Monthly Archives: Mayıs 2013

Siem Reap, Kamboçya.

Standard

1 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC08014

DSC08000

DSC07982

Angkor Wat’da gündoğumu.

DSC08045

Angkor Wat’da keşişler.

DSC08025

DSC08019

İnce taş işlemecilikleri.

DSC08051

Angkor Wat’ın güvenlik görevlileri.

DSC08056

Angkor Thom’a uzanan kapılar.

DSC08120

DSC08064

DSC08066

DSC08077

DSC08098

DSC08088

Bayon Tapınağı.

DSC08141

DSC08180

DSC08151

IMG_6296

DSC08184

DSC08183

DSC08164

Baphuon Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC08155

Baphuon Tapınağı’nda yer alan uzanan Buddha.

DSC08175

Teraslara doğru.

DSC08193

DSC08190

IMG_6313

Ta Prohm’daki devasa ağaç kökleri.

DSC08128

Tapınak çocukları, en güzelleri.

IMG_6346

IMG_6342

IMG_6338

Banteay Srei’nin pembe turuncu tapınak binaları.

IMG_6336

Bölgenin en ince işlemeli duvarları bu tapınakta yer alıyor.

IMG_6371

IMG_6370

Kamboçya Mayın Müzesi küçücük bir alana kurulmuş olsa da son derece etkileyici bir müze.

Sabah alarm 04:45’te çalmaya başlıyor. Bir gün öncesinden o kadar yorgunum ki. Uyanmak yerine kafamı yastığın altına sokup çıkarmayasım var. Buna rağmen hızlıca hazırlanıp saat 05:00 olunca aşağı iniyoruz. Bizim dün anlaştığımız Billy yerine başka bir tuktuk şoförü bizi gezdireceğini belirtiyor. Tamam diyoruz. Hava henüz aydınlanmaya yeni yeni başlamışken biz de esen rüzgarın serinliğinde yola koyuluyoruz. Amacımız Angkor Wat’taki gün doğumunu yakalayabilmek. Yol beklediğimizden çok daha uzun sürse de ilerlediğimiz caddenin iki tarafı ağaçlarla kaplı manzarası zamanın nasıl geçtiğini unutturuyor bize. Gördüğümüz manzara günün ilk ışıkları ile o kadar güzel gözüküyor ki. İlk olarak yoldaki bilet gişesinin bulunduğu alanda durup biletlerimizi alıyoruz. Bizim gibi günün ilk saatlerinde Angkor Wat’ı görmek isteyen yabancılardan geçilmiyor bilet sırası.

Bir günlük biletimizi 20 dolara alıyoruz. Biletler kişiye yönelik hazırlanıyor ve üzerine fotoğrafımız basılıyor. Tekrar tuktuk’umuzda yerimizi alıp Angkor Wat’a doğru ilerliyoruz. Günün ilk renkleri bu tapınakların siluetini belli ederken gördüğümüz manzara nefes kesici. Angkor Wat sözlük anlamı olarak Tapınak Şehri anlamına geliyor ve Kamboçya’nın kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Dünyadaki en büyük dini yapı olma özelliğini koruyan bu tapınak, aynı zamanda Kamboçyalılar için bir gurur kaynağı sayılıyor; bayraklarında bile tapınağın resmi yer alıyor.

Aslen Kamboçya’yı birleştiren ve Khmer etkisini Güneydoğu Asya karasına yayan Kral Suryavarman II tarafından 12. yüzyılda inşa edilmiş Angkor Wat.  Suryavarman II kendisinden önceki krallardan farklı olarak Hindu tanrısı Vishnu’ya bağlılık gösteriyor. Zaten Angkor Wat da bu Tanrı’ya yani Vishnu’ya adanmış durumda. Tapınakların yapıldığı kumtaşları elli kilometre uzaktan getirilmiş ve Stung Siem Reap nehri üzerinden sallarla taşınmış.

Angkor Wat’ın yapısının evreni simgelediğine inanılıyor. Tapınağın merkezinde yer alan ve yerden 55 metre yükseklikte bulunan ana kulesi mitolojik dağ Meru’yu sembolize ediyor. Bu kulenin etrafında yer alan beş kulecik, Meru’nun beş tepesi ile örtüşüyor. Ana tapınağın dışındaki iç bahçeler kıtaları, tapınağın etrafını çevreleyen 190 metre genişliğindeki dikdörtgen hendek ise okyanusu sembolize ediyor. Ana tapınağın dış duvarlarında 800 metre boyunca tüm görkemi ile yer alan kabartmalar saat yönünün tersinde okunacak şekilde tarihi ve mitolojik hikayelerden sahneleri sergiliyor. Bunlar arasında en meşhuru da Hindu mitolojisinde yer alan “Churning of the ocean of milk” ya da “Samudra Manthan” olarak bilinen hikaye. Bu hikayeye göre tanrılar ve şeytanlar ölümsüzlük iksirini elde edebilmek için savaşıyorlar. Kabartmalarda bu hikaye 88 Asura şeytanı ve 92 Deva tanrısı arasında mücadele ile ifade ediliyor.

Bütün tapınak şehrinin merkezinde yer alan bu tapınak o kadar etkileyici ki, gün doğumundan sonra da uzun süre tapınak içerisinde kalıyoruz. Kabartmalara, büyüleyici taş işlemeciliklerine bakıyoruz. Etrafta ellerinde fotoğraf makineleri ve tripodları, turuncu kıyafetleri ile keşişler geçiyor. Ben acaba bu keşişlerle fotoğraf çektirebilir miyim diye içten içe düşünürken onlar benimle fotoğraf çektirmek istiyorlar. Tapınağın arka köşelerinde soluklanırken oradaki bölmeye tünemiş polislerle muhabbet ediyoruz biraz. Türkiye’den, Kamboçya’dan, kültürlerden…

Angkor Wat’dan çıkarken yol kenarındaki tezgahlarda bir şeyler atıştırıyoruz, sonrasında da Angkor Thom adı verilen diğer bölgeye geçiyoruz. Burası Khmer İmparatorluğu’nun son başkenti aynı zamanda. Jayavarman VII tarafından inşa edilen bu şehrin nüfusu kralın dönemde bir milyona kadar ulaşmış, aynı tarihlerde Londra’nın nüfusu bile sadece elli binken. Dokuz kilometrekarelik bir alana yayılmış bu şehri çevreleyen beş adet 20 metre uzunluğunda kapı yer alıyor. Biz meşhur Samudra Manthan hikayesine gönderme yapılan, kapıya uzanan yolda 54 tanrı ve şeytan heykelinin yer aldığı alandan bölgeye giriş yapıyoruz.

Angkor Thom içerisindeki ilk durağımız Bayon Tapınağı oluyor. Bu tapınak 54 gotik kule ve 216 adet Avalokiteshvara suratı ile donatılmış. Bu suratların aslen kralın kendi suratı olduğu düşünülüyor. Tapınak duvarları 1,2 kilometre uzunluğunda kabartmalarla donatılmış. Bu kabartmalarda 11000’den fazla figür yer alıyor ve 12. yüzyıl Kamboçya’sının günlük hayatından sahneler bu kabartmalarda sergileniyor. Tapınak bölgesinde yerel Kamboçya kostümleri giymiş bir grup turistlerle fotoğraf çekilmek için bekliyor.

İkinci durağımız Baphuon tapınağı oluyor. 11. yüzyılda inşa edilmiş ve Shiva’ya adanmış bu tapınağın restorasyonu çok kısa bir süre önce tamamlanmış. 20. yüzyılda büyük bir kısmı zarar görmüş olan tapınağın restorasyon çalışmaları ilk olarak 1960’larda Khmer Rouge tarafından engellenmiş. Bu alanda çalışan arkeologların araştırmaları ve kayıtları rejim tarafından yok edilmiş. 1995 yılında Fransız arkeologlar tarafından çalışmalara tekrar başlanmış ve 2011 yılında tapınak ziyaretçilere açılmış. Bu tapınağın en ilginç yanlarından bir tanesi (biz en başta farkına varamadık, bir başka yabancı bize göstermese farkına varamadan ayrılmış olacaktık) tapınağın batı tarafında, ikinci katın duvarında 60 metrelik bir uzanan Buddha yer alıyor. Taşlardan parça parça yapılmış bu Buddha en başta gözlerden kaçsa da, farkına varınca dünyanın en büyük yapbozunu da gözler önüne seriyor.

Buradan zamanında kralların kabul salonu olarak kullanılan Filler Terasını ve Cüzzamlı Kral Terası’nı ziyaret ediyoruz. Cüzzamlı Kral Terası’nda yedi metre yüksekliğinde bir terasta bir zamanlar cüzamlı bir kral olduğuna inanılan bir heykel yer alıyor; ama araştırmalar günümüzde bunun Yama yani ölüm Tanrısını temsil ettiğine, bu terasın da kraliyet ailesinin yakılmasında kullanıldığına inanıyor.

Terasları dolanırken şans eseri bir Türk grubuna denk geliyoruz. Meğersem Türk bir turizm grubuymuş. Hepsi turizm firması yetkilileriymiş ve birkaç gezi dergisi yazarı ile beraber Güney Asya’yı geziyorlarmış bölgedeki ülkeleri pazarlamadan önce. Kamboçya’dan önce Vietnam’ı ziyaret ettiklerinden bahsediyorlar. Biz de Vietnam vizesi konusundaki maceralarımızı anlatınca bu konuda bize yardımcı olabileceklerini söylüyorlar. Hemen iletişim bilgileri değişiliyor. Daha bir saat önce kendi aramızda bu konuda ne kadar şanssız olduğumuzdan bahsederken böyle bir grupla karşılaşmamız mucize gibi. Üstelik Angkor Wat’da. Haberleşeceğimizi söyleyip ayrılıyoruz.

Bölgedeki son durağımız Ta Prohm oluyor. Ta Prohm bölgenin en popüler tapınaklarından bir tanesi. Tapınak duvarlarını ve kalıntılarını sarmalayan devasa köklü ağaçlar burada yer alıyor. Her bir kökleri neredeyse benim boyumda olan bu ağaçlar bir yandan da tapınağın koruyuculuğunu üstleniyor.

Angkor bölgesinde ziyaret ettiğimiz son tapınak ise şehrin yaklaşık yirmi kilometre uzağında yer alan Banteay Srei tapınağı oluyor. Yirmi kilometrelik yol boyunca, yol kenarına dizilmiş yerden yükseğe yapılmış ahşap evleri görüyoruz. Ahşap evlerin giriş katlarına asılan hamaklarda uyuyan insan manzaları dikkatimizi çekiyor. Banteay Srei’ye vardığımızda ise açız, yorgunuz ve çok terlemişiz. Ben o şaşkınlıkla girdiğim tuvalette telefonumu unutuyorum. Tam tapınağa girmek üzereyken durumu fark edip geri dönüyoruz. Ben tapınak girişinden tuvalete kadar olan yolda kendime küfretmekten ileri gidemiyorum; çünkü sürekli aynı hatayı tekrarlıyorum. Ne zaman kendimi kaybetmeden yolculuk yapabileceğimi de içten içe merak ediyorum. Tuvalete vardığımızda derin bir oh çekiyorum, telefonu görevliler bulmuşlar! Telefonu bir daha gözümün önünden ayırmamak adına boynuma bağlıyorum ve tekrardan tapınağa geri dönüyoruz. Shiva’ya adanmış bu pembe – turuncu tapınak bölgedeki en güzel taş işlemelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu ince işlemelerin bir erkek tarafından değil de kadın eliyle yapıldığına inanıldığı için tapınağa Kadınlar Tapınağı da deniyor. Bu tapınağın bir özelliği de bir Kral tarafından değil de Brahman tarafından yaptırılmış olması.

Şehre geri dönüş yolunda, yol üzerinde bulunan Kamboçya Mayın Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Burası bütün yolculuk boyunca bizi en çok etkileyen yerlerden bir tanesi oluyor. Yavaşça duvarlarda yer alan bilgileri posterleri, organizasyon tarafından sahiplenilen çocukların hikayelerini okuyoruz. Tek bir adamın, Aki-Ra’nın bireysel mayın temizleme çabalarının ne kadar çok şeyi etkileyebildiğine ve değiştirebildiğine tanık oluyoruz. Çıktığımızda bir süre kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Dönüş yolunda yağmur bizi karşılıyor. Bir saate yakın yol sonunda otelimizin bulunduğu bölgeye varıyoruz. Tuktuk sürücümüz gün boyunca bizi çok güzel gezdirmiş, çok güzel kollamış. Bizi otele bıraktığında herkes ücretin üzerine bahşiş vermek istiyor da normalde vereceğimizden 3-4 dolar daha fazla veriyoruz. İşin komik tarafı, bir gün önce saatlerce ücreti düşürmeye çalışıp pazarlık yaptıktan sonra bizim bu ücreti fazlasıyla ödememiz.

Odalara gidince önce duşumuzu alıyoruz. Açık ara farkla ben bugünü yola çıktığımdan beri en çok terlediğim gün olarak ilan ediyorum. Sonrasında da bir şeyler yemek için dışarı çıkıyoruz. Bölgedeki yerel restoranlardan birine girip mango salatası yiyorum ben. Yemek sonrasında bölgenin şık ve batı tarzı cafe’lerinden bir tanesinde tatlılarımızı ve buzlu içeceklerimizi mideye indiriyoruz. Günün yorgunluğunu ise masaj yaptırarak atmaya karar veriyoruz. Bir önceki geceden gördüğümüz gece pazarı yakınlarında yer alan masajcılardan birine giriyoruz. Küçücük klimasız bir odada üçümüzü yan yana yatırıyorlar. Sonrasında da yarım saatlik işkencemiz başlıyor. Herkes halinden o kadar memnuniyetsiz ki, sinirlerimiz bozuluyor. Gülmeden edemiyoruz. Biz yattığımız yerden kahkahalar atarken, bize masaj yapanlar da kendilerini tutamıyor. Masaj son derece kötü, bana masaj yapan teyzenin tırnaklarını vücudumun her bölgesinde hissediyorum. Yarım saat sonrasında gevşemeyi bırakın daha da gerilmiş durumdayım; ama kahkahalarımız hala odanın içerisinde yankılanıyor.

Masajdan çıkınca günün yorgunluğu bir anda üzerimize siniyor, ertesi gün yine ve yeniden çok erken kalkmak üzere erkenden yataklara dönüyoruz.

30 Nisan 2013, Salı.

DSC07904

Angkor Ulusal Müzesi.

DSC07899

DSC07896

DSC07890

DSC07888

Angkor Ulusal Müzesi’nden manzaralar.

DSC07905

Kraliyet bahçeleri.

DSC07909

DSC07912

Siem Reap sokakları.

DSC07939

DSC07957

Siem Reap’da gece kurulan pazar büyük ilgi görüyor.

DSC07952

Pazar tezgahları arasında denk düştüğümüz cimcime.

DSC07936

DSC07930

Siem Reap barlar sokağı.

DSC07934

Barlar sokağında yer alan yabancılar arasında çok popüler olan Angkor What? isimli mekan.

DSC07928

Siem Reap’ta masaj çok yaygın, özellikle “fish spa” olarak bilinen balık masajları her köşe başında yer alıyor.

Sabah saatin alarmı çalmadan uyanıyorum. Neden bilmiyorum; ama hala her yolculuk öncesi küçük bir çocuk gibiyim. Neredeyse beş aydır yolda olmam bile bu durumu değiştirmiyor. Hala başka bir ülkeye, başka bir şehre gideceksem ve sabahında erken uyanacaksam mutlaka uykum bölünüyor. Uyanıp uyanıp sürekli saatimi kontrol ediyorum, alarmdan önce. Saatin alarmı ben uyanıkken çalınca, bir gün önceden hazırladığım eşyalarımı alıp sessizce odadan çıkıyorum. Otelden çıkışımı yapıyorum. İşin güzel tarafı saat neredeyse sabaha karşı altı olmasına rağmen hava aydınlanmış, günler uzamış ilk yola çıktığımdan beri. Kışın kısa günleri beni çoktan geride bırakmış. Otelden çıkıp yavaş yavaş Khaosan Yolu’na doğru yürüyorum. Yol üzerinde geçtiğim bazı dükkanlarda ve evlerde gün çoktan başlamış.

Khaosan Yolu’nda buluşmaya söz verdiğimiz KFC’nin önüne yerleşiyorum, sırt çantamı koyup üzerine oturuyorum. Bir önceki gecenin izleri yol üzerinde hala kendisini belli ediyor. Neredeyse yirmi dört saat açık bazı mekanlarda hala içmeye devam eden, alkolün etkisiyle yollarda zigzaglar çizerek yürüyen ya da yemek büfelerinden aldıkları yiyecekler ile üzerlerindeki alkolün etkisini atmaya çalışan batılılar mevcut. Bazıları ise bir önceki geceyi beraber geçirdikleri kadınlara ya da kadınerkeklere veda etme derdinde. Bir de üstüne caddede gece otobüsleri ile bölgeye yeni gelmiş sırt çantalılar dolaşıyor.

KFC önünde bir on dakika kadar bekliyorum, sonrasında Emre ve Cihan uzaktan gözüküyorlar. İnternette okuduğumuz tüm uyarılara rağmen sadece 250 bahta aldığımız Kamboçya bileti bizi biraz endişelendirse de beraber olduktan sonra her sorunu atlatacağımızı düşünüyoruz. Düşünsenize havaalanından şehir merkezine taksi ile gelmek 400 baht tutarken, biz 250 bahta komşu ülkeye yolculuk ediyoruz! Her geçen minivana bizim aracımızmış gibi ümitlenerek bakıyoruz. Aracın saat yedide gelmesi gerekiyor; ama en ufak bir gecikme bile bizi endişelendirecek durumda. İşin olumsuz yanı, bugün Cihan’ın Tayland vizesinin son günü. Yani ülkeden mutlaka çıkış yapması gerekiyor. Bütün endişelerimize ve soru işaretlerimize rağmen minivan on dakika rötarla geliyor. Minivanda bizden başka kalabalık bir İngiliz grup var ve ne yazık ki en rahat koltukların hepsini kapmışlar. Bize de en arkanın ortasındaki sıkışık koltuklar kalmış. Rahatsız yolculuğumuz beş saate yakın sürüyor. Arada benzin almak için iki kere mola veriyoruz. Her benzin alınışında topluca araçtan çıkıyoruz güvenlik nedenleriyle. Araç içerisinde de benzin alınırken aracın yakınında bulunmamamız gerektiğini belirten bir uyarı yer alıyor.

Sonunda sınıra geldiğimize bizi dolandırmak isteyen bütün komisyonculara önceden hazırlıklıyız. Bunun ilk adımının da vize konusunda olacağını biliyoruz; ama biz vizelerimizi çoktan aldığımızı ve bu konuda herhangi bir yardıma ihtiyacımız olmadığını belirtip sınırı kendimiz geçeceğimizi söylüyoruz. Farklı bir araç bizi vize formları ile uğraşan gruptan ayırıp sınıra kadar götürüyor. İlk olarak Tayland sınırından çıkışımızı yapıyoruz. Her şey çok kolay işliyor, sadece sıra beklememiz gerekiyor. Sonrasında ara bölgeden ilerleyerek Kamboçya sınırına gidiyoruz. Buradan da ülkeye girişimizi sorunsuz olarak alıyoruz. Bütün sınır işlemleri bir saatimiz alıyor. Kamboçya’nın Polpet şehrine adımımızı attığımızda araçtan indiğimizde bizi karşılayan görevli bizi bir araca bindirip turist otobüs terminaline götürüyor. Kitaptan okuduğumuza göre bu da dolandırmanın bir parçası; ama hükümet de durumun farkında olduğu için çok fazla alternatifiniz kalmıyor. Daha önce ödediğimiz 250 baht ücretine dahil olan, bizi sınırdan Siem Reap şehrine götürecek otobüsün 15:30’da kalkacağını söylüyorlar. Bizim hala üç saatimiz var. Alternatifimiz ise bir taksi kiralamak. Taksi kiralamamız durumunda iki saat sürecek yol bize kişi başı sadece 10 dolara mal oluyor. Zaman ve rahatlık hesaplarını yapıp taksi kiralamayı kabul ediyoruz. Bu arada istasyon içerisinde yer alan döviz bürosunda kurlar normalin neredeyse yarısı.

Öğlen üç gibi Siem Reap’a varıyoruz. Yine her şey zincirleme işliyor. Taksinin bizi indirdiği alakasız yerde bir tuktuk sürücüsü bizi ücretsiz şehir merkezine götüreceğini söylüyor. Şartı da yarın tuktuk kiralamak istediğimizde onun aracını kiralamamız. Gittiğimiz otellerde odalar dolu olunca, yine tuktuk şoförünün bize önerdiği başka bir otele bakıyoruz. Muhtemelen otelden komisyonunu alacak olsa da tuktuk sürücüsünün bize önerdiği otelin geniş odası üç kişilik, klimalı ve rahat. Ücreti ise kişi başına altı dolar. Ertesi gün için fiyat konusunda sıkı bir pazarlık sonrasında gün doğumunu da içerecek şekilde tüm gün tuktuk’u yine kişi başı altı dolara kiralamayı kabul ediyoruz. Otele yerleşip biraz soluklandıktan sonra şehri görmek için kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehrin düz, görece sakin, iki tarafı ağaçlarla kaplı yollarından ilerleyerek Stung Siem Reap nehrine paralel olan bir yoldan yürüyoruz. Kraliyet konutunu ve kraliyet bahçelerini geçip Angkor Ulusal Müzesi’ne varıyoruz. Bir sonraki gün ziyaret edeceğimiz Angkor Wat için bir giriş oluyor bu müze bizim için. Angkor bölgesinde yer alan farklı tapınakları tarihi, dini ve kültürel boyutu ile açıklıyor bize. Aynı zamanda tapınaklarda yer alan kabartmalar, heykeller hakkında ve kabartmalarda yer alan dini hikayeler hakkında da bilgi veriyor. Bir buçuk saat müzeyi gezdikten sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yememişiz, o kadar açız ki. Direk bölgenin yerel yemeklerinden tatmak için Angkor Palm Restoran’a gidiyoruz. Buzlu mango içeceğine ek olarak farklı Khmer yemeklerini tadabileceğimiz karışık bir tabak söylüyoruz. Tabak içerisinde taze rulo börek, tütsülenmiş balıklı mango salatası, balla hazırlanmış domuz kaburgası, Khmer yemeklerinin en meşhuru amok isimli taze balık, yeşil köri ile hazırlanmış tavuk, su ıspanağı ile hazırlanmış cha ta kuong ve yağsız pilav yer alıyor. Karnımızı çok doyurmasa da en azından yerel yemeklerin hepsini tek bir seferde tatma fırsatı buluyoruz.

Yemek sonrasında şehrin kalabalık ve son derece uluslararası olan Pub Street’ini yani barlar sokağını ve birbiri ardına sıralanmış gece pazarlarını dolanıyoruz. Bu ülkede her yerde dolar geçiyor ve neredeyse her şey bir dolar. Masaj yaptırmak bir dolar, içecekler bir dolar, sokak yemekleri bir dolar, tişörtler bir dolar… her şey son derece ucuz. Sokaklar, pazarlarda, yol kenarlarında, her yerde masaj yapmak için bekleyen insanları görüyoruz. Biz de pazarları dolandıktan sonra ayak masajı yaptırmaya karar veriyoruz ve pazarlardan birinin içerisinde yer alan görece sakin bir yere oturuyoruz. Yarım saat kadar süren ayak masajı yorulmuş ayaklarımıza çok iyi geliyor. Zaten sürekli gülüyoruz. Her şeye gülüyoruz. İşte Türkçe muhabbet etmeyi bu yüzden özlemişim. En basit şeylerde bile kendi dilinde gülecek bir şeyler bulmak en güzeli.

Masaj sonrasında yol üzerinde gördüğümüz iki tane turizm firmasına girip Vietnam vizeleri konusunda bilgi almayı deniyoruz. Her girdiğimiz firma en başta bize vize verebileceğini söylüyor, biz emin olup olmadıklarını sorguluyoruz. Sonrasında telefon ile bir yerler aranıyor, karşı taraf Türk olduğumuzu duyunca Türklere vize veremeyeceklerini belirtiyorlar. Türkiye bu konuda kara listedeymiş. Zamanında turist vizesi ile ülkeye girip iş kuran insanlar yüzünden artık Türklere kolay vize verilmiyormuş. Vietnam planlarımızı bir başka bahara erteliyoruz.

Barlar sokağına tekrar dönüp ilk seferinde önünden geçtiğimiz ve ilgimizi çeken Angkor What isimli mekana oturuyoruz. Her içki, her kokteyl bir iki dolar sadece. Burada İngiliz bir kadın ve Hint bir adamla aynı masaya düşüyoruz. Beraber on senedir Goa’da yaşıyorlarmış ve bir konukevi işletiyorlarmış. Kadınla biraz muhabbet ediyoruz. Hintli adamı Goa’dan çıkmaya her seferinde çok zor ikna ettiğinden dert yanıyor bana. Biraz muhabbet sonrası onlar masadan kalkıyor, biz sohbete devam ediyoruz. Artık yavaş yavaş yorulma belirtileri kendisini göstermeye başlamışken de otelin yolunu tutuyoruz. Soğuk duş ve sıcak uyku uzun bir günü bitirmek için her zaman ideal ikili oluyor.

Bangkok, Tayland.

Standard

29 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC07800

Lumphini Park’taki Kral Rama IV heykeli.

DSC07844

DSC07824

DSC07840

DSC07832

Wat Saket, Altın Dağ’dan manzaralar.

DSC07852

Phrakan Kalesi.

DSC07867

DSC07869

DSC07870

Demir kale olarak anılan Wat Ratchanadda.

Çinli oda arkadaşlarım sağ olsun yine sabahın köründe alarmım çalmadan uyanıyorum. Fırsattan istifade ben de vize işlerimi halletmek için odadan erken çıkmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Khaosan Yolu’nun oradan yine 15 numaralı otobüse biniyorum. Tapınaklar ve kalabalık yollar arasından zigzaglar çizerek ilerliyoruz. Lumphini Park’a geldiğimizde otobüsten iniyorum. Park içerisinde yer alan Kral Rama IV’nin heykeline göz attıktan sonra buradan geçen ve büyükelçiliklerin bulunduğu bölgeye giden metro hattına biniyorum. Metro hattı ile Thailand Congress Center durağına kadar ilerliyorum. Vize başvurusu yapmayı planladığım Laos ve Kamboçya Büyükelçilikleri haritada bu bölgeye çok yakın gözüküyor. Birkaç kere yolumu kaybettikten sonra sora sora doğru yolu buluyorum; ama meğersem haritada yakın gözüken mesafeler en az 5-6 kilometre tutuyormuş. Ben de nasıl olsa bir kere yürümeye başladım diye taksiyle binmek istemiyorum. Büyükelçilikleri bulana kadar bir saatten fazla yürüyorum güneş altında. Sonunda büyükelçilikleri görünce derin bir oh çekiyorum.

Kamboçya vizesinin daha kısa sürede çıktığını bildiğim için önce Kamboçya Büyükelçiliği’ne gidiyorum. 1000 baht karşılığında gerekli formu doldurup bir adet fotoğraf verip vizemi iki üç dakika içerisinde alıyorum. Burada şaşkın bir Hintli grup da sürekli bana sorular soruyor. Her seferinde benim yazdıklarıma nereye gideceğimi sorguluyor. Buradan on metre ilerisinde yer alan Laos Büyükelçiliği’ne geçiyorum. Öğlen arası öncesinde bu işi halletmek istediğim için hızlı olmaya çalışıyorum. Hemen formu alıp masaya oturup doldururken yan masadan Türkçe kelimeler tanıdık misafirler olarak kulağıma geliyorlar. Kafamı kaldırıyorum, iki genç. “Türk müsünüz?” “Evet! Sen de mi? Yok artık!” Emre ve Cihan ile tanışıyorum. Ben formu doldurmaya çalışırken biraz muhabbet ediyoruz, sonrasında öğlen arasına takılmamak için onlar Kamboçya Büyükelçiği’ne koşturuyor; ben de kendi işlemlerimi tamamlıyorum. Vizeyi saat birde yani bir buçuk saat sonra alabileceğimi söylüyor görevli. Ben de kapının önüne oturup kitap okumaya başlıyorum. Bir süre sonra Emre ve Cihan geri dönüyor. Türkçe konuşmayı o kadar özlemişim ki. Onlar ne yaptıklarından, ne ettiklerinden bahsediyor. Ben de kendi maceramı anlatıyorum. Bir buçuk saat su gibi akıp gidiyor. Arada İsviçreli bir kız yanımıza gelip ben de sizinle bekleyebilir miyim diyor, yanımıza oturuyor; ama bu bile bizi Türkçe konuşmaktan vazgeçiremiyor.

Emre ve Cihan da ODTÜ’de işletme okuyor. Okulu bir sene dondurup çalışma ve tatil vizesi ile Avustralya’ya gidiyorlar, burada bir süre çalıştıktan sonra şimdi de biriktirdikleri para ile Güney Asya’yı geziyorlarmış. O kadar uzun süredir Türklerle hiç karşılaşmayıp Laos Büyükelçiliği’nde iki tanesine denk düşmek! Aslında anlaşılabilir bir şey; çünkü Laos kapıda herkese vize verirken sadece Türklere vermiyor.

Ben vizemi aldıktan sonra hep beraber Khaosan Yolu’na gidiyoruz. Bir restorana oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Güney Asya’daki planlardan biraz bahsediyoruz. Cihan’ın Tayland vizesi bir sonraki gün biteceği için Tayland’dan çıkış yapması gerekiyor. Bu nedenle de ertesi gün Kamboçya’ya gitmeyi düşünüyorlar. Biraz konuştuktan sonra benim de aklımı çeliyorlar da ben de planlarımı komple değiştirip ertesi gün onlarla beraber Kamboçya’ya doğru ilerlemeye karar veriyorum. Khaosan Yolu üzerinden ucuz bilet satan gişelerden bir tanesinden, kitapta ve internette yazan bütün uyarılara rağmen, 250 bahta bir bilet alıyoruz. Biraz bölgede dolanıp tezgahlara göz attıktan sonra ertesi gün buluşmak üzere ayrılıyoruz. Onlar aşı olmaya hastane yolunu tutuyorlar, ben de görmediğim tapınakları görmek için yola koyuluyorum.

Yine 15 numaralı otobüse binip ziyaret etmek istediğim tapınakların bulunduğu bölgede iniyorum. İlk olarak altın dağ olarak da anılan Wat Saket’e doğru ilerliyorum. Ayutthaya döneminde inşa edilmiş bu altın tapınağa ulaşabilmek için etrafını dolanan beyaz merdivenleri çıkmak gerekiyor. Etrafta turuncu kıyafetleriyle koşuşturan küçük keşiş adayı öğrenciler dolanıyor. O kadar sevimliler ki ben de peşlerinden fotoğraf çekebilmek için koşturuyorum. Tapınağın tepesinden Bangkok’un manzarası göz alabildiğince uzanıyor. Burada biraz vakit geçirdikten sonra önce Phrakan Kalesi’ne uğrayıp demir kale olarak da bilinen Wat Ratchanadda’ya geçiyorum. Bu gördüğüm iki tapınak bir önceki gün gördüğüm Budist tapınaklarından çok farklı bir mimari sergiliyor. O yüzden de çok ilgimi çekiyorlar.

Tapınakları dolandıktan sonra artık hava kararmışken Khaosan Yolu’na tekrar dönüp karnımı doyuruyorum. Bu ülkede yemekler o kadar güzel ki, yedikçe yiyesim geliyor. Yemek sonrasında otelimin yolunu tutuyorum, yarın çok erken başlayan uzun bir gün olacak.

28 Nisan 2013, Pazar.

DSC07782

DSC07784

Siam Paragon’dan alışveriş manzaraları.

DSC07786

Siam bölgesinde yer alan meşhur MBK alışveriş merkezi.

DSC07790

DSC07795

Chatuchak Pazarı’nın dar koridorlarından bir tanesi.

Sabah Emir’le mesajlaştıktan sonra Bangkok’un farklı bir yüzünü görmek üzere Siam bölgesindeki alışveriş merkezlerinde buluşmaya karar veriyoruz. Ben otelimden aldığım tarifler doğrultusunda buraya otobüs ile gitmeye karar veriyorum. Khaosan Yolu üzerinden günlük buzlu mangolu içeceğimi aldıktan sonra 15 numaralı otobüse biniyorum. Normalde 7 baht olan otobüs ücretini, otobüste yer alan bir görevli topluyor; ama görevli yoksa kimse otobüs ücretini ödemiyor. Benim şansıma da otobüste görevli yok ve alışveriş merkezleri ile meşhur Siam bölgesine kadar ücretsiz olarak gidiyorum. Bir yandan da elimde tuttuğum harita üzerinden otobüsün nerelerden geçtiğini takip etmeye çalışıyorum. Rana 1 yoluna geldiğimde otobüsten iniyorum.

Yan yana dizilmiş sayısız devasa alışveriş merkezi bulunuyor burada. Siam Discovery, Siam Center, Siam Paragon, Central World bunlardan sadece birkaçı. Biz de Emir’le Siam Paragon’da buluşuyoruz. Girdiğim bu devasa alışveriş merkezi ağzımı açık bırakmaya yetiyor. Bir süre mağazaları dolanıyoruz, kitapçılara bakıyoruz. Yemek katındaki her türlü yiyeceği teker teker izleyerek gözlerimizi doyuruyoruz. Sonrasında yine aynı bölgede yer alan MBK isimli, ucuzluğuyla ün salmış, her şeyin bulunduğu devasa alışveriş merkezine gidiyoruz. Bir noktadan sonra üzerime üzerime gelen kalabalıklar beni fazlasıyla yoruyor ve kendimizi dışarı atıyoruz. Bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Sonunda yine alışveriş merkezlerinden birisinin içerisinde yer alan bir biftek restoranına oturup bifteklerimizi söylüyoruz. Emir beni adalara gitmeye ikna etmeye çalışıyor, benimse planımda kuzeye doğru ilerleyip Laos ve Kamboçya’ya geçmek var. Biraz muhabbetten sonra ayrılıyoruz.

Hava daha kararmadığı için ben de şansımı Tayland’ın en büyük pazarı, dünyanın da en büyük hafta sonu pazarı olarak bilinen Bangkok’un kuzeyinde yer alan Chatuchak Haftasonu Pazarı’na giderek değerlendirmeye karar veriyorum. Skytrain isimli metro hattı ile kolayca ulaşılabilen bu pazarın bulunduğu bölgeye vardığımda ellerinde poşetler, akın akın insan kalabalığı ile karşılaşıyorum. Bu devasa Pazar birbiri içine girmiş beş binden fazla tezgahtan oluşuyor. Kıyafetler, ayakkabılar, ev eşyaları, takılar, el işlemeleri birbiri ardına dizilmiş tezgahları süslüyor. Ben de bu tezgah labirentlerinde kendimi kaybediyorum. Günler aylar boyunca aynı kıyafetleri giymenin de etkisiyle birkaç parça yeni kıyafet almak iyi hissettiriyor. Artık yürümekten ayaklarıma kara sular inmişken otelime geri dönmeye karar veriyorum. Hava çoktan kararmış. Otelde güzel bir duş sonrası odadakilerle muhabbet geceye kadar devam ediyor.

27 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC07616

Wat Chana Songkhram’da keşişler adayları için yemek zamanı.

DSC07625

DSC07630

DSC07640

DSC07647

Wat Intrarawihan.

DSC07663

Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu bölgeyi beyaz bir duvar kapatıyor.

DSC07675

DSC07671

Saray bölgesi içerisinde yer alan duvar işlemeleri.

DSC07673

DSC07679

DSC07680

DSC07684

DSC07687

DSC07689

DSC07695

DSC07696

DSC07713

DSC07714

DSC07729

Kraliyet sarayından detaylar.

DSC07749

Wat Pho’da masaj zamanı.

DSC07752

DSC07753

DSC07764

DSC07765

Wat Pho’dan manzaralar.

DSC07761

Wat Poh içerisinde yer alan yatan Buddha.

DSC07768

DSC07772

Khaosan Yolu’nun gecesi.

Bangkok’ta ilk günüm. Hep merak etmiştim herkesin iyi kötü mutlaka bir fikri olduğu bu ülkenin başkentini. Karmaşasını, kalabalıklarını, öve öve bitiremedikleri yemeklerini, güler yüzlü insanlarını… Sabah erkenden otelimden çıkıyorum. Otelim meşhur Khaosan Yolu’na on beş dakikalık yürüme mesafesinde sessiz ve sakin, yerellerin yaşadığı bir sokakta yer alıyor. Yolda yürürken sokakta oynayan çocuklar, dükkanlarının içinde uyuklayan satıcılar, yol kenarında muhabbet eden teyzeler karşılıyor beni. Şimdiden beklediğimden farklı bir ortam beni selamlayan. Her ziyaret ettiğim ülkenin ilk gününde olduğu gibi bir şaşkınlık üzerimde etkisini sürdürüyor; ne yapacağımı, şehri nereden gezmeye başlayacağımı henüz tam olarak kestiremiyorum. Hele bir sokaklara atayım da kendimi, nasıl olsa sokaklar beni bir yerlere ulaştırır diyorum.

Khaosan Yolu’na vardığımda havanın sıcağı ve nemi günün erken saatleri olmasına rağmen tüm etkisi ile kendisini hissettiriyor. Yol kenarından buzlu mangolu bir içecek alıyorum, taze mango tadı içtikten sonra bile hala damağımda kalıyor. Gece hayatı ile meşhur bu yolu ve bu yolu paralel şekilde geçen diğer yolları bir aşağı bir yukarı tekrar tekrar yürüyorum. Yol kenarına dizilmiş tezgahlarda herkesin üzerinde görebileceğiniz renkli askılı tişörtler, şalvarlar, şortlar, elbiseler, mayolar, deri çantalar, takılar, sandaletler satılıyor. Bir paralelde yer alan sokakta ise çeşit çeşit sokak yemeği tezgahı, dumanları ile sokağı dolduruyor. Bu mahallenin havasını bol bol içime çektikten sonra anayol üzerinde yer alan Wat Chana Songkhram’ı ziyaret ediyorum, Wat Taycada tapınak anlamına geliyor. Tapınak içerisinde turuncu kıyafetleri ile keşişler dolanıyor. Tapınaktan çıktıktan sonra aynı bölgede yer alan Ulusal Müze, Ulusal Tiyatro, Ulusal Sanat Müzesi’ne doğru yola koyuluyorum. Amacım müzelere girmek olmasa da en azından binalarını merak ediyorum. İlk günümü müzelerde kapalı olarak geçirmek istemiyorum. Elimdeki haritadan nerede olduğumu kestirmeye çalışırken Ulusal Sanat Müzesi’nin önünde bekleyen bir adam benimle muhabbete başlıyor. Güzel Sanatlar Okulu’nda hocalık yapıyormuş. Nerden geldiğimi, neler yaptığımı soruyor, anlatıyorum. O da sonrasında başlıyor bana Bangkok ve Tayland hakkında ipuçları vermeye. Nerelere gezmem gerektiğinden girip, beyaz plakalı tuktuk’ları tercih etmem gerektiğinden çıkıyor. En sonunda da yoldan çevirdiği bir tuktuk’la anlaşıp sadece 40 baht karşılığında yarım gün boyunca tuktuk’ı benim için kiralıyor. Böylece benim rotam da az çok belli olmuş oluyor.

Tuktuk şoförüm çok genç ve epey yakışıklı bir Tay çocuk. Çok İngilizce konuşamıyor; ama resim öğretmeninin kendisine gösterdiği rotadan da şaşmıyor. İlk olarak Wat Intrarawihan isimli tapınağa gidiyoruz. Bu tapınakta 32 metre uzunluğunda, 10 metre genişliğinde altın ayakta duran bir Buddha yer alıyor. Tamamlanması altmış yıl sürmüş bu devasa Buddha tepeden tüm görkemini gösteriyor. Buradan hemen yakınlarda yer alan Wat Mongkut’u ziyaret ediyorum. Tapınaklar arasında dolanırken yabancı birisi bir soru soruyor da konuşmaya başlıyoruz. Belçikalı Michelle, yıllar önce Tayland’a taşınmış, Pukhet’te dalış hocalığı yapıyormuş. Bangkok’ta masaj okuluyla meşhur Wat Po’da masaj yaptırmak istediğinden bahsediyor. Konu konuyu açıyor. Laos’un leziz fırınlarından, Tayland’ın kuzeyinde yer alan kabilelere kadar. Bugün şansıma herhalde, her rastlaştığım insan bana çok değerli bilgiler veriyor yolculuğum hakkında. Michelle ile bir yarım saat kadar sohbet ediyoruz. Ben artık tuktuk şoförümü daha fazla bekletmek istemediğimden yarım saat sonunda doyamadığım muhabbete son verip bir sonraki durağıma doğru yola çıkıyorum. Wat Benchamabophit aynı zamanda “Marble Temple” yani mermer tapınak olarak da anılıyor. Yüksek turuncu çatılarının beyaz mermer ile zıtlık oluşturduğu bu tapınak, Bangkok’un en güzel tapınaklarından birisi olarak biliniyor. Buradan sonra Grand Palace ve Wat Phra Kaew’in yolunu tutuyoruz. Tuktuk şoförüm beni kraliyet sarayına yakın bir yerde bırakıyor da nasıl oluyorsa ben ara sokaklar arasında yine yeniden kayboluyorum. Bu sırada önüme gelen tapınakları da sıra sıra ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum. En sonunda nerede olduğum konusunda en ufak bir fikrim olmadığının farkına varınca, tapınaklardan birinde görevli olan başka bir genç çocuktan yardım istiyorum. Bu çocuk önce bana yolu tarif etmeye çalışıyor; ama tarifin biraz karışık olduğunu o da anlayınca benimle kraliyet sarayına kadar yürüme nezaketini gösteriyor.

Kraliyet Sarayı, 1782 Siam Kralları döneminden 1925’e kadar kraliyet ailesine ev sahipliği yapıyor. 218400 metre karelik bir alana yayılmış bu saray bölgesi dört beyaz duvar ile çevrili bulunuyor ve birbirinden farklı birçok yapıdan meydana geliyor. Büyük bir bölümü turistlerin ziyaretine açık bulunan bu sarayın bir kısmı hala hükümet binaları olarak kullanılıyor. Altın renkli pagodalardan, detaylı işçilikleri ile hayran bırakan rengarenk duvarları ve turuncu yeşil işlemeli çatıları olan tapınak binalarına, ince işlemeli duvar resimlerinden, rengarenk boyanmış seramiklerle kaplı yapılara kadar saatlerce güneş altında saray alanını geziyorum. Wat Phra Kaew adı verilen, zümrüt yeşili Buddha’nın bulunduğu tapınak da saray sınırları içerisinde yer alıyor. Bu tapınak Tayland’daki en kutsal Budist tapınağı olarak anılıyor. Tapınak içerisinde yer alan 66 cm boyundaki Buddha tek bir yeşim taşından kazınmış.

Wat Phra Kaew’den sonraki durağım yine aynı bölgede bulunan Wat Pho oluyor. Bu tapınak, gündüz Michelle’in bana bahsettiği tapınak aynı zamanda. Yani geleneksel Thai masajının bu tapınakta doğduğu biliniyor ve halihazırda tapınak içerisinde Tayland’ın ilk halk üniversitesi olarak anılan geleneksel tıp ve masaj okulu yer alıyor. Wat Pho’ya girdiğimde tapınak alanında yer alan açık hava pazarı dikkatimi çekiyor. Yerel ürünler, yiyecekler, içecekler tapınak alanına kurulmuş tezgahlarda sergileniyor. İlk işim tapınağın ünlü uzanan altın Buddha’sını ziyaret etmek oluyor. 15 metre yüksekliğinde, 43 metre uzunluğunda olan bu Buddha’nın sedef işlemelerle dolu ayakları en ilgi çekici yanını oluşturuyor. Sonrasında da açık hava pazarını geziyorum. Şansıma tapınak alanında yer alan masaj okulu ücretsiz on beş yirmi dakikalık masaj hizmeti veriyor. Gün boyunca yürümekten ağrımış ayaklarıma ve vücuduma ilaç gibi gelen bu masajı, günün kapanışını mükemmel bir şekilde yapmama imkan sağlıyor. Açık havada yere serilmiş minderler üzerinde, bir yandan yanı başımda bulunan vantilatörün esintisinden iyice mayışıyorum.

Gün batımında otelimin olduğu bölgeye doğru bakanlık binaları arasında yürüyorum. Saat akşam altıyı gösterdiğinde bir anda önünden geçtiğim bakanlık binalarından birisinden Tayland milli marşı yükseliyor. Bölgedeki herkes saygı duruşunda beklemeye başlıyor, ben de kalabalığa uyuyorum. Dönüş yolunda bir şeyler atıştırıyorum ve hava kararmışken otelime geri dönüyorum. Bu sırada aynı akşam Bangkok’a varmış arkadaşım Emir’le mesajlaşıyoruz biraz. O da Suudi Arabistan’da çalışıyor ve tatili için Tayland’a gelmeyi tercih etmiş. Ben biraz otelde dinlendikten sonra gece yarısına doğru Khaosan Yolu’nda Emir’le buluşmak için otelden çıkıyorum. Khaosan Yolu’nun gecesi sabahından o kadar farklı ki. Her yerde akın akın alkol tüketen sarhoş gençler bulunuyor. Biz görece sessiz sakin bir yere oturuyoruz; ama gece boyunca oturduğumuz mekana sürekli sarhoş Avrupalılar geliyor. Birkaçı elindeki bira şişelerini düşürüp kırıyor, birkaçı ise kendisi düşme tehlikesi geçiriyor. Biraz tanıdık muhabbetten sonra ertesi gün buluşmak için sözleşip otellerimize geri dönüyoruz.

Filipinler.

Standard

Filipinler: Genel Bilgiler

Ben Filipinler’i çok sevdim. Her şeyden önce neden Filipinlilerin dünyanın en misafirperver halkı olarak seçildiğini her gittiğim kasabada ve şehirde tekrar tekrar anladım. Daha önce hiç bu kadar cana yakın, yardımsever, her şeye rağmen güler yüzlü ve dost canlısı insanların bulunduğu bir ülkede bulunmamıştım. Hiçbir ülkede bu kadar pozitif enerji ile dolmamıştım. Daha önce bulunduğum hiçbir ülkede dünya güzeli yerel çocuklar sırf el sallayabilmek için çığlıklar atarak bana doğru koşmamıştı. Bir süredir gezdiğim diğer Asya ülkelerinde devam eden soğuk ve mesafeli insan ilişkilerinin tamamı burada kendisini sıcak samimiyete teslim etti. Her gittiğimiz şehirde, mahallede, sokakta, otelde, restoranda içtenlikle bizi karşılayan, selamlayan, el sallayan, muhabbet eden insanların her biri kocaman bir gülümseme bıraktı bizde.

Sadece insanları da değil üstelik; yaklaşık yedi binden fazla adadan oluşan Filipinler tropik bir cennet olmaktan çok daha fazlasını sundu. Okyanus altı zenginliğinin yer üstüne de yansıdığı rengarenk adaları ve şehirleri ile beklediğimden çok daha fazlası ile ayrıldım bu ülkeden. Güzel tarafı, yolculuğum boyunca yalnız da değildim. Manila’dan sonra ilk ziyaret ettiğim şehir olan Banaue’de tanıştığım Fransızlar Fabrice, Maelysse ve Julien yol boyunca bana eşlik ettiler.

Ülkenin nüfusunun çoğu çok iyi derecede ingilizce konuştuğu için yolculuk sırasında da herhangi bir problem yaşamadım. Beni bu ülke ile ilgili tek üzen şey, özellikle turistik olarak popüler olan bölgelerde sıkça rastladığımız yaşlı, göbekli, beyaz amcaların yanında gezdirdikleri genç Filipinli kızlar ve oğlanlar oldu. Bunun için de söylenebilecek çok fazla şey yok herhalde.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Cebu, Oslob’ta balina köpekbalıkları ile yüzerken.

DSC06788

Loboc’ta şehir merkezine inmek için nehri geçmeye çalışırken, Julien ile beraber.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bohol yerel otobüslerinde.

DSC06872

Bohol’da jeepney yolculukları, Fabrice.

IMG_5782

Pamilacan günleri.

DSC07240

Pamilacan’da Filipinli çocuklarla beraber.

DSC07391

Siquijor’da bizi gittiğimiz yere kadar bırakan kamyonetin arkasında.

IMG_7043

Siquijor’da son gecemiz.

IMG_7084

Boracay’da plajda gece pikniği.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Filipinler’i ziyaret etmenin belli bir dönemi yok. Yıl boyu aynı hava derecelerini koruyan Filipinler, yıl boyu turizme de açık; ama ülke içerisinde genelde turizmin yüksek olduğu dönem yabancı turistler için Ocak ve Mart ayı dönemi olurken, Filipinli turistler için yaz tatiline denk gelen Nisan ve Mayıs ayına tekabül ediyor. Ülkede Haziran ve Eylül ayı yağış dönemi olarak biliniyor; ama bu dönemde bile yağış almayan ziyaret edilebilecek bölgelerin sayısı oldukça fazla.

Benim Filipinler’de bulunduğum Nisan ayı boyunca her gittiğim adada hava hep otuz dereceden yüksekti. Birkaç yerde (Sagada ve Siquijor) kısa süreli yağmurlara denk gelsek de, hava bizi hiç hayal kırıklığına uğratmadı.

Vize

Filipinler için Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı yok. Girişte direk 21 günlük kalış izninizi temin edebiliyorsunuz; fakat Filipinler’e girebilmeniz için ülkeden çıkış biletinizi de bulundurmanız gerekiyor. Filipinler pasaport kontrolünde bunu sormasalar da, Filipinler’e gideceğiniz ülke havaalanından check-in yaparken çıkış biletinizi göstermezseniz işlemlerinize devam etmiyorlar. Ben bu nedenle Osaka’dayken Manila uçağına alınmadım; yeni bilet almam gerekti ve havaalanında bir gün geçirdim.

Eğer ülkede 21 günden daha fazla konaklamak istiyorsanız 3030 PHP karşılığında Göçmenlik bürolarında (BOI – Bureau of Immigration) kalış sürenizi 59 güne kadar uzatmanız mümkün. Göçmelik bürosunun merkez ofisi Manila’da yer alsa da, ülke çapında Baguio, Boracay, Cebu, Puerto Princesa gibi turistik yerlerde de bu ofisleri bulabilirsiniz.

Düzeltme: 2012 sonunda başlayan yeni uygulama kapsamında vize süresi 21 günden 30 güne çıkarılmıştır. Girişlerinizde 21 yerine, 30 günlük vize alabilirsiniz.

Rota

Filipinler içerisinde yolculuğuma Manila sonrasında ülkenin Luzon olarak anılan bölgesinin kuzeyinden başladım. Bu bölgede bulunan, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan, el yapımı pirinç tarlalarını ziyaret ettim. Luzon sonrasında Visayas bölgesinde yer alan Cebu, Bohol, Pamilacan, Siquijor ve Boracay adalarını ziyaret ettim. Filipinler’de kaldığım 19 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_philippines

09-10.04.2013, Manila
11.04.2013, Banaue, Botoc, Sagada
12.04.2013, Baguio, Manila
13.04.2013, Cebu
13-14.04.2013, Tagbilaran, Panglao, Balicasag
15-16.04.2013, Loboc, Carmen
17-19.04.2013, Baklayan, Pamilacan
19-22.04.2013, Siquijor
23-26.04.2013, Boracay
26.04.2013, Manila

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı ülkenin batısında yer alan Palawan’ı mutlaka ziyaret ederdim ve Cebu adasını keşfetmek için daha çok vakit harcardım.

Ulaşım

Filipinler, yedi binden fazla adadan oluştuğu için bir yerden bir yere ulaşım düşünüldüğü kadar kolay olmuyor. Özellikle Luzon’da büyük şehirler arası işleyen düzenli, konforlu ve klimalı otobüs seferleri bulunuyor. Ben, Manila’dan Banaue’ye gidebilmek için Ohayami otobüslerini kullandım; Baguio’dan Manila’ya dönebilmek içinse Victory Liner ile yolculuk ettim. Otobüsler son derece rahat olmasına rağmen, tam güç çalışan klimalar beni hasta olmanın eşiğine getirmeye yetti.

Adalar arasında uzun mesafe yolculuklar için genelde bütçelere uygun fiyatlar sunan Cebu Pacific Havayolları ve PAL Express’i tercih ettim. Biletleri son gün almama rağmen, fiyatlar çok abartı değildi; fakat Boracay’a uçuşlar sadece küçük pırpır uçaklarla gerçekleştirildiği için gidişte bagaj sınırlaması nedeniyle fazladan para ödemek zorunda kaldım.

Adalar arasında görece kısa mesafe yolculuklar içinse Oceanjet isimli firmanın feribotları ile yolculuk yaptım.

Şehirler içi yolculuk içinse üç tekerlekli Habal Habal ve tricycle’lar her yerde rastlayabileceğiniz ulaşım araçları. Klimalı taksileri kullanmaktansa (genelde taksimetre ile çalıştıkları için dolandırılma ihtimaliniz düşük) biz genelde tricyce’ları tercih ettik ve bavullarla bu araçlara sıkıştık. Bizdeki dolmuş görevini üstlenen Jeepney’ler ise uzun mesafelerde en çok kullandığımız, yerel halkla en çok iletişime geçtiğimiz vasıtalar oldular. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’dan kalan savaş jiplerinin modifiyesi ile kullanıma giren bu araçlar aynı zamanda bize farklı bir deneyim de sundular.

Konaklama

Filipinler’de genelde her bütçeye uygun, rahat ve temiz hosteller, oteller, misafirevleri mevcut. Üstelik her bölgede bunlara bolca rastlayabileceğiniz için konaklama arayışınız sırasında hiçbir problem yaşamıyorsunuz.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Friendly’s Guesthouse, Manila – 695 PHP
Residential Lodge, Sagada – 300 PHP
Alona Grove, Panglao – 800 PHP (iki kişi konakladık)
Nuts and Huts, Loboc – 800 PHP (iki kişi konakladık)
Junior and Mesiang Cottages, Pamilacan – 750 PHP (üç öğün yemek dahil)
Royal Cliff Hotel, Siquijor – 1000 PHP (üç kişi konakladık)
Hambilica Hotel, Siquijor – 700 PHP
Boracay – 600 PHP (ailenin kiraladığı bir odada konakladım)

DSC06571

Alona Grove, Panglao.

DSC06763

DSC06764

Nuts and Huts, Loboc.

IMG_3817

IMG_3820

Junior and Mesiang Cottages, Pamilacan.

DSC07353

Royal Cliff Hotel, Squijor.

IMG_5802

Hambilica Guesthouse, Squijor.

Yiyecek içecek

Filipinler yemeklerinde Çin ve İspanya’nın etkisini fazlasıyla görebiliyorsunuz. Soya sosu ve baharatların sıkça kullanıldığı yemekler çok fazla alternatif sunmasa da doyurucu ve leziz.

Filipinler’de en sık rastlayacağınız yemek adobo adı verilen yoğun bir sos ile hazırlanan tavuk, balık ya da domuz porsiyonları. Genelde yağsız pilav ile tüketilen bu yemek, Filipin mutfağının olmazsa olmazlarının başında geliyor. Pancit adı verilen kızartılmış beyaz ya da sarı noodle’lar et ya da sebzeler ile sunuluyor. Lumpia adı verilen rulo halindeki börekler her köşe başında bulabileceğiniz atıştırmalıklar olarak karşınıza çıkıyor.

Benim denemeye cesaret edemediğim ama bisikletli ya da yaya teyze ve amcaların sattığı balut adı verilen yarı gelişmiş ördek embriyosunu içeren haşlanmış yumurtalar ülke çapında çok tüketiliyor.

Ülke mutfağında en sevdiğim yiyecek ise halo halo olarak bilinen sütlü, buzlu ve dondurmalı tatlı oluyor.

Buko isimli tam olgunlaşmamış hindistancevizi suyu ve tatlandırılmış yerel limon (calamansi) suyu her yerde sıkça denk geleceğiniz büfelerde satılıyor.

Bütün bu yerel tadlara ek olarak birçok uluslararası mutfağın restoranlarını da çok kolaylıkla bulabiliyorsunuz.

IMG_5781

Asya kahvaltılarının olmazsa olmazı kızartılmış pirinç, pancake, tatlı patates, yumurta ve domuz sucukları.

IMG_5776

DSC07168

DSC07280

Taze deniz ürünleri ve sebzeler, rulo börekler ve pirinç pilavından oluşan ada yemeklerimiz mutlaka tatlı olarak taze mango ile noktalanıyor.

DSC07000

Mami adı verilen noodle çorbası.

IMG_5470

Calamansi olarak bilinen yerel küçük boy limonlu tavuk.

DSC07466

Tavuk adobo. (Üzerine soya sosu ve calamansi suyundan bir sos sıkılıyor.)

IMG_5642

Sebzeli pancit.

DSC06522

Sagada’nın meşhur Yoghurt Cafe’sinin leziz yoğurdu.

DSC06889

Aslında burada belli olmasa da buradaki çöreklerin içi mor; ube adlı mor tatlı patatesten hazırlanan bu ürünler son derece lezzetli.

IMG_5827

Siquijor’un yerel süt fabrikasının süt ürünleri: ube ve mangolu süt ve meybuzlar.

Boracay, Filipinler.

Standard

26 Nisan 2013, Cuma.

DSC07610

Uçaktan manzaralar.

Boracay’a ve Filipinler’e veda etme zamanı gelmiş bile. Öğlene doğru odalarımızı boşaltıyoruz ve kiraladığımız bir tricycle aracılığıyla limana gidiyoruz. Tekne biletlerimizi alırken gelişimizde olduğu gibi, dönüşte de terminal vergisi ödüyoruz. Bu limandan sürekli olarak karşı kıyıya tekneler kalkıyor. İlk teknede yerimizi alıp on beş dakika içerisinde Caticlan’a varıyoruz. Caticlan limanından, havaalanına olan yolu bu sefer yürüyoruz. Havaalanına gelişimiz umduğumuzdan çok daha kısa ve çabuk oluyor. Havaalanına vardığımızda uçağımıza hala dört saat var. Biz de yakınlarda yer alan son derece rüküş bir restorana oturuyoruz. Bu restoran muhtemelen geceleri karaoke barı olarak çalışıyor. Duvalarda Britney Spears, Jennifer Lopez ve Avril Lavigne gibi ünlülerin on yıl önceki posterleri yer alıyor. Çeşitli noktalara yerleştirilmiş sahte çiçekler ve disko topları ise ortama ayrı bir hava katıyor. Burada karnımızı doyurduktan sonra havaalanına gidiyoruz. Şansımıza havaalanındaki görevli istersek bir önceki uçuşa bizi aktarabileceğini belirtiyor. Biz de durumu seve seve kabul ediyoruz. Bavullarımızı kilo ayarlamalarına göre çoktan hazırlamışız; ama bu sefer kontrol daha katı. Üstelik tarttıkları sadece bavullarımız değil, biz de tartının üzerine geçip kilolarımızı kontrol ettiriyoruz.

Pırpır uçağımız Caticlan’dan havalanıp binlerce ada parçası üzerinde bir saat kadar uçtuktan sonra sonunda Manila’ya varıyor. Manila havaalanında Fabrice ve Maelysse ile vedalaşıyoruz. Son üç haftamın geçtiği bu güzel insanlara o kadar alışmışım ki, onlar gittikten sonra tek başıma kalmak çok garip hissettiriyor. Benim ise Manila’dan Bangkok’a olan uçağıma daha saatler var. Havaalanının serin ve interneti iyi çeken bir yerine çekilip saatlerce kablosuz internet üzerinden günlüklerimin eksiklerini tamamlamaya çalışıyorum. Bazı ülkelerde internet ciddi problem olarak karşıma çıkıyor, bırakın günlükleri güncellemeyi sevdiklerimle bile iletişimde sorun yaşıyorum.

Bangkok uçuşum için check-in saati açılınca gidip check-in işlemlerimi sorunsuz tamamlıyorum. Uçuşum yarım saat kadar rötarla kalkıyor. O kadar yorulmuşum ki koşturmacadan, yol boyu uyuyorum. Tayland zamanı ile gece yarısına doğru Bangkok’a vardığımda ise içimdeki heyecan had safhada. Bavullarımı alıp dışarı atıyorum kendimi. Saat o kadar geç ki, ayarladığım hostelin yer aldığı Khaosan Yolu’na gidebilmemin tek yolu bir taksiye atlamak. Taksi sırasındayken arkamda bulunan birisi taksi paylaşıp paylaşmak istemediğimi soruyor. Şans eseri aynı bölgeye gidiyoruz. Taksideyken öğrendiğim üzere Suudi Arabistanlı olan Riyadh Hindistan’da bir ay geçirdikten sonra aniden Tayland’a gelmeye karar vermiş. Suudi Arabistan’dayken inşaat firmalarına inşaat taşı satan bir şirkette çalışıyormuş. Ara verdiğini söylüyor Riyadh. İşin garip tarafı Suudi Arabistanlıların Tayland’a seyahat etmeleri yasak. Sonradan öğrendiğime göre ilk yolculuklarından sonra üç ay süreyle pasaportlarını yenilememe cezası alıyorlar, eğer yasak ziyaret sayısı artarsa ceza süreleri de giderek artıyor.

Anlatılana göre de bu olumsuz ilişkilerin çeşitli nedenleri var. Bunların başında da 1989 yılında gerçekleşen Mavi Elmas Olayı yer alıyor. Tayland kraliyet ailesinin Suudi Arabistan’ı ziyareti sırasında, büyükçe bir elması ve değerli taşlar Taylandlı bir bahçıvan tarafından çalınıyor. Bunun üzerine ilişkiler giderek geriliyor, hatta Suudi Arabistan tarafından görevlendirilen yetkililer ve bir iş adamı Tayland’da ölü bulunuyor. Tayland ölümler konusunda sorumluluk kabul etmiyor; fakat bir süre sonra durumu kurtarmak için elmasları teslim etmek istiyor. Teslim edilen elmaslar da sahte çıkınca iş giderek ciddileşiyor. 1990’da Suudi Arabistan neredeyse çeyrek milyona yakın Taylandlı çalışanın vizelerini yenilemeyi reddediyor ve kendi vatandaşlarına da Tayland’ı ziyaret etmelerini yasaklıyor.

Bindiğimiz taksi toplamda 400 peso karşılığında bizi Khaosan Yolu’nda bırakıyor. Ben hostelimin önünde iniyorum direk. Saat çoktan gecenin ikisi olmuş. Konakladığım altı kişilik odaya çıkmama yardımcı oluyor resepsiyondaki kız. Bangkok’un gecenin geç saatlerinde bile etkili neminden ve sıcağından sonra klima sayesinde son derece serin, tertemiz ve çok rahat bir oda beni bekliyor.

25 Nisan 2013, Perşembe.

DSC07520

Okyanusa uzanan koridorlar.

DSC07587

DSC07598

Günbatımları.

Gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen zaman nasıl geçiyor bu adada anlam vermek mümkün değil. Kahvaltımızı yine bir gün önceki Alman restoranında yapıyoruz. Porsiyonlar büyük ve fiyatlar görece ucuz. Bütün bir gün yine her şeyi ağırdan alarak geçiyor. Kumsalda kitap okumak, doyasıya yüzmeyi bir süreliğine kendisine yasaklamış bir insan olan ben için en eğlenceli aktivite olarak geri dönüyor. Bir gün daha kumsalda deniz kokusu ile batıyor.

Eğer bu yolculuk boyunca büyük mutlulukla hatırlayacağım bir şey varsa, o da her seferinde ağzımı açık bırakan günbatımları. Renk arkasına renk. Her tonuyla. Yavaş yavaş gölgede bıraktığı her şeyi farklı tonlara boyayarak batıyor güneş yine.

Akşam yemek tercihimizi ise kumsalda çok sık rastladığımız açık büfelerden bir tanesine uğrayarak yapıyoruz. 250 pesodan 1000 pesoya kadar farklı seviyelerde bulabileceğiniz bu açık büfe restoranlar, müşteri çekebilmek için her akşam başka bir şovla yoldan geçenleri karşılıyorlar. Çoğu restoranda farklı türde canlı müzik yer alıyor. Bazı restoranlar ise ateş şovları ya da dans eden aşçıları ile dikkat çekiyor. Biz muhtemelen en kötü canlı müziğin yer aldığı restoranı seçip müzikten en uzak köşeye oturuyoruz. Yemekler o kadar leziz ki, bir süredir giderek artan aşırı yeme ihtiyacımızı burada bastırıyoruz. Tabaklar birbirini kovalıyor. Gece sonunda artık kimsenin hareket edecek hali kalmıyor. Herkese bir ağırlık çökmüş. Boracay’da son gecemiz olmasına rağmen adanın tadını çoktan aldığımız için erkenden odalara dönüyoruz.

24 Nisan 2013, Çarşamba.

DSC07475

Beyaz kumsalın sonsuz palmiyeleri.

DSC07544

Kumsalda günbatımı.

Okyanus kenarında bembeyaz uzanan bir kumsaldasınız, ada hayatının tembelliği üzerinize daha ilk gününden sinmiş bile. Ne yapabilirsiniz ki tüm gün boyunca? Sabah güzel bir mekanda kahvaltı ediyoruz yine, bu mekan Alman bir çifte ait. Kahvaltı sonrasında mekandan kolay kolay kalkamıyoruz. Gölgenin, kablosuz internet bağlantısının, rahat koltukların cazibesine kapılıyoruz. Öğlene doğru mekandan kalktığımızda ise yine kumsalın palmiye ağaçlarının gölgesinde kalmış bölgelerine sığınıyoruz. Bütün günümüz burada geçiyor. Arada gidip serin sularda kendimizi serinlettikten sonra tekrardan gölgeye geri dönüyoruz. Gölgenin yeri sürekli değişiyor, biz de gölgeyle uyumlu olarak sürekli havlularımızı taşıyoruz. Günbatımını yine beyaz kumlar üzerinde, günbatımını izlemek için güneşe doğru açılan turist tekneleri arasında yaptıktan sonra odalarımıza gidip güzel bir duş alıyoruz.

Bu akşam için planımız gece pikniği yapmak. Kırmızı şarabımızı bir gün önceden almışız. Dışarı çıktığımızda restoranların arasına sıkışmış küçük büfelerden farklı farklı tatmak istediğimiz yiyeceklerimizi alıyoruz. Kumsalda aya karşı kendimize bir yer açıp havlularımızı seriyoruz. Şarap, güzel tadımlık yemekler, yıldızlar, etrafımızda voleybol oynayan çocuklar, birbirine karışan sesler, inceden kendini belli eden dalga sesleri… Bir ara havai fişekler patlıyor gökyüzünde. Tam olması gereken zamanda, tam olması gereken yerdeyiz. Karnımızı doyurduktan sonra gece boyunca kumların üzerinde uzanıyoruz. Ta ki artık şarabın da etkisiyle herkesin uykusu gelene kadar. Sonrasında otellerimizin yolunu tutuyoruz.

23 Nisan 2013, Salı.

DSC07473

Palmiye ağaçlarının gölgesi altına sığındığımız bölge.

DSC07516

İstasyon 1’de yer alan Willy’s Rock isimli kaya.

DSC07479

Kumsalda günbatımı.

Kahvaltı için okyanus kenarında buluşuyoruz. Günün erken saatleri olmasına rağmen hava olabildiğince sıcak ve nemli. Sahil kenarındaki birbiri ardına sıralanmış restoranlardan bir tanesine giriyoruz kahvaltı için. Siparişim her seferinde olduğu gibi yine aynı: soğuk süt ve peynirli omlet. Kahvaltımızı yapıp biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında okyanus kenarında, palmiye ağaçlarının altında gölgelik bir alan buluyoruz havlularımızı serecek. Günün geri kalanı burada kitap okumakla geçiyor.

Bir ara Maelysse ile biz sahile paralel giden ana yol üzerine çıkıp biraz da şehrin plaj hayatından uzak köşelerinde ne olduğunu görmek istiyoruz. Bir iki saat kadar yolları geziyoruz. Kumsalın sadece on metre kadar uzağında bu kadar karmaşık ve gürültülü bir hayatın devam etmesi beni şaşırtıyor. Ara sokaklardan sahil yoluna tekrar döndüğümüzde ise buzlu mango içecekleri yapan küçücük bir dükkan buluyoruz. Şu ana kadar içtiğim en iyi mango içeceği de bu ufak dükkandan çıkıyor. Aldığımız içeceklerle gölgelik köşemize geri dönerken ara sokakların ortasında şaşkın şekilde ağlayan daha bir iki günlük olan üç yavru kediye rastlıyoruz. “Operason: kedi kurtarma” da bu noktada başlıyor. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Bölgedeki tezgah sahiplerinin anlattığına göre kedileri annesi terk etmiş, iki üç gündür bu işlek ara sokakta yaşıyorlarmış. Kedilerin gözleri temizlenmediği için iltihap kapmış. Biz Maelysse ile önce kedilere biraz su vermeye çalışıyoruz, bu konuda başarılı olamayınca gözlerini temizlemeye uğraşıyoruz. Sonuç yine olumsuz. Biz de bir kutu bulup kedileri bunun için yerleştirmeye karar veriyoruz. En azından böyle bir durumda daha güvende olacaklar.

Önce gidip Fabrice’e haber veriyoruz, sonrasında hep beraber bir kutu buluyoruz. Kedilerin yanına gittiğimiz sırada şans eseri yoldan geçen Güney Koreli bir kız daha kedilere yardımcı olmaya çalışıyor. Gözlerini elimizden geldiğince temizliyoruz; ama iltihap çok ilerlemiş. Aldığımız sütlü içeceği kedilere içiriyoruz. Sonrasında da kutunun içerisinde bulundukları yerden düşmeyecek bir şekilde ufak bir yuva yapıyoruz. Elimizden daha fazlası gelmiyor.

Kedileri bıraktıktan sonra Boracay’ın dört kilometre boyunca uzanan beyaz kumsalının geri kalan bölümlerini yürümeye karar veriyoruz. Boracay’ın beyaz kumsalı boyunca üç adet kullanılmayan feribot istasyonu yer alıyor. Genelde bütçe konaklamaları üçüncü istasyon ve etrafında yer alıyor. Biz de bu bölgede konaklıyoruz. Bulunduğumuz yerden birinci istasyona kadar yürüyoruz. Birinci istasyonun biraz daha yukarısında yer alan Willy’s Rock adı verilen kayayı görüyoruz. Birinci istasyonun denizi, üçüncüye kıyasla daha çok hoşuma gidiyor. Kumsalı kaplayan bembeyaz ipeksi kumlar, berrak ılık sularla birleştiğinde mükemmel ikili de ortaya çıkıyor.

Kumsaldaki ufak yürüyüşümüzden sonra konakladığımız bölgeye yakın bir yerlerde yeni bir gölgelik alan bulup günbatımına kadar burada dinleniyoruz. Güneş boğucu şekilde yakıyor, sahilde bir damla rüzgar esmiyor. Buna rağmen ortam son derece huzurlu ve sakin. Günbatımını yine sahilde izledikten sonra odalara dönüp duşumuzu alıyoruz ve akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz.

Akşam yemeği için hedefimiz hep aynı: doyurucu ve ucuz olan restoranı bul. Uzun yürüyüşler sonunda bir yerlere oturup geç gelen yemeklerimizi yedikten sonra, Maelysse ile ben alışveriş için mağazaların bulunduğu ve adanın tam da ortasında yer alan D’Mall isimli bölgeye yürüyoruz. Yorulana kadar buraları geziyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise odalarımıza dönüyoruz.