Boracay, Filipinler.

Standard

26 Nisan 2013, Cuma.

DSC07610

Uçaktan manzaralar.

Boracay’a ve Filipinler’e veda etme zamanı gelmiş bile. Öğlene doğru odalarımızı boşaltıyoruz ve kiraladığımız bir tricycle aracılığıyla limana gidiyoruz. Tekne biletlerimizi alırken gelişimizde olduğu gibi, dönüşte de terminal vergisi ödüyoruz. Bu limandan sürekli olarak karşı kıyıya tekneler kalkıyor. İlk teknede yerimizi alıp on beş dakika içerisinde Caticlan’a varıyoruz. Caticlan limanından, havaalanına olan yolu bu sefer yürüyoruz. Havaalanına gelişimiz umduğumuzdan çok daha kısa ve çabuk oluyor. Havaalanına vardığımızda uçağımıza hala dört saat var. Biz de yakınlarda yer alan son derece rüküş bir restorana oturuyoruz. Bu restoran muhtemelen geceleri karaoke barı olarak çalışıyor. Duvalarda Britney Spears, Jennifer Lopez ve Avril Lavigne gibi ünlülerin on yıl önceki posterleri yer alıyor. Çeşitli noktalara yerleştirilmiş sahte çiçekler ve disko topları ise ortama ayrı bir hava katıyor. Burada karnımızı doyurduktan sonra havaalanına gidiyoruz. Şansımıza havaalanındaki görevli istersek bir önceki uçuşa bizi aktarabileceğini belirtiyor. Biz de durumu seve seve kabul ediyoruz. Bavullarımızı kilo ayarlamalarına göre çoktan hazırlamışız; ama bu sefer kontrol daha katı. Üstelik tarttıkları sadece bavullarımız değil, biz de tartının üzerine geçip kilolarımızı kontrol ettiriyoruz.

Pırpır uçağımız Caticlan’dan havalanıp binlerce ada parçası üzerinde bir saat kadar uçtuktan sonra sonunda Manila’ya varıyor. Manila havaalanında Fabrice ve Maelysse ile vedalaşıyoruz. Son üç haftamın geçtiği bu güzel insanlara o kadar alışmışım ki, onlar gittikten sonra tek başıma kalmak çok garip hissettiriyor. Benim ise Manila’dan Bangkok’a olan uçağıma daha saatler var. Havaalanının serin ve interneti iyi çeken bir yerine çekilip saatlerce kablosuz internet üzerinden günlüklerimin eksiklerini tamamlamaya çalışıyorum. Bazı ülkelerde internet ciddi problem olarak karşıma çıkıyor, bırakın günlükleri güncellemeyi sevdiklerimle bile iletişimde sorun yaşıyorum.

Bangkok uçuşum için check-in saati açılınca gidip check-in işlemlerimi sorunsuz tamamlıyorum. Uçuşum yarım saat kadar rötarla kalkıyor. O kadar yorulmuşum ki koşturmacadan, yol boyu uyuyorum. Tayland zamanı ile gece yarısına doğru Bangkok’a vardığımda ise içimdeki heyecan had safhada. Bavullarımı alıp dışarı atıyorum kendimi. Saat o kadar geç ki, ayarladığım hostelin yer aldığı Khaosan Yolu’na gidebilmemin tek yolu bir taksiye atlamak. Taksi sırasındayken arkamda bulunan birisi taksi paylaşıp paylaşmak istemediğimi soruyor. Şans eseri aynı bölgeye gidiyoruz. Taksideyken öğrendiğim üzere Suudi Arabistanlı olan Riyadh Hindistan’da bir ay geçirdikten sonra aniden Tayland’a gelmeye karar vermiş. Suudi Arabistan’dayken inşaat firmalarına inşaat taşı satan bir şirkette çalışıyormuş. Ara verdiğini söylüyor Riyadh. İşin garip tarafı Suudi Arabistanlıların Tayland’a seyahat etmeleri yasak. Sonradan öğrendiğime göre ilk yolculuklarından sonra üç ay süreyle pasaportlarını yenilememe cezası alıyorlar, eğer yasak ziyaret sayısı artarsa ceza süreleri de giderek artıyor.

Anlatılana göre de bu olumsuz ilişkilerin çeşitli nedenleri var. Bunların başında da 1989 yılında gerçekleşen Mavi Elmas Olayı yer alıyor. Tayland kraliyet ailesinin Suudi Arabistan’ı ziyareti sırasında, büyükçe bir elması ve değerli taşlar Taylandlı bir bahçıvan tarafından çalınıyor. Bunun üzerine ilişkiler giderek geriliyor, hatta Suudi Arabistan tarafından görevlendirilen yetkililer ve bir iş adamı Tayland’da ölü bulunuyor. Tayland ölümler konusunda sorumluluk kabul etmiyor; fakat bir süre sonra durumu kurtarmak için elmasları teslim etmek istiyor. Teslim edilen elmaslar da sahte çıkınca iş giderek ciddileşiyor. 1990’da Suudi Arabistan neredeyse çeyrek milyona yakın Taylandlı çalışanın vizelerini yenilemeyi reddediyor ve kendi vatandaşlarına da Tayland’ı ziyaret etmelerini yasaklıyor.

Bindiğimiz taksi toplamda 400 peso karşılığında bizi Khaosan Yolu’nda bırakıyor. Ben hostelimin önünde iniyorum direk. Saat çoktan gecenin ikisi olmuş. Konakladığım altı kişilik odaya çıkmama yardımcı oluyor resepsiyondaki kız. Bangkok’un gecenin geç saatlerinde bile etkili neminden ve sıcağından sonra klima sayesinde son derece serin, tertemiz ve çok rahat bir oda beni bekliyor.

25 Nisan 2013, Perşembe.

DSC07520

Okyanusa uzanan koridorlar.

DSC07587

DSC07598

Günbatımları.

Gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen zaman nasıl geçiyor bu adada anlam vermek mümkün değil. Kahvaltımızı yine bir gün önceki Alman restoranında yapıyoruz. Porsiyonlar büyük ve fiyatlar görece ucuz. Bütün bir gün yine her şeyi ağırdan alarak geçiyor. Kumsalda kitap okumak, doyasıya yüzmeyi bir süreliğine kendisine yasaklamış bir insan olan ben için en eğlenceli aktivite olarak geri dönüyor. Bir gün daha kumsalda deniz kokusu ile batıyor.

Eğer bu yolculuk boyunca büyük mutlulukla hatırlayacağım bir şey varsa, o da her seferinde ağzımı açık bırakan günbatımları. Renk arkasına renk. Her tonuyla. Yavaş yavaş gölgede bıraktığı her şeyi farklı tonlara boyayarak batıyor güneş yine.

Akşam yemek tercihimizi ise kumsalda çok sık rastladığımız açık büfelerden bir tanesine uğrayarak yapıyoruz. 250 pesodan 1000 pesoya kadar farklı seviyelerde bulabileceğiniz bu açık büfe restoranlar, müşteri çekebilmek için her akşam başka bir şovla yoldan geçenleri karşılıyorlar. Çoğu restoranda farklı türde canlı müzik yer alıyor. Bazı restoranlar ise ateş şovları ya da dans eden aşçıları ile dikkat çekiyor. Biz muhtemelen en kötü canlı müziğin yer aldığı restoranı seçip müzikten en uzak köşeye oturuyoruz. Yemekler o kadar leziz ki, bir süredir giderek artan aşırı yeme ihtiyacımızı burada bastırıyoruz. Tabaklar birbirini kovalıyor. Gece sonunda artık kimsenin hareket edecek hali kalmıyor. Herkese bir ağırlık çökmüş. Boracay’da son gecemiz olmasına rağmen adanın tadını çoktan aldığımız için erkenden odalara dönüyoruz.

24 Nisan 2013, Çarşamba.

DSC07475

Beyaz kumsalın sonsuz palmiyeleri.

DSC07544

Kumsalda günbatımı.

Okyanus kenarında bembeyaz uzanan bir kumsaldasınız, ada hayatının tembelliği üzerinize daha ilk gününden sinmiş bile. Ne yapabilirsiniz ki tüm gün boyunca? Sabah güzel bir mekanda kahvaltı ediyoruz yine, bu mekan Alman bir çifte ait. Kahvaltı sonrasında mekandan kolay kolay kalkamıyoruz. Gölgenin, kablosuz internet bağlantısının, rahat koltukların cazibesine kapılıyoruz. Öğlene doğru mekandan kalktığımızda ise yine kumsalın palmiye ağaçlarının gölgesinde kalmış bölgelerine sığınıyoruz. Bütün günümüz burada geçiyor. Arada gidip serin sularda kendimizi serinlettikten sonra tekrardan gölgeye geri dönüyoruz. Gölgenin yeri sürekli değişiyor, biz de gölgeyle uyumlu olarak sürekli havlularımızı taşıyoruz. Günbatımını yine beyaz kumlar üzerinde, günbatımını izlemek için güneşe doğru açılan turist tekneleri arasında yaptıktan sonra odalarımıza gidip güzel bir duş alıyoruz.

Bu akşam için planımız gece pikniği yapmak. Kırmızı şarabımızı bir gün önceden almışız. Dışarı çıktığımızda restoranların arasına sıkışmış küçük büfelerden farklı farklı tatmak istediğimiz yiyeceklerimizi alıyoruz. Kumsalda aya karşı kendimize bir yer açıp havlularımızı seriyoruz. Şarap, güzel tadımlık yemekler, yıldızlar, etrafımızda voleybol oynayan çocuklar, birbirine karışan sesler, inceden kendini belli eden dalga sesleri… Bir ara havai fişekler patlıyor gökyüzünde. Tam olması gereken zamanda, tam olması gereken yerdeyiz. Karnımızı doyurduktan sonra gece boyunca kumların üzerinde uzanıyoruz. Ta ki artık şarabın da etkisiyle herkesin uykusu gelene kadar. Sonrasında otellerimizin yolunu tutuyoruz.

23 Nisan 2013, Salı.

DSC07473

Palmiye ağaçlarının gölgesi altına sığındığımız bölge.

DSC07516

İstasyon 1’de yer alan Willy’s Rock isimli kaya.

DSC07479

Kumsalda günbatımı.

Kahvaltı için okyanus kenarında buluşuyoruz. Günün erken saatleri olmasına rağmen hava olabildiğince sıcak ve nemli. Sahil kenarındaki birbiri ardına sıralanmış restoranlardan bir tanesine giriyoruz kahvaltı için. Siparişim her seferinde olduğu gibi yine aynı: soğuk süt ve peynirli omlet. Kahvaltımızı yapıp biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında okyanus kenarında, palmiye ağaçlarının altında gölgelik bir alan buluyoruz havlularımızı serecek. Günün geri kalanı burada kitap okumakla geçiyor.

Bir ara Maelysse ile biz sahile paralel giden ana yol üzerine çıkıp biraz da şehrin plaj hayatından uzak köşelerinde ne olduğunu görmek istiyoruz. Bir iki saat kadar yolları geziyoruz. Kumsalın sadece on metre kadar uzağında bu kadar karmaşık ve gürültülü bir hayatın devam etmesi beni şaşırtıyor. Ara sokaklardan sahil yoluna tekrar döndüğümüzde ise buzlu mango içecekleri yapan küçücük bir dükkan buluyoruz. Şu ana kadar içtiğim en iyi mango içeceği de bu ufak dükkandan çıkıyor. Aldığımız içeceklerle gölgelik köşemize geri dönerken ara sokakların ortasında şaşkın şekilde ağlayan daha bir iki günlük olan üç yavru kediye rastlıyoruz. “Operason: kedi kurtarma” da bu noktada başlıyor. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Bölgedeki tezgah sahiplerinin anlattığına göre kedileri annesi terk etmiş, iki üç gündür bu işlek ara sokakta yaşıyorlarmış. Kedilerin gözleri temizlenmediği için iltihap kapmış. Biz Maelysse ile önce kedilere biraz su vermeye çalışıyoruz, bu konuda başarılı olamayınca gözlerini temizlemeye uğraşıyoruz. Sonuç yine olumsuz. Biz de bir kutu bulup kedileri bunun için yerleştirmeye karar veriyoruz. En azından böyle bir durumda daha güvende olacaklar.

Önce gidip Fabrice’e haber veriyoruz, sonrasında hep beraber bir kutu buluyoruz. Kedilerin yanına gittiğimiz sırada şans eseri yoldan geçen Güney Koreli bir kız daha kedilere yardımcı olmaya çalışıyor. Gözlerini elimizden geldiğince temizliyoruz; ama iltihap çok ilerlemiş. Aldığımız sütlü içeceği kedilere içiriyoruz. Sonrasında da kutunun içerisinde bulundukları yerden düşmeyecek bir şekilde ufak bir yuva yapıyoruz. Elimizden daha fazlası gelmiyor.

Kedileri bıraktıktan sonra Boracay’ın dört kilometre boyunca uzanan beyaz kumsalının geri kalan bölümlerini yürümeye karar veriyoruz. Boracay’ın beyaz kumsalı boyunca üç adet kullanılmayan feribot istasyonu yer alıyor. Genelde bütçe konaklamaları üçüncü istasyon ve etrafında yer alıyor. Biz de bu bölgede konaklıyoruz. Bulunduğumuz yerden birinci istasyona kadar yürüyoruz. Birinci istasyonun biraz daha yukarısında yer alan Willy’s Rock adı verilen kayayı görüyoruz. Birinci istasyonun denizi, üçüncüye kıyasla daha çok hoşuma gidiyor. Kumsalı kaplayan bembeyaz ipeksi kumlar, berrak ılık sularla birleştiğinde mükemmel ikili de ortaya çıkıyor.

Kumsaldaki ufak yürüyüşümüzden sonra konakladığımız bölgeye yakın bir yerlerde yeni bir gölgelik alan bulup günbatımına kadar burada dinleniyoruz. Güneş boğucu şekilde yakıyor, sahilde bir damla rüzgar esmiyor. Buna rağmen ortam son derece huzurlu ve sakin. Günbatımını yine sahilde izledikten sonra odalara dönüp duşumuzu alıyoruz ve akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz.

Akşam yemeği için hedefimiz hep aynı: doyurucu ve ucuz olan restoranı bul. Uzun yürüyüşler sonunda bir yerlere oturup geç gelen yemeklerimizi yedikten sonra, Maelysse ile ben alışveriş için mağazaların bulunduğu ve adanın tam da ortasında yer alan D’Mall isimli bölgeye yürüyoruz. Yorulana kadar buraları geziyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise odalarımıza dönüyoruz.

Reklamlar

2 responses »

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s