Battambang, Kamboçya.

Standard

2 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC08212

Tuktuk şoförümüz bizi otobüs istasyonuna götürürken, sabahın erken saatleri.

DSC08216

Kamboçya trafiği.

DSC08218

Siem Reap otobüs istasyonunda.

DSC08219

Otobüs mola yerinde.

DSC08223

Battambang’ın yeniden yapılan vali konağı.

DSC08225

Yol manzaraları.

DSC08232

Battambang’da tattığımız yemişler, arkada bu yemişleri toplayan anne kız.

DSC08235

Bambu tren istasyonunda Kamboçya satrancı.

DSC08236

Bambu tren istasyonundan manzaralar.

DSC08242

Bambu trenimiz ve makinistimiz.

DSC08261

Karşıdan gelen vagon bize yola açarken.

DSC08290

DSC08299

Mola yeri çocukları, en güzel gülümsemeleri ile.

DSC08322

Battambang’da küçük yarasaların yaşadığı mağara.

DSC08329

Phnom Sampeau’nun tepesinde yer alan kilise.

DSC08345

DSC08349

DSC08354

Ölüm mağaraları.

DSC08370

Sonsuz uzanan pirinç tarlaları.

DSC08394

DSC08397

DSC08386

Tepede yer alan kiliseden manzaralar.

DSC08422

Pursat’ta uğradığımız marketin içerisinden ev halkı.

DSC08424

Rüküşlükte sınır tanımayan otelimiz.

Bir gün önceden turizm firması aracılığıyla ayarladığımız 07:30’da Battambang’a olan otobüsümüz için bizi sabah 06:30’da otelimizden alacaklar. Bu yüzden yine ve yeniden erkenden uyanıyoruz. Herkesin suratından düşen bin parça. Günlerdir o kadar uykusuz kalmışız ki bedenlerimizin daha fazla uykuya ihtiyacı olduğu her halinden anlaşılıyor. Aşağı inip otelden çıkışımızı yaptıktan sonra beklemeye koyuluyoruz. Beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor, on beş dakika geçiyor; ne gelen var, ne giden. Üstelik gitmemiz gereken otobüs istasyonu da şehir merkezinden oldukça uzakta. Durumu riske etmemek için hemen bir tuktuk ayarlıyoruz. Yarım saat süren bir yolculuk sonrasında otobüs istasyonuna varıyoruz.

Otobüs istasyonuna 07:15’te varmamıza rağmen bize sürekli aracın yolda olduğu, çok kısa bir süre sonra geleceği söyleniyor. Sonunda saat buçuğu geçtiğinde gelen otobüs de 10:30’da kalkacağını, 07:30 otobüsünün çoktan gittiğini belirtiyor. Biz biraz afallamış durumda bunu kabul etmeyeceğimizi, bilet parasını çoktan ödediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bunun üzerine bir anda ortaya çıkan 08:30 otobüsü için bize yeni bilet kesiyorlar. Saat 08:30 olduğunda düz yolda bile yamuk duran otobüsümüz yola çıkıyor. En başta her şey yolunda. Gitmek istediğimiz Battambang şehrine olan yolculuğumuz üç saat sürecek. Klimalı otobüsümüzde yanımda kimse oturmadığı için uyumak da çok rahat oluyor. Yolun yarısına geldiğimizi düşündüğümüz bir noktada motordan dumanlar çıkmaya başlıyor. Üstüne otobüsten yükselen yanık kokusu da cabası. Hemen otobüsü sağa çekiyoruz ve yarım saat süren hummalı bir çalışma başlıyor. Yarım saat kadar aracın sağını solunu açıyorlar, motoru inceliyorlar. Sonrasında tekrar yoldayız; tek bir farkla: klimamız çalışmıyor. Bir noktada o kadar sıcak oluyor ki, aramızda gülüyoruz sauna servisi de otobüsün ikramı diye.

Yol üç saat yerine beş saate yakın sürüyor. Battambang’a planladığımızdan daha geç varıyoruz. Otobüsten inmemizle etrafımıza üşüşen tuktuk sürücüleri ve otel komisyoncuları en ufak bir sözümüze bakıyorlar. Biz bu sırada biraz da ortamın karmaşasından kurtulmak için yol kenarındaki bir otobüs firmasının ofisine giriyoruz. Bu sırada yanımıza çok akıcı bir İngiliz aksanı ile konuşan bir tuktuk şoförü yaklaşıyor. Biraz konuştuktan sonra, biraz da karşımızdaki adamın kibarlığından ve beyefendiliğinden etkilenip şehri en iyi şekilde gezebilmenin yolunun onunla beraber dolanmak olduğuna kanaat getiriyoruz ve yola koyuluyoruz.

Battambang, Sangker nehrinin kenarına kurulmuş, Kamboçya’nın en fazla nüfusa sahip ikinci kenti. Ufak ama modern, Fransız döneminden kalma binaları ile dikkat çeken sevimli bir şehir. Tuktuk şoförümüz bizi ilk olarak Street 1 olarak bilinen, nehir kenarına paralel uzanan bir yol üzerinden götürüyor. Bu yol, yol kenarında uzanan upuzun ağaçların gölgesinde ilerlerken adeta sizi eski dönemlere taşıyor. Yol üzerinde önce Central Market olarak bilinen pazarı görüyoruz, sonrasında da yol boyunca sıralanmış 20. yüzyıldan kalma Fransız dönemi koloni binalarını. Bunlardan özellikle vali konağının bulunduğu bina topluluğu dikkat çekiyor. Kocaman düzenli bir bahçenin içerisinde yer alan iki yepyeni, bir tane de eski sarı binanın önünde fotoğraf çekmek için duruyoruz. Tekrardan yola koyulduğumuzda şoförümüz bir ağacın önünde meyve toplayan bir anne ile kızın yanında duruyor da kuşburnuna benzeyen bu yemişlerden bize de tattırıyor. Ekşimsi tadı ile bu meyveler benim çok hoşuma gidiyor. Bu ana yol üzerinde aynı zamanda gezmek isteyenler için Battambang Müzesi yer alıyor; ama biz müzeyi pas geçiyoruz.

İkinci durağımız Battambang’ın en büyük atraksiyonlarından biri olan norry olarak da bilinen bambu tren oluyor. Ufak, derme çatma bir istasyona varıyoruz. Buranın istasyon olduğunu belli eden tek şey üniforma giymiş görevlisi ve arkadan kendisini belli eden tren rayları. İstasyon kulübesinin bulunduğu verandada oturan bir grup Kamboçya satrancı oynuyor, bir grup ise hamaklarda dinleniyor. Bir polis görevlisi gelip bize prosedürü anlatıyor ve kişi başına beş dolar ödüyoruz. Takiben raylar üzerine yerleştirilen bambuların üzerine yerleşiyoruz ve yarım saatlik yolculuğumuz başlıyor. Yol boyunca tıkır tıkır işleyen trenimiz Fransız döneminde inşa edilmiş tek bir tren hattı üzerinden yakıcı güneşe rağmen ilerliyor. İşin enteresan tarafı, yol boyunca karşı taraftan gelen iki tane bambu vagona daha rastlıyoruz. Tek hat olduğu için böyle bir durumda hafif olan tarafın vagonu kaldırılıp diğer vagonun geçmesine izin verildikten sonra tekrar raylara yerleştiriliyor. Rastlaştığımızda genelde biz üç kişi olduğumuz için, karşımızdaki iki kişilik vagonlardakiler iniyor. İki vagonun sürücüleri el birliği ile treni parça parça diğer trenin arka tarafına taşıyıp yollarına devam ediyorlar.

Yolculuğun son durağında indiğimizde on dakikalık bir mola veriyoruz ve direk bir gölgelik alana yönlendiriyoruz. Bu gölgelik alanda bir anda birbirinden güzel Kamboçya çocukları etrafımızı sarıyor. Hepsi son derece ilgili bizimle. Muz yaprağından yüzükler yapıp bana hediye ediyorlar. Cihan ve Emre’ye yaka iğneleri ve çekirge yapıyorlar yapraklardan. Arada özel sorular soruyorlar. Bizimle muhabbet ediyorlar. On dakika sonunda çoktan kalbimizi kazanmış durumdalar. Hepimiz aynı şeyi hissediyoruz muhtemelen. Herkes bir şekilde yardımcı olmak istiyor; ama orada bulunmamızın oradaki insanlar için tek bir amacı var. Bir şekilde bize bir şeyler satabilmek. Artık kalkmak istediğimizde çocuklara duyduğumuz sempatiyle bağlantılı bir şeyler alma hissi ve aslında bunun da bütün bu artan turizm sektörünün bir parçası olduğu bilinci bizi afallatıyor. Vermemiz gerekenden fazla parayı bırakarak başladığımız istasyona geri dönüyoruz. Bu sırada Cihan vagonumuza sonradan katılmış ufaklıkla taş kağıt makas oynamaya dalıyor.

Tekrardan tren istasyonuna vardığımızda tuktuk şoförümüz bizi orada bekliyor. Bize bambu tren uygulamasının yakın bir dönemde sona ereceğini; çünkü hükümetin tren hattını kullanmak için yenilemek istediğini anlatıyor. Tren istasyonundan çıkıp tekrar yollara düşüyoruz. 12 kilometre uzakta bulunan Phnom Sampeau’ya doğru ilerliyoruz.

Çok uzun süren bir yolculuktan sonra bu bölgeye vardığımızda ilk gördüğümüz yemyeşil bir tepeye yerleştirilmiş altın bir tapınak oluyor. Sonrasında bölgeye yaklaştığımızda dağ yamacında yer alan bir yarık önünde duruyoruz. Yarıktan yarasa sesleri çok net bir şekilde duyuluyor. Şoförümüz her akşam istisnasız saat altıda bu mağarada bulunan küçük yarasaların binlercesinin aynı anda dışarı çıktığını ve inanılmaz bir görüntü ortaya sunduğunu belirtiyor. Bizim ne yazık ki bu olaya tanık olmak için yeterli vaktimiz yok.

Buradan tapınakların yer aldığı giriş bölgesine ilerliyoruz. Sonrasında şoförümüz bize rehberlik yapabileceğini belirtiyor ve tepeye uzanan yol boyunca bize Kamboçya’nın yakın tarihi hakkında hiç bilmediğimiz bilgileri aktarıyor. Khmer Rouge rejimi öncesi ve sonrası Kamboçya’da yaşananlar konusunda bizi bilgilendiriyor. Biz tepeye doğru tırmanırken etrafta maymunlar dolanıyor. Tepeye varmadan önce ilk olarak Khmer Rouge ölüm mağaralarında duruyoruz. Mağaraların girişinde yepyeni duvar resimleri ile süslenmiş bir tapınak bulunuyor. Bu tapınak Khmer Rouge döneminde insanları sorgulamak için kullanılan bir sorgu odasıymış, günümüzde Buddha resimleri ve hikayeleri ile donatılmış rengarenk bir tapınağa dönüştürülmüş. İçeride hala tapınak duvarlarını rengarenk resimlerle donatan sanatçılar, fırçaları ve boya kutuları ellerinde çalışmaya devam ediyorlar. Tapınağı ziyaret ettikten sonra mağaraların girişine doğru yürüyoruz. Bu mağaranın içerisinde, katledilen insanların kemikleri ve bu insanları anmak için sonradan inşa edilmiş uzanan bir Buddha yer alıyor. Şoförümüzden dinlediğimiz hikayeler çok üzücü ve yürürken yine aynı şeyi düşünüyorum, insan ırkı olarak birbirimize verdiğimiz zararın boyutunu ölçmenin imkanı yok.

Mağara sonrasında biraz daha tırmanarak bir seyir terasına varıyoruz. Buradan sonsuza uzanan yeşilli, sarılı yama halindeki pirinç tarlalarını görebiliyoruz. Karşılaştığımız manzara biraz da Mardin’den görülen Mezopotamya manzarasını hatırlatıyor bana. Az biraz daha tırmanış sonrasında tepede yer alan tapınağa varıyoruz. Tapınak muazzam. Kabartmaları ve işlemeleri ile göz dolduruyor. Biraz etrafta dolanıyoruz, manzaranın tadını çıkarıyoruz. Geri dönüş yolu ise bizim için zor olan. Tüm gün boyunca hiçbir şey yemediğimiz için merdivenlerden inerken bacaklarımız titriyor resmen. Tuktuk’umuza atlayıp şehir merkezinin yolunu tutuyoruz ve Pursat’a doğru kalkacak ilk taksiye biniyoruz. Bu taksi bizi ertesi gün ziyaret edeceğimiz yüzen kasaba Kompong Luong’a yakın bir yerde bulunan Pursat şehrine götürecek.

Klimalı ve bizden başka iki kişiyle daha paylaşacağımız bu taksi ilk olarak bizi bozuk yollar üzerinden bir eve götürüyor. Bu evin önünde beklerken biz arabanın arka bagajına sırt çantalarımızın altına kutu kutu korsan DVD ve CD yerleştiriliyor da “Bir korsan kartelinin içine düşmüşüz arkadaş.” diyip gülüyoruz. Sonrasında tekrardan yola koyuluyoruz. Bir buçuk saat kadar süren yolun bir yerinde durup bu kutuları tam da korsan CD satıcısı tipli olan bir adama bırakıyoruz. Ben arka koltukta tam LPG’nin önünde oturduğum için arabanın klimasına rağmen ısıtmalı koltuk beni yol boyunca kavuruyor.

Sonunda Pursat’a vardığımızda hava kararmış ve yolda açık iki otel tabelasından başka hiçbir şey yok. Issız ve sakin bu şehirde (gerçi şehir demeye de bin şahit ister) konaklamayı planladığımız otele giriyoruz. Fanlı oda on dolar, klimalı oda yirmi dolar diyorlar. İlk olarak fanlı odayı kontrol ediyoruz, kimse gözlerine inanamıyor. Stadyumdan bozma kocaman bir odanın içerisine yerleştirilmiş üç tane iki kişilik yatak ve devasa bir vantilatör bulunuyor. Odada istesek üç kişi çift kale maç yaparız, o derece. Lüks banyosu da cabası. Her katı son derece rüküş tahta heykeller, masalar ve fotoğraflarla süslenmiş bu otel yolculuk boyunca benim en favorilerimden bir tanesi olmaya aday oluyor.

Hemen odayı tutup karnımızı doyurmak üzere etrafta ne var ne yok bakmaya çıkıyoruz. Karanlık içerisinde sürekli bize havlayan köpeklerden başka hiçbir şey yok. Şans eseri yolun uzak kenarında bir restoranın ışıkları gözümüze takılıyor da hemen içeri girip siparişlerimizi veriyoruz: karnabaharlı tavuk. O kadar acıkmışım ki karşıma gelen yiyeceği dakikalar içerisinde süpürüyorum. Üstüne bölgeye özgü portakallardan yapılan portakal suyu. Emre’ye yemekleri beğendiremesek de yemek sonrasında otelimize dönüyoruz. Yarın yine çok uzun bir gün olacak bizim için.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s