Siem Reap, Kamboçya.

Standard

1 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC08014

DSC08000

DSC07982

Angkor Wat’da gündoğumu.

DSC08045

Angkor Wat’da keşişler.

DSC08025

DSC08019

İnce taş işlemecilikleri.

DSC08051

Angkor Wat’ın güvenlik görevlileri.

DSC08056

Angkor Thom’a uzanan kapılar.

DSC08120

DSC08064

DSC08066

DSC08077

DSC08098

DSC08088

Bayon Tapınağı.

DSC08141

DSC08180

DSC08151

IMG_6296

DSC08184

DSC08183

DSC08164

Baphuon Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC08155

Baphuon Tapınağı’nda yer alan uzanan Buddha.

DSC08175

Teraslara doğru.

DSC08193

DSC08190

IMG_6313

Ta Prohm’daki devasa ağaç kökleri.

DSC08128

Tapınak çocukları, en güzelleri.

IMG_6346

IMG_6342

IMG_6338

Banteay Srei’nin pembe turuncu tapınak binaları.

IMG_6336

Bölgenin en ince işlemeli duvarları bu tapınakta yer alıyor.

IMG_6371

IMG_6370

Kamboçya Mayın Müzesi küçücük bir alana kurulmuş olsa da son derece etkileyici bir müze.

Sabah alarm 04:45’te çalmaya başlıyor. Bir gün öncesinden o kadar yorgunum ki. Uyanmak yerine kafamı yastığın altına sokup çıkarmayasım var. Buna rağmen hızlıca hazırlanıp saat 05:00 olunca aşağı iniyoruz. Bizim dün anlaştığımız Billy yerine başka bir tuktuk şoförü bizi gezdireceğini belirtiyor. Tamam diyoruz. Hava henüz aydınlanmaya yeni yeni başlamışken biz de esen rüzgarın serinliğinde yola koyuluyoruz. Amacımız Angkor Wat’taki gün doğumunu yakalayabilmek. Yol beklediğimizden çok daha uzun sürse de ilerlediğimiz caddenin iki tarafı ağaçlarla kaplı manzarası zamanın nasıl geçtiğini unutturuyor bize. Gördüğümüz manzara günün ilk ışıkları ile o kadar güzel gözüküyor ki. İlk olarak yoldaki bilet gişesinin bulunduğu alanda durup biletlerimizi alıyoruz. Bizim gibi günün ilk saatlerinde Angkor Wat’ı görmek isteyen yabancılardan geçilmiyor bilet sırası.

Bir günlük biletimizi 20 dolara alıyoruz. Biletler kişiye yönelik hazırlanıyor ve üzerine fotoğrafımız basılıyor. Tekrar tuktuk’umuzda yerimizi alıp Angkor Wat’a doğru ilerliyoruz. Günün ilk renkleri bu tapınakların siluetini belli ederken gördüğümüz manzara nefes kesici. Angkor Wat sözlük anlamı olarak Tapınak Şehri anlamına geliyor ve Kamboçya’nın kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Dünyadaki en büyük dini yapı olma özelliğini koruyan bu tapınak, aynı zamanda Kamboçyalılar için bir gurur kaynağı sayılıyor; bayraklarında bile tapınağın resmi yer alıyor.

Aslen Kamboçya’yı birleştiren ve Khmer etkisini Güneydoğu Asya karasına yayan Kral Suryavarman II tarafından 12. yüzyılda inşa edilmiş Angkor Wat.  Suryavarman II kendisinden önceki krallardan farklı olarak Hindu tanrısı Vishnu’ya bağlılık gösteriyor. Zaten Angkor Wat da bu Tanrı’ya yani Vishnu’ya adanmış durumda. Tapınakların yapıldığı kumtaşları elli kilometre uzaktan getirilmiş ve Stung Siem Reap nehri üzerinden sallarla taşınmış.

Angkor Wat’ın yapısının evreni simgelediğine inanılıyor. Tapınağın merkezinde yer alan ve yerden 55 metre yükseklikte bulunan ana kulesi mitolojik dağ Meru’yu sembolize ediyor. Bu kulenin etrafında yer alan beş kulecik, Meru’nun beş tepesi ile örtüşüyor. Ana tapınağın dışındaki iç bahçeler kıtaları, tapınağın etrafını çevreleyen 190 metre genişliğindeki dikdörtgen hendek ise okyanusu sembolize ediyor. Ana tapınağın dış duvarlarında 800 metre boyunca tüm görkemi ile yer alan kabartmalar saat yönünün tersinde okunacak şekilde tarihi ve mitolojik hikayelerden sahneleri sergiliyor. Bunlar arasında en meşhuru da Hindu mitolojisinde yer alan “Churning of the ocean of milk” ya da “Samudra Manthan” olarak bilinen hikaye. Bu hikayeye göre tanrılar ve şeytanlar ölümsüzlük iksirini elde edebilmek için savaşıyorlar. Kabartmalarda bu hikaye 88 Asura şeytanı ve 92 Deva tanrısı arasında mücadele ile ifade ediliyor.

Bütün tapınak şehrinin merkezinde yer alan bu tapınak o kadar etkileyici ki, gün doğumundan sonra da uzun süre tapınak içerisinde kalıyoruz. Kabartmalara, büyüleyici taş işlemeciliklerine bakıyoruz. Etrafta ellerinde fotoğraf makineleri ve tripodları, turuncu kıyafetleri ile keşişler geçiyor. Ben acaba bu keşişlerle fotoğraf çektirebilir miyim diye içten içe düşünürken onlar benimle fotoğraf çektirmek istiyorlar. Tapınağın arka köşelerinde soluklanırken oradaki bölmeye tünemiş polislerle muhabbet ediyoruz biraz. Türkiye’den, Kamboçya’dan, kültürlerden…

Angkor Wat’dan çıkarken yol kenarındaki tezgahlarda bir şeyler atıştırıyoruz, sonrasında da Angkor Thom adı verilen diğer bölgeye geçiyoruz. Burası Khmer İmparatorluğu’nun son başkenti aynı zamanda. Jayavarman VII tarafından inşa edilen bu şehrin nüfusu kralın dönemde bir milyona kadar ulaşmış, aynı tarihlerde Londra’nın nüfusu bile sadece elli binken. Dokuz kilometrekarelik bir alana yayılmış bu şehri çevreleyen beş adet 20 metre uzunluğunda kapı yer alıyor. Biz meşhur Samudra Manthan hikayesine gönderme yapılan, kapıya uzanan yolda 54 tanrı ve şeytan heykelinin yer aldığı alandan bölgeye giriş yapıyoruz.

Angkor Thom içerisindeki ilk durağımız Bayon Tapınağı oluyor. Bu tapınak 54 gotik kule ve 216 adet Avalokiteshvara suratı ile donatılmış. Bu suratların aslen kralın kendi suratı olduğu düşünülüyor. Tapınak duvarları 1,2 kilometre uzunluğunda kabartmalarla donatılmış. Bu kabartmalarda 11000’den fazla figür yer alıyor ve 12. yüzyıl Kamboçya’sının günlük hayatından sahneler bu kabartmalarda sergileniyor. Tapınak bölgesinde yerel Kamboçya kostümleri giymiş bir grup turistlerle fotoğraf çekilmek için bekliyor.

İkinci durağımız Baphuon tapınağı oluyor. 11. yüzyılda inşa edilmiş ve Shiva’ya adanmış bu tapınağın restorasyonu çok kısa bir süre önce tamamlanmış. 20. yüzyılda büyük bir kısmı zarar görmüş olan tapınağın restorasyon çalışmaları ilk olarak 1960’larda Khmer Rouge tarafından engellenmiş. Bu alanda çalışan arkeologların araştırmaları ve kayıtları rejim tarafından yok edilmiş. 1995 yılında Fransız arkeologlar tarafından çalışmalara tekrar başlanmış ve 2011 yılında tapınak ziyaretçilere açılmış. Bu tapınağın en ilginç yanlarından bir tanesi (biz en başta farkına varamadık, bir başka yabancı bize göstermese farkına varamadan ayrılmış olacaktık) tapınağın batı tarafında, ikinci katın duvarında 60 metrelik bir uzanan Buddha yer alıyor. Taşlardan parça parça yapılmış bu Buddha en başta gözlerden kaçsa da, farkına varınca dünyanın en büyük yapbozunu da gözler önüne seriyor.

Buradan zamanında kralların kabul salonu olarak kullanılan Filler Terasını ve Cüzzamlı Kral Terası’nı ziyaret ediyoruz. Cüzzamlı Kral Terası’nda yedi metre yüksekliğinde bir terasta bir zamanlar cüzamlı bir kral olduğuna inanılan bir heykel yer alıyor; ama araştırmalar günümüzde bunun Yama yani ölüm Tanrısını temsil ettiğine, bu terasın da kraliyet ailesinin yakılmasında kullanıldığına inanıyor.

Terasları dolanırken şans eseri bir Türk grubuna denk geliyoruz. Meğersem Türk bir turizm grubuymuş. Hepsi turizm firması yetkilileriymiş ve birkaç gezi dergisi yazarı ile beraber Güney Asya’yı geziyorlarmış bölgedeki ülkeleri pazarlamadan önce. Kamboçya’dan önce Vietnam’ı ziyaret ettiklerinden bahsediyorlar. Biz de Vietnam vizesi konusundaki maceralarımızı anlatınca bu konuda bize yardımcı olabileceklerini söylüyorlar. Hemen iletişim bilgileri değişiliyor. Daha bir saat önce kendi aramızda bu konuda ne kadar şanssız olduğumuzdan bahsederken böyle bir grupla karşılaşmamız mucize gibi. Üstelik Angkor Wat’da. Haberleşeceğimizi söyleyip ayrılıyoruz.

Bölgedeki son durağımız Ta Prohm oluyor. Ta Prohm bölgenin en popüler tapınaklarından bir tanesi. Tapınak duvarlarını ve kalıntılarını sarmalayan devasa köklü ağaçlar burada yer alıyor. Her bir kökleri neredeyse benim boyumda olan bu ağaçlar bir yandan da tapınağın koruyuculuğunu üstleniyor.

Angkor bölgesinde ziyaret ettiğimiz son tapınak ise şehrin yaklaşık yirmi kilometre uzağında yer alan Banteay Srei tapınağı oluyor. Yirmi kilometrelik yol boyunca, yol kenarına dizilmiş yerden yükseğe yapılmış ahşap evleri görüyoruz. Ahşap evlerin giriş katlarına asılan hamaklarda uyuyan insan manzaları dikkatimizi çekiyor. Banteay Srei’ye vardığımızda ise açız, yorgunuz ve çok terlemişiz. Ben o şaşkınlıkla girdiğim tuvalette telefonumu unutuyorum. Tam tapınağa girmek üzereyken durumu fark edip geri dönüyoruz. Ben tapınak girişinden tuvalete kadar olan yolda kendime küfretmekten ileri gidemiyorum; çünkü sürekli aynı hatayı tekrarlıyorum. Ne zaman kendimi kaybetmeden yolculuk yapabileceğimi de içten içe merak ediyorum. Tuvalete vardığımızda derin bir oh çekiyorum, telefonu görevliler bulmuşlar! Telefonu bir daha gözümün önünden ayırmamak adına boynuma bağlıyorum ve tekrardan tapınağa geri dönüyoruz. Shiva’ya adanmış bu pembe – turuncu tapınak bölgedeki en güzel taş işlemelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu ince işlemelerin bir erkek tarafından değil de kadın eliyle yapıldığına inanıldığı için tapınağa Kadınlar Tapınağı da deniyor. Bu tapınağın bir özelliği de bir Kral tarafından değil de Brahman tarafından yaptırılmış olması.

Şehre geri dönüş yolunda, yol üzerinde bulunan Kamboçya Mayın Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Burası bütün yolculuk boyunca bizi en çok etkileyen yerlerden bir tanesi oluyor. Yavaşça duvarlarda yer alan bilgileri posterleri, organizasyon tarafından sahiplenilen çocukların hikayelerini okuyoruz. Tek bir adamın, Aki-Ra’nın bireysel mayın temizleme çabalarının ne kadar çok şeyi etkileyebildiğine ve değiştirebildiğine tanık oluyoruz. Çıktığımızda bir süre kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Dönüş yolunda yağmur bizi karşılıyor. Bir saate yakın yol sonunda otelimizin bulunduğu bölgeye varıyoruz. Tuktuk sürücümüz gün boyunca bizi çok güzel gezdirmiş, çok güzel kollamış. Bizi otele bıraktığında herkes ücretin üzerine bahşiş vermek istiyor da normalde vereceğimizden 3-4 dolar daha fazla veriyoruz. İşin komik tarafı, bir gün önce saatlerce ücreti düşürmeye çalışıp pazarlık yaptıktan sonra bizim bu ücreti fazlasıyla ödememiz.

Odalara gidince önce duşumuzu alıyoruz. Açık ara farkla ben bugünü yola çıktığımdan beri en çok terlediğim gün olarak ilan ediyorum. Sonrasında da bir şeyler yemek için dışarı çıkıyoruz. Bölgedeki yerel restoranlardan birine girip mango salatası yiyorum ben. Yemek sonrasında bölgenin şık ve batı tarzı cafe’lerinden bir tanesinde tatlılarımızı ve buzlu içeceklerimizi mideye indiriyoruz. Günün yorgunluğunu ise masaj yaptırarak atmaya karar veriyoruz. Bir önceki geceden gördüğümüz gece pazarı yakınlarında yer alan masajcılardan birine giriyoruz. Küçücük klimasız bir odada üçümüzü yan yana yatırıyorlar. Sonrasında da yarım saatlik işkencemiz başlıyor. Herkes halinden o kadar memnuniyetsiz ki, sinirlerimiz bozuluyor. Gülmeden edemiyoruz. Biz yattığımız yerden kahkahalar atarken, bize masaj yapanlar da kendilerini tutamıyor. Masaj son derece kötü, bana masaj yapan teyzenin tırnaklarını vücudumun her bölgesinde hissediyorum. Yarım saat sonrasında gevşemeyi bırakın daha da gerilmiş durumdayım; ama kahkahalarımız hala odanın içerisinde yankılanıyor.

Masajdan çıkınca günün yorgunluğu bir anda üzerimize siniyor, ertesi gün yine ve yeniden çok erken kalkmak üzere erkenden yataklara dönüyoruz.

30 Nisan 2013, Salı.

DSC07904

Angkor Ulusal Müzesi.

DSC07899

DSC07896

DSC07890

DSC07888

Angkor Ulusal Müzesi’nden manzaralar.

DSC07905

Kraliyet bahçeleri.

DSC07909

DSC07912

Siem Reap sokakları.

DSC07939

DSC07957

Siem Reap’da gece kurulan pazar büyük ilgi görüyor.

DSC07952

Pazar tezgahları arasında denk düştüğümüz cimcime.

DSC07936

DSC07930

Siem Reap barlar sokağı.

DSC07934

Barlar sokağında yer alan yabancılar arasında çok popüler olan Angkor What? isimli mekan.

DSC07928

Siem Reap’ta masaj çok yaygın, özellikle “fish spa” olarak bilinen balık masajları her köşe başında yer alıyor.

Sabah saatin alarmı çalmadan uyanıyorum. Neden bilmiyorum; ama hala her yolculuk öncesi küçük bir çocuk gibiyim. Neredeyse beş aydır yolda olmam bile bu durumu değiştirmiyor. Hala başka bir ülkeye, başka bir şehre gideceksem ve sabahında erken uyanacaksam mutlaka uykum bölünüyor. Uyanıp uyanıp sürekli saatimi kontrol ediyorum, alarmdan önce. Saatin alarmı ben uyanıkken çalınca, bir gün önceden hazırladığım eşyalarımı alıp sessizce odadan çıkıyorum. Otelden çıkışımı yapıyorum. İşin güzel tarafı saat neredeyse sabaha karşı altı olmasına rağmen hava aydınlanmış, günler uzamış ilk yola çıktığımdan beri. Kışın kısa günleri beni çoktan geride bırakmış. Otelden çıkıp yavaş yavaş Khaosan Yolu’na doğru yürüyorum. Yol üzerinde geçtiğim bazı dükkanlarda ve evlerde gün çoktan başlamış.

Khaosan Yolu’nda buluşmaya söz verdiğimiz KFC’nin önüne yerleşiyorum, sırt çantamı koyup üzerine oturuyorum. Bir önceki gecenin izleri yol üzerinde hala kendisini belli ediyor. Neredeyse yirmi dört saat açık bazı mekanlarda hala içmeye devam eden, alkolün etkisiyle yollarda zigzaglar çizerek yürüyen ya da yemek büfelerinden aldıkları yiyecekler ile üzerlerindeki alkolün etkisini atmaya çalışan batılılar mevcut. Bazıları ise bir önceki geceyi beraber geçirdikleri kadınlara ya da kadınerkeklere veda etme derdinde. Bir de üstüne caddede gece otobüsleri ile bölgeye yeni gelmiş sırt çantalılar dolaşıyor.

KFC önünde bir on dakika kadar bekliyorum, sonrasında Emre ve Cihan uzaktan gözüküyorlar. İnternette okuduğumuz tüm uyarılara rağmen sadece 250 bahta aldığımız Kamboçya bileti bizi biraz endişelendirse de beraber olduktan sonra her sorunu atlatacağımızı düşünüyoruz. Düşünsenize havaalanından şehir merkezine taksi ile gelmek 400 baht tutarken, biz 250 bahta komşu ülkeye yolculuk ediyoruz! Her geçen minivana bizim aracımızmış gibi ümitlenerek bakıyoruz. Aracın saat yedide gelmesi gerekiyor; ama en ufak bir gecikme bile bizi endişelendirecek durumda. İşin olumsuz yanı, bugün Cihan’ın Tayland vizesinin son günü. Yani ülkeden mutlaka çıkış yapması gerekiyor. Bütün endişelerimize ve soru işaretlerimize rağmen minivan on dakika rötarla geliyor. Minivanda bizden başka kalabalık bir İngiliz grup var ve ne yazık ki en rahat koltukların hepsini kapmışlar. Bize de en arkanın ortasındaki sıkışık koltuklar kalmış. Rahatsız yolculuğumuz beş saate yakın sürüyor. Arada benzin almak için iki kere mola veriyoruz. Her benzin alınışında topluca araçtan çıkıyoruz güvenlik nedenleriyle. Araç içerisinde de benzin alınırken aracın yakınında bulunmamamız gerektiğini belirten bir uyarı yer alıyor.

Sonunda sınıra geldiğimize bizi dolandırmak isteyen bütün komisyonculara önceden hazırlıklıyız. Bunun ilk adımının da vize konusunda olacağını biliyoruz; ama biz vizelerimizi çoktan aldığımızı ve bu konuda herhangi bir yardıma ihtiyacımız olmadığını belirtip sınırı kendimiz geçeceğimizi söylüyoruz. Farklı bir araç bizi vize formları ile uğraşan gruptan ayırıp sınıra kadar götürüyor. İlk olarak Tayland sınırından çıkışımızı yapıyoruz. Her şey çok kolay işliyor, sadece sıra beklememiz gerekiyor. Sonrasında ara bölgeden ilerleyerek Kamboçya sınırına gidiyoruz. Buradan da ülkeye girişimizi sorunsuz olarak alıyoruz. Bütün sınır işlemleri bir saatimiz alıyor. Kamboçya’nın Polpet şehrine adımımızı attığımızda araçtan indiğimizde bizi karşılayan görevli bizi bir araca bindirip turist otobüs terminaline götürüyor. Kitaptan okuduğumuza göre bu da dolandırmanın bir parçası; ama hükümet de durumun farkında olduğu için çok fazla alternatifiniz kalmıyor. Daha önce ödediğimiz 250 baht ücretine dahil olan, bizi sınırdan Siem Reap şehrine götürecek otobüsün 15:30’da kalkacağını söylüyorlar. Bizim hala üç saatimiz var. Alternatifimiz ise bir taksi kiralamak. Taksi kiralamamız durumunda iki saat sürecek yol bize kişi başı sadece 10 dolara mal oluyor. Zaman ve rahatlık hesaplarını yapıp taksi kiralamayı kabul ediyoruz. Bu arada istasyon içerisinde yer alan döviz bürosunda kurlar normalin neredeyse yarısı.

Öğlen üç gibi Siem Reap’a varıyoruz. Yine her şey zincirleme işliyor. Taksinin bizi indirdiği alakasız yerde bir tuktuk sürücüsü bizi ücretsiz şehir merkezine götüreceğini söylüyor. Şartı da yarın tuktuk kiralamak istediğimizde onun aracını kiralamamız. Gittiğimiz otellerde odalar dolu olunca, yine tuktuk şoförünün bize önerdiği başka bir otele bakıyoruz. Muhtemelen otelden komisyonunu alacak olsa da tuktuk sürücüsünün bize önerdiği otelin geniş odası üç kişilik, klimalı ve rahat. Ücreti ise kişi başına altı dolar. Ertesi gün için fiyat konusunda sıkı bir pazarlık sonrasında gün doğumunu da içerecek şekilde tüm gün tuktuk’u yine kişi başı altı dolara kiralamayı kabul ediyoruz. Otele yerleşip biraz soluklandıktan sonra şehri görmek için kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehrin düz, görece sakin, iki tarafı ağaçlarla kaplı yollarından ilerleyerek Stung Siem Reap nehrine paralel olan bir yoldan yürüyoruz. Kraliyet konutunu ve kraliyet bahçelerini geçip Angkor Ulusal Müzesi’ne varıyoruz. Bir sonraki gün ziyaret edeceğimiz Angkor Wat için bir giriş oluyor bu müze bizim için. Angkor bölgesinde yer alan farklı tapınakları tarihi, dini ve kültürel boyutu ile açıklıyor bize. Aynı zamanda tapınaklarda yer alan kabartmalar, heykeller hakkında ve kabartmalarda yer alan dini hikayeler hakkında da bilgi veriyor. Bir buçuk saat müzeyi gezdikten sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yememişiz, o kadar açız ki. Direk bölgenin yerel yemeklerinden tatmak için Angkor Palm Restoran’a gidiyoruz. Buzlu mango içeceğine ek olarak farklı Khmer yemeklerini tadabileceğimiz karışık bir tabak söylüyoruz. Tabak içerisinde taze rulo börek, tütsülenmiş balıklı mango salatası, balla hazırlanmış domuz kaburgası, Khmer yemeklerinin en meşhuru amok isimli taze balık, yeşil köri ile hazırlanmış tavuk, su ıspanağı ile hazırlanmış cha ta kuong ve yağsız pilav yer alıyor. Karnımızı çok doyurmasa da en azından yerel yemeklerin hepsini tek bir seferde tatma fırsatı buluyoruz.

Yemek sonrasında şehrin kalabalık ve son derece uluslararası olan Pub Street’ini yani barlar sokağını ve birbiri ardına sıralanmış gece pazarlarını dolanıyoruz. Bu ülkede her yerde dolar geçiyor ve neredeyse her şey bir dolar. Masaj yaptırmak bir dolar, içecekler bir dolar, sokak yemekleri bir dolar, tişörtler bir dolar… her şey son derece ucuz. Sokaklar, pazarlarda, yol kenarlarında, her yerde masaj yapmak için bekleyen insanları görüyoruz. Biz de pazarları dolandıktan sonra ayak masajı yaptırmaya karar veriyoruz ve pazarlardan birinin içerisinde yer alan görece sakin bir yere oturuyoruz. Yarım saat kadar süren ayak masajı yorulmuş ayaklarımıza çok iyi geliyor. Zaten sürekli gülüyoruz. Her şeye gülüyoruz. İşte Türkçe muhabbet etmeyi bu yüzden özlemişim. En basit şeylerde bile kendi dilinde gülecek bir şeyler bulmak en güzeli.

Masaj sonrasında yol üzerinde gördüğümüz iki tane turizm firmasına girip Vietnam vizeleri konusunda bilgi almayı deniyoruz. Her girdiğimiz firma en başta bize vize verebileceğini söylüyor, biz emin olup olmadıklarını sorguluyoruz. Sonrasında telefon ile bir yerler aranıyor, karşı taraf Türk olduğumuzu duyunca Türklere vize veremeyeceklerini belirtiyorlar. Türkiye bu konuda kara listedeymiş. Zamanında turist vizesi ile ülkeye girip iş kuran insanlar yüzünden artık Türklere kolay vize verilmiyormuş. Vietnam planlarımızı bir başka bahara erteliyoruz.

Barlar sokağına tekrar dönüp ilk seferinde önünden geçtiğimiz ve ilgimizi çeken Angkor What isimli mekana oturuyoruz. Her içki, her kokteyl bir iki dolar sadece. Burada İngiliz bir kadın ve Hint bir adamla aynı masaya düşüyoruz. Beraber on senedir Goa’da yaşıyorlarmış ve bir konukevi işletiyorlarmış. Kadınla biraz muhabbet ediyoruz. Hintli adamı Goa’dan çıkmaya her seferinde çok zor ikna ettiğinden dert yanıyor bana. Biraz muhabbet sonrası onlar masadan kalkıyor, biz sohbete devam ediyoruz. Artık yavaş yavaş yorulma belirtileri kendisini göstermeye başlamışken de otelin yolunu tutuyoruz. Soğuk duş ve sıcak uyku uzun bir günü bitirmek için her zaman ideal ikili oluyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s