Phnom Penh, Kamboçya.

Standard

4 Mayıs 2013, Cumartesi.

DSC08552

S-21 Hapishanesi olarak kullanılan eski lise binaları.

DSC08570

DSC08575

Binalar içerisinde iç içe geçmiş sınıflar küçük hücreler oluşturacak şekilde bölünmüş.

DSC08595

Üst düzey yetkililerin hapis tutulduğu hücreler daha genişçe.

DSC08573

Hücrelerdeki kan izleri hala ilk günkü kadar taze.

DSC08584

Kayıt altına alınmış kurbanların siyah beyaz fotoğrafları bütün müzeyi donatıyor.

DSC08557

Bazı kurbanlar fotoğraflarda çocukları ve bebekleri ile beraber yer alıyor.

DSC08602

Ölüm tarlaları yemyeşil bir alan içerisinde yer alıyor.

DSC08596

Kurbanların anısına inşa edilmiş, ölüm tarlalarında yer alan stupa.

DSC08598

DSC08614

DSC08600

Ölüm tarlalarında yer alan toplu mezarlar.

DSC08613

Kurbanların kıyafetleri bugün ile toprak altından çıkmaya devam ediyor.

DSC08617

Bebeklerin gövdesine çarptırılarak öldürüldüğü ölüm ağacı.

DSC08632

Stupa’da yer alan kurban kemikleri.

DSC08642

Ölüm tarlaları dışında yer alan restoranda sineklerden korunmak için su dolu torbalar kullanılıyor.

DSC08646

DSC08648

DSC08652

Kraliyet Sarayı’ndan manzaralar.

DSC08658

Nehir kıyısında keşişler.

IMG_6506

IMG_6519

Phnom Penh sokaklarından manzaralar.

IMG_6511

Merkez pazar.

Sabah erkenden uyanıyoruz; henüz Phnom Penh’de bir gün daha kalır mıyız, kalmaz mıyız karar verememişiz. Bu nedenle sessizce eşyalarımızı toplayıp odadan ayrılıyoruz. Eşyalarımızı hostele bıraktıktan sonra, hostelin önünde bekleyen tuktuk şoförlerinden bir tanesi ile gün içerisinde bizi istediğimiz yerlere götürmesi konusunda anlaşıyoruz.

İlk ziyaret ettiğimiz yer S21 olarak da bilinen Tuol Sleng Soykırım Müzesi oluyor. Burası Khmer Rouge rejimi tarafından 1975-1979 yılları arasında sorgulama ve işkence için hapishaneye dönüştürülmüş bir lise. Beş binadan oluşan bu lise kompleksi, Khmer Rouge rejimi Kamboçya İç Savaşı’nı kazandıktan dört ay sonra yani Ağustos 1975’te hapishane ve sorgulama merkezine dönüştürülüyor. Khmer Rouge, buranın adını “Security Prison 21 – S21” olarak belirliyor. Lise binaları elektrikli demir tellerle çevriliyor, pencereler demir parmaklıklarla kapatılıyor ve sınıflar da tuğlalarla küçük hücrelere ayrılıyor. 1975 – 1979 yılları arasında 17000 kadar insan burada tutuluyor. En başta sadece Khmer Rouge öncesi etkin olan Lol Non rejiminin üyeleri sorguya alınırken, daha sonraları öğrenciler, fabrika çalışanları, entelektüeller, mühendisler de bu hapishanede tutuluyor.

Khmer Rouge rejimi iktidara geldikten sonra Kamboçya toplumunu yeniden şekillendiriyor. İlk adımları, şehirlileri şehirlerden uzaklaştırmak oluyor. Bundaki amaç gerici sınıf temeli olduğuna inandıkları şehirlileri ağır iş aracılığıyla yeniden şekillendirmek. Oluşturmayı amaçladıkları tarıma dayalı yeni toplum düzeninde temel amaç pirinç üretiminin maksimum düzeyde artırılması; bu nedenle birçok insan zorunlu olarak pirinç tarlalarında çalışmaya zorlanıyor. Khmer Rouge, Kamboçya’yı zenginin ve fakirin yer almadığı kırsal ve sınıfsız bir topluma dönüştürmeyi amaçlıyor. Bunun içinse para, serbest pazar, okul, özel mülk, dini uygulama ve geleneksel Khmer kültürünü ortadan kaldırıyorlar. Ulusal banka kapatılıyor. Halk okulları, hastaneler, pagodalar, camiler, kiliseler, üniversiteler, bankalar kapatılıyor ya da hapishanelere dönüştürülüyor.

S-21’de tutuklular hapishaneye girdiklerinde önce fotoğraflanıyorlar. 2-3 gün içerisinde de sorgulama süreci başlıyor. Kurbanlar soyuluyor, eşyaları alınıyor. Sorgulama sırasında kurbanlara hayat hikayeleri tekrar tekrar anlattırılıyor. Çeşitli işkence yöntemleri ile aynı bilgileri yoklamaya çalışan yetkililer, bitmek tükenmek bilmeyen işkenceler sonunda kurbanlardan gerçekte var olmayan suçlarını öğrenmeye çalışıyorlar. Belli bir noktadan sonra işkenceye dayanamayan kurbanlar ise gerçek olmasa bile Khmer Rouge rejimine karşı bir şey yaptıklarını itiraf etmek durumunda kalıyorlar.

Hapishanede gün genelde 04.30’da başlıyor. Gün içerisinde iki kere çok az miktar pirinç lapası ve sulandırılmış çorba kurbanlara veriliyor. Bu nedenle birçok kurban açlıktan ölme noktasına geliyor. Tuvalet ihtiyaçlarını gidermeleri içinse küçücük demir kutular hücrelerde yer alıyor. Genelde buraya getirilen kurbanlar 2-3 ay kadar hapis tutuluyor.

En başlarda işkenceler sırasında öldürülenler S21 etrafındaki alanlara gömülürken, 1976 yılı sonu itibariyle hapishane çevresinde ölüleri gömecek yer kalmayınca Phnom Penh’e 15 kilometre uzaklıktaki Choeng Ek bölgesi (ölüm tarlaları olarak da biliniyor) kurbanları infaz etmek için kullanılıyor. Ölüm tarlalarına her gün kamyon kamyon insan taşınıyor. Bu insanlar, bu bölgede sıralanıyor, dizleri üzerine çöktürülüyor ve infaz edildikten sonra toplu mezarlara atılıyorlar. Bu kurbanlar için kurşun “israf etmek” istenilmediğinden birçoğu baltalar ile öldürülüyor.

1979 yılında bu hapishane Vietnam ordusu tarafından keşfediliyor ve 1980 yılında da Kampuchea Halkın Cumhuriyeti tarafından tarihi müze olarak tekrar açılıyor. Burada tutulan 17000 kadar kişiden sadece 12 kişi sağ çıkıyor.

“Brother Number 1” olarak da anılan Pol Pot tarafından yönetilen Khmer Rouge rejimi nedeniyle Kamboçya 1975 – 1979 yılları arasında sıfır noktasına ulaşıyor. Ülke çapındaki bütün alt yapı, inançlar, din, özgürlükler ortadan kaldırılıyor. Bu dönem boyunca iki milyona yakın insan öldürülüyor. 1995 yılında oluşturulan “Documentation Center of Cambodia (DC-Cam)” yani Kamboçya Belgeleme Merkezi’nin kayıtlarına göre 348 farklı küme halinde 19471 adet toplu mezar çukuru bulunuyor.

En üzücü yanı ise bu soykırımdan dolayı adalet bir türlü gelmiyor. Eski Khmer Rouge liderlerinin sorgulanması otuz sene kadar gecikmeyle başlıyor. Case 002 olarak da bilinen, sağ kalan dört üst düzey Khmer Rouge liderinin (Nuon Chea, Leng Sary, Leng Thirith ve Khieu Samphan) sorgusuna 2009 yılının sonu itibari ile başlanıyor.

Biz müze girişinde bizi etrafta İngilizcesi bozuk görevli bir rehberle anlaşıyoruz. En başta üst düzey tutukluların tutulduğu hücreleri geziyoruz. Görece geniş bu sınıflarda bir, iki ya da üçerli demir yataklar bulunuyor. Buradan daha küçük bölmelerin kiremit tuğlalarla oluşturulduğu sınıfları ziyaret ediyoruz. Sarı beyaz rengi solmuş karolar üzerinde hala o dönemden kalma kan izlerini görebiliyorsunuz. Hücreler birbirlerine çok yakın olsa da tutukluların konuşmasının yasak olduğunu anlatıyor rehberimiz. Bazı genişçe odalarda 70-80 kadar tutuklunun tek uzun bir demire ayaklarından bağlı olarak bağlandığını ve burada yatırıldığını ifade ediyor. Tutukluların yattıkları yerlerde kafa numaraları tebeşirlerle yer alıyor. Gezdiğimiz odalarda numaralandırılmış tutukluların siyah beyaz fotoğrafları yer alıyor. Her kurban teker teker kayıt altına alındığı için bu fotoğraflar beni çok etkiliyor. Bu fotoğraflar arasında neler yok ki. Bebekleri ya da küçücük çocukları ile poz veren anneler, tedirginlikleri ve korkuları suratlarına yansımış gençler, arada silik bir gülümseme suratında kalmış yakışıklı çocuklar, güzel kadınlar…  Bazı fotoğraflarda ağzı burnu dayak yemekten şişmiş, suratlarında kan lekeleri bulunan tutuklulara tanık oluyoruz; bazı fotoğraflarda ise numaralandırılmak için kullanılan kartların kurbanların derilerine çengelli iğnelerle geçirildiğini görüyoruz.

Müzede kurbanların ve hapishane çalışanlarının röportajlarına da yer veriliyor. Bir dönem sorgulama ve işkence odaları olarak kullanılan sınıflar arasında bu röportajları okuyarak ilerlerken insanlığımdan utanıyorum. Müzeyi ziyaretimiz sırasında elli dakikalık bir kısa film gösterimine de denk geliyoruz. Bu kısa film, bir aşk hikayesi üzerinden tarihi olaylara tanıklık yapıyor.

Müze çıkışında, S-21’den kurtulan 12 kişiden ikisi müze çıkışında ziyaretçilerle fotoğraf çektiriyor ve kitaplarını imzalıyorlar. Bu durum açık söylemek gerekirse beni biraz rahatsız ediyor ve bütün bu durumun kutsallığına gölge düşürüyor gibi hissediyorum.

İkinci durağımız S-21’deki tutukluların gönderildiği Choeng Ek yani ölüm tarlaları oluyor. Buraya girişte giriş ücretine dahil olan sesli rehberlerden temin ediyoruz. Bir saate yakın sürüyor sesli rehber ile bu yemyeşil ölüm tarlalarını ziyaret etmemiz. Bölge bölge toplu mezarların yer aldığı alanlar arasında ilerlerken, bir yandan da arkadan gelen tok sesin anlattığı hikayeleri dinliyoruz. Toplu mezarlar hala güncelliğini koruyor. Tahta çitlerle çevrelenmiş bu toplu mezarlarda hala yağmur sonrasında kurbanların kıyafetleri ve kemik parçaları toprak yüzeyine çıkıyor. Mezarları çevreleyen tahta çitler üzerinde ziyaretçilerin bıraktıkları rengarenk bileklikler yer alıyor. Bu bölgede yaşananları duymasak, dinlemesek çok huzurlu bir parkta dolandığımız yanılgısına kapılacağız. Bölgenin ortasında yer alan gölette hala birçok bedenin yattığı tahmin ediliyor.Toplu mezarların bulunduğu alanlarda yırtılmış ve yağmur sonrası toprak üzerine çıkmış kıyafetlerin ve kemik parçalarının toplandığı cam sandıklar yer alıyor.

Bütün ölüm tarlalarını gezdikten sonra kurbanların anısına yapılmış pagodaya geliniyor. Bu pagodada sıralanmış raflarda kurbanların kemikleri, kıyafetleri saklanıyor. Ölüm tarlalarından çıktıktan sonra üçümüz de bir süre sessiz kalıyoruz, üzerimizdeki modu atamıyoruz. Duyduklarımızdan, dinlediklerimizden, gördüklerimizden o kadar etkilenmişiz ki, kimsenin konuşası bile gelmiyor. Benim için Kamboçya tarihi gezi boyunca tanık olduğum en sarsıcı gerçekleri karşıma çıkarıyor.

Ölüm tarlaları sonrasındaki durağımız Kraliyet Sarayı ve Gümüş Pagoda oluyor. 1860’larda inşa edilen bu saray, uzun yıllar boyu Kamboçya kraliyet ailesine ev sahipliği yapıyor. Khmer mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu sarayda, altın kaplamalı sarı binaları turuncu keşişlerin arasında dolanarak geziyoruz. Buradan sarayın güney tarafında yer alan Gümüş Pagoda’yı görmeye gidiyoruz. Bu pagoda içerisinde ulusal hazine olarak anılan birçok eser sergileniyor. Bunlardan en ünlüsü de altın ve mücevherlerle süslenmiş 17. yüzyıldan kalma Buddha heykeli ile 9584 elmas ile donatılmış Maitreya Buddha heykeli.

Saray içerisinde yer alan tapınakları da dolandıktan sonra günün batımına yakın Phnom Penh sokaklarına kendimizi tekrar atıyoruz. Nehir kenarından yavaş yavaş yürüyerek günbatımına tanık oluyoruz. Artık yürümekten ayaklarımıza kara sular inmişken yol üzerinde gördüğümüz batı tarzı cafe’lerden bir tanesine girip buzlu içeceklerimizi söylüyoruz. Biraz dinlendikten sonra merkez pazarın yer aldığı bölgeye doğru ilerliyoruz. Buradaki otobüs istasyonlarından bir tanesine girip bir sonraki günün sabahı için bizi Laos’a götürecek otobüslerinden bir tanesine biletlerimizi alıyoruz.

Pazar içerisinde biraz daha dolandıktan sonra hostelimize geri dönüp bir gün önce konakladığımız odaya tekrar yerleşiyoruz. Bu sırada odada bizden başka konaklayan Alman Sven ile tanışıyoruz. Okulunun dönem arasında kısa bir süre için Güney Asya’yı gezmeye gelmiş. Biraz muhabbet sonrasında hep beraber yemeğe çıkmaya karar veriyoruz. Yemek yiyeceğimiz Khmer restoranına doğru ilerlerken bir gün önce tanıştığımız Erhan, yol kenarındaki barlardan birisinden bize sesleniyor. Sonrasında o da bize katılmaya karar veriyor. Hep beraber oturduğumuz mekan kapanana kadar sohbet muhabbet saatin nasıl geçtiğinin farkına varamıyoruz. Hem Erhan aynı gece Bangkok yolcusu olduğundan, hem de biz sabah çok erken bir saatte yola çıkacağımızdan hostelimize geri dönüp geceyi orada sonlandırıyoruz.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s