir tanesine biniyorum. Alışveriş merkezlerinin bulunduğu Siam bölgesine olan yol iki saate yakın sürüyor. Siam’da inip uzun süre sonunda özlediğim türde yemekleri yemek için yine ve yeniden Siam Paragon’un yolunu tutuyorum. Alışkanlık haline gelmiş süpermarket içerisinden mantarlı brokolili çorbamı ve salatamı alıyorum, interneti kontrol ediyorum ve sonrasında akşam için otobüs bileti soruşturmak üzere Khaosan Yolu’na doğru ilerliyorum.

Şansıma akşam altıda yola çıkacak ve sabah dokuz gibi gitmek istediğim ada olan Koh Tao’ya varacak bir otobüs feribot paketi var. Hemen biletimi alıyorum. Sırada yaklaşık bir aya yakındır kullanmadığım büyük sırt çantamı Silom’da bulunan hostelden almak var. Yerel otobüs ile Silom’a gidip çantamı alıyorum. İçimden keşke hep burada kalsan diye geçirsem de, tekrardan büyük çantaya alışmak zor. Küçük sırt çantamın sağladığı hareket rahatlığını özleyeceğimi biliyorum, bu da bana yolculuğumun ikinci kısmı olan Amerika kıtası için ders oluyor.

Eşyalarımı alıp işlerimi hallettikten sonra tekrardan Khaosan Yolu’na dönmeye uğraşıyorum. Uğraşıyorum diyorum çünkü saat dördü biraz geçiyor ve Bangkok’un tampon tampona akşam trafiği iş başında. Yarım saat kadar otobüs bekledikten sonra en mantıklı olanın bir taksi çevirmek olduğunu fark ediyorum. Taksi bulmam ise ayrıca bir on beş dakikamı alıyor.

Khaosan Yolu’na geldiğimde otobüs biletini ayarladığım firmaya sırt çantamı bırakıyorum ve atıştıracak bir şeyler almak için dışarı çıkıyorum. Khaosan Yolu’nun sonuna kadar yürüyorum ve artık geri döneceğim vakit bir anda fırtına kopuyor. Nereden çıktığını anlayamadığım yağmur son sürat ve son kuvvet yağmaya başlıyor. Herkes sağa sola kaçışıyor, tezgahlar kapanıyor. Başladığım noktaya olan 500 metreyi yürümek işin en sancılı kısmı. Yağmurdan korunmuş alanlardan geçmeye çalışsam da turizm firmasına girdiğimde sırılsıklam olmuş durumdayım. Üstümü burada değiştiriyorum. Otobüsün gelmesini beklediğimiz sürede benimle aynı kaderi paylaşan , sırılsıklam olmuş birçok yolcu kendisini firmadan içeri atıyor. Yağmur muhalefeti nedeniyle planlananın aksine saat altıda değil de, yedi de yola koyuluyoruz. Ne yazık ki otobüs bizi almıyor, biz otobüsün bulunduğu bölgeye sağanak yağmur altında yaklaşık yirmi dakika kadar yürüyoruz. Üstümü değiştirmiş olmam bu yürüyüş sonrasında bütün anlamını yitiriyor. Çünkü sırt çantalarım da dahil olmak üzere sırılsıklamım.

Otobüsün geleceği bu ufak alanda bir saate yakın bekliyoruz. Otobüsümüz sonunda teşrif ettiğinde rahat koltuklara atıyor herkes kendisini. Yağmur hala durmamış. Buz gibi klima, sırılsıklam kıyafetler ve sürekli su damlatan bir pencere derken gece beklediğimden zor geçiyor. Ertesi gün tropik bir adada olacağımın bilinci ile kendimi motive etmeye çalışıyorum.

Myanmar.

Standard

Myanmar: Genel Bilgiler.

Myanmar, yola çıkmadan önce bile en çok ziyaret etmek istediğim ülkelerin başında yer alıyordu. Bunun en temel nedenlerinden bir tanesi hayran olduğum fotoğrafçı Steve McCurry’nin bu ülkeye ilişkin fotoğraflarıydı.  Her baktığım fotoğrafta karşılaştığım rengarenk yerel halk, kocaman tarihi ve dini yapılar önünde vişne çürüğü kıyafetleri ile dolanan keşişler, bozulmamış Asya dokusu sanki beni ülkeye davet ediyordu. Yola çıktığımda ise ülkeye ilişkin bu fotoğraflar dışında çok da bir şey bilmediğimi fark ettim. Kulaktan duyma bilgiler bir yana, yaklaşık elli yıl sonunda ilk defa turistlere açılan ülkenin Asya kimliğinin bozulmasına izin vermeden, sonuna kadar koruduğu şüphesizdi.

İlk durağım olan Yangon sokaklarına çıktığımda karşılaştıklarım beni şaşırttı. Batı etkisinden son derece uzak, kendi halinde düzenine sıkı sıkıya sarılmış bir şehir beni karşıladı. Öyle ki Yangon bana burada zamanın çok öncelerde durduğunu ve o zamandan beri de hiç ilerlemediğini hissettirdi.

Temel turist ihtiyaçlarına yeni yeni cevaplar bulmaya çalışsa da, cana yakın insanları, dolu dolu ve rengarenk sokakları, görülmeye değer tarihi ve dini yapıları ile Myanmar kendisini kısa sürede sevdirdi. En başında sadece bir hafta konaklamayı planlarken, biletimi bir hafta daha uzattırdı!

DSC01261

Gezi Parkı olaylarına Yangon’dan destek. Diren Myanmar!

DSC00516

Mandalay’de keşiş öğrenciler ile.

DSC01162

DSC01157

Altın Kaya’nın önünde.

IMG_2401

Bri ile Altın Kaya’dan dönüş yolunda, pick-up arkasında.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Myanmar küçük bir ülke gibi gözükse de ülke içerisinde mesafeler düşünüldüğünden daha fazla. Ben çok hızlı gezmeme rağmen iki haftamı ayırdım. Ülkeyi hakkıyla gezmek için üç haftanın yeterli olacağına inanıyorum.

Myanmar’ı ziyaret etmek için en ideal dönem Kasım ile Şubat arası. Ülkede Mayıs ayında başlayan yağış sezonu Ekim ayına kadar devam ediyor. Ben ülkeyi mayıs ayı sonunda, haziran başında ziyaret ettim. Genel olarak hava açık olmasına rağmen, çok sıcak ve nemliydi; fakat dönmeme yakın her gün saatlerce muson yağmuru ile karşılaştım. Bazen dışarıda yağan yağmur dinsin diye saatlerce kapalı mekanlarda beklemek durumunda kaldım.

Vize

Myanmar vizesini almak birçok ülke için epey kolay. Gerekli evrakları verdikten sonra en fazla 2-3 gün içerisinde teslim alabiliyorsunuz.

Ben vizemi Bangkok bulunan Myanmar Büyükelçiliği’nden iki adet vesikalık, yaklaşık 25 dolarak tekabül eden Thai bahtı, pasaport fotokopisi ve ilgili başvuru evrağını teslim ettikten tam bir hafta sonra alabildim. Diğer ülke vatandaşları ekspres hakkını kullanarak, tek günde bile vizeyi alabilirken, bunun Türkler için geçerli olmadığını, kimlik kontrolü yapacaklarını belirttiler.

Rota

Myanmar’da yolculuğuma Yangon’dan başladım. Sonrasında kuzey bölgeleri ziyaret edip tekrar Yangon üzerinden güney bölgelere geçtim.

Myanmar’da kaldığım 14 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_myanmar

28-29.05.2013, Yangon
30.05.2013, Mandalay
31.05.2013, Bagan
01-02.06.2013, Nyaungshwe (İnle Gölü)
03-05.06.2013, Mawlamyine, Pa-auk
06-07.06.2013, Kyaithiyo, Kinpun
08-10.06.2013, Yangon

Temel olarak Myanmar’da görmek istediğim her yeri görmüş olsam da, bir daha gelecek olsaydım eğer Kalaw’dan Inle Gölü’ne uzanan yürüyüşü mutlaka yapardım.

Myanmar’da para kullanımı

Myanmar’a yolculuk yapacaksanız özellikle dikkat etmeniz gereken bir konu. İnternette birçok yerde yazılı olan kurallar geçerliliğini 2013 yılı itibari ile yitirmiş ya da değişmiş. Örneğin benim elimde bulunan rehber kitap havaalanında ya da bankalarda kesinlikle para bozdurmamamı; çünkü buralarda Myanmar kurunu yüksek göstermek adına saçma bir uygulamanın bulunduğunu belirtmişti. Fakat durum değişmiş. Ben bütün yolculuğum boyunca en yüksek kuru bankalardan 1 USD = 940 Kyatt şeklinde aldım. Onun dışında nereye gittiysem (dolandırılma tehlikesi bir yana) daha düşük oranlarla karşılaştım.

Ülke içinde kredi kartlarının hiçbir ATM’de kabul edilmediği, bu nedenle kullanacağınız paranın tamamını yanınızda getirmeniz gerektiği söyleniyordu. Bazı oteller belirli bir komisyon karşılığında Visa karttan para çekilmesine izin veriyormuş. Fakat bu konuda değişmiş. Ben denememiş olsam da rastlaştığım birçok yabancı ATM’ler aracılığıyla uluslararası kartlarını kullanıp para çektiklerini belirttiler.

Son ve en önemlisi olarak bu ülkeye getireceğiniz dolarlarınızın ne yazık ki 2006 yılından eski olmaması gerekiyor. Dolar banknotlarının üzerinde herhangi bir yazı, damga, kıvrıklık, buruşukluk varsa kabul görmüyor. Bu nedenle ülkeyi ziyaret eden herkesi dolarlarını çarşaf gibi korumak adına garip yöntemler geliştirmiş görüyorsunuz. Aman diyim!

Ulaşım

Myanmar’da ulaşım ağları görece gelişmiş. Şehirlerarası yolculuklarda otobüs ve tren tercih edebileceğiniz alternatifler olarak karşınıza çıkıyor. Gündüz otobüslerini kullanırsanız genelde klimalı ve yerellerin de çok sık kullandığı otobüsler ile yolculuk ediyorsunuz. Otobüs içerisindeki televizyonlarda son ses gösterilen Myanmar dizileri ve müzik kliplerine maruz kalıyorsunuz. Çok fazla kez dur kalk yaptığınız için de yolculuğunuz normalden uzun sürüyor. Eğer gece otobüslerine binerseniz ise işin rengi değişiyor. Yolculuk yapan birçok insandan duyduğum üzere gece otobüsleri şehirlere çok abuk saatlerde varıyor. Gecenin üçünde, dördünde hiç bilmediğiniz bir şehirde, hiç bilmediğiniz bir noktada kendinizi bulmanız mümkün. Üstelik gece otobüslerinde, dışarıda hava kaç derece olursa olsun fark etmez, son kuvveti ile kullanılan klimalar sizi kat kat kıyafetlerinize sarılmaya itebiliyor. Klimalı yerel otobüslere ek olarak bazı hatlarda yepyeni VIP otobüsler de bulunuyor. Normalde vereceğiniz ücretten biraz daha fazla ödemeniz koşulu ile geniş koltukları sonuna kadar yatabilen, yolculuk sırasında çeşit çeşit ikramların bulunduğu ve daha rahat bir yolculuğun garantilendiği bu otobüsleri de tercih edebilirsiniz.

Trenler ise bu konuda daha rahatlar. Trenlerde genelde iki sınıf bulunuyor: genel ve üst sınıf koltuklu. Üst sınıf koltuklu da yolculuk etmenizi özellikle tavsiye ediyorum. Lakin genel sınıfta tek bir tahta üzerinde oturuyorsunuz, üst sınıf koltuklu vagonlarda koltuklar geniş ve rahat. (Bazı trenlerde bu koltukların parçalanmış olduğu ve vagonun her zıplamasında sizin bu parçaları toplamak zorunda kaldığınız gerçeğinden bahsetmiyorum bile) Bazı hatlar üzerinde yataklı vagonlar da bulunuyor. Ben Yangon – Mandalay arasında bu şekilde yolculuk yaptım. Tek sorun tren biletleri turistler için çok pahalı! Normalin neredeyse otuz katı fiyatlar ödemeye hazırlıklı olun. Yereller için çok cüzi olan biletler, söz konusu turistler olduğunda abartı olabiliyor. Bu nedenle Yangon – Mandalay yataklı trenine 30 Amerikan doları ödemek durumunda kaldım.

Şehir içinde önceden pazarlık yapmanızın şart olduğu taksiler bulunuyor. Ben Bagan’ı daha kolay gezebilmek amacıyla, sadece Bagan’da böyle bir taksi ile bütün gün için anlaştım. Geri kalan bölgelerde ya yerel otobüsler ile ya da pick-up adı verilen küçük kamyonetlerin arkasına dizilen sıralarda yolculuk yaptım. Bazen belli bölgelerde beni motosikletinin arkasında belli bir ücret karşılığında istediğim yere götürmeyi teklif eden insanlara da denk geldim. Genel olarak şehirler küçük olduğu için yürüyerek ya da bisiklet kiralayarak gezmek en mantıklısı.

DSC00393

Yataklı tren kompartmanı.

Konaklama

Myanmar turizme yeni açıldığı için konaklama ülkeyi ziyaret edenlerin karşısında çok büyük bir engel olarak ortaya çıkıyor. Özellikle yüksek sezonda birçok insandan konaklayacak yer bulamadıkları ve iki kişilik odalarda dört beş kişi konakladıklarına ilişkin duyumlar aldım. İnle Gölü’nde geçen sene gelen turistlerin konaklamasını karşılayacak kapasite bulunmadığı için, birçok turistin tapınaklarda uyumak zorunda kaldığını öğrendim.

Ben gittiğim yerlerde konaklamaya ilişkin bir problem yaşamadım, bu biraz da düşük sezonda orada bulunduğum içindi; fakat birçok otelin ek binalar yaptığına, neredeyse her sokakta onlarca yeni otel inşaatı olduğuna bizzat tanık oldum. Bu da arz talep meselesinin en büyük kanıtı.

Konakladığım oteller genelde temiz, banyosu içerisinde, kahvaltının ücrete dahil olduğu otellerdi. Ödediğim ücret aldığım servisin yanında çok fazla kaçıyordu, üstelik otel ücretleri Amerikan doları üzerinden ödeniyor. Yine de oteller konusunda herhangi bir problem yaşamadım.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Aung Sin Guesthouse, Yangon – 20 USD
May Kha Lar Guesthouse, Bagan – 20 USD
Aquarius Inn, Nyaungshwe – 12 USD
Pa-auk Tawya Manastırı, Pa-auk – ücretsiz
Pan Myo Thu Inn, Kinpun – 12 USD (iki kişi konakladık)
Garden Guesthouse, Yangon – 15 USD (iki kişi konakladık)

DSC01292
Aung Sin Guesthoue, Yangon.

DSC00564

May Kha Lar Guesthouse, Bagan.

DSC00652

Aquarius Inn, Nyaungshwe.

DSC01236

Garden Guesthouse, Yangon.

Yiyecek içecek

Myanmar yemekleri üzerinde bölgedeki diğer kültürlerin etkisini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Hindistan, Çin ve Tayland’ın yemek kültürüne benzer bir mutfak anlayışı sizi karşılıyor.

Ülkenin en temel yemeği köri ve pirinç. Bu köriyi tavuk, balık, domuz, deniz ürünleri ya da koyun olarak tercih edebiliyorsunuz. Yemekle beraber mutlaka çorba ve çeşitli mezeler ikram ediliyor. Bu mezeler arasında çeşitli turşulanmış ya da baharatlı soslarla hazırlanmış sebzeler yer alıyor.

Bunun dışında Çin ve Tayland mutfağında sıkça rastlayabileceğiniz noodle ve pirinç türleri ile, Hint mutfağının farklı çeşitlerini şehirlerde bulabiliyorsunuz.

Özellikle sokak yemekleri konusunda Myanmar’ın çok iyi olduğunu belirtebilirim. Her köşe başında mutlaka çeşit çeşit hamur işleri, kızartmalar, sulu yemekler ve tatlılara rastlamak mümkün. Denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

IMG_7670

Otel kahvaltıları.

IMG_7669

Kızarmış noodle ve sebze salatası.

DSC00647

Myanmar yemekleri yanında mezeler ile servis ediliyor.

IMG_7414

Yemek sonrasında ikram edilen lokuma benzer tatlılar ve kuruyemişler.

DSC01268

Sokaklarda çok sık rastlayabileceğiniz, helva ve ıslak kek arası tatlılar.

DSC00745

DSC01266

Sokak kızartmaları.

DSC00375

Sokaklarda ev yapımı yoğurt bile bulmak mümkün!

Yangon, Myanmar.

Standard

10 Haziran 2013, Pazartesi.

Sabah 5’te uyanıp Bri’yi uyandırıyorum, sonrasında vedalaşıyoruz. Ben kaldığım yerden uykuma devam edip öğlene doğru uyanıyorum. Bugün için amacım Yangon’a ilk geldiğimde iki hafta önce konakladığım; interneti ve kliması ile bölgedeki otellere göre görece uygun fiyatlı olan otele geçip tüm günümü orada geçirmek. Otelden çıkışımı yapıp konaklayacağım otele yürümeden önce posta ofisine gidip yazdığım kartpostalları postalıyorum, sonrasında da otele doğru ilerliyorum. Sağolsun temmuz musonu beni yine yalnız bırakmıyor. Otele kadar olan yirmi dakikalık yürüme mesafesinde yine sırılsıklam oluyorum.

Sonunda kendimi otele attığımda, daha önce aynı otelde konakladığım için işlemler kısa sürüyor ve hemen odamı alıyorum. Şansıma bu sefer bir önceki gelişimde kaldığım odanın iki katı bir oda bana veriliyor. Üstelik ben odayı almamış olsam, benden iki dakika sonra gelen Ruslar alacakmış. Kıl payı farkla oda bana kalıyor.

Odaya girdikten sonra bütün günü odada geçiriyorum, ailemle konuşuyorum, film izliyorum, kitap okuyorum, eksik olan günlüklerimi yazmaya koyuluyorum. Arada sadece bir tek yemek yemek için dışarı çıkıyorum. Ertesi sabah 8’de olan uçağım için erken uyanmam gerekecek, üstelik sonrasında da aynı gün içerisinde hızlı bir tempo beni bekliyor olacak. Bu nedenle erkenden uyuyorum.

9 Haziran 2013, Pazar.

DSC01269

DSC01270

Rengarenk sokaklar.

DSC01274

DSC01290

DSC01272

DSC01277

Yangon’dan muson manzaraları.

DSC01280

DSC01284

Bogyoke Aung San Pazarı.

DSC01287

Hint restoranından.

Öğlene doğru uyanıp otelde bol bol vakit geçiyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz, biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında da Bogyoke Aung San Pazarı’na gitmek için yola koyuluyoruz. Yangon ara sokaklarında kaybolmak her zaman en keyiflisi. Her sokakta rengarenk manzaralara tanık oluyorsunuz. Günlük hayat siz hiç orada değilmişsiniz gibi kendi akışında, kendi temposunda ilerlemeye devam ediyor. Biz bu akıntının arasında kendimizi kaybetmiş, sağı solu izleye izleye ilerlerken muson yine etkisini gösteriyor. Bir anda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor. Biz de ıslanmamak adına yol kenarında bir girintiye sığınıyoruz. Bizim halimize acıyan hemen yan dükkandaki teyze iki tane iskemle uzatıyor bize. Yağmurun duracağı yok. Biz de oturup yağmurdan kaçışanları, son derece rahat bu yağmurlu sezonu benimsemiş şekilde hareket edenleri izliyoruz. Tam karşımızda bulunan küçük yol kenarı tezgahında tentenin altına sığınmış gençler bize gülüp el kol hareketleri ile “Yağmur işte!” şeklinde durumu izah etmeye çalışıyorlar.

Burada yaklaşık bir saate yakın oturuyoruz. Yağmurun durmasını geçtim, yavaşlayacağı bile yok. Birazcık ıslanmaktan kimseye zarar gelmez diyerek kendimizi tekrardan sokaklara atıyoruz. Pazara olan beş dakikalık yürüme mesafesinde bu derece ıslanabileceğimiz aklımıza gelmiyor. Sonunda pazara vardığımızda vücudumda ıslanmamış tek bir nokta yok. Kıyafetlerimden de şapır şapır su damlıyor. Pazarda bir iki tur atıyoruz, bana çok istediğim keşiş şemsiyelerinden alıyoruz, Bri’ye bölgeye özgü kutulardan alıyoruz. Sonrasında da yağmur etkisini azaltmışken tekrardan yollara koyuluyoruz.

Yine dönüş yolu üzerindeki Hint restoranlarından birinde enfes güney Hindistan yemeklerinden yiyoruz ve perişan halde odamıza dönüyoruz. İlk işimiz kıyafetlerimizi yıkamak, sonra kendimizi yıkamak ve kurutmak oluyor. Biraz kuruduktan ve kendimize geldikten sonra Bri ile en sevdiğimiz aktivite olan film izlemeye başlıyoruz. Yağmurlu günlerde film izlemek bana hep evimi hatırlatıyor.

Film sonrasında tekrardan sokaklara çıkıyoruz. Yağmur şehrin boğucu sıcağını bir nebze yumuşatmış, ıslak sokaklarda havuz halindeki su birikintileri Ankara’yı anımsatıyor. Bir önceki gün uğradığımız otele tekrar gidip internetini kullanıyoruz bir süre. Sonrasında da ertesi sabah çok erken bir saatte Bri’nin Bangkok’a uçuşu olduğu için otele geri dönüyoruz. Bri eşyalarını topluyor, ben bir şeyler okuyorum. Bri’nin sabah tek başına uyanamayacağını bildiğim için saatimi saat 5’e kurup uyumaya koyuluyorum.

8 Haziran 2013, Cumartesi.

DSC01239

Sule Paya’nın gündüzü.

DSC01249

Sule Paya’nın gecesi.

DSC01263

Yağışlı mevsimde Yangon sokakları.

DSC01286

DSC01267

Sokak yiyecekleri.

DSC01265

Kocaman antenler rengarenk binaları süslüyor.

Yine yağmurlu bir sabaha uyanıyoruz. Ben içten içe seviniyorum, bir önceki gün bulutlar bir süreliğine tatil yapıp Altın Kaya’yı musona yakalanmadan ziyaret etmemize izin verdikleri için. Eşyalarımızı toplayıp otelden çıkışımızı yapıyoruz. Bizi Yangon’a götürecek otobüsümüze doğru yürürken, yolda kızartmaları ile bizden artı puan alan çayevinde mola verip kahvaltımızı yapıyoruz. Myanmar’da her köşe başında çeşit çeşit kızartmalara rastlamak mümkün, üstelik bunlar son derece de leziz.

Otobüsümüz bize söylenenden yarım saat geç hareket ediyor. Yangon’a olan 4-5 saatlik yolumuz yine bol trajedi içeren, sonunda mutlaka sevgililerden birisinin ya diğerini terk ettiği ya da öldüğü Myanmar müzik videoları ve yerel diziler ile akıp geçiyor. Öyle ki bütün otobüs pür dikkat televizyonda gösterilenlere konsantre olmuş ilerliyoruz. Myanmar otobüslerinin cilvesi.

Öğleden sonra şehrin epey dışında yer alan Yangon otobüs garına varıyoruz. Buradan şehir merkezine giden yerel otobüsler olduğunu öğrenince sora sora kalabalık ve karmaşık otobüs istasyonundan ana yola çıkıp yoldan geçen otobüslerden bir tanesine atlıyoruz. Bu otobüs bir saatlik bir yolculuk sonrasında tıngır mıngır bizi Sule Paya’nın bulunduğu caddede, şehrin göbeğinde indiriyor. Konaklayacak bir yer arama telaşımız da bu noktada başlıyor. Birçok otel ya gereksiz pahalı ya da dökülüyor. Birkaç otel gezdikten sonra merkezi olanlardan bir tanesini seçip yerleşiyoruz. Bu otelin her katından Sule Paya’nın büyüleyici manzarasını görmek mümkün.

Odaya yerleştikten sonra duşumuzu alıyoruz, “Biraz soluklanalım, sonrasında da dışarı çıkarız.” derken, dışarıdan bastırılamayacak kadar gürültülü gelen yağmur sesi bize engel oluyor. Zorunlu olarak, odada umduğumuzdan daha fazla vakit geçiriyoruz. Bir iki saat sonra sonunda dışarı çıkmaya yeltendiğimizde ilk olarak konakladığımız katın sonunda bulunan alandan Sule Paya’nın manzarasını izliyoruz. Bu arada yine bizimle aynı otelde konaklayan Japon bir çocukla tanışıyoruz. Daha önce Yangon’da bir süre yaşadığını ve şimdilerde tekrardan bu şehre taşınmayı ve para değişimi ofisi açmayı planladığından bahsediyor. Daha sonrasında sohbetimize Amerikalı bir kadın da dahil oluyor. Son 14 senedir dünyayı gezdiğini, gezi yazarlığı yaptığını anlatıyor. Her sevdiği ülkede belirli süre geçirip orada yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettikten sonra Bri ile biz kendimizi Yangon sokaklarına atıyoruz.

Konakladığımız bölgeye çok yakın olan Anawratha Sokağı’nda bir aşağı bir yukarı yürüyüp yol üzerinde gördüğümüz Hint restoranında karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da yine yol üzerinde gördüğümüz sokak yiyeceklerini deneyerek sokakları aşındırıyoruz.

Otelde tanıştığımız Japon çocuktan aldığımız ipuçları sayesinde interneti kullanmak üzere ana yol üzerinde bulunan otellerden birinin lobisine gidiyoruz. Çocuk her gün buraya geldiğini ve sadce bir adet su ısmarlayarak saatlerce interneti kullandığını anlatıyor bize. Biz tabi aynı yüzsülüğü yapmıyoruz, suya ek olarak yanında birtakım bazı şeyler de ısmarlıyoruz. Bir iki saat kadar daha burada oturduktan sonra sokaklarda zigzaglar çizerek otelimize geri dönüyoruz. Çok yorulmuşuz, aslında film izleme planlarımız olsa da ikimiz de erkendne uyuyoruz.

Kyaithiyo, Myanmar.

Standard

7 Haziran 2013, Cuma.

DSC01232

IMG_7752

Kinpun kamyonet istasyonunda yolculara kamyonetin arkasına “yükleniyorlar”.

DSC01094

Kyaiktiyo’ya tırmanacak olan kamyonetimizin arkasında kalabalığın arasında yerlerimizi alıyoruz.

DSC01103

DSC01105

Tapınağa doğru yürürken.

DSC01110

Altın Kaya, uzaktan bile tüm görkemi ile seçilebiliyor.

DSC01128_9_fused

DSC01140

DSC01149

Altın Kaya’nın dibinde dua eden keşiş.

DSC01169

DSC01186

Kadınların bu bölgeye girmesi yasak.

DSC01200

DSC01212

DSC01214

DSC01230

Dönüş yolunda.

IMG_7789

Yoğun sis de bize eşlik ediyor.

Günlerdir ilk defa yumuşak, görece rahat bir zeminde uyumanın da etkisiyle bir önceki gece uyku çok tatlı geliyor. Öğlene doğru dışarıya ek konaklama yerleri inşa eden işçilerin şarkıları eşliğinde uyanıyorum. Sabaha karşı yağmurun sesini duymak beni biraz endişelendirse de güneşli bir güne uyanmak yüzümü güldürüyor. Kahvaltı için yol üzerindeki restoranlardan birine giriyoruz yine. Yediğimiz mangolar hiç olmadığı kadar tatlı. Kahvaltı sonrasında sora soruştursa Altın Kaya’nın bulunduğu bölgeye giden kamyonetlerin istasyonunu buluyoruz. İstasyona girdiğimizde gördüğümüz manzara son derece şaşırtıcı.

Kocaman bir kamyonetin arka bölmesine insanların oturabilmesi için iki tane kocaman demir merdiven kamyonetin yanında bulunuyor. Kamyonetin arka bölmesinde ise birbirine çok yakın bir şekilde dizilmiş incecik tahta oturaklar bulunuyor. Kamyonetteki yerimizi aldıktan sonra yola koyulmamız da bir yarım saat sürüyor; çünkü kamyonet ancak dolduğu zaman kalkıyor. Benim daha önce duyduğuma ve okuduğuma göre Altın Kaya’ya ulaşabilmemiz için kırk beş dakikalık bir yolculuk sonrası kırk beş dakikalık bir tırmanış bizi bekliyor. Kırk beş dakika sürecek olan yolculuğumuz son derece adrenalin dolu başlıyor. Kamyonetin arkasında, sadece tek bir aracın geçişine izin verecek kadar daracık ve dimdik bir yokuşu son sürat hızla çıkıyoruz. Belli noktalarda ben oturduğum yere öyle sıkı tutunuyorum ki, indiğimde ellerimi kıpkırmızı olmuş buluyorum.

Yolculuk sonrasında bizi tepede bir durakta bırakıyorlar. Kırk beş dakika daha tırmanacağımızı düşündükçe tüylerim diken diken oluyor; ama o da ne. Kamyonet sürücüsü herhangi bir tırmanışa gerek olmadığını, sadece beş dakika yürüdükten sonra Altın Kaya’yı karşımızda bulabileceğimizi söylüyor. Bir süre yolda hasırdan yapılmış bir top ile yere düşürmeme oyunu oynayan çocukların arasına karışıyoruz. Bizden başka yabancı bir çocuk daha bu oyuna katılıyor. On beş dakika kadar yerellerle bu oyunu oynadıktan sonra Altın Kaya’ya doğru ilerliyoruz. Girişte yine yabancı kotasından ücretimizi ödedikten sonra oyunda bize katılan Thomas ile beraber Altın Kaya’nın bulunduğu alanı geziyoruz. Bu kaya çok ilginç; çünkü gerçekten tepenin ucundan düşecekmiş gibi duruyor. Fakat yıllardır ne depremlere, ne felaketlere karşı bu kaya hep bu şekilde duruyor. Anlatılana göre 11. yüzyılda bağışlanan Buddha’nın saç tellerinden bir tanesi de bu stupa’da yer alıyor, kutsallığı da buradan geliyor. Tapınak etrafında belli bölgelere kadınların girilmesine izin verilmiyor. Örneğin erkekler kayaya yaklaşıp dokunabilirken, kadınların kayaya dokunmaları yasak.

Altın Kaya’nın etrafında bir iki saat kadar oyalandıktan sonra kamyonet durağına gidiyoruz. Kamyonetin dolmasını beklerken hemen karşısında yer alan çayevinde bir iki parça bir şeyler atıştırıyoruz. Kamyonetin etrafı yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladığında da en arkada yerlerimizi alıyoruz. Dönüş yolu gelişe kıyasla daha da adrenalin dolu. Belli noktalarda oturduğum tahtadan yaklaşık on santimetre kadar havaya yükseldiğimi hissediyorum. Her gün bu yolu sayısız insanın sorun yaşamadan çıktığına inandığım için, dönüş yolunda bizim de herhangi bir problem yaşamayacağımıza olan inancımı koruyorum.

Sonunda sağ salim Kinpun’a vardığımızda bir süre bacaklarım tutmasa da sonradan toparlıyorum. İlk işimiz hep beraber bir restorana oturup karnımızı doyurmak oluyor. Sonrasında da biraz muhabbet etmek için mangolarının alışkanlık yaptığı çayevine oturuyoruz. Hava kararana kadar burada kalıyoruz. Sonrasında da interneti kontrol etmek üzere lüks otelimizin lobisindeki yerlerimizi alıyoruz. Kinpun’da yapacak çok fazla şey yok, biz zaten Bri ile Yangon’a giden son otobüsü kaçırdığımız için bir gece daha burada konaklamaya karar vermişiz. Otelimiz aracılığıyla ertesi sabah saat dokuz için Yangon biletlerimizi ayırtıyoruz.

Burada zaman o kadar yavaş akıyor ki. Aynı şey yereller için de geçerli mi merak etmeden duramıyorum. Bu geceyi de hep beraber film izleyerek geçirmeye karar veriyoruz. Bizim otelimizin bahçesinde yerlerimizi alıp çift kulaklıklarımızı ayarladıktan sonra film izlemeye hazırız. Bu geceki film seçimimiz “Silver Linings Playbook”dan yana oluyor. Film izlememiz belli bir noktada devasa uçan hamamböceğinin gelip Bri’nin sırtına konması ile bölünse de film izlemek hepimize iyi geliyor. Film sonrasında Thomas ile vedalaşıp odalarımıza geri dönüyoruz.

6 Haziran 2013, Perşembe.

DSC01080

Kinpun’da bir restoranın duvarından.

Gideceğimin bilinciyle sabah programa uygun uyanmıyorum. Benim için son olacağını bilsem de meditasyon seanslarına da katılmıyorum. İçimden sadece manastırdan çıkış yapıp internet bulmak ve Türkiye’de olanları öğrenmek geçiyor. Saat altı civarında uyanıp herkesin gündüz meditasyonuna gitmesini bekledikten sonra ben de ilk geldiğimde kayıt yaptırdığım ofisin yolunu tutuyorum. Görevli kimse bulunmadığı için bir süre beklemem gerekiyor. Sonrasında ilk gün kaydımı alan rahibe geliyor. Bana gülümseyerek; ama bir yandan da halimden anlarmışçasına bakarak “Hani altı gün kalacaktın?” diye soruyor. Ben içimden benim için yeterli olan deneyimi edindiğimi düşünüyorum. Eklemekte fayda var, bu tapınakta konaklamak da, meditasyonlara katılmak da, mutfağından yemek de ücretsiz. Bu nedenle çıkarken cüzi bir bağış yapmanın nezaketen gerektğini düşünüp bağışımı da yapıyorum.

Manastırdan çıkarken ilk gün biraz telaş, biraz da korkuyla yürüdüğüm orman yolundan ilerleyerek çıkıyorum. Kısa bir süre kalmış olsam da benim için çok farklı bir deneyim olmuş. Anayola çıktığımda beni Mawlamyine’ye götürecek bir otobüs beklemeye koyuluyorum. On dakika kadar bekledikten sonra yoldan geçen otobüslerden bir tanesi beni alıyor ve Mawlamyine otobüs istasyonuna kadar beni bırakıyor. İstasyon etrafındaki internet arayışlarım başarılı olmayınca ben de fazla oyalanmadan bir sonraki durağıma doğru ilerlemeye karar veriyorum: Altın Kaya’nın bulunduğu Kyaiktiyo. Otobüs istasyonundan beni bu kasabaya kadar götürecek bir bilet alıyorum. Sonradan öğrendiğime göre bölgede birbirine yakın isimli iki yer bulunuyor (Kyaikto ve Altın Kayanın bulunduğu Kyaiktiyo). Bu yüzden bu bölgeye giderken gitmek istediğiniz yerin Altın Kaya olarak bilinen tapınak olduğunu vurgulamak da fayda var.

Bindiğim otobüs yine aynı aktörlerin neredeyse izlediğim her dizide dönüşümlü olarak oynadığı bir başka Myanmar komedi dizisini yayınlıyor. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde, biz otobüsten inerken de hala ilk bindiğimizde gösterilmeye başlanan dizi devam ediyor. Ben de içimden Türkiye’deki Doktorlar dizisine benzeyen bir vaka herhalde diye geçiriyorum; ama otobüsteki herkesin diziyi pürdikkat izlediğini fark edince durumun biraz daha farklı olduğunu anlıyorum.

Otobüs bizi tapınağa en yakın yerleşim bölgesi olan Kinpun’da indiriyor. Benimle beraber, bir önceki kasabadan otobüse binmiş yabancı bir kız daha iniyor otobüsten. İkimiz de bir süre ne yapmamız gerektiğine karar veremeyince konuşmaya başlıyoruz ve beraber konaklayacak bir oda arayışına girişiyoruz. Kinpun kasabası çok küçük, bu nedenle konaklama imkanları çok gelişmemiş. Bölgede bilinen iki tane otel bulunuyor. Biz de bunlardan bir tanesini seçip bize gösterdikleri masmavi odaya yerleşiyoruz. Bizim odaya yerleşmemizle beraber çok kuvvetli bir fırtınanın kopması da bir oluyor. Yağmur o kadar etkili yağıyor ki, gün içerisinde Altın Kaya’yı ziyaret etme planlarını bir kenara bırakıyoruz. Odada oturup biraz muhabbet ediyoruz. Bu sırada öğreniyorum Bri’nin neler yaptığını. Bri, daha sadece on sekiz yaşında. İngiliz. Liseden mezun olduktan sonra üniversiteye gitmek yerine bir süpermarkete girip çalışmaya başlamış ne okuyacağına karar veremediği için. Sonrasında da biriktirdiği paralarla Asya’yı gezmeye başlamış. Üç aydır yollardaymış; ama çok uzun kalmayı planlamıyormuş. Yağmur bizim odadan çıkmamıza izin vermiyor, en kötü tarafı da bir önceki gün saat 10:00’dan beri hiçbir şey yemediğim için açlıktan duvarları kemirmeme ramak kalmış.

İki saate yakın odada kalıyoruz, her yağmur sesi dindiğinde ben dışarı çıkıp acaba yağmur da durmuş mu diye bakıyorum ve her seferinde de umutsuz tablo ile karşılaşıyorum. Artık yağmurun durmayacağından emin olduğumuz bir noktada ıslanmayı göze alıp dışarı atıyoruz kendimizi. Bu sırada otel görevlileri bize tavsiye niteliğinde Altın Kaya’ya bu havada çıkmamamızı öğütlüyorlar, üstüne elimize bir de şemsiye tutuşturuyorlar.

Kinpun tek bir sokaktan oluşuyor. Sokak üzerinde ufak tefek dükkanlar, çay evleri ve restoranlar yer alıyor. Biz de bu restoranlardan bir tanesine girip karnımızı doyuruyoruz. Hava da bu sırada kararmaya başlıyor. Yemek sonrasında sokaklarda birkaç tur attıktan sonra internet bağlantısı olduğunu öğrendiğimiz bölgenin en lüks (daha doğrusu tek lüks) otelinin yolunu tutuyoruz. Otelde elektriklerin kesik olduğunu söylüyorlar bize, biz de otelin tam karşısında bulunan çayevine oturup elektrikler gelene kadar biraz oyalanıyoruz.

Elektrikler geldiğinde ve otelin lobisine oturduğumuzda bize bir laptop getiriyorlar internete bağlanmamız için. Bu sefer de laptop’ın şifresini bilen tek kişi olan otel yöneticisi ortalıkta yok. Bir süre de yöneticinin gelmesini bekliyoruz. Sonundan bilgisayarı ile genç bir çocuk geliyor, şifreyi giriyor da günler sonunda uzak diyarlardan haber alabiliyorum. Bir süre internet başında oyalandıktan sonra otelimize geri dönüyoruz. Akşamı benim bilgisayarımdan film izleyerek sonlandırıyoruz.

Pa-auk, Myanmar.

Standard

5 Haziran 2013, Çarşamba.

IMG_7730

Tapınakta bulunduğum süre boyunca aralıksız yağmurlar etkisini gösteriyor.

IMG_7738

Tapınağın bulunduğu ormanlık alan.

Gün yine bir öncekine benzer şekilde başlıyor benim için. 3:30’da uyanıyorum. Bu sefer bir önceki günün verdiği deneyimle önceden demir tabak çanağımı mutfak sırasındaki yerine yerleştiriyorum. Sonrasında da gündüz şarkı seansı ve meditasyon oturumu için ana salondaki yerimi alıyorum. Her meditasyon seferi bir öncekine göre daha kolay geçse de benim için, hiçbir şey düşünmeden edemiyorum. Kendi ülkemde olanlar, bir sonraki durağımın neresi olacağı, Amerika kıtasına ne zaman geçeceğim, yok efendim akşama kadar yemek yemeden nasıl geçireceğim, tam çaprazımda yer alan rahibenin meditasyon yapıyordan çok uyukluyor gibi oluşundan tutun da dışarıda yağan yağmura kadar her türlü düşünce kırıntısı ilgimi başka yere çekmeye yetiyor. Üzerine bir önceki gece tüm şiddeti ile başlamış olan adet sancılarım da günü kolay geçirmeme yardımcı olmuyor. Üstelik burada ilaç kullanımı da yasak.

Meditasyon seansları sırasında düşünce akışını bir türlü engelleyemiyorum. Kocaman salonda bulunan tek yabancı benim, etrafa şaşkın şaşkın bakıp gördüklerini ve deneyimlediklerini sindirmeye çalışan tek kişi de benim. İnsanlar burada bu rutini takip ederek ömürlerini geçiriyorlar; ama ben ikinci günümde burada bir hafta kalamayacağıma ikna olmuş durumdayım.

Bütün günüm bir önceki günün ritüellerini tekrar ederek geçiyor. Tek bir farkla, bu sefer her boş vakitte uyuklamak yerine manastır içerisinde yürüyip yürüyerek meditasyon olayını gerçekleştirmeye çalışıyorum.

Akşam olduğunda hem halimden son derece memnuniyetsizim, hem de artık Türkiye konusunda merakım dayanılmaz bir noktada. Altı gece kalmayı planladığım bu yerden, sadece üç gece konaklayıp ertesi gün çıkış yapmaya karar veriyorum. Aklım ve kalbim bin tane farklı yere bölünmüşken, benim için meditasyon doğru zaman gibi durmuyor. Bir yandan da içimden bastıramadığım iç sesim bu işkenceyi kendime neden yaptığım konusunda sorgulamalarına devam ediyor. Neden tahta yatakta yatıyorum, neden her yerim ağrıyor, neden karnım aç, neden neden neden… derken ertesi sabah manastırdan ayrılma konusunda emin olup uykuya dalıyorum.

4 Haziran 2013, Salı.

IMG_7736

Meditasyon salonlarının bulunduğu bina.

IMG_7733

IMG_7731

Meditasyon salonları.

IMG_7734

Mutfağa uzanan koridor.

Neresinden anlatmaya başlamalıyım çok da emin olamadığım bir gün geçiriyorum. Bir önceki gün bana verdikleri ve manastırda konakladığım süre boyunca takip edeceğim günlük program şu şekilde:

03:30 Uyanma
04:00 – 05:30 Gündüz şarkı okuması ve grup oturumu
05:45 Kahvaltı
07:00 – 07:30 Temizlenme ve kişisel zaman
07:30 – 09:00 Grup oturumu
09:00 – 10:00 Görüşmeler, yürüme meditasyonu ve kişisel zaman
10:10 Öğle yemeği
13:00 – 14:30 Grup oturumu
14:30 – 15:30 Görüşmeler ve yürüme meditasyonu
15:30 – 17:00 Grup oturumu
17:00 – 18:00 Görüşmeler, çalışma ve kişisel zaman
18:00 – 19:30 Akşam şarkı okuması ve grup oturumu
19:30 – 21:00 Dhamma konuşmaları (Burmaca)

Yani son derece yoğun bir programı sıkı sıkıya takip etmem bekleniyor. Son altı aydır çok rahat yataklar da yatmasam da tahta yatakta yatmak kolay kolay alışabileceğim bir şey değil. Gece boyu sürekli uyanıyorum. Sağ kolumun üzerine yatınca sağ kolum acımaya başlıyor, pozisyon değiştiriyorum. Sol kolumun üzerine yatınca sol kolum acıyor, pozisyon değiştiriyorum. Ne olursa olsun iyiki seyahat yastığım benimle en azından kafamı taş gibi yatağa dayamıyorum diye sevinip bir yandan da manastır içerisinde gördüğüm neredeyse belleri iki büklüm olmuş yaşlı teyzelerin bu yataklarda nasıl uyuyabildiğini merak ediyorum.

Ben saatimi sabah 03:30’a kuruyorum. Saat alarmımın yanı sıra bütün manastır bölgesi içerisinde yankılanan gong sesi de manastır sakinlerini uyandırmak için iş başında. Saat dört olduğunda da günün ilk meditasyonu şarkı söyleme ve ilahiler sonrasında başlıyor. Bir buçuk saat kadar süren seans boyunca ne olduğunu ben çok algılayamıyorum. Bir önceki gün görüştüğüm keşişin bana meditasyon konusunda anlattıkları aklıma geliyor. Burada meditasyon iki ana unsur üzerinde yoğunlaşıyor: farkındalık ve konsantrasyon. Teknik olarak öğretilen ise tek şey: nefesine odaklan. Nefes alışının ve verişinin burun deliklerinden girip çıkışından başka bir şeyin aklından geçmesine izin verme ve sadece nefes alıp verişine yoğunlaş!

Ben de nefesime odaklanmaya çalışıyorum ve ilk meditasyon denemem de böylece başlıyor. Benim için en zor olan kısmı oturma pozisyonuna alışmak oluyor. Gece boyunca tahta bir zeminde uyumuş olmamın getirdiği vücut gerginliği ile bir türlü bacaklarım karıncalanmadan sabit duramıyorum. Zaten içimde kurt varmışcasına sürekli hareket etme isteği olan ben, rahat edebileceğim bir pozisyon bulana kadar aradan yarım saat geçiyor.

Bir saat kadar meditasyon salonunda kaldıktan sonra hem kahvaltı çanak çömleğimi hazırlamak, hem de biraz kendime gelmek için uyuklamak adına kulübeme geri dönüyorum. Saatimi tabloda yazılı olan kahvaltı vaktine ayarlayıp biraz kestiriyorum. Uyandığımda kahvaltı servisinin yapıldığı bölgeye gittiğimde prosedürün bu şekilde işlemediğini, sabah meditasyonundan sonra herkesin topluca kahvaltı sırasına girdiğini öğreniyorum. Yine de mutfaktaki görevli rahibe halime acıyor da ilk günüm olduğunu duyunca bana bir tabak dolusu pirinç lapası ve turuncu renkteki sütlü çaylardan veriyor. Ben aldığım yemeklerimle (!) beraber herkesin yaptığı gibi odaya dönüyorum. Odaya girerken yine kendimi belli edip elimdeki boş demir tabağı ikinci katın verandasından düşürüyorum da, bana dönüp bakan herkese sakarlığımla kendimce günaydın demiş oluyorum.

Kahvaltı sonrasında programa göre herkesin konakladığı kuti’yi temizlemesi gerekiyor. Mübarek benim konakladığım yer o kadar kirli ki, en son kim ne zaman, nasıl temizledi örümcek ağlarından dolayı çok anlaşılmıyor. Yine de kolları sıvayıp dezenfeksiyon çalışmasına girişiyorum. Bir saat sonunda kulübem içinde yaşanılabilir bir hale geliyor. Temizlik sonrasında bir sonraki meditasyon seferine kadar uyuyorum ben yine. Normalde bu boşluklarda manastırdakilerden kişisel meditasyona devam etmeleri bekleniyor; ama alışmamış bünyelerde tabi ki işler bu şekilde yürümüyor.

Uyandığımda bir buçuk saatlik bir meditasyon seansı beni bekliyor. Bu seans bir öncekine göre daha kolay geçiyor benim için. Oturma pozisyonu konusunda daha rahat olsam da bir türlü etrafta uçuşan kara sineklere ve aklımda uçuşan düşüncelere hakim olamıyorum. Hiçbir şey düşünmeden bırakın bir buçuk saat geçirmeyi, bir buçuk dakika bile geçiremiyorum. Öğlen meditasyonu sonrasında topluca öğle yemeği alınması için sıraya giriliyor. Ben bu sırada fark ediyorum herkesin önceden demir tabak çanaklarını mutfağa uzanan koridor kenarındaki duvarlara dizdiğini. Gidip bir koşu kendi tabak çanağımı alıyorum ve sırada uygun bir yere giriyorum. Tam mutfağa yaklaşmışken görevli rahibelerden biri gelip yanlış yerde beklediğimi, yabancı yogi’lerin en arkada rahibelerden sonra yemek aldıklarını belirtiyor. Ben de sıranın en arkasına geçiyorum, içimden “Zamanla öğreneceksin Anıl.” diyerek. Yemek sırası bana geldiğinde karşılaştığım çeşit çeşit yemek beni son derece şaşırtıyor. Yemekler çeşitliliklerinin yanı sıra, lezzetleri ile de benden geçer not alıyorlar.

Kulübemde karnımı doyurduktan sonra bir sonraki meditasyon seansına kadar üç saatlik bir boşluk oluyor, ben bu sırada yine biraz uyuyorum. Bir yandan da bu işlerin böyle yürümediğinden emin, ilk günüm diye kendime biraz alışma süresi tanıyorum. Öğleden sonra dört meditasyon seferi daha beni bekliyor. Her meditasyon seansından sonra bir saatlik bir boşluk bulunuyor. Meditasyon gruplarına katılıp bir yandan kendi çapımda meditasyon denemeleri yaparken, birer saatlik boşluklarda da meditasyon salonundan yüz metre uzakta yer alan kulübeme geçip dinleniyorum.

Bu arada öğlen 10 civarında yenilen öğlen yemeğinden sonra herhangi bir katı yiyecek ya da şekerli içecek tüketimi yasak. Bu manastırda hedeflenen her ihtiyacın minimum şekilde kaşılanması ve meditasyona bu şekilde yoğunlaşılması. Böylece dünyevi zevklerden arınılabileceğina inanılıyor. Zaten bu nedenle bana girişte verilen bilgilendirmede parfüm, makyaj ürünleri, takılar, herhangi bir yüksek ve rahat koltuk ve yatakta oturmak gibi şeyler yasak olarak belirtiliyor.

Manastırdaki ilk günüm akşam saat 19:30’da sona eriyor. Ben kulübeme çekildiğimde meditasyon salonundan Burmaca Dhamma konuşmalarının yankıları yükseliyor. Benim için fazlasıyla sıra dışı bir gün olmuş. Bu nedenle erkenden tahta yatağımda yerimi alıyorum.

3 Haziran 2013, Pazartesi.

IMG_7720

Pa-auk’a uzanan yolda gökyüzündeki bulutlar tarlalara yansırken.

DSC01071

Orman içerisinde yer alan manastıra uzanan yolda yağmur altında yürürken.

DSC01074

Bana tahsis edilen “kuti” olarak anılan tahta kulübe.

Sabah 3’e doğru mola verdiğimiz yerde bulduğum kablosuz internet sonucunda Türkiye’de Gezi Parkı olaylarının iyice kızıştığını öğreniyorum. Yolun Yangon’a kadar olan kısmı tatsız geçiyor benim için. Otobüs son derece rahat olmasına rağmen bir türlü uyuyamıyorum. Aklım ailemde, arkadaşlarımda ve ülkemde. Yangon’a sabah 6’da varıyoruz. Ben otobüsten iner inmez, beni bir sonraki durağım olan Mawlamyine’ye götürecek başka bir otobüs aramaya koyuluyorum. Şansıma istasyonun diğer başında saat 7’de kalkacak bir otobüs buluyorum. Biletimi alıp beni Pa-auk Tawya olarak bilinen Orman Manastırı’nda indirmeleri gerektiği konusunda sıkı sıkı tembih ediyorum.

Pa-auk Tawya, 1926 yılında kurulmuş Theravada geleneğinden meditasyon öğreten ve uygulayan bir orman manastırı. Myanmar’daki en büyük meditasyon manastırlarından bir tanesi. Üstelik yabancılara karşı da son derece misafirperver. İnternetten manastır hakkında okuduğum yorumlar, manastırın kendi internet sitesinden (www.paaukforestmonastery.org) edindiğim bilgiler, hayatımda daha önce hiç meditasyon denememiş olsam da burada en azından birkaç gün geçirmem konusunda beni ikna etmeye yetiyor.

Otobüsüm 7 yerine 8’de kalkıyor tüm cümbüşü ile. Tıklım tıkış otobüste sürekli bir aksiyon. Sürekli birileri inip birileri biniyor, sürekli bir yerlerde duruyoruz, sürekli otobüsün sağı solu bozuluyor da alet edavatlar çıkarılıyor. Otobüsün ön bölgesinde bulunan ne işe yaradığını çok da anlamadığım dört kişilik erkek grubu sürekli ağızlarını turuncuya boyayan betel cevizi ile sağa sola tükürüyorlar. Televizyonda gösterilen enteresan Myanmar şovlarından hiçbir şey anlamasam da son ses açık oldukları için dikkatimi başka yere çeviremiyorum. Derken yol bu şekilde yedi saat sürüyor ve beni muhteşem manzaralar arasından saat üç gibi Pa-auk Orman Manastırı’nın önünde bırakıyorlar.

Manastırın olduğu ormanlık bölgeye girerken yoğun bir yağmur da etkisini gösteriyor. Manastıra uzanan bu yolda ilerlerken ne yapacağımdan, ne yapmak istediğimden çok da emin değilim. Hala tedirginliklerim ve girip girmeme konusunda endişelerim mevcut.

Başvurmak isteyen kadınlar girişteki manastıra, erkekler ise en üstteki manastıra başvuru yapabiliyorlar. Ben içeri girdiğimde kalabalık bir kadın rahibe grubu bana elleri ile ofisi işaret ediyor. Ayakkabılarımı çıkarıp ofisin olduğu bölgeye kadar uzanan yeşil halıları takip ediyorum. Burada “yabancı yogi” başvurularını alan bir görevli bulunuyor. Karşısına oturuyorum, derdimi anlatıyorum, herkes bana bakıyor. 5-6 gün kalmak istediğimi söylüyorum, ilgili evrakları dolduruyorum.

Bana kuralların yazılı olduğu kağıtları okutuyorlar. İki adet beyaz gömlek ve kahverengi şal veriyorlar. Demir kaşık, kase, tabak ve bardaktan oluşan yemek takımını, meditasyon hakkındaki kitapçıkları da elime tutuşturup konaklayacağım odayı (kuti olarak anılan tahta kulübeler) göstermek üzere meditasyon salonun karşısındaki küçük kulübelere götürüyorlar. Banyosu ve mutfağı da içerisinde bulunan genişçe bir kulübe konaklamam için bana tahsis ediliyor. Son derece basit ve sade döşenmiş bu kulübede tahtadan bir yatak, üzerine serilmiş bir adet hasır örtü, iki adet sehpa ve bir adet vantilatör bulunuyor. Burada biraz dinlenmemi sonrasında da ofise gelmemi söylüyor görevli rahibe.

Ben dinlenip ofise gittiğimde beni görüşmelerin yapıldığı diğer salona alıyorlar. Burada benden başka diğer yabancı adaylar var. Bir Koreli, bir Vietnamlı, bir de Tayvanlı. Koreli Gyeong ile muhabbete başlıyoruz. Dört haftadır buradaymış, bir haftası daha varmış, aslen bilgisayar mühendisiymiş Seoul’da ve ara vermiş. Bana en başta otur diyorlar da gidip baş köşedeki koltuklara oturuyorum. Sonrasında uyarıyorlar meğersem onlar bizimle görüşmeleri yapacak keşişlerin koltuklarıymış. Yere oturmam gerekiyormuş. Buradaki salonu hep beraber temizledikten sonra saat 5 olunca yerlere oturuyoruz ve içeri üç adet keşiş giriyor. Bu keşişlere önce diş macunu, içecek gibi basit ikramlar sunuluyor.

Görüşmeler başladığında ortada yer alan keşiş benimle konuşmaya başlıyor. Budizm hakkında daha önce bir şey okuyup okumadığımı, meditasyon yapıp yapmadığımı soruyor. İkisine de cevabım hayır olunca bana kısaca özet geçiyor. Budizmin temel ilkelerinden giriyor, meditasyon nasıl yapılırdan çıkıyor.

Sonrasında odalarımıza dönüyoruz. Ben biraz dinlendikten sonra akşam 7’de başlayacak akşam changting yani şarkı okuma kısmını dinlemek üzere ana meditasyon salonunun bulunduğu bölgeye gidiyorum. Burada çok genişçe iki katlı bir salon yer alıyor. Bu salonun her iki katında da gün içerisinde meditasyon yapılıyor. Bütün salon boyunca koza halinde etrafı dolduran renkli sineklikler bulunuyor. Meditasyon yapanlar bunun içerisine giriyorlar. Ortada da büyükçene bir meditasyon yapan Buddha heykeli yer alıyor. Yarım saat kadar şarkı söyleyenleri ve ilahi okuyanları dinledikten sonra odama geri dönüyorum. Lakin bu manastırda gün saat 3.30’da başlıyor!