Monthly Archives: Mayıs 2013

Tham Kong Lo, Laos.

Standard

8 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC08823

Tham Kong Lo mağaralarının girişine doğru ilerlerken.

DSC08827

Mağara girişinde mavi tonlarındaki kanolar bizi bekliyor.

DSC08899

DSC08850

DSC08857

Mağaranın içi son derece geniş.

 

DSC08897

IMG_6587

Mağarayı geçen nehrin içinde süzülürken.

DSC08916

DSC08935

Pirinç tarlaları arasında dönüş yolumuz.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Herkes uyuduğu şekilde uyanmış. Kimse hareket etmeye cesaret bile edememiş. Gece yerlerde bulunan ölü böcek sayısı ise on katına çıkmış. Nasıl oluyor da hepsi bu odayı buluyor çok anlamasam da uyanır uyanmaz zaten geceden açmadığımız eşyalarımızı alıp kendimizi odadan dışarı atıyoruz.

Amacımız Laos’un en büyük mağarası olarak da bilinen, genişliği yedi kilometreyi bulan, belli yerlerde yüksekliği 70-80 metreye kadar çıkan mağaraları ziyaret etmek. Mağaralara gidiş yolu oldukça çetrefilli, birkaç yerde aktarma yapmamız gerekiyor. Eşyalarımızı korku filmi otelimizin evden bozma lobisine bırakıp hemen yola koyuluyoruz. Otobüs istasyonundan öğrendiğimize göre gitmek istediğimiz bölgeye on dakika içerisinde bir otobüs var. Otobüs yolculuğumuz iki saate yakın sürüyor. Bizi bir kavşakta bırakıyorlar ve işaretlerle kesen yoldan ilerlememizi söylüyorlar. İndiğimiz yerden içe doğru olan sapağa doğru yürüyoruz biz de. İlk karşımıza çıkan otobüs durağı gibi bir bölmede yolumuzu tekrar soruyoruz, bize doğru yerde olduğumuzu ve orada beklememiz gerektiğini söylüyorlar. Bizimle beraber bir başka yabancı daha bekliyor. Ben teyit etmek amacıyla soruyorum hemen aynı yere gidip gitmediğimizi. O da mağaraların olduğu bölgeye gidiyormuş; ama bizim aksimize mağaralara kırk beş dakika uzaklıkta olan kasabada konaklamayı planlıyormuş.

Bir on dakika kadar bekledikten sonra bir otobüs geliyor. Bizi otobüsün boş koltuklarına dağıtıyorlar. Otobüs yolcu ağırlığından çok yük taşıyor. Her boş koridorda, koltuklar arasında koca koca koliler yer alıyor. Mağaraların bulunduğu Kuon Kham kasabasına giden yol bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Bu bölgeye geldiğimizde mağaralar gitmek için bir elli kilometre daha gitmemiz gerektiğini öğreniyoruz; ama bir sonraki otobüsün kalkmasına daha bir saat var. Üstelik sabah çok erkenden yola çıkmamıza rağmen saat bir olmuş bile!

Bütün sabahı otobüsten otobüse geçerek harcamaktan perişan haldeyiz. Durduğumuz kasabada ise hiçbir şey yok. Neredeyse yüz metre uzunluğunda bir yol etrafına birkaç pansiyon ve kapalı restoran sıra sıra dizilmiş bulunuyor. Biraz yürüdükten sonra yemek yemek için görece uygun açık bir mekan buluyoruz. Laos’ta her şeyin yavaş işlediğini bildiğimizden menüdekiler arasından en hızlı hazırlanabilecek omletlerimizi sipariş ediyoruz. Bu sırada otobüs durağında tanıştığımız Belçikalı Martin de eşyalarını bir konukevine yerleştirmiş, bize katılıyor. Yemekler yine ve yeniden biraz geç gelse de karnımızı doyurmamız için yeterli oluyor. Mekanın en ilginç yanı ise, biz verandada oturmamıza rağmen, içeriden karaoke şarkılarının yükselmesi. Mikrofonu eline geçirmiş bir ablamız bizim orada bulunduğumuz kırk dakika boyunca sesine hiç aldırmadan sırayla şarkıları söylüyor. Yemekleri beklediğimiz süre boyunca herkes gülerek “Keşke yemekler gelseydi, o zaman daha katlanılabilir olurdu.” diyor.

Yemek sonrasında tekrardan otobüs durağının yolunu tutuyoruz, Martin de kasabada yapacak bir şey olmadığından bize katılmaya karar veriyor. Küçük bir tuktuk’un arkasına yerel halkla beraber sıkışıp bir saat kadar yolculuk yapıyoruz. Bu sırada Martin, Danimarka’da yaşadığından, yedi seneye yakın yatırım bankacılığı yaptıktan sonra dünyayı turlamaya başladığından bahsediyor. Benim aksime o Latin Amerika’dan başladığını anlatıyor ve bana bu bölgeye ilişkin ipuçları veriyor. Üstelik kolunda benim dövmeme benzer bir sinekkuşu dövmesi var!

Mağaranın olduğu bölgeye varınca, mağara giriş ücretine ek olarak bir de kano kiralama ücreti veriyoruz. Kanoların dizildiği mağara girişine yürüyüp ikişerli olarak kanolarda yerimizi alıyoruz ve mağara içerisinde gidiş dönüş iki saatlik bir yolculuğa çıkıyoruz.

Mağarada bir on dakika kadar ilerledikten sonra bölgedeki sarkıt ve dikitleri daha yakından görebilelim diye bir yerde inip o bölgeyi yürüyerek geçiyoruz. Işıklandırma çok iyi değil; sadece kanoda görevli iki kişinin fenerleri ve Cihan’ın kafa lambası aydınlatıyor ortamı. Kanolar ile olan yolculuğumuz ise son derece eğlenceli. Devasa mağaranın içerisinde süzülürken belli yerlerde su seviyesi alçak olduğu için kanodan inip takılan kanonun tekrar yola koyulmasını bekliyoruz. Kano ile mağaranın öbür başında yer alan kasabanın olduğu bölgeye varıp orman içerisinde içecek molası veriyoruz. On beş dakika soluklandıktan sonra kanolarımızda tekrar yerimizi alıyoruz. Birkaç kere duvara çarpmanın eşiğinden dönsek de gördüğüm en etkileyici (ama yine de karanlık) mağaralardan bir tanesinin içinden geçiyoruz.

Başlangıç noktamıza döndüğümüzde bizi kasabaya götürmek için bir tuktuk bekliyor. Hava kararmaya yakın olduğu için bizi geri dönüş endişesi sarmış durumda. Hemen yola koyuluyoruz. Günbatımını tarlalar arasında seyir halindeyken izliyoruz. Yağmurdan ıslanmış pirinç tarlalarının üzerine bulutların yansıması düşüyor. Tarlalar, yerel halk, sessiz sakin manzaralar akıp gidiyor rüzgar eşliğinde. Tam hava kararmışken kasabaya varıyoruz. Aracımız benzin almak için bir benzinlikte duruyor. Şansımıza o sırada üzerinde Thakhek yazan bir araç kenara çekmiş bekliyor. Biz hemen tuktuk’tan atlayıp şoförle konuşmaya gidiyoruz. Biraz konuştuktan sonra araç bizi Thakhek’e taşımayı kabul ediyor. Şansımıza eğer bu araca binmemiş olsak şehre dönmemizin başka yolu yok. Hiç değiştirme ve aktarma yapmadan üç buçuk saat sonra Thakhek istasyonuna varıyoruz.

Aynı gece için hiç vakit kaybetmeden ülkenin başkenti Vientiane’e bir otobüs bilet alıyoruz. Ve gece 11’de olan otobüsümüz öncesinde karnımızı doyurmak için Thakhek şehir merkezine inmeye karar veriyoruz. Bizi şehir merkezine götürmesi için bir tuktuk şoförü ile anlaşıyoruz. Yemek yemek istediğimizi anlattığımız şoför bizi çok güzel bir Tayland restoranına götürüyor. Bulduğumuz yemek Laos’ta yediğimiz en iyi yemek olduğu için (o da zaten Tayland mutfağı!) keyfimiz gayet yerinde. Yemek sonrasında kendimizi bizi bekleyen on saatlik yolculuğa hazırlamak için istasyona geri dönüp çantalarımızı alıyoruz ve gece yolculuğumuz da böylece başlıyor.

Tha Kaek, Laos.

Standard

7 Mayıs 2013, Salı.

IMG_6527

Yol boyu bizi takip eden enteresan bulutlar.

IMG_6559

Pursat yerel pazarı.

IMG_6571

Laos otobüsleri.

Sabah uyanıyoruz, eşyalarımızı topluyoruz, konakladığımız yerden çıkışımızı yapıyoruz. Kahvaltı için daha önce akşam yemeği için gittiğimiz Reagge Cafe’ye gidiyoruz. Bizimkiler her gittiğimiz restoranda yemekleri Türk yemeği usulünce modifiye etme alışkanlıklarını bu sefer de bozmuyorlar. Çırpılmış yumurtaları soğan ve domates ile istiyorlar ve kahvaltıları menemene çok benzer bir şekilde geliyor.

Bir önceki gece bir turizm firması aracılığıyla aldığımız, bizi Thakhek’e götürecek paket ulaşım için kahvaltı sonrasında kıyıya gidip beklemeye koyuluyoruz. Bizimle beraber çok yoğun bir yabancı kalabalığı var. Kıyıda bekleyen görevliler herkesi ellerindeki makbuzların rengine göre sınıflandırıp kıyıdaki teknelere bölüştürüyor. Yarım saat rötarla da olsa anakaraya geçiyoruz. Bizimle beraber aynı araca binecek İtalyan bir kız ve dört nesil Rus bir aile, anakarada bizi ülkenin kuzeyine taşıyacak minivanı beklemeye koyuluyoruz. Minivan’ımız da kırk beş dakika rötarla geliyor. Boşuna ülkenin kısaltması olan LPDR’ı, “Lao Please Don’t Rush” yani “Laos, lütfen acele etme” olarak çevirmiyorlar diye içimden geçiriyorum her gecikmede. Minivande sıkışık koltuklarımızda kuzeyin görece ilk büyük şehri olan Pakse’ye kadar üç saate yakın yolculuk ediyoruz. Yol boyu uyuklamak, kitap okumak, müzik dinlemek en favori aktivitelerimiz oluyor. Pakse’ye varınca bizi minivan’den mola yeri bir durakta indiriyorlar. Arada ben bölgenin yanı başında bulunan yerel pazara kendimi atıyorum. Hiç bıkmıyorum görmediğim garip ürünlere göz atmaktan, yoğun ve genelde kötü olan kokuyu içime çekmekten. Sabah kahvaltısında adam gibi hiçbir şey yememiş olmama rağmen pazarda gördüğüm her şey midemi alt üst etmeye ve günün geri kalanı için olan açlığımı da ortadan kaldırmaya yetiyor. Üstleri kara sinek dolu domuz parçaları, kokmaya yüz tutmuş balıklar, çürümüş sebze ve meyveler, yerlerdeki kirli su birikintilerine beş on dakika kadar dayanabiliyorum.

Pakse’den bizi Tha Kaek’e taşıyacak olan VIP otobüsümüz bir saat sonra geliyor. Şansımıza otobüsümüz boş ve konforlu; fakat ne yazık ki sürekli bir yerlerde mola veriyor. Otobüs yolculuğunun on dakika ilerleme, yirmi dakika mola vermeleri Mehter Takımı’nın iki adım ileri bir adım gerisini aratmıyor. Mola verdiğimiz yerlerde karnımızı doyuracak çakma abur cuburlar bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Yol boyunca Cihan’la sıkıntıdan pişti oynuyoruz. Bölük pörçük uyumaya çalışıyoruz, ben arada birkaç bölüm dizi izliyorum.

Bize 19:30’da varacağımızı söyledikleri Tha Kaek’e gece yarısına doğru varıyoruz. Tabiri caizse hiçbir yerin ortasındayız. Yoldan ve sürekli yolculuk halinde olmaktan sersemlemiş, aç ve yorgun kendimi Tha Kaek otobüs istasyonunda buluyoruz. İlk işimiz istasyon yakınlarında bir otel arayışına girişmek oluyor. Gördüğümüz bir iki tane küçük motel ve pansiyonlar gözümüze çok da tekin gözükmeyince ana yol üzerinde yer alan büyükçe bir otele gidiyoruz. Üç kişilik bir oda istiyoruz; fakat kadın ya anlamadığından ya da daha önce Don Det’de de ilk sorduğumuz yerde olduğu gibi bizi iki kişilik yatakta üç kişi yatırmayı amaçladığından iki kişilik bir odaya yönlendiriyor. Tekrardan resepsiyona dönüp derdimizi anlatıyoruz da bu sefer içinde iki tane geniş iki kişilik yatağın bulunduğu bir odayı bize veriyorlar. Odaya girişimiz bana korku filmini anımsatıyor. Daracık koridorlarda elim boyutunda uçabilen devasa hamamböcekleri dolanıyor Odanın içi ise daha vahim. İki vantilatörden biri çalışmıyor ve odanın yerlerinde en az on düzine böcek ölüsü var! Odaya en son ne zaman oda temizlemenin girdiği ayrı bir tartışma konusu.

Kendimizi bu odada sadece sabaha kadar uyuyacağımız konusunda ikna edip yiyecek bir şeyler aramaya çıkıyoruz. Birkaç yere bakınıp restoran bulamadıktan sonra otobüs istasyonu içerisinde yer alan restoranlardan birine giriyoruz. Oradaki garson kadın sadece noodle çorbaları olduğunu söylüyor. Biz ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz için öncesinde bir tane sipariş edip tadına bakıyoruz. Sonuç şaşırtıcı şekilde lezzetli. Bunun üzerine iki çorba daha isteyip bir nebze karımızı doyuruyoruz ve istemeye istemeye de olsa odamıza geri dönüyoruz. Odada böcek sayısı biz odada bulunmadığımız süre zarfında artmış ya da bende o hissi uyandırıyor. Ben yatakta kendime korumalı bir alan yaratıyorum da vücudum neredeyse hiçbir köşeye duvara değmeyecek şekilde uykuya dalıyorum.

Don Det, Laos.

Standard

6 Mayıs 2013, Pazartesi.

DSC08781

DSC08739

Don Det’i Don Khong’a bağlayan taş köprü.

DSC08746

Don Khong’un kumsallarından bir tanesi.

DSC08747

DSC08776

Khone Phapheng Şelalesi.

DSC08789

DSC08796

DSC08811

Don Det’de günbatımı.

IMG_6556

Reagge Bar’ın “happy” yani “mutlu” menüsü. (Adada birçok ürünün serbest olduğunu hatırlatmama gerek yok herhalde.)

O kadar uzun zaman olmuş ki saat alarmı ile uyanıp bir yerlere yetişmeye çalışmayalı. Bizim için görece rahat ve yavaş tempo bir gün oluyor. Öğlene doğru geç bir saatte uyanıyoruz, kahvaltılarımızı bölgenin parmakla sayılan cafe’lerinden bir tanesinde leziz omletler sipariş ederek yapıyoruz. Kahvaltı sonrasında cafe’de biraz daha oyalanıp interneti kontrol ediyoruz. Hiç acelemiz yok, hiç planımız yok. Bugünü sadece içimizden geldiği gibi geçirmek istiyoruz.

4000 Adalar’da çok fazla görecek şey yok, birçok ziyaretçi de buraya kafa dinlemek ve mola vermek için uğruyor. Adalarda motosiklet ve bisikletler çok yaygın. Biz de bölgeyi turlamak için en mantıklısının bisiklet kiralamak olduğuna karar veriyoruz. Bölgenin en büyük iki adası olan Don Det ve Don Khong adalarını birbirine bağlayan bir köprü bulunduğundan bu iki adayı gün içerisinde bisikletle gezmeyi planlıyoruz.

Bisikletlerimizle adaları ince ince geçen daracık düz toprak yoldan ilerliyoruz. Yol kenarındaki ağaçlar adeta bir koridor oluşturuyor. Yol boyunca çeşit çeşit bungalovlar, küçük yerel evler, tarlalar arasından geçiyoruz. Bisiklet yolu huzurlu. Don Det’i bir başından bir başına geçip Don Khong’a uzanan köprüye ulaştığımızda giriş için 25000 kip istiyorlar. Satın aldığımız bilet aynı zamanda adada yer alan ve Güney Asya’nın en büyük şelalesi olarak bilinen Khone Phapheng için de giriş bileti oluyor.

İlk olarak şelaleyi görmeyi uğraşırken şans eseri Don Khong’un ince yumuşak kum kaplı kumsallarından birine çıkıyoruz. Nehrin birkaç koldan etrafında birleştiği ve ayrıldığı kayalıklarla süslü kumsalında gölgede biraz oturuyoruz. Sonrasında yola devam ediyoruz. Kaybola kaybola meşhur şelaleyi buluyoruz. Şelale tüm görkemi ile kayalar arasından akıyor. Oluşturduğu yollar nehir üzerinden mola verdiğimiz kumsala kadar uzanıyor. Şelale etrafında biraz dolandıktan sonra toprak yollarda bisikletlerimize binmeye devam ediyoruz. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmıyoruz. Bir bakmışız aradan üç dört saat geçmiş.

Günbatımını yine Don Det’de izlemek adına gökyüzü renk değiştirirken yola koyuluyoruz. Hava kararmaya yakın Don Det’e varıp nehri boydan boya gören teras restoranlardan birisine oturuyoruz. Günbatımı bir önceki gün kadar güzel. Burada gecenin tüm renkleri ile yeryüzünü boyayışını izliyoruz hava kararana kadar. Sonrasında konakladığımız yere dönüp duşlarımızı alıyoruz ve karnımızı doyurmak için dışarı çıkıyoruz.

Kumsal kenarında yer alan restoranlardan bir tanesine oturuyoruz. Yemek siparişimiz on dakika, sonrasında yemeğin bize servis edilmesi bir buçuk saat kadar sürüyor. Arada Cihan yine bu kadar rahatlığa dayanamayıp mutfak kontrolü yapmak ve garsonları strese sokmak için kolları sıvıyor. Yine de bizi çok umursayan yok. Ne garsonlar, ne de diğer görevliler. Üstüne bir de sürekli üzerimize üşüşen boy boy sinekler ve böcekler akşam yemeğimizi işkenceye dönüştürüyor. En sonunda daha fazla mücadeleye dayanamayıp yemekleri hızlı hızlı yiyip odalara geri dönüyoruz. Müzik açıp uyuyana kadar muhabbet ediyoruz.

Bu arada Don Det benim hamamböceği fobime yeni bir boyut katıyor. Geceleri patika yoldan yürürken ya da verandadan bungalovuma girmeye çalışırken zıplayan, uçan ve vücuduma çarpan kocaman hamamböcekleri, banyoda bir ya da iki böcek bulmaktan çok daha sarsıcı oluyor benim için.

5 Mayıs 2013, Pazar.

DSC08668

DSC08669

DSC08683

Tekneyle Don Det’e doğru ilerlerken.

DSC08794

Don Det’in kumsalı.

DSC08707

DSC08719

Don Det’de günbatımı.

Sabah yine saatin alarmı 05:50’de bizi uyandırıyor. Oda dışarıya kıyasla çok daha sıcak ve nemli. Hızlıca hazırlanıp otelden çıkışımızı yapıyoruz. Kapının önünden bir tuktuk ayarlayıp bizi merkez pazarın yakınlarındaki otobüs istasyonuna götürmesini istiyoruz. Otobüs durağına vardığımızda, ülke içerisinde daha önce de kullandığımız; bagajların, tuvaletin ve araç şoförünün alt bir bölmede yer aldığı, yolcu koltuklarının ise yukarı bölmede bulunduğu bir otobüs bizi karşılıyor. Otobüs boş ve rahat, içerisi klimadan dolayı serin olmasına rağmen ben bir türlü uyuyamıyorum. Yol boyu Mekong nehrine paralel akan manzarayı izliyorum. Arada Emre arkada uyuklarken, biz Cihan’la pişti oynuyoruz.

Her durduğumuz noktada otobüse yeni yabancılar biniyor. Yol boyunca üç dört kere mola veriyoruz. Sabahtan beri midemize tek bir lokma girmemiş olduğu için her mola yerinde karnımızı doyuracak bir şeyler arıyoruz; ama şansımız bisküvilerden ileri gitmiyor. Sınıra kadar olan yolumuz beş saat sürüyor. Güney Asya bizim için şehirlerde geçirilenden daha çok vaktin otobüslerde ve yollarda aktığı bölge olarak akılda kalıyor.

Sınıra gelmemize yakın, otobüste bulunan Hollandalı ağabey kardeşten birisi pasaportunu Siem Reap’taki otelde bıraktığını fark ediyor. Bu bölgeden Siem Reap’a gidecek bir sonraki otobüsün ertesi gün olduğunu öğrenince çocukları sınıra yakın, konaklama bulabilecekleri bir kasabada bırakıyoruz. Bir an düşünüyorum, böyle bir şaşkınlığı yapmak benim için de ihtimaller dahilinde; ama böyle bir şey benim başıma gelse muhtemelen geri kalan bütün yolu kendime küfrederek geçirirdim.

Sınıra vardığımızda otobüsten inip Kamboçya’dan çıkış ve Laos’a giriş damgalarımızı alıyoruz. Pazar günü olması nedeniyle her iki gümrüğe de ekstradan iki dolar ödüyoruz, fazladan çalışma adı altında. Sınır işlemlerini sorunsuz hallettikten sonra Mekong nehri üzerinde yer alan adacık topluluğunun bulunduğu Si Phan Don olarak da bilinen 4000 Adalar’a doğru ilerliyoruz. Sınırdan bu bölgeye olan yolculuğumuz ise iki saat sürüyor. Bizi Mekong nehrinin kenarında bir yerde bırakıyorlar.

Amacımız 4000 Adalar’dan Don Det olarak bilinen, görece küçük olmasına rağmen rahat ortamı ile ünlenen adaya gitmek. Otobüsün bizi bıraktığı yerden teknelerin bulunduğu kıyıya kadar yürüyoruz. Kıyıda bir süre bekledikten sonra, bizimle beraber bekleyen yabancı grup ile teknedeki yerlerimizi alıyoruz. Teknemiz, parça parça küçük küçük ağaçlık adacıkların, balıkçı teknelerinin arasından Don Det’e ulaşıyor. Don Det’e vardığımızda adanın patika yolundan ilerleyerek konaklayacak bir yerler bakınıyoruz. Dört beş yere fiyatları ve alternatifleri sorduktan sonra sonunda iki bungalov için cüzi bir miktara anlaşıp eşyalarımızı bırakıyoruz. Günbatımı saati olduğu için soluğu hemen konakladığımız yerin nehre karşı olan restoran terasında alıyoruz. Günbatımını bu terastan balıkçıların rengarenk gökyüzüne ve ada parçacıklarına karıştığı manzaralar eşliğinde izliyoruz. Sonrasında odalarımıza geçip günün kirliliğini üzerimizden atıyoruz. İyi bir duş, herkese çok taze geliyor.

Akşam yemeği için hazırlanıp Reagge Bar’a yemeğe gidiyoruz. Nehir kenarına kurulmuş, loş ışıkla aydınlatılmış bu ahşap restoranın minderlerine oturduğumuzda buraya ulaşmak için harcadığımız bütün çabaya değdiğini düşünüyoruz. O kadar acıkmışız ki, hızlı hızlı siparişlerimizi veriyoruz. Siparişleri vermemizle elektriklerin kesilmesi bir oluyor. Garsonlardan biri gelip elektrik kesintisi nedeniyle yemeklerin yapılamadığını anlatıyor. O sırada arkadan birisi müzik açıyor. Biz de böceklerin ve kuşların sesleri arasında mum ışığında uzanıyoruz. Fon müziğimiz Jack Johnson. Bu adam neden hep en doğru anlarda, en doğru yerlerde devreye giriyor? Karnımız çok aç olsa da kimsenin şikayeti yok. Uzanmış sessizce ortamı dinliyoruz.

Elektrikler bir yarım saat sonra geliyor, yemeklerimiz de elektriklerin gelmesi ile hazırlanıyor. Bu sırada İranlı Farooz ve arkadaşları ile tanışıyoruz. İran’ın Türkiye sınırına yakın bir bölgeden geldiklerini, an itibariyle Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşadıklarını, Türkçe anlayıp konuşabildiklerini söylüyorlar. Türkçe duymayı ve konuşmayı özlediklerinden bahsediyorlar. Biraz Türkçe konuşuyoruz onlarla.

Sonra adacığın sahil olarak anılabilecek yerinde oturmaya karar veriyoruz. Bir bakkaldan biralarımızı alıp sarı ince kum sahile iniyoruz. Birkaç yudum almamızla etrafımızı köpeklerin sarması bir oluyor. En başta bir iki derken, birden ona yakın köpek bizi çevreliyor. Bir noktadan sonra durum rahatsız edici boyuta ulaşınca odalarımıza geri dönüyoruz ve geceyi bungalovlarımızın verandasında bulunan hamaklarda akşam esintisine nazaran sonlandırıyoruz.

Kamboçya.

Standard

Kamboçya: Genel Bilgiler

Kamboçya, yolculuk ettiğim ülkeler arasında muhtemelen beni en derinden etkileyenlerden bir tanesi olarak kalacak. Yakın tarihini daha önce detaylı bilmediğim; fakat ülkeyi tanıdıkça, yaşayıp geçirdiklerine ucundan da olsa tanık oldukça, hüzünlü hikayesini olayları ilk elden yaşayanlardan duydukça ülkeyi gezdiğim süre boyunca hissettiklerim de ona göre şekillendi. Her şehirde tekrar tekrar karşımıza çıkan aşırı yoksulluk, ülkenin yakın tarihinde yaşadığı sarsıcı olaylar ile birleşince ortaya çıkan tablo içimizi ezmekten bir adım öteye gidemedi. Bütün bunlara rağmen güler yüzlü, sıcakkanlı ve umut dolu halkı ise bize aslında çok büyük bir ders verdi: Ne yaşarsak yaşayalım, hayat öyle ya da böyle devam ediyor.

DSC08071

DSC08126
Angkor Wat’da Bayon Tapınağı’nda.

DSC08032
Cihan ve Emre, Angkor Wat’da.

DSC08201
Cihan Ta Prohm’da.

DSC08245
Battambang’ın meşhur bambu treni.

DSC08288
Battambang’da Emre, Kamboçyalı çocuklar ile beraber.

DSC08314
Cihan bambu trende taş kağıt makas oynarken.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Kamboçya, iklimi dolayısıyla yıl boyu ziyarete uygun; fakat en ideal dönem Kasım – Şubat ayları arasına denk düşen, rüzgarlı dönem olarak da bilinen, havanın görece serin olduğu aylar.

Nisan – Mayıs aylarında hava 40 dereceye kadar yükselebiliyor. Biz ülkeyi mayıs ayında ziyaret ettik, hava çok sıcak olmasına rağmen bizi çok fazla rahatsız etmedi.

Vize

Kamboçya vizesini sınırda on beş dakika içerisinde alabileceğiniz gibi, bulunduğunuz ülkelerin Kamboçya büyükelçiliklerinden de kolayca temin edebiliyorsunuz.

Ben vizemi Bangkok’ta bulunan Kamboçya Büyükelçiliği’nden on dakika içerisinde aldım. Doldurduğum vize formuna ek olarak, bir adet vesikalık ve 1000 baht ücret karşılığında konsolosluk görevlileri yapışkanlı vizemi on dakika içerisinde teslim etti.

Rota

Kamboçya, yüzölçümü küçük bir ülke olduğu için ülke içerisinde bir yerden bir yere gitmek de görece çok kolay. Biz Kamboçya’ya, Bangkok’tan bindiğimiz otobüs ile ülkenin kuzeybatısında yer alan Poipet sınır şehrinden giriş yaptık. Buradan güneye doğru ilerleyerek Siem Reap, Battambang, Kompong Luong gibi şehirleri ziyaret ettik ve son durağımız Phnom Penh’e vardık. Phnom Penh sonrasında ülkenin kuzeyine doğru yol alarak Trapeang Kriel üzerinden ülkeden çıktık. Kamboçya’da kaldığımız 6 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

kk

31.04-01.05.2013, Siem Reap
02.05.2013, Battambang, Pursat
03.05.2013, Kompong Luong
03-04.05.2013, Phnom Penh

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktimiz olsaydı ülkenin güneyinde yer alan kumsalları ve denizi ile meşhur Sihanoukville ve yakın adaları, nehir kenarında yer alan Kampot ve Kip şehirlerini de ziyaret etmek isterdim.

Ulaşım

Kamboçya küçük bir ülke olduğu için şehirlerarası ulaşımda otobüsleri kullandık. Bir şehirden gitmek istediğimiz bir sonraki şehre uygun otobüs alternatiflerini gerek otobüs istasyonlarından, gerekse turizm acentelerinden kolaylıkla ayarlayabildik. Bindiğimiz otobüsler eski olmalarına rağmen, rahat ve klimalıydı bu nedenle yolculuklar uzun sürse de problem yaşamadık.

Şehir içinde ise şehirleri gezmek için moto olarak da bilinen tuktuk’ları günlük olarak kiraladık. Genelde ücretler aşağı yukarı sabit olmasına rağmen, size söylenen fiyat üzerinden olabildiğince pazarlık yapmanız sizin avantajınıza olacaktır.

Konaklama

Kamboçya’daki konaklamalar beni oldukça şaşırttı. Temiz, son derece geniş, rahat ve ucuz konaklama alternatifleri ülkenin birçok yerinde (turistik olsun, olmasın) bulunuyor. Biz konakladığımız oteller için önceden rezervasyon yaptırmadık. Her gittiğimiz şehirde birkaç alternatifi ziyaret edip bunlar arasından bize uygun olanları seçtik. Oteller konusundaki tek problemi musluk suyu konusunda yaşadık. Genelde rengi değişik ya da kokulu su, konakladığımız otellerde en büyük problemimiz olarak karşımıza çıktı.

Yolculuk boyunca konakladığımız oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Bu Seda Angkor Villa & Restaurant, Siem Reap  – 18 USD (üç kişi konakladık)
New Town Sour Hotel, Pursat – 10 USD (üç kişi konakladık)
Hostel Nomads, Phnom Penh – 4,5 USD (yedi kişilik odada konakladık)

DSC07880
Bu Seda Angkor Villa & Restaurant, Siem Reap.

DSC08415
New Town Sour Hotel, Pursat.

Yiyecek içecek

Kamboçya’nın yemekleri üzerinde bölgedeki diğer kültürlerin etkisini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Tayland, Laos, Çin ve Vietnam’dan etkilenmiş yemek kültürü, Khmer gelenekleri ile birleşince ortaya çıkan mutfak da bir o kadar aynı; ama aynı zamanda bir o kadar da farklı oluyor.

Ülkenin ulusal yemeği “amok” adı da verilen, Hindistan cevizi ve limon otu ile hazırlanan ve muz yaprağı ile pişirilen balık. Buna ek olarak öğünlerde genelde “samlor” adı verilen çorba yemeklere eşlik ediyor. “Kyteow” diye bilinen pirinç noodle’ları ile hazırlanan çorbalara her köşe başında rastlanıyor. Mango ve papaya gibi bölgenin taze meyveleri çok sık yemeklerde kullanılıyor.

Yereller, tatlı palmiyeden elde edilen palmiye şarabını çok sık kullanıyor. Buna ek olarak öğünlerde “tukalok” adı verilen buzlu meyve içecekler, meyveye ek olarak süt ve şeker ile hazırlanıyor.

DSC07917
Farklı Khmer yemeklerinden oluşan karışık Khmer tabağı.

IMG_6373
Mango salatası ve kabak çorbası.

IMG_6450
Kızarmış tavuk ve pilav.

DSC08426
Uradığımız bir restoranda paketlenmiş konserve ile servis ettikleri süt.

Phnom Penh, Kamboçya.

Standard

4 Mayıs 2013, Cumartesi.

DSC08552

S-21 Hapishanesi olarak kullanılan eski lise binaları.

DSC08570

DSC08575

Binalar içerisinde iç içe geçmiş sınıflar küçük hücreler oluşturacak şekilde bölünmüş.

DSC08595

Üst düzey yetkililerin hapis tutulduğu hücreler daha genişçe.

DSC08573

Hücrelerdeki kan izleri hala ilk günkü kadar taze.

DSC08584

Kayıt altına alınmış kurbanların siyah beyaz fotoğrafları bütün müzeyi donatıyor.

DSC08557

Bazı kurbanlar fotoğraflarda çocukları ve bebekleri ile beraber yer alıyor.

DSC08602

Ölüm tarlaları yemyeşil bir alan içerisinde yer alıyor.

DSC08596

Kurbanların anısına inşa edilmiş, ölüm tarlalarında yer alan stupa.

DSC08598

DSC08614

DSC08600

Ölüm tarlalarında yer alan toplu mezarlar.

DSC08613

Kurbanların kıyafetleri bugün ile toprak altından çıkmaya devam ediyor.

DSC08617

Bebeklerin gövdesine çarptırılarak öldürüldüğü ölüm ağacı.

DSC08632

Stupa’da yer alan kurban kemikleri.

DSC08642

Ölüm tarlaları dışında yer alan restoranda sineklerden korunmak için su dolu torbalar kullanılıyor.

DSC08646

DSC08648

DSC08652

Kraliyet Sarayı’ndan manzaralar.

DSC08658

Nehir kıyısında keşişler.

IMG_6506

IMG_6519

Phnom Penh sokaklarından manzaralar.

IMG_6511

Merkez pazar.

Sabah erkenden uyanıyoruz; henüz Phnom Penh’de bir gün daha kalır mıyız, kalmaz mıyız karar verememişiz. Bu nedenle sessizce eşyalarımızı toplayıp odadan ayrılıyoruz. Eşyalarımızı hostele bıraktıktan sonra, hostelin önünde bekleyen tuktuk şoförlerinden bir tanesi ile gün içerisinde bizi istediğimiz yerlere götürmesi konusunda anlaşıyoruz.

İlk ziyaret ettiğimiz yer S21 olarak da bilinen Tuol Sleng Soykırım Müzesi oluyor. Burası Khmer Rouge rejimi tarafından 1975-1979 yılları arasında sorgulama ve işkence için hapishaneye dönüştürülmüş bir lise. Beş binadan oluşan bu lise kompleksi, Khmer Rouge rejimi Kamboçya İç Savaşı’nı kazandıktan dört ay sonra yani Ağustos 1975’te hapishane ve sorgulama merkezine dönüştürülüyor. Khmer Rouge, buranın adını “Security Prison 21 – S21” olarak belirliyor. Lise binaları elektrikli demir tellerle çevriliyor, pencereler demir parmaklıklarla kapatılıyor ve sınıflar da tuğlalarla küçük hücrelere ayrılıyor. 1975 – 1979 yılları arasında 17000 kadar insan burada tutuluyor. En başta sadece Khmer Rouge öncesi etkin olan Lol Non rejiminin üyeleri sorguya alınırken, daha sonraları öğrenciler, fabrika çalışanları, entelektüeller, mühendisler de bu hapishanede tutuluyor.

Khmer Rouge rejimi iktidara geldikten sonra Kamboçya toplumunu yeniden şekillendiriyor. İlk adımları, şehirlileri şehirlerden uzaklaştırmak oluyor. Bundaki amaç gerici sınıf temeli olduğuna inandıkları şehirlileri ağır iş aracılığıyla yeniden şekillendirmek. Oluşturmayı amaçladıkları tarıma dayalı yeni toplum düzeninde temel amaç pirinç üretiminin maksimum düzeyde artırılması; bu nedenle birçok insan zorunlu olarak pirinç tarlalarında çalışmaya zorlanıyor. Khmer Rouge, Kamboçya’yı zenginin ve fakirin yer almadığı kırsal ve sınıfsız bir topluma dönüştürmeyi amaçlıyor. Bunun içinse para, serbest pazar, okul, özel mülk, dini uygulama ve geleneksel Khmer kültürünü ortadan kaldırıyorlar. Ulusal banka kapatılıyor. Halk okulları, hastaneler, pagodalar, camiler, kiliseler, üniversiteler, bankalar kapatılıyor ya da hapishanelere dönüştürülüyor.

S-21’de tutuklular hapishaneye girdiklerinde önce fotoğraflanıyorlar. 2-3 gün içerisinde de sorgulama süreci başlıyor. Kurbanlar soyuluyor, eşyaları alınıyor. Sorgulama sırasında kurbanlara hayat hikayeleri tekrar tekrar anlattırılıyor. Çeşitli işkence yöntemleri ile aynı bilgileri yoklamaya çalışan yetkililer, bitmek tükenmek bilmeyen işkenceler sonunda kurbanlardan gerçekte var olmayan suçlarını öğrenmeye çalışıyorlar. Belli bir noktadan sonra işkenceye dayanamayan kurbanlar ise gerçek olmasa bile Khmer Rouge rejimine karşı bir şey yaptıklarını itiraf etmek durumunda kalıyorlar.

Hapishanede gün genelde 04.30’da başlıyor. Gün içerisinde iki kere çok az miktar pirinç lapası ve sulandırılmış çorba kurbanlara veriliyor. Bu nedenle birçok kurban açlıktan ölme noktasına geliyor. Tuvalet ihtiyaçlarını gidermeleri içinse küçücük demir kutular hücrelerde yer alıyor. Genelde buraya getirilen kurbanlar 2-3 ay kadar hapis tutuluyor.

En başlarda işkenceler sırasında öldürülenler S21 etrafındaki alanlara gömülürken, 1976 yılı sonu itibariyle hapishane çevresinde ölüleri gömecek yer kalmayınca Phnom Penh’e 15 kilometre uzaklıktaki Choeng Ek bölgesi (ölüm tarlaları olarak da biliniyor) kurbanları infaz etmek için kullanılıyor. Ölüm tarlalarına her gün kamyon kamyon insan taşınıyor. Bu insanlar, bu bölgede sıralanıyor, dizleri üzerine çöktürülüyor ve infaz edildikten sonra toplu mezarlara atılıyorlar. Bu kurbanlar için kurşun “israf etmek” istenilmediğinden birçoğu baltalar ile öldürülüyor.

1979 yılında bu hapishane Vietnam ordusu tarafından keşfediliyor ve 1980 yılında da Kampuchea Halkın Cumhuriyeti tarafından tarihi müze olarak tekrar açılıyor. Burada tutulan 17000 kadar kişiden sadece 12 kişi sağ çıkıyor.

“Brother Number 1” olarak da anılan Pol Pot tarafından yönetilen Khmer Rouge rejimi nedeniyle Kamboçya 1975 – 1979 yılları arasında sıfır noktasına ulaşıyor. Ülke çapındaki bütün alt yapı, inançlar, din, özgürlükler ortadan kaldırılıyor. Bu dönem boyunca iki milyona yakın insan öldürülüyor. 1995 yılında oluşturulan “Documentation Center of Cambodia (DC-Cam)” yani Kamboçya Belgeleme Merkezi’nin kayıtlarına göre 348 farklı küme halinde 19471 adet toplu mezar çukuru bulunuyor.

En üzücü yanı ise bu soykırımdan dolayı adalet bir türlü gelmiyor. Eski Khmer Rouge liderlerinin sorgulanması otuz sene kadar gecikmeyle başlıyor. Case 002 olarak da bilinen, sağ kalan dört üst düzey Khmer Rouge liderinin (Nuon Chea, Leng Sary, Leng Thirith ve Khieu Samphan) sorgusuna 2009 yılının sonu itibari ile başlanıyor.

Biz müze girişinde bizi etrafta İngilizcesi bozuk görevli bir rehberle anlaşıyoruz. En başta üst düzey tutukluların tutulduğu hücreleri geziyoruz. Görece geniş bu sınıflarda bir, iki ya da üçerli demir yataklar bulunuyor. Buradan daha küçük bölmelerin kiremit tuğlalarla oluşturulduğu sınıfları ziyaret ediyoruz. Sarı beyaz rengi solmuş karolar üzerinde hala o dönemden kalma kan izlerini görebiliyorsunuz. Hücreler birbirlerine çok yakın olsa da tutukluların konuşmasının yasak olduğunu anlatıyor rehberimiz. Bazı genişçe odalarda 70-80 kadar tutuklunun tek uzun bir demire ayaklarından bağlı olarak bağlandığını ve burada yatırıldığını ifade ediyor. Tutukluların yattıkları yerlerde kafa numaraları tebeşirlerle yer alıyor. Gezdiğimiz odalarda numaralandırılmış tutukluların siyah beyaz fotoğrafları yer alıyor. Her kurban teker teker kayıt altına alındığı için bu fotoğraflar beni çok etkiliyor. Bu fotoğraflar arasında neler yok ki. Bebekleri ya da küçücük çocukları ile poz veren anneler, tedirginlikleri ve korkuları suratlarına yansımış gençler, arada silik bir gülümseme suratında kalmış yakışıklı çocuklar, güzel kadınlar…  Bazı fotoğraflarda ağzı burnu dayak yemekten şişmiş, suratlarında kan lekeleri bulunan tutuklulara tanık oluyoruz; bazı fotoğraflarda ise numaralandırılmak için kullanılan kartların kurbanların derilerine çengelli iğnelerle geçirildiğini görüyoruz.

Müzede kurbanların ve hapishane çalışanlarının röportajlarına da yer veriliyor. Bir dönem sorgulama ve işkence odaları olarak kullanılan sınıflar arasında bu röportajları okuyarak ilerlerken insanlığımdan utanıyorum. Müzeyi ziyaretimiz sırasında elli dakikalık bir kısa film gösterimine de denk geliyoruz. Bu kısa film, bir aşk hikayesi üzerinden tarihi olaylara tanıklık yapıyor.

Müze çıkışında, S-21’den kurtulan 12 kişiden ikisi müze çıkışında ziyaretçilerle fotoğraf çektiriyor ve kitaplarını imzalıyorlar. Bu durum açık söylemek gerekirse beni biraz rahatsız ediyor ve bütün bu durumun kutsallığına gölge düşürüyor gibi hissediyorum.

İkinci durağımız S-21’deki tutukluların gönderildiği Choeng Ek yani ölüm tarlaları oluyor. Buraya girişte giriş ücretine dahil olan sesli rehberlerden temin ediyoruz. Bir saate yakın sürüyor sesli rehber ile bu yemyeşil ölüm tarlalarını ziyaret etmemiz. Bölge bölge toplu mezarların yer aldığı alanlar arasında ilerlerken, bir yandan da arkadan gelen tok sesin anlattığı hikayeleri dinliyoruz. Toplu mezarlar hala güncelliğini koruyor. Tahta çitlerle çevrelenmiş bu toplu mezarlarda hala yağmur sonrasında kurbanların kıyafetleri ve kemik parçaları toprak yüzeyine çıkıyor. Mezarları çevreleyen tahta çitler üzerinde ziyaretçilerin bıraktıkları rengarenk bileklikler yer alıyor. Bu bölgede yaşananları duymasak, dinlemesek çok huzurlu bir parkta dolandığımız yanılgısına kapılacağız. Bölgenin ortasında yer alan gölette hala birçok bedenin yattığı tahmin ediliyor.Toplu mezarların bulunduğu alanlarda yırtılmış ve yağmur sonrası toprak üzerine çıkmış kıyafetlerin ve kemik parçalarının toplandığı cam sandıklar yer alıyor.

Bütün ölüm tarlalarını gezdikten sonra kurbanların anısına yapılmış pagodaya geliniyor. Bu pagodada sıralanmış raflarda kurbanların kemikleri, kıyafetleri saklanıyor. Ölüm tarlalarından çıktıktan sonra üçümüz de bir süre sessiz kalıyoruz, üzerimizdeki modu atamıyoruz. Duyduklarımızdan, dinlediklerimizden, gördüklerimizden o kadar etkilenmişiz ki, kimsenin konuşası bile gelmiyor. Benim için Kamboçya tarihi gezi boyunca tanık olduğum en sarsıcı gerçekleri karşıma çıkarıyor.

Ölüm tarlaları sonrasındaki durağımız Kraliyet Sarayı ve Gümüş Pagoda oluyor. 1860’larda inşa edilen bu saray, uzun yıllar boyu Kamboçya kraliyet ailesine ev sahipliği yapıyor. Khmer mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan bu sarayda, altın kaplamalı sarı binaları turuncu keşişlerin arasında dolanarak geziyoruz. Buradan sarayın güney tarafında yer alan Gümüş Pagoda’yı görmeye gidiyoruz. Bu pagoda içerisinde ulusal hazine olarak anılan birçok eser sergileniyor. Bunlardan en ünlüsü de altın ve mücevherlerle süslenmiş 17. yüzyıldan kalma Buddha heykeli ile 9584 elmas ile donatılmış Maitreya Buddha heykeli.

Saray içerisinde yer alan tapınakları da dolandıktan sonra günün batımına yakın Phnom Penh sokaklarına kendimizi tekrar atıyoruz. Nehir kenarından yavaş yavaş yürüyerek günbatımına tanık oluyoruz. Artık yürümekten ayaklarımıza kara sular inmişken yol üzerinde gördüğümüz batı tarzı cafe’lerden bir tanesine girip buzlu içeceklerimizi söylüyoruz. Biraz dinlendikten sonra merkez pazarın yer aldığı bölgeye doğru ilerliyoruz. Buradaki otobüs istasyonlarından bir tanesine girip bir sonraki günün sabahı için bizi Laos’a götürecek otobüslerinden bir tanesine biletlerimizi alıyoruz.

Pazar içerisinde biraz daha dolandıktan sonra hostelimize geri dönüp bir gün önce konakladığımız odaya tekrar yerleşiyoruz. Bu sırada odada bizden başka konaklayan Alman Sven ile tanışıyoruz. Okulunun dönem arasında kısa bir süre için Güney Asya’yı gezmeye gelmiş. Biraz muhabbet sonrasında hep beraber yemeğe çıkmaya karar veriyoruz. Yemek yiyeceğimiz Khmer restoranına doğru ilerlerken bir gün önce tanıştığımız Erhan, yol kenarındaki barlardan birisinden bize sesleniyor. Sonrasında o da bize katılmaya karar veriyor. Hep beraber oturduğumuz mekan kapanana kadar sohbet muhabbet saatin nasıl geçtiğinin farkına varamıyoruz. Hem Erhan aynı gece Bangkok yolcusu olduğundan, hem de biz sabah çok erken bir saatte yola çıkacağımızdan hostelimize geri dönüp geceyi orada sonlandırıyoruz.

Kompong Luong, Kamboçya.

Standard

3 Mayıs 2013, Cuma.

DSC08427

DSC08428

Yüzen kasaba Kompong Luong’u görmek için teknelerimize bu kıyıdan biniyoruz.

DSC08450

Bu cimcimenin bindiği leğen su alıyordu, fotoğrafı çektik, bize el salladı, sonunda bir bakmışız tamamen suyun içerisinde.

DSC08456

DSC08457

Yüzen kasabanın, yüzen pazarı.

DSC08463

Balıkçılar.

DSC08482

Su üzerindeki binalardan bir tanesinin merdivenlerini onarmaya çalışmak çok da kolay olmuyor.

DSC08483

DSC08505

Yüzen benzin istasyonu.

DSC08506

Yüzen market.

DSC08522

Balıkçılar mesai başında.

DSC08528

Phonem Penh’de denk geldiğimiz meyve sebze pazarı.

DSC08532

Akşamları nehir kıyısında müzik eşliğinde toplu olarak cimnastik yapılıyor.

DSC08535

Nehre paralel Sisowat Quay caddesinde gece hayatı çok hareketli.

DSC08538

DSC08541

Phonem Penh gece pazarı.

Gece kimse uyuyamıyor, bir ara dört gibi uyanıyorum etrafa bakınıyorum, sonra saat sekiz olana kadar birkaç kere daha uyanıyorum. Her seferinde saat neden hala sekiz olmadı diye kendime sormadan edemiyorum. Sonunda yedi buçuk gibi hep beraber uyanmaya karar veriyoruz. Eşyalarımızı toplayıp odadan çıkışımızı yapıyoruz. Yola koyulmadan önce otelin restoranında karnımızı doyuralım diyoruz. Restorandaki tahta masalara oturduktan sonra siparişimizi vermemiz, siparişimizi anlamaları, tekrar tekrar sormaları ve teyit etmeleri yaklaşık bir saatimizi alıyor. Üç adet omlet istememize rağmen bizim kahvaltılar bir türlü gelmiyor. Sütü ton balığı kutusuna benzeyen konserve kutularda getiriyorlar. Sonunda kahvaltılarımız geldikten sonra karnımızı doyurup bir gün önceden geceden ayarladığımız tuktuk’umuzla yüzen kasaba olarak bilinen Kompong Luong’a doğru yola koyuluyoruz.

Pursat’ın 40 kilometre kadar dışında yer alan bu kasaba tamamen su üzerinde yer alması ile meşhur. Bizi tekneler ile bu kasaba arasında dolaştıracak bölgeye varmamız bir saatimizi alıyor. Sonrasında da saati 9 dolar olan küçük bir tekne kiralıyoruz. Tekneye binerken ziyaret etmek istediğimiz bölgeyi bize soruyorlar. Alternatifler arasında Khmer kasabası, Vietnam kasabası ya da genel manzara görmek yer alıyor. Biz Khmer kasabasını tercih edip yola koyuluyoruz. Bulunduğumuz bölge çok yoğun çöp kokuyor. Son derece kirli bir suyun içerisinde bekleyen teknemize yerleşiyoruz, sonrasında da bir saatlik turumuz başlıyor.

Bu kasaba o kadar ilginç ki, tamamı su üzerinde bulunan bu kasabada her türlü bina yer alıyor. Marketler, dükkanlar, benzin istasyonları, polis istasyonları, çocuklar için oyun alanları… Bu binaların hepsi de su üstünde yer alıyor. Bölgede yaşayan halkın tamamı ulaşımını tekneler aracılığıyla yapıyor. Arada leğenlerle yüzmeye çalışan küçük çocukları görüyoruz. Market ve kasap görevi yapan tekneler göle doğru uzanan nehir yollarını süslüyor. Kasabada bir tur attıktan sonra yüzen restoranlardan bir tanesine gidip orada mola veriyoruz. Mola sonrasında başladığımız yere geri dönüyoruz. Burada hatamız eşyalarımızı otelde bırakmış olmak. Eğer otelde bırakmış olmasaydık bulunduğumuz yerden direk bir sonraki durağımız Kamboçya’nın başkenti Phonem Penh’e geçebilirdik. Biz ise eşyalarımızı geri almak adına önce otele sonra da Phonem Penh’e doğru yola koyuluyoruz. Yolda mola verdiğimiz yerlerde atıştırmalık olarak böcek satıyorlar. Pursat’tan Phonem Penh’e olan yolumuz dört saate yakın sürüyor.

Phonem Penh’e varınca internetten bulduğumuz bir hostelin yolunu tutuyoruz. Bir İngiliz tarafından işletilen bu hostelde iki genişçe odada yedi yatak ve her bir yatağın tepesinde cibinlik, yanı başında da vantilatör yer alıyor. Yer itibari ile mükemmel olan bu yerde sadece bir iki gün kalacağımızı düşünüp yerleşmeye karar veriyoruz. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra şehrin sıcağına geri çıkıyoruz. İlk durağımız para çekmek için bir Canadia Bank bulmak oluyor. Bu banka diğer bankalara kıyasla ekstra ücret almaması ile meşhur. Sonrasında da nehir kıyısına paralel olan Sisowath Quay caddesine doğru ilerliyoruz.

Yolda yerel bir sebze pazarına denk düşüyoruz, ben hemen bizim çocukları da buraya sokuyorum. Etrafta her türlü et parçaları, daha önce hiç görmediğimiz sebzeler meyveler bulunuyor. Bir noktadan sonra kalabalığa karışıyor kokular. Buradan çıkıp nehir kenarında yürüyoruz. Beklediğimizden daha canlı, daha hareketli bir şehir bizi karşılıyor. Her yer rengarenk ve müzik dolu. Belli bölgelerde müzik eşliğinde dans eden, jimnastik yapan teyze ve amca gruplarına denk geliyoruz.

Biraz dolandıktan sonra artık açlığımız galip geliyor. Bizimkilerin Türk mutfağına en yakın olduğunu düşündükleri Hint restoranına gitme ısrarlarını kıramıyorum ve topluca kendimizi Hint restoranında buluyoruz. Sonuç ise mükemmel. Çok güzel hizmet, sıcak nan ekmekleri, yumuşacık tavuk eti, ikram mezeler ve tatlılar kalbimi kazanmaya yetiyor. Neredeyse bir haftadır bizi en mutlu eden yemeği yemiş oluyoruz. Yemek sonrası biraz daha şehrin kalabalık sokaklarında dolanıyoruz ve şehrin meşhur gece pazarına ilerliyoruz. Ucuz kıyafetler, Asya ve Hindistan’dan getirilmiş taklit ürünlere ek olarak genişce bir yemek bölümü var. Dilerseniz aldığınız yiyecekleri yere serilen hasır halılarda canlı müzik eşliğinde yiyebiliyorsunuz.

Pazarda biraz daha dolandıktan sonra “blind massage” olarak bilinen, duyularının daha gelişmiş olması nedeniyle körlerin masaj yaptığı masaj salonlardan birinin yolunu tutuyoruz; ama ne yazık ki masaj salonu çoktan kapanmış. Uzun günümüz artık bitmeye yakınken, Emre odaya gidiyor; Cihan ve ben de merkezi pazara göz atmaya karar veriyoruz. Aldığımız yanlış bilgi doğrultusunda biz pazarı açık sanırken meğersem Pazar sadece gün içerisinde açıkmış. Geri dönüş yolu boyunca sakin ve geniş caddeler üzerinde muhabbet ede ede ilerliyoruz.

Odaya geri döndüğümüzde bizi bir başka sürpriz daha bekliyor. Tam duşları alıp uyumaya hazırlanırken aynı odada kaldığımız bir başka Türk ile, Erhan’la tanışıyoruz. Tanışma hikayemiz ise ayrı bir macera. Rastlantının böylesi. Yedi kişilik hostel odasında, dört Türk. Erhan yaklaşık 8-9 aydır Kamboçya’nın sahillerinde bir bölgede çalışıyormuş. Şu ana kadar çok çeşitli yerlerde çalışmış ve yaşamış. Bize başından geçenleri maceralarını anlatıyor bir süre. Kamboçya’da işlerin nasıl yürüdüğü konusunda ipuçları veriyor. O da başka bir partiye gitmeden önce odaya uğramış da muhabbet yüzünden çocuğu esir tutmuşuz. Biraz muhabbet sonrasında o arkadaşlarının yanına dönüyor, biz de uykuya dalıyoruz.

Battambang, Kamboçya.

Standard

2 Mayıs 2013, Perşembe.

DSC08212

Tuktuk şoförümüz bizi otobüs istasyonuna götürürken, sabahın erken saatleri.

DSC08216

Kamboçya trafiği.

DSC08218

Siem Reap otobüs istasyonunda.

DSC08219

Otobüs mola yerinde.

DSC08223

Battambang’ın yeniden yapılan vali konağı.

DSC08225

Yol manzaraları.

DSC08232

Battambang’da tattığımız yemişler, arkada bu yemişleri toplayan anne kız.

DSC08235

Bambu tren istasyonunda Kamboçya satrancı.

DSC08236

Bambu tren istasyonundan manzaralar.

DSC08242

Bambu trenimiz ve makinistimiz.

DSC08261

Karşıdan gelen vagon bize yola açarken.

DSC08290

DSC08299

Mola yeri çocukları, en güzel gülümsemeleri ile.

DSC08322

Battambang’da küçük yarasaların yaşadığı mağara.

DSC08329

Phnom Sampeau’nun tepesinde yer alan kilise.

DSC08345

DSC08349

DSC08354

Ölüm mağaraları.

DSC08370

Sonsuz uzanan pirinç tarlaları.

DSC08394

DSC08397

DSC08386

Tepede yer alan kiliseden manzaralar.

DSC08422

Pursat’ta uğradığımız marketin içerisinden ev halkı.

DSC08424

Rüküşlükte sınır tanımayan otelimiz.

Bir gün önceden turizm firması aracılığıyla ayarladığımız 07:30’da Battambang’a olan otobüsümüz için bizi sabah 06:30’da otelimizden alacaklar. Bu yüzden yine ve yeniden erkenden uyanıyoruz. Herkesin suratından düşen bin parça. Günlerdir o kadar uykusuz kalmışız ki bedenlerimizin daha fazla uykuya ihtiyacı olduğu her halinden anlaşılıyor. Aşağı inip otelden çıkışımızı yaptıktan sonra beklemeye koyuluyoruz. Beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor, on beş dakika geçiyor; ne gelen var, ne giden. Üstelik gitmemiz gereken otobüs istasyonu da şehir merkezinden oldukça uzakta. Durumu riske etmemek için hemen bir tuktuk ayarlıyoruz. Yarım saat süren bir yolculuk sonrasında otobüs istasyonuna varıyoruz.

Otobüs istasyonuna 07:15’te varmamıza rağmen bize sürekli aracın yolda olduğu, çok kısa bir süre sonra geleceği söyleniyor. Sonunda saat buçuğu geçtiğinde gelen otobüs de 10:30’da kalkacağını, 07:30 otobüsünün çoktan gittiğini belirtiyor. Biz biraz afallamış durumda bunu kabul etmeyeceğimizi, bilet parasını çoktan ödediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bunun üzerine bir anda ortaya çıkan 08:30 otobüsü için bize yeni bilet kesiyorlar. Saat 08:30 olduğunda düz yolda bile yamuk duran otobüsümüz yola çıkıyor. En başta her şey yolunda. Gitmek istediğimiz Battambang şehrine olan yolculuğumuz üç saat sürecek. Klimalı otobüsümüzde yanımda kimse oturmadığı için uyumak da çok rahat oluyor. Yolun yarısına geldiğimizi düşündüğümüz bir noktada motordan dumanlar çıkmaya başlıyor. Üstüne otobüsten yükselen yanık kokusu da cabası. Hemen otobüsü sağa çekiyoruz ve yarım saat süren hummalı bir çalışma başlıyor. Yarım saat kadar aracın sağını solunu açıyorlar, motoru inceliyorlar. Sonrasında tekrar yoldayız; tek bir farkla: klimamız çalışmıyor. Bir noktada o kadar sıcak oluyor ki, aramızda gülüyoruz sauna servisi de otobüsün ikramı diye.

Yol üç saat yerine beş saate yakın sürüyor. Battambang’a planladığımızdan daha geç varıyoruz. Otobüsten inmemizle etrafımıza üşüşen tuktuk sürücüleri ve otel komisyoncuları en ufak bir sözümüze bakıyorlar. Biz bu sırada biraz da ortamın karmaşasından kurtulmak için yol kenarındaki bir otobüs firmasının ofisine giriyoruz. Bu sırada yanımıza çok akıcı bir İngiliz aksanı ile konuşan bir tuktuk şoförü yaklaşıyor. Biraz konuştuktan sonra, biraz da karşımızdaki adamın kibarlığından ve beyefendiliğinden etkilenip şehri en iyi şekilde gezebilmenin yolunun onunla beraber dolanmak olduğuna kanaat getiriyoruz ve yola koyuluyoruz.

Battambang, Sangker nehrinin kenarına kurulmuş, Kamboçya’nın en fazla nüfusa sahip ikinci kenti. Ufak ama modern, Fransız döneminden kalma binaları ile dikkat çeken sevimli bir şehir. Tuktuk şoförümüz bizi ilk olarak Street 1 olarak bilinen, nehir kenarına paralel uzanan bir yol üzerinden götürüyor. Bu yol, yol kenarında uzanan upuzun ağaçların gölgesinde ilerlerken adeta sizi eski dönemlere taşıyor. Yol üzerinde önce Central Market olarak bilinen pazarı görüyoruz, sonrasında da yol boyunca sıralanmış 20. yüzyıldan kalma Fransız dönemi koloni binalarını. Bunlardan özellikle vali konağının bulunduğu bina topluluğu dikkat çekiyor. Kocaman düzenli bir bahçenin içerisinde yer alan iki yepyeni, bir tane de eski sarı binanın önünde fotoğraf çekmek için duruyoruz. Tekrardan yola koyulduğumuzda şoförümüz bir ağacın önünde meyve toplayan bir anne ile kızın yanında duruyor da kuşburnuna benzeyen bu yemişlerden bize de tattırıyor. Ekşimsi tadı ile bu meyveler benim çok hoşuma gidiyor. Bu ana yol üzerinde aynı zamanda gezmek isteyenler için Battambang Müzesi yer alıyor; ama biz müzeyi pas geçiyoruz.

İkinci durağımız Battambang’ın en büyük atraksiyonlarından biri olan norry olarak da bilinen bambu tren oluyor. Ufak, derme çatma bir istasyona varıyoruz. Buranın istasyon olduğunu belli eden tek şey üniforma giymiş görevlisi ve arkadan kendisini belli eden tren rayları. İstasyon kulübesinin bulunduğu verandada oturan bir grup Kamboçya satrancı oynuyor, bir grup ise hamaklarda dinleniyor. Bir polis görevlisi gelip bize prosedürü anlatıyor ve kişi başına beş dolar ödüyoruz. Takiben raylar üzerine yerleştirilen bambuların üzerine yerleşiyoruz ve yarım saatlik yolculuğumuz başlıyor. Yol boyunca tıkır tıkır işleyen trenimiz Fransız döneminde inşa edilmiş tek bir tren hattı üzerinden yakıcı güneşe rağmen ilerliyor. İşin enteresan tarafı, yol boyunca karşı taraftan gelen iki tane bambu vagona daha rastlıyoruz. Tek hat olduğu için böyle bir durumda hafif olan tarafın vagonu kaldırılıp diğer vagonun geçmesine izin verildikten sonra tekrar raylara yerleştiriliyor. Rastlaştığımızda genelde biz üç kişi olduğumuz için, karşımızdaki iki kişilik vagonlardakiler iniyor. İki vagonun sürücüleri el birliği ile treni parça parça diğer trenin arka tarafına taşıyıp yollarına devam ediyorlar.

Yolculuğun son durağında indiğimizde on dakikalık bir mola veriyoruz ve direk bir gölgelik alana yönlendiriyoruz. Bu gölgelik alanda bir anda birbirinden güzel Kamboçya çocukları etrafımızı sarıyor. Hepsi son derece ilgili bizimle. Muz yaprağından yüzükler yapıp bana hediye ediyorlar. Cihan ve Emre’ye yaka iğneleri ve çekirge yapıyorlar yapraklardan. Arada özel sorular soruyorlar. Bizimle muhabbet ediyorlar. On dakika sonunda çoktan kalbimizi kazanmış durumdalar. Hepimiz aynı şeyi hissediyoruz muhtemelen. Herkes bir şekilde yardımcı olmak istiyor; ama orada bulunmamızın oradaki insanlar için tek bir amacı var. Bir şekilde bize bir şeyler satabilmek. Artık kalkmak istediğimizde çocuklara duyduğumuz sempatiyle bağlantılı bir şeyler alma hissi ve aslında bunun da bütün bu artan turizm sektörünün bir parçası olduğu bilinci bizi afallatıyor. Vermemiz gerekenden fazla parayı bırakarak başladığımız istasyona geri dönüyoruz. Bu sırada Cihan vagonumuza sonradan katılmış ufaklıkla taş kağıt makas oynamaya dalıyor.

Tekrardan tren istasyonuna vardığımızda tuktuk şoförümüz bizi orada bekliyor. Bize bambu tren uygulamasının yakın bir dönemde sona ereceğini; çünkü hükümetin tren hattını kullanmak için yenilemek istediğini anlatıyor. Tren istasyonundan çıkıp tekrar yollara düşüyoruz. 12 kilometre uzakta bulunan Phnom Sampeau’ya doğru ilerliyoruz.

Çok uzun süren bir yolculuktan sonra bu bölgeye vardığımızda ilk gördüğümüz yemyeşil bir tepeye yerleştirilmiş altın bir tapınak oluyor. Sonrasında bölgeye yaklaştığımızda dağ yamacında yer alan bir yarık önünde duruyoruz. Yarıktan yarasa sesleri çok net bir şekilde duyuluyor. Şoförümüz her akşam istisnasız saat altıda bu mağarada bulunan küçük yarasaların binlercesinin aynı anda dışarı çıktığını ve inanılmaz bir görüntü ortaya sunduğunu belirtiyor. Bizim ne yazık ki bu olaya tanık olmak için yeterli vaktimiz yok.

Buradan tapınakların yer aldığı giriş bölgesine ilerliyoruz. Sonrasında şoförümüz bize rehberlik yapabileceğini belirtiyor ve tepeye uzanan yol boyunca bize Kamboçya’nın yakın tarihi hakkında hiç bilmediğimiz bilgileri aktarıyor. Khmer Rouge rejimi öncesi ve sonrası Kamboçya’da yaşananlar konusunda bizi bilgilendiriyor. Biz tepeye doğru tırmanırken etrafta maymunlar dolanıyor. Tepeye varmadan önce ilk olarak Khmer Rouge ölüm mağaralarında duruyoruz. Mağaraların girişinde yepyeni duvar resimleri ile süslenmiş bir tapınak bulunuyor. Bu tapınak Khmer Rouge döneminde insanları sorgulamak için kullanılan bir sorgu odasıymış, günümüzde Buddha resimleri ve hikayeleri ile donatılmış rengarenk bir tapınağa dönüştürülmüş. İçeride hala tapınak duvarlarını rengarenk resimlerle donatan sanatçılar, fırçaları ve boya kutuları ellerinde çalışmaya devam ediyorlar. Tapınağı ziyaret ettikten sonra mağaraların girişine doğru yürüyoruz. Bu mağaranın içerisinde, katledilen insanların kemikleri ve bu insanları anmak için sonradan inşa edilmiş uzanan bir Buddha yer alıyor. Şoförümüzden dinlediğimiz hikayeler çok üzücü ve yürürken yine aynı şeyi düşünüyorum, insan ırkı olarak birbirimize verdiğimiz zararın boyutunu ölçmenin imkanı yok.

Mağara sonrasında biraz daha tırmanarak bir seyir terasına varıyoruz. Buradan sonsuza uzanan yeşilli, sarılı yama halindeki pirinç tarlalarını görebiliyoruz. Karşılaştığımız manzara biraz da Mardin’den görülen Mezopotamya manzarasını hatırlatıyor bana. Az biraz daha tırmanış sonrasında tepede yer alan tapınağa varıyoruz. Tapınak muazzam. Kabartmaları ve işlemeleri ile göz dolduruyor. Biraz etrafta dolanıyoruz, manzaranın tadını çıkarıyoruz. Geri dönüş yolu ise bizim için zor olan. Tüm gün boyunca hiçbir şey yemediğimiz için merdivenlerden inerken bacaklarımız titriyor resmen. Tuktuk’umuza atlayıp şehir merkezinin yolunu tutuyoruz ve Pursat’a doğru kalkacak ilk taksiye biniyoruz. Bu taksi bizi ertesi gün ziyaret edeceğimiz yüzen kasaba Kompong Luong’a yakın bir yerde bulunan Pursat şehrine götürecek.

Klimalı ve bizden başka iki kişiyle daha paylaşacağımız bu taksi ilk olarak bizi bozuk yollar üzerinden bir eve götürüyor. Bu evin önünde beklerken biz arabanın arka bagajına sırt çantalarımızın altına kutu kutu korsan DVD ve CD yerleştiriliyor da “Bir korsan kartelinin içine düşmüşüz arkadaş.” diyip gülüyoruz. Sonrasında tekrardan yola koyuluyoruz. Bir buçuk saat kadar süren yolun bir yerinde durup bu kutuları tam da korsan CD satıcısı tipli olan bir adama bırakıyoruz. Ben arka koltukta tam LPG’nin önünde oturduğum için arabanın klimasına rağmen ısıtmalı koltuk beni yol boyunca kavuruyor.

Sonunda Pursat’a vardığımızda hava kararmış ve yolda açık iki otel tabelasından başka hiçbir şey yok. Issız ve sakin bu şehirde (gerçi şehir demeye de bin şahit ister) konaklamayı planladığımız otele giriyoruz. Fanlı oda on dolar, klimalı oda yirmi dolar diyorlar. İlk olarak fanlı odayı kontrol ediyoruz, kimse gözlerine inanamıyor. Stadyumdan bozma kocaman bir odanın içerisine yerleştirilmiş üç tane iki kişilik yatak ve devasa bir vantilatör bulunuyor. Odada istesek üç kişi çift kale maç yaparız, o derece. Lüks banyosu da cabası. Her katı son derece rüküş tahta heykeller, masalar ve fotoğraflarla süslenmiş bu otel yolculuk boyunca benim en favorilerimden bir tanesi olmaya aday oluyor.

Hemen odayı tutup karnımızı doyurmak üzere etrafta ne var ne yok bakmaya çıkıyoruz. Karanlık içerisinde sürekli bize havlayan köpeklerden başka hiçbir şey yok. Şans eseri yolun uzak kenarında bir restoranın ışıkları gözümüze takılıyor da hemen içeri girip siparişlerimizi veriyoruz: karnabaharlı tavuk. O kadar acıkmışım ki karşıma gelen yiyeceği dakikalar içerisinde süpürüyorum. Üstüne bölgeye özgü portakallardan yapılan portakal suyu. Emre’ye yemekleri beğendiremesek de yemek sonrasında otelimize dönüyoruz. Yarın yine çok uzun bir gün olacak bizim için.

Siem Reap, Kamboçya.

Standard

1 Mayıs 2013, Çarşamba.

DSC08014

DSC08000

DSC07982

Angkor Wat’da gündoğumu.

DSC08045

Angkor Wat’da keşişler.

DSC08025

DSC08019

İnce taş işlemecilikleri.

DSC08051

Angkor Wat’ın güvenlik görevlileri.

DSC08056

Angkor Thom’a uzanan kapılar.

DSC08120

DSC08064

DSC08066

DSC08077

DSC08098

DSC08088

Bayon Tapınağı.

DSC08141

DSC08180

DSC08151

IMG_6296

DSC08184

DSC08183

DSC08164

Baphuon Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC08155

Baphuon Tapınağı’nda yer alan uzanan Buddha.

DSC08175

Teraslara doğru.

DSC08193

DSC08190

IMG_6313

Ta Prohm’daki devasa ağaç kökleri.

DSC08128

Tapınak çocukları, en güzelleri.

IMG_6346

IMG_6342

IMG_6338

Banteay Srei’nin pembe turuncu tapınak binaları.

IMG_6336

Bölgenin en ince işlemeli duvarları bu tapınakta yer alıyor.

IMG_6371

IMG_6370

Kamboçya Mayın Müzesi küçücük bir alana kurulmuş olsa da son derece etkileyici bir müze.

Sabah alarm 04:45’te çalmaya başlıyor. Bir gün öncesinden o kadar yorgunum ki. Uyanmak yerine kafamı yastığın altına sokup çıkarmayasım var. Buna rağmen hızlıca hazırlanıp saat 05:00 olunca aşağı iniyoruz. Bizim dün anlaştığımız Billy yerine başka bir tuktuk şoförü bizi gezdireceğini belirtiyor. Tamam diyoruz. Hava henüz aydınlanmaya yeni yeni başlamışken biz de esen rüzgarın serinliğinde yola koyuluyoruz. Amacımız Angkor Wat’taki gün doğumunu yakalayabilmek. Yol beklediğimizden çok daha uzun sürse de ilerlediğimiz caddenin iki tarafı ağaçlarla kaplı manzarası zamanın nasıl geçtiğini unutturuyor bize. Gördüğümüz manzara günün ilk ışıkları ile o kadar güzel gözüküyor ki. İlk olarak yoldaki bilet gişesinin bulunduğu alanda durup biletlerimizi alıyoruz. Bizim gibi günün ilk saatlerinde Angkor Wat’ı görmek isteyen yabancılardan geçilmiyor bilet sırası.

Bir günlük biletimizi 20 dolara alıyoruz. Biletler kişiye yönelik hazırlanıyor ve üzerine fotoğrafımız basılıyor. Tekrar tuktuk’umuzda yerimizi alıp Angkor Wat’a doğru ilerliyoruz. Günün ilk renkleri bu tapınakların siluetini belli ederken gördüğümüz manzara nefes kesici. Angkor Wat sözlük anlamı olarak Tapınak Şehri anlamına geliyor ve Kamboçya’nın kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Dünyadaki en büyük dini yapı olma özelliğini koruyan bu tapınak, aynı zamanda Kamboçyalılar için bir gurur kaynağı sayılıyor; bayraklarında bile tapınağın resmi yer alıyor.

Aslen Kamboçya’yı birleştiren ve Khmer etkisini Güneydoğu Asya karasına yayan Kral Suryavarman II tarafından 12. yüzyılda inşa edilmiş Angkor Wat.  Suryavarman II kendisinden önceki krallardan farklı olarak Hindu tanrısı Vishnu’ya bağlılık gösteriyor. Zaten Angkor Wat da bu Tanrı’ya yani Vishnu’ya adanmış durumda. Tapınakların yapıldığı kumtaşları elli kilometre uzaktan getirilmiş ve Stung Siem Reap nehri üzerinden sallarla taşınmış.

Angkor Wat’ın yapısının evreni simgelediğine inanılıyor. Tapınağın merkezinde yer alan ve yerden 55 metre yükseklikte bulunan ana kulesi mitolojik dağ Meru’yu sembolize ediyor. Bu kulenin etrafında yer alan beş kulecik, Meru’nun beş tepesi ile örtüşüyor. Ana tapınağın dışındaki iç bahçeler kıtaları, tapınağın etrafını çevreleyen 190 metre genişliğindeki dikdörtgen hendek ise okyanusu sembolize ediyor. Ana tapınağın dış duvarlarında 800 metre boyunca tüm görkemi ile yer alan kabartmalar saat yönünün tersinde okunacak şekilde tarihi ve mitolojik hikayelerden sahneleri sergiliyor. Bunlar arasında en meşhuru da Hindu mitolojisinde yer alan “Churning of the ocean of milk” ya da “Samudra Manthan” olarak bilinen hikaye. Bu hikayeye göre tanrılar ve şeytanlar ölümsüzlük iksirini elde edebilmek için savaşıyorlar. Kabartmalarda bu hikaye 88 Asura şeytanı ve 92 Deva tanrısı arasında mücadele ile ifade ediliyor.

Bütün tapınak şehrinin merkezinde yer alan bu tapınak o kadar etkileyici ki, gün doğumundan sonra da uzun süre tapınak içerisinde kalıyoruz. Kabartmalara, büyüleyici taş işlemeciliklerine bakıyoruz. Etrafta ellerinde fotoğraf makineleri ve tripodları, turuncu kıyafetleri ile keşişler geçiyor. Ben acaba bu keşişlerle fotoğraf çektirebilir miyim diye içten içe düşünürken onlar benimle fotoğraf çektirmek istiyorlar. Tapınağın arka köşelerinde soluklanırken oradaki bölmeye tünemiş polislerle muhabbet ediyoruz biraz. Türkiye’den, Kamboçya’dan, kültürlerden…

Angkor Wat’dan çıkarken yol kenarındaki tezgahlarda bir şeyler atıştırıyoruz, sonrasında da Angkor Thom adı verilen diğer bölgeye geçiyoruz. Burası Khmer İmparatorluğu’nun son başkenti aynı zamanda. Jayavarman VII tarafından inşa edilen bu şehrin nüfusu kralın dönemde bir milyona kadar ulaşmış, aynı tarihlerde Londra’nın nüfusu bile sadece elli binken. Dokuz kilometrekarelik bir alana yayılmış bu şehri çevreleyen beş adet 20 metre uzunluğunda kapı yer alıyor. Biz meşhur Samudra Manthan hikayesine gönderme yapılan, kapıya uzanan yolda 54 tanrı ve şeytan heykelinin yer aldığı alandan bölgeye giriş yapıyoruz.

Angkor Thom içerisindeki ilk durağımız Bayon Tapınağı oluyor. Bu tapınak 54 gotik kule ve 216 adet Avalokiteshvara suratı ile donatılmış. Bu suratların aslen kralın kendi suratı olduğu düşünülüyor. Tapınak duvarları 1,2 kilometre uzunluğunda kabartmalarla donatılmış. Bu kabartmalarda 11000’den fazla figür yer alıyor ve 12. yüzyıl Kamboçya’sının günlük hayatından sahneler bu kabartmalarda sergileniyor. Tapınak bölgesinde yerel Kamboçya kostümleri giymiş bir grup turistlerle fotoğraf çekilmek için bekliyor.

İkinci durağımız Baphuon tapınağı oluyor. 11. yüzyılda inşa edilmiş ve Shiva’ya adanmış bu tapınağın restorasyonu çok kısa bir süre önce tamamlanmış. 20. yüzyılda büyük bir kısmı zarar görmüş olan tapınağın restorasyon çalışmaları ilk olarak 1960’larda Khmer Rouge tarafından engellenmiş. Bu alanda çalışan arkeologların araştırmaları ve kayıtları rejim tarafından yok edilmiş. 1995 yılında Fransız arkeologlar tarafından çalışmalara tekrar başlanmış ve 2011 yılında tapınak ziyaretçilere açılmış. Bu tapınağın en ilginç yanlarından bir tanesi (biz en başta farkına varamadık, bir başka yabancı bize göstermese farkına varamadan ayrılmış olacaktık) tapınağın batı tarafında, ikinci katın duvarında 60 metrelik bir uzanan Buddha yer alıyor. Taşlardan parça parça yapılmış bu Buddha en başta gözlerden kaçsa da, farkına varınca dünyanın en büyük yapbozunu da gözler önüne seriyor.

Buradan zamanında kralların kabul salonu olarak kullanılan Filler Terasını ve Cüzzamlı Kral Terası’nı ziyaret ediyoruz. Cüzzamlı Kral Terası’nda yedi metre yüksekliğinde bir terasta bir zamanlar cüzamlı bir kral olduğuna inanılan bir heykel yer alıyor; ama araştırmalar günümüzde bunun Yama yani ölüm Tanrısını temsil ettiğine, bu terasın da kraliyet ailesinin yakılmasında kullanıldığına inanıyor.

Terasları dolanırken şans eseri bir Türk grubuna denk geliyoruz. Meğersem Türk bir turizm grubuymuş. Hepsi turizm firması yetkilileriymiş ve birkaç gezi dergisi yazarı ile beraber Güney Asya’yı geziyorlarmış bölgedeki ülkeleri pazarlamadan önce. Kamboçya’dan önce Vietnam’ı ziyaret ettiklerinden bahsediyorlar. Biz de Vietnam vizesi konusundaki maceralarımızı anlatınca bu konuda bize yardımcı olabileceklerini söylüyorlar. Hemen iletişim bilgileri değişiliyor. Daha bir saat önce kendi aramızda bu konuda ne kadar şanssız olduğumuzdan bahsederken böyle bir grupla karşılaşmamız mucize gibi. Üstelik Angkor Wat’da. Haberleşeceğimizi söyleyip ayrılıyoruz.

Bölgedeki son durağımız Ta Prohm oluyor. Ta Prohm bölgenin en popüler tapınaklarından bir tanesi. Tapınak duvarlarını ve kalıntılarını sarmalayan devasa köklü ağaçlar burada yer alıyor. Her bir kökleri neredeyse benim boyumda olan bu ağaçlar bir yandan da tapınağın koruyuculuğunu üstleniyor.

Angkor bölgesinde ziyaret ettiğimiz son tapınak ise şehrin yaklaşık yirmi kilometre uzağında yer alan Banteay Srei tapınağı oluyor. Yirmi kilometrelik yol boyunca, yol kenarına dizilmiş yerden yükseğe yapılmış ahşap evleri görüyoruz. Ahşap evlerin giriş katlarına asılan hamaklarda uyuyan insan manzaları dikkatimizi çekiyor. Banteay Srei’ye vardığımızda ise açız, yorgunuz ve çok terlemişiz. Ben o şaşkınlıkla girdiğim tuvalette telefonumu unutuyorum. Tam tapınağa girmek üzereyken durumu fark edip geri dönüyoruz. Ben tapınak girişinden tuvalete kadar olan yolda kendime küfretmekten ileri gidemiyorum; çünkü sürekli aynı hatayı tekrarlıyorum. Ne zaman kendimi kaybetmeden yolculuk yapabileceğimi de içten içe merak ediyorum. Tuvalete vardığımızda derin bir oh çekiyorum, telefonu görevliler bulmuşlar! Telefonu bir daha gözümün önünden ayırmamak adına boynuma bağlıyorum ve tekrardan tapınağa geri dönüyoruz. Shiva’ya adanmış bu pembe – turuncu tapınak bölgedeki en güzel taş işlemelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu ince işlemelerin bir erkek tarafından değil de kadın eliyle yapıldığına inanıldığı için tapınağa Kadınlar Tapınağı da deniyor. Bu tapınağın bir özelliği de bir Kral tarafından değil de Brahman tarafından yaptırılmış olması.

Şehre geri dönüş yolunda, yol üzerinde bulunan Kamboçya Mayın Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Burası bütün yolculuk boyunca bizi en çok etkileyen yerlerden bir tanesi oluyor. Yavaşça duvarlarda yer alan bilgileri posterleri, organizasyon tarafından sahiplenilen çocukların hikayelerini okuyoruz. Tek bir adamın, Aki-Ra’nın bireysel mayın temizleme çabalarının ne kadar çok şeyi etkileyebildiğine ve değiştirebildiğine tanık oluyoruz. Çıktığımızda bir süre kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Dönüş yolunda yağmur bizi karşılıyor. Bir saate yakın yol sonunda otelimizin bulunduğu bölgeye varıyoruz. Tuktuk sürücümüz gün boyunca bizi çok güzel gezdirmiş, çok güzel kollamış. Bizi otele bıraktığında herkes ücretin üzerine bahşiş vermek istiyor da normalde vereceğimizden 3-4 dolar daha fazla veriyoruz. İşin komik tarafı, bir gün önce saatlerce ücreti düşürmeye çalışıp pazarlık yaptıktan sonra bizim bu ücreti fazlasıyla ödememiz.

Odalara gidince önce duşumuzu alıyoruz. Açık ara farkla ben bugünü yola çıktığımdan beri en çok terlediğim gün olarak ilan ediyorum. Sonrasında da bir şeyler yemek için dışarı çıkıyoruz. Bölgedeki yerel restoranlardan birine girip mango salatası yiyorum ben. Yemek sonrasında bölgenin şık ve batı tarzı cafe’lerinden bir tanesinde tatlılarımızı ve buzlu içeceklerimizi mideye indiriyoruz. Günün yorgunluğunu ise masaj yaptırarak atmaya karar veriyoruz. Bir önceki geceden gördüğümüz gece pazarı yakınlarında yer alan masajcılardan birine giriyoruz. Küçücük klimasız bir odada üçümüzü yan yana yatırıyorlar. Sonrasında da yarım saatlik işkencemiz başlıyor. Herkes halinden o kadar memnuniyetsiz ki, sinirlerimiz bozuluyor. Gülmeden edemiyoruz. Biz yattığımız yerden kahkahalar atarken, bize masaj yapanlar da kendilerini tutamıyor. Masaj son derece kötü, bana masaj yapan teyzenin tırnaklarını vücudumun her bölgesinde hissediyorum. Yarım saat sonrasında gevşemeyi bırakın daha da gerilmiş durumdayım; ama kahkahalarımız hala odanın içerisinde yankılanıyor.

Masajdan çıkınca günün yorgunluğu bir anda üzerimize siniyor, ertesi gün yine ve yeniden çok erken kalkmak üzere erkenden yataklara dönüyoruz.

30 Nisan 2013, Salı.

DSC07904

Angkor Ulusal Müzesi.

DSC07899

DSC07896

DSC07890

DSC07888

Angkor Ulusal Müzesi’nden manzaralar.

DSC07905

Kraliyet bahçeleri.

DSC07909

DSC07912

Siem Reap sokakları.

DSC07939

DSC07957

Siem Reap’da gece kurulan pazar büyük ilgi görüyor.

DSC07952

Pazar tezgahları arasında denk düştüğümüz cimcime.

DSC07936

DSC07930

Siem Reap barlar sokağı.

DSC07934

Barlar sokağında yer alan yabancılar arasında çok popüler olan Angkor What? isimli mekan.

DSC07928

Siem Reap’ta masaj çok yaygın, özellikle “fish spa” olarak bilinen balık masajları her köşe başında yer alıyor.

Sabah saatin alarmı çalmadan uyanıyorum. Neden bilmiyorum; ama hala her yolculuk öncesi küçük bir çocuk gibiyim. Neredeyse beş aydır yolda olmam bile bu durumu değiştirmiyor. Hala başka bir ülkeye, başka bir şehre gideceksem ve sabahında erken uyanacaksam mutlaka uykum bölünüyor. Uyanıp uyanıp sürekli saatimi kontrol ediyorum, alarmdan önce. Saatin alarmı ben uyanıkken çalınca, bir gün önceden hazırladığım eşyalarımı alıp sessizce odadan çıkıyorum. Otelden çıkışımı yapıyorum. İşin güzel tarafı saat neredeyse sabaha karşı altı olmasına rağmen hava aydınlanmış, günler uzamış ilk yola çıktığımdan beri. Kışın kısa günleri beni çoktan geride bırakmış. Otelden çıkıp yavaş yavaş Khaosan Yolu’na doğru yürüyorum. Yol üzerinde geçtiğim bazı dükkanlarda ve evlerde gün çoktan başlamış.

Khaosan Yolu’nda buluşmaya söz verdiğimiz KFC’nin önüne yerleşiyorum, sırt çantamı koyup üzerine oturuyorum. Bir önceki gecenin izleri yol üzerinde hala kendisini belli ediyor. Neredeyse yirmi dört saat açık bazı mekanlarda hala içmeye devam eden, alkolün etkisiyle yollarda zigzaglar çizerek yürüyen ya da yemek büfelerinden aldıkları yiyecekler ile üzerlerindeki alkolün etkisini atmaya çalışan batılılar mevcut. Bazıları ise bir önceki geceyi beraber geçirdikleri kadınlara ya da kadınerkeklere veda etme derdinde. Bir de üstüne caddede gece otobüsleri ile bölgeye yeni gelmiş sırt çantalılar dolaşıyor.

KFC önünde bir on dakika kadar bekliyorum, sonrasında Emre ve Cihan uzaktan gözüküyorlar. İnternette okuduğumuz tüm uyarılara rağmen sadece 250 bahta aldığımız Kamboçya bileti bizi biraz endişelendirse de beraber olduktan sonra her sorunu atlatacağımızı düşünüyoruz. Düşünsenize havaalanından şehir merkezine taksi ile gelmek 400 baht tutarken, biz 250 bahta komşu ülkeye yolculuk ediyoruz! Her geçen minivana bizim aracımızmış gibi ümitlenerek bakıyoruz. Aracın saat yedide gelmesi gerekiyor; ama en ufak bir gecikme bile bizi endişelendirecek durumda. İşin olumsuz yanı, bugün Cihan’ın Tayland vizesinin son günü. Yani ülkeden mutlaka çıkış yapması gerekiyor. Bütün endişelerimize ve soru işaretlerimize rağmen minivan on dakika rötarla geliyor. Minivanda bizden başka kalabalık bir İngiliz grup var ve ne yazık ki en rahat koltukların hepsini kapmışlar. Bize de en arkanın ortasındaki sıkışık koltuklar kalmış. Rahatsız yolculuğumuz beş saate yakın sürüyor. Arada benzin almak için iki kere mola veriyoruz. Her benzin alınışında topluca araçtan çıkıyoruz güvenlik nedenleriyle. Araç içerisinde de benzin alınırken aracın yakınında bulunmamamız gerektiğini belirten bir uyarı yer alıyor.

Sonunda sınıra geldiğimize bizi dolandırmak isteyen bütün komisyonculara önceden hazırlıklıyız. Bunun ilk adımının da vize konusunda olacağını biliyoruz; ama biz vizelerimizi çoktan aldığımızı ve bu konuda herhangi bir yardıma ihtiyacımız olmadığını belirtip sınırı kendimiz geçeceğimizi söylüyoruz. Farklı bir araç bizi vize formları ile uğraşan gruptan ayırıp sınıra kadar götürüyor. İlk olarak Tayland sınırından çıkışımızı yapıyoruz. Her şey çok kolay işliyor, sadece sıra beklememiz gerekiyor. Sonrasında ara bölgeden ilerleyerek Kamboçya sınırına gidiyoruz. Buradan da ülkeye girişimizi sorunsuz olarak alıyoruz. Bütün sınır işlemleri bir saatimiz alıyor. Kamboçya’nın Polpet şehrine adımımızı attığımızda araçtan indiğimizde bizi karşılayan görevli bizi bir araca bindirip turist otobüs terminaline götürüyor. Kitaptan okuduğumuza göre bu da dolandırmanın bir parçası; ama hükümet de durumun farkında olduğu için çok fazla alternatifiniz kalmıyor. Daha önce ödediğimiz 250 baht ücretine dahil olan, bizi sınırdan Siem Reap şehrine götürecek otobüsün 15:30’da kalkacağını söylüyorlar. Bizim hala üç saatimiz var. Alternatifimiz ise bir taksi kiralamak. Taksi kiralamamız durumunda iki saat sürecek yol bize kişi başı sadece 10 dolara mal oluyor. Zaman ve rahatlık hesaplarını yapıp taksi kiralamayı kabul ediyoruz. Bu arada istasyon içerisinde yer alan döviz bürosunda kurlar normalin neredeyse yarısı.

Öğlen üç gibi Siem Reap’a varıyoruz. Yine her şey zincirleme işliyor. Taksinin bizi indirdiği alakasız yerde bir tuktuk sürücüsü bizi ücretsiz şehir merkezine götüreceğini söylüyor. Şartı da yarın tuktuk kiralamak istediğimizde onun aracını kiralamamız. Gittiğimiz otellerde odalar dolu olunca, yine tuktuk şoförünün bize önerdiği başka bir otele bakıyoruz. Muhtemelen otelden komisyonunu alacak olsa da tuktuk sürücüsünün bize önerdiği otelin geniş odası üç kişilik, klimalı ve rahat. Ücreti ise kişi başına altı dolar. Ertesi gün için fiyat konusunda sıkı bir pazarlık sonrasında gün doğumunu da içerecek şekilde tüm gün tuktuk’u yine kişi başı altı dolara kiralamayı kabul ediyoruz. Otele yerleşip biraz soluklandıktan sonra şehri görmek için kendimizi dışarı atıyoruz.

Şehrin düz, görece sakin, iki tarafı ağaçlarla kaplı yollarından ilerleyerek Stung Siem Reap nehrine paralel olan bir yoldan yürüyoruz. Kraliyet konutunu ve kraliyet bahçelerini geçip Angkor Ulusal Müzesi’ne varıyoruz. Bir sonraki gün ziyaret edeceğimiz Angkor Wat için bir giriş oluyor bu müze bizim için. Angkor bölgesinde yer alan farklı tapınakları tarihi, dini ve kültürel boyutu ile açıklıyor bize. Aynı zamanda tapınaklarda yer alan kabartmalar, heykeller hakkında ve kabartmalarda yer alan dini hikayeler hakkında da bilgi veriyor. Bir buçuk saat müzeyi gezdikten sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Sabahtan beri hiçbir şey yememişiz, o kadar açız ki. Direk bölgenin yerel yemeklerinden tatmak için Angkor Palm Restoran’a gidiyoruz. Buzlu mango içeceğine ek olarak farklı Khmer yemeklerini tadabileceğimiz karışık bir tabak söylüyoruz. Tabak içerisinde taze rulo börek, tütsülenmiş balıklı mango salatası, balla hazırlanmış domuz kaburgası, Khmer yemeklerinin en meşhuru amok isimli taze balık, yeşil köri ile hazırlanmış tavuk, su ıspanağı ile hazırlanmış cha ta kuong ve yağsız pilav yer alıyor. Karnımızı çok doyurmasa da en azından yerel yemeklerin hepsini tek bir seferde tatma fırsatı buluyoruz.

Yemek sonrasında şehrin kalabalık ve son derece uluslararası olan Pub Street’ini yani barlar sokağını ve birbiri ardına sıralanmış gece pazarlarını dolanıyoruz. Bu ülkede her yerde dolar geçiyor ve neredeyse her şey bir dolar. Masaj yaptırmak bir dolar, içecekler bir dolar, sokak yemekleri bir dolar, tişörtler bir dolar… her şey son derece ucuz. Sokaklar, pazarlarda, yol kenarlarında, her yerde masaj yapmak için bekleyen insanları görüyoruz. Biz de pazarları dolandıktan sonra ayak masajı yaptırmaya karar veriyoruz ve pazarlardan birinin içerisinde yer alan görece sakin bir yere oturuyoruz. Yarım saat kadar süren ayak masajı yorulmuş ayaklarımıza çok iyi geliyor. Zaten sürekli gülüyoruz. Her şeye gülüyoruz. İşte Türkçe muhabbet etmeyi bu yüzden özlemişim. En basit şeylerde bile kendi dilinde gülecek bir şeyler bulmak en güzeli.

Masaj sonrasında yol üzerinde gördüğümüz iki tane turizm firmasına girip Vietnam vizeleri konusunda bilgi almayı deniyoruz. Her girdiğimiz firma en başta bize vize verebileceğini söylüyor, biz emin olup olmadıklarını sorguluyoruz. Sonrasında telefon ile bir yerler aranıyor, karşı taraf Türk olduğumuzu duyunca Türklere vize veremeyeceklerini belirtiyorlar. Türkiye bu konuda kara listedeymiş. Zamanında turist vizesi ile ülkeye girip iş kuran insanlar yüzünden artık Türklere kolay vize verilmiyormuş. Vietnam planlarımızı bir başka bahara erteliyoruz.

Barlar sokağına tekrar dönüp ilk seferinde önünden geçtiğimiz ve ilgimizi çeken Angkor What isimli mekana oturuyoruz. Her içki, her kokteyl bir iki dolar sadece. Burada İngiliz bir kadın ve Hint bir adamla aynı masaya düşüyoruz. Beraber on senedir Goa’da yaşıyorlarmış ve bir konukevi işletiyorlarmış. Kadınla biraz muhabbet ediyoruz. Hintli adamı Goa’dan çıkmaya her seferinde çok zor ikna ettiğinden dert yanıyor bana. Biraz muhabbet sonrası onlar masadan kalkıyor, biz sohbete devam ediyoruz. Artık yavaş yavaş yorulma belirtileri kendisini göstermeye başlamışken de otelin yolunu tutuyoruz. Soğuk duş ve sıcak uyku uzun bir günü bitirmek için her zaman ideal ikili oluyor.

Bangkok, Tayland.

Standard

29 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC07800

Lumphini Park’taki Kral Rama IV heykeli.

DSC07844

DSC07824

DSC07840

DSC07832

Wat Saket, Altın Dağ’dan manzaralar.

DSC07852

Phrakan Kalesi.

DSC07867

DSC07869

DSC07870

Demir kale olarak anılan Wat Ratchanadda.

Çinli oda arkadaşlarım sağ olsun yine sabahın köründe alarmım çalmadan uyanıyorum. Fırsattan istifade ben de vize işlerimi halletmek için odadan erken çıkmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Khaosan Yolu’nun oradan yine 15 numaralı otobüse biniyorum. Tapınaklar ve kalabalık yollar arasından zigzaglar çizerek ilerliyoruz. Lumphini Park’a geldiğimizde otobüsten iniyorum. Park içerisinde yer alan Kral Rama IV’nin heykeline göz attıktan sonra buradan geçen ve büyükelçiliklerin bulunduğu bölgeye giden metro hattına biniyorum. Metro hattı ile Thailand Congress Center durağına kadar ilerliyorum. Vize başvurusu yapmayı planladığım Laos ve Kamboçya Büyükelçilikleri haritada bu bölgeye çok yakın gözüküyor. Birkaç kere yolumu kaybettikten sonra sora sora doğru yolu buluyorum; ama meğersem haritada yakın gözüken mesafeler en az 5-6 kilometre tutuyormuş. Ben de nasıl olsa bir kere yürümeye başladım diye taksiyle binmek istemiyorum. Büyükelçilikleri bulana kadar bir saatten fazla yürüyorum güneş altında. Sonunda büyükelçilikleri görünce derin bir oh çekiyorum.

Kamboçya vizesinin daha kısa sürede çıktığını bildiğim için önce Kamboçya Büyükelçiliği’ne gidiyorum. 1000 baht karşılığında gerekli formu doldurup bir adet fotoğraf verip vizemi iki üç dakika içerisinde alıyorum. Burada şaşkın bir Hintli grup da sürekli bana sorular soruyor. Her seferinde benim yazdıklarıma nereye gideceğimi sorguluyor. Buradan on metre ilerisinde yer alan Laos Büyükelçiliği’ne geçiyorum. Öğlen arası öncesinde bu işi halletmek istediğim için hızlı olmaya çalışıyorum. Hemen formu alıp masaya oturup doldururken yan masadan Türkçe kelimeler tanıdık misafirler olarak kulağıma geliyorlar. Kafamı kaldırıyorum, iki genç. “Türk müsünüz?” “Evet! Sen de mi? Yok artık!” Emre ve Cihan ile tanışıyorum. Ben formu doldurmaya çalışırken biraz muhabbet ediyoruz, sonrasında öğlen arasına takılmamak için onlar Kamboçya Büyükelçiği’ne koşturuyor; ben de kendi işlemlerimi tamamlıyorum. Vizeyi saat birde yani bir buçuk saat sonra alabileceğimi söylüyor görevli. Ben de kapının önüne oturup kitap okumaya başlıyorum. Bir süre sonra Emre ve Cihan geri dönüyor. Türkçe konuşmayı o kadar özlemişim ki. Onlar ne yaptıklarından, ne ettiklerinden bahsediyor. Ben de kendi maceramı anlatıyorum. Bir buçuk saat su gibi akıp gidiyor. Arada İsviçreli bir kız yanımıza gelip ben de sizinle bekleyebilir miyim diyor, yanımıza oturuyor; ama bu bile bizi Türkçe konuşmaktan vazgeçiremiyor.

Emre ve Cihan da ODTÜ’de işletme okuyor. Okulu bir sene dondurup çalışma ve tatil vizesi ile Avustralya’ya gidiyorlar, burada bir süre çalıştıktan sonra şimdi de biriktirdikleri para ile Güney Asya’yı geziyorlarmış. O kadar uzun süredir Türklerle hiç karşılaşmayıp Laos Büyükelçiliği’nde iki tanesine denk düşmek! Aslında anlaşılabilir bir şey; çünkü Laos kapıda herkese vize verirken sadece Türklere vermiyor.

Ben vizemi aldıktan sonra hep beraber Khaosan Yolu’na gidiyoruz. Bir restorana oturup karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında Güney Asya’daki planlardan biraz bahsediyoruz. Cihan’ın Tayland vizesi bir sonraki gün biteceği için Tayland’dan çıkış yapması gerekiyor. Bu nedenle de ertesi gün Kamboçya’ya gitmeyi düşünüyorlar. Biraz konuştuktan sonra benim de aklımı çeliyorlar da ben de planlarımı komple değiştirip ertesi gün onlarla beraber Kamboçya’ya doğru ilerlemeye karar veriyorum. Khaosan Yolu üzerinden ucuz bilet satan gişelerden bir tanesinden, kitapta ve internette yazan bütün uyarılara rağmen, 250 bahta bir bilet alıyoruz. Biraz bölgede dolanıp tezgahlara göz attıktan sonra ertesi gün buluşmak üzere ayrılıyoruz. Onlar aşı olmaya hastane yolunu tutuyorlar, ben de görmediğim tapınakları görmek için yola koyuluyorum.

Yine 15 numaralı otobüse binip ziyaret etmek istediğim tapınakların bulunduğu bölgede iniyorum. İlk olarak altın dağ olarak da anılan Wat Saket’e doğru ilerliyorum. Ayutthaya döneminde inşa edilmiş bu altın tapınağa ulaşabilmek için etrafını dolanan beyaz merdivenleri çıkmak gerekiyor. Etrafta turuncu kıyafetleriyle koşuşturan küçük keşiş adayı öğrenciler dolanıyor. O kadar sevimliler ki ben de peşlerinden fotoğraf çekebilmek için koşturuyorum. Tapınağın tepesinden Bangkok’un manzarası göz alabildiğince uzanıyor. Burada biraz vakit geçirdikten sonra önce Phrakan Kalesi’ne uğrayıp demir kale olarak da bilinen Wat Ratchanadda’ya geçiyorum. Bu gördüğüm iki tapınak bir önceki gün gördüğüm Budist tapınaklarından çok farklı bir mimari sergiliyor. O yüzden de çok ilgimi çekiyorlar.

Tapınakları dolandıktan sonra artık hava kararmışken Khaosan Yolu’na tekrar dönüp karnımı doyuruyorum. Bu ülkede yemekler o kadar güzel ki, yedikçe yiyesim geliyor. Yemek sonrasında otelimin yolunu tutuyorum, yarın çok erken başlayan uzun bir gün olacak.

28 Nisan 2013, Pazar.

DSC07782

DSC07784

Siam Paragon’dan alışveriş manzaraları.

DSC07786

Siam bölgesinde yer alan meşhur MBK alışveriş merkezi.

DSC07790

DSC07795

Chatuchak Pazarı’nın dar koridorlarından bir tanesi.

Sabah Emir’le mesajlaştıktan sonra Bangkok’un farklı bir yüzünü görmek üzere Siam bölgesindeki alışveriş merkezlerinde buluşmaya karar veriyoruz. Ben otelimden aldığım tarifler doğrultusunda buraya otobüs ile gitmeye karar veriyorum. Khaosan Yolu üzerinden günlük buzlu mangolu içeceğimi aldıktan sonra 15 numaralı otobüse biniyorum. Normalde 7 baht olan otobüs ücretini, otobüste yer alan bir görevli topluyor; ama görevli yoksa kimse otobüs ücretini ödemiyor. Benim şansıma da otobüste görevli yok ve alışveriş merkezleri ile meşhur Siam bölgesine kadar ücretsiz olarak gidiyorum. Bir yandan da elimde tuttuğum harita üzerinden otobüsün nerelerden geçtiğini takip etmeye çalışıyorum. Rana 1 yoluna geldiğimde otobüsten iniyorum.

Yan yana dizilmiş sayısız devasa alışveriş merkezi bulunuyor burada. Siam Discovery, Siam Center, Siam Paragon, Central World bunlardan sadece birkaçı. Biz de Emir’le Siam Paragon’da buluşuyoruz. Girdiğim bu devasa alışveriş merkezi ağzımı açık bırakmaya yetiyor. Bir süre mağazaları dolanıyoruz, kitapçılara bakıyoruz. Yemek katındaki her türlü yiyeceği teker teker izleyerek gözlerimizi doyuruyoruz. Sonrasında yine aynı bölgede yer alan MBK isimli, ucuzluğuyla ün salmış, her şeyin bulunduğu devasa alışveriş merkezine gidiyoruz. Bir noktadan sonra üzerime üzerime gelen kalabalıklar beni fazlasıyla yoruyor ve kendimizi dışarı atıyoruz. Bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Sonunda yine alışveriş merkezlerinden birisinin içerisinde yer alan bir biftek restoranına oturup bifteklerimizi söylüyoruz. Emir beni adalara gitmeye ikna etmeye çalışıyor, benimse planımda kuzeye doğru ilerleyip Laos ve Kamboçya’ya geçmek var. Biraz muhabbetten sonra ayrılıyoruz.

Hava daha kararmadığı için ben de şansımı Tayland’ın en büyük pazarı, dünyanın da en büyük hafta sonu pazarı olarak bilinen Bangkok’un kuzeyinde yer alan Chatuchak Haftasonu Pazarı’na giderek değerlendirmeye karar veriyorum. Skytrain isimli metro hattı ile kolayca ulaşılabilen bu pazarın bulunduğu bölgeye vardığımda ellerinde poşetler, akın akın insan kalabalığı ile karşılaşıyorum. Bu devasa Pazar birbiri içine girmiş beş binden fazla tezgahtan oluşuyor. Kıyafetler, ayakkabılar, ev eşyaları, takılar, el işlemeleri birbiri ardına dizilmiş tezgahları süslüyor. Ben de bu tezgah labirentlerinde kendimi kaybediyorum. Günler aylar boyunca aynı kıyafetleri giymenin de etkisiyle birkaç parça yeni kıyafet almak iyi hissettiriyor. Artık yürümekten ayaklarıma kara sular inmişken otelime geri dönmeye karar veriyorum. Hava çoktan kararmış. Otelde güzel bir duş sonrası odadakilerle muhabbet geceye kadar devam ediyor.

27 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC07616

Wat Chana Songkhram’da keşişler adayları için yemek zamanı.

DSC07625

DSC07630

DSC07640

DSC07647

Wat Intrarawihan.

DSC07663

Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu bölgeyi beyaz bir duvar kapatıyor.

DSC07675

DSC07671

Saray bölgesi içerisinde yer alan duvar işlemeleri.

DSC07673

DSC07679

DSC07680

DSC07684

DSC07687

DSC07689

DSC07695

DSC07696

DSC07713

DSC07714

DSC07729

Kraliyet sarayından detaylar.

DSC07749

Wat Pho’da masaj zamanı.

DSC07752

DSC07753

DSC07764

DSC07765

Wat Pho’dan manzaralar.

DSC07761

Wat Poh içerisinde yer alan yatan Buddha.

DSC07768

DSC07772

Khaosan Yolu’nun gecesi.

Bangkok’ta ilk günüm. Hep merak etmiştim herkesin iyi kötü mutlaka bir fikri olduğu bu ülkenin başkentini. Karmaşasını, kalabalıklarını, öve öve bitiremedikleri yemeklerini, güler yüzlü insanlarını… Sabah erkenden otelimden çıkıyorum. Otelim meşhur Khaosan Yolu’na on beş dakikalık yürüme mesafesinde sessiz ve sakin, yerellerin yaşadığı bir sokakta yer alıyor. Yolda yürürken sokakta oynayan çocuklar, dükkanlarının içinde uyuklayan satıcılar, yol kenarında muhabbet eden teyzeler karşılıyor beni. Şimdiden beklediğimden farklı bir ortam beni selamlayan. Her ziyaret ettiğim ülkenin ilk gününde olduğu gibi bir şaşkınlık üzerimde etkisini sürdürüyor; ne yapacağımı, şehri nereden gezmeye başlayacağımı henüz tam olarak kestiremiyorum. Hele bir sokaklara atayım da kendimi, nasıl olsa sokaklar beni bir yerlere ulaştırır diyorum.

Khaosan Yolu’na vardığımda havanın sıcağı ve nemi günün erken saatleri olmasına rağmen tüm etkisi ile kendisini hissettiriyor. Yol kenarından buzlu mangolu bir içecek alıyorum, taze mango tadı içtikten sonra bile hala damağımda kalıyor. Gece hayatı ile meşhur bu yolu ve bu yolu paralel şekilde geçen diğer yolları bir aşağı bir yukarı tekrar tekrar yürüyorum. Yol kenarına dizilmiş tezgahlarda herkesin üzerinde görebileceğiniz renkli askılı tişörtler, şalvarlar, şortlar, elbiseler, mayolar, deri çantalar, takılar, sandaletler satılıyor. Bir paralelde yer alan sokakta ise çeşit çeşit sokak yemeği tezgahı, dumanları ile sokağı dolduruyor. Bu mahallenin havasını bol bol içime çektikten sonra anayol üzerinde yer alan Wat Chana Songkhram’ı ziyaret ediyorum, Wat Taycada tapınak anlamına geliyor. Tapınak içerisinde turuncu kıyafetleri ile keşişler dolanıyor. Tapınaktan çıktıktan sonra aynı bölgede yer alan Ulusal Müze, Ulusal Tiyatro, Ulusal Sanat Müzesi’ne doğru yola koyuluyorum. Amacım müzelere girmek olmasa da en azından binalarını merak ediyorum. İlk günümü müzelerde kapalı olarak geçirmek istemiyorum. Elimdeki haritadan nerede olduğumu kestirmeye çalışırken Ulusal Sanat Müzesi’nin önünde bekleyen bir adam benimle muhabbete başlıyor. Güzel Sanatlar Okulu’nda hocalık yapıyormuş. Nerden geldiğimi, neler yaptığımı soruyor, anlatıyorum. O da sonrasında başlıyor bana Bangkok ve Tayland hakkında ipuçları vermeye. Nerelere gezmem gerektiğinden girip, beyaz plakalı tuktuk’ları tercih etmem gerektiğinden çıkıyor. En sonunda da yoldan çevirdiği bir tuktuk’la anlaşıp sadece 40 baht karşılığında yarım gün boyunca tuktuk’ı benim için kiralıyor. Böylece benim rotam da az çok belli olmuş oluyor.

Tuktuk şoförüm çok genç ve epey yakışıklı bir Tay çocuk. Çok İngilizce konuşamıyor; ama resim öğretmeninin kendisine gösterdiği rotadan da şaşmıyor. İlk olarak Wat Intrarawihan isimli tapınağa gidiyoruz. Bu tapınakta 32 metre uzunluğunda, 10 metre genişliğinde altın ayakta duran bir Buddha yer alıyor. Tamamlanması altmış yıl sürmüş bu devasa Buddha tepeden tüm görkemini gösteriyor. Buradan hemen yakınlarda yer alan Wat Mongkut’u ziyaret ediyorum. Tapınaklar arasında dolanırken yabancı birisi bir soru soruyor da konuşmaya başlıyoruz. Belçikalı Michelle, yıllar önce Tayland’a taşınmış, Pukhet’te dalış hocalığı yapıyormuş. Bangkok’ta masaj okuluyla meşhur Wat Po’da masaj yaptırmak istediğinden bahsediyor. Konu konuyu açıyor. Laos’un leziz fırınlarından, Tayland’ın kuzeyinde yer alan kabilelere kadar. Bugün şansıma herhalde, her rastlaştığım insan bana çok değerli bilgiler veriyor yolculuğum hakkında. Michelle ile bir yarım saat kadar sohbet ediyoruz. Ben artık tuktuk şoförümü daha fazla bekletmek istemediğimden yarım saat sonunda doyamadığım muhabbete son verip bir sonraki durağıma doğru yola çıkıyorum. Wat Benchamabophit aynı zamanda “Marble Temple” yani mermer tapınak olarak da anılıyor. Yüksek turuncu çatılarının beyaz mermer ile zıtlık oluşturduğu bu tapınak, Bangkok’un en güzel tapınaklarından birisi olarak biliniyor. Buradan sonra Grand Palace ve Wat Phra Kaew’in yolunu tutuyoruz. Tuktuk şoförüm beni kraliyet sarayına yakın bir yerde bırakıyor da nasıl oluyorsa ben ara sokaklar arasında yine yeniden kayboluyorum. Bu sırada önüme gelen tapınakları da sıra sıra ziyaret etmeyi ihmal etmiyorum. En sonunda nerede olduğum konusunda en ufak bir fikrim olmadığının farkına varınca, tapınaklardan birinde görevli olan başka bir genç çocuktan yardım istiyorum. Bu çocuk önce bana yolu tarif etmeye çalışıyor; ama tarifin biraz karışık olduğunu o da anlayınca benimle kraliyet sarayına kadar yürüme nezaketini gösteriyor.

Kraliyet Sarayı, 1782 Siam Kralları döneminden 1925’e kadar kraliyet ailesine ev sahipliği yapıyor. 218400 metre karelik bir alana yayılmış bu saray bölgesi dört beyaz duvar ile çevrili bulunuyor ve birbirinden farklı birçok yapıdan meydana geliyor. Büyük bir bölümü turistlerin ziyaretine açık bulunan bu sarayın bir kısmı hala hükümet binaları olarak kullanılıyor. Altın renkli pagodalardan, detaylı işçilikleri ile hayran bırakan rengarenk duvarları ve turuncu yeşil işlemeli çatıları olan tapınak binalarına, ince işlemeli duvar resimlerinden, rengarenk boyanmış seramiklerle kaplı yapılara kadar saatlerce güneş altında saray alanını geziyorum. Wat Phra Kaew adı verilen, zümrüt yeşili Buddha’nın bulunduğu tapınak da saray sınırları içerisinde yer alıyor. Bu tapınak Tayland’daki en kutsal Budist tapınağı olarak anılıyor. Tapınak içerisinde yer alan 66 cm boyundaki Buddha tek bir yeşim taşından kazınmış.

Wat Phra Kaew’den sonraki durağım yine aynı bölgede bulunan Wat Pho oluyor. Bu tapınak, gündüz Michelle’in bana bahsettiği tapınak aynı zamanda. Yani geleneksel Thai masajının bu tapınakta doğduğu biliniyor ve halihazırda tapınak içerisinde Tayland’ın ilk halk üniversitesi olarak anılan geleneksel tıp ve masaj okulu yer alıyor. Wat Pho’ya girdiğimde tapınak alanında yer alan açık hava pazarı dikkatimi çekiyor. Yerel ürünler, yiyecekler, içecekler tapınak alanına kurulmuş tezgahlarda sergileniyor. İlk işim tapınağın ünlü uzanan altın Buddha’sını ziyaret etmek oluyor. 15 metre yüksekliğinde, 43 metre uzunluğunda olan bu Buddha’nın sedef işlemelerle dolu ayakları en ilgi çekici yanını oluşturuyor. Sonrasında da açık hava pazarını geziyorum. Şansıma tapınak alanında yer alan masaj okulu ücretsiz on beş yirmi dakikalık masaj hizmeti veriyor. Gün boyunca yürümekten ağrımış ayaklarıma ve vücuduma ilaç gibi gelen bu masajı, günün kapanışını mükemmel bir şekilde yapmama imkan sağlıyor. Açık havada yere serilmiş minderler üzerinde, bir yandan yanı başımda bulunan vantilatörün esintisinden iyice mayışıyorum.

Gün batımında otelimin olduğu bölgeye doğru bakanlık binaları arasında yürüyorum. Saat akşam altıyı gösterdiğinde bir anda önünden geçtiğim bakanlık binalarından birisinden Tayland milli marşı yükseliyor. Bölgedeki herkes saygı duruşunda beklemeye başlıyor, ben de kalabalığa uyuyorum. Dönüş yolunda bir şeyler atıştırıyorum ve hava kararmışken otelime geri dönüyorum. Bu sırada aynı akşam Bangkok’a varmış arkadaşım Emir’le mesajlaşıyoruz biraz. O da Suudi Arabistan’da çalışıyor ve tatili için Tayland’a gelmeyi tercih etmiş. Ben biraz otelde dinlendikten sonra gece yarısına doğru Khaosan Yolu’nda Emir’le buluşmak için otelden çıkıyorum. Khaosan Yolu’nun gecesi sabahından o kadar farklı ki. Her yerde akın akın alkol tüketen sarhoş gençler bulunuyor. Biz görece sessiz sakin bir yere oturuyoruz; ama gece boyunca oturduğumuz mekana sürekli sarhoş Avrupalılar geliyor. Birkaçı elindeki bira şişelerini düşürüp kırıyor, birkaçı ise kendisi düşme tehlikesi geçiriyor. Biraz tanıdık muhabbetten sonra ertesi gün buluşmak için sözleşip otellerimize geri dönüyoruz.

Filipinler.

Standard

Filipinler: Genel Bilgiler

Ben Filipinler’i çok sevdim. Her şeyden önce neden Filipinlilerin dünyanın en misafirperver halkı olarak seçildiğini her gittiğim kasabada ve şehirde tekrar tekrar anladım. Daha önce hiç bu kadar cana yakın, yardımsever, her şeye rağmen güler yüzlü ve dost canlısı insanların bulunduğu bir ülkede bulunmamıştım. Hiçbir ülkede bu kadar pozitif enerji ile dolmamıştım. Daha önce bulunduğum hiçbir ülkede dünya güzeli yerel çocuklar sırf el sallayabilmek için çığlıklar atarak bana doğru koşmamıştı. Bir süredir gezdiğim diğer Asya ülkelerinde devam eden soğuk ve mesafeli insan ilişkilerinin tamamı burada kendisini sıcak samimiyete teslim etti. Her gittiğimiz şehirde, mahallede, sokakta, otelde, restoranda içtenlikle bizi karşılayan, selamlayan, el sallayan, muhabbet eden insanların her biri kocaman bir gülümseme bıraktı bizde.

Sadece insanları da değil üstelik; yaklaşık yedi binden fazla adadan oluşan Filipinler tropik bir cennet olmaktan çok daha fazlasını sundu. Okyanus altı zenginliğinin yer üstüne de yansıdığı rengarenk adaları ve şehirleri ile beklediğimden çok daha fazlası ile ayrıldım bu ülkeden. Güzel tarafı, yolculuğum boyunca yalnız da değildim. Manila’dan sonra ilk ziyaret ettiğim şehir olan Banaue’de tanıştığım Fransızlar Fabrice, Maelysse ve Julien yol boyunca bana eşlik ettiler.

Ülkenin nüfusunun çoğu çok iyi derecede ingilizce konuştuğu için yolculuk sırasında da herhangi bir problem yaşamadım. Beni bu ülke ile ilgili tek üzen şey, özellikle turistik olarak popüler olan bölgelerde sıkça rastladığımız yaşlı, göbekli, beyaz amcaların yanında gezdirdikleri genç Filipinli kızlar ve oğlanlar oldu. Bunun için de söylenebilecek çok fazla şey yok herhalde.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Cebu, Oslob’ta balina köpekbalıkları ile yüzerken.

DSC06788

Loboc’ta şehir merkezine inmek için nehri geçmeye çalışırken, Julien ile beraber.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bohol yerel otobüslerinde.

DSC06872

Bohol’da jeepney yolculukları, Fabrice.

IMG_5782

Pamilacan günleri.

DSC07240

Pamilacan’da Filipinli çocuklarla beraber.

DSC07391

Siquijor’da bizi gittiğimiz yere kadar bırakan kamyonetin arkasında.

IMG_7043

Siquijor’da son gecemiz.

IMG_7084

Boracay’da plajda gece pikniği.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Filipinler’i ziyaret etmenin belli bir dönemi yok. Yıl boyu aynı hava derecelerini koruyan Filipinler, yıl boyu turizme de açık; ama ülke içerisinde genelde turizmin yüksek olduğu dönem yabancı turistler için Ocak ve Mart ayı dönemi olurken, Filipinli turistler için yaz tatiline denk gelen Nisan ve Mayıs ayına tekabül ediyor. Ülkede Haziran ve Eylül ayı yağış dönemi olarak biliniyor; ama bu dönemde bile yağış almayan ziyaret edilebilecek bölgelerin sayısı oldukça fazla.

Benim Filipinler’de bulunduğum Nisan ayı boyunca her gittiğim adada hava hep otuz dereceden yüksekti. Birkaç yerde (Sagada ve Siquijor) kısa süreli yağmurlara denk gelsek de, hava bizi hiç hayal kırıklığına uğratmadı.

Vize

Filipinler için Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı yok. Girişte direk 21 günlük kalış izninizi temin edebiliyorsunuz; fakat Filipinler’e girebilmeniz için ülkeden çıkış biletinizi de bulundurmanız gerekiyor. Filipinler pasaport kontrolünde bunu sormasalar da, Filipinler’e gideceğiniz ülke havaalanından check-in yaparken çıkış biletinizi göstermezseniz işlemlerinize devam etmiyorlar. Ben bu nedenle Osaka’dayken Manila uçağına alınmadım; yeni bilet almam gerekti ve havaalanında bir gün geçirdim.

Eğer ülkede 21 günden daha fazla konaklamak istiyorsanız 3030 PHP karşılığında Göçmenlik bürolarında (BOI – Bureau of Immigration) kalış sürenizi 59 güne kadar uzatmanız mümkün. Göçmelik bürosunun merkez ofisi Manila’da yer alsa da, ülke çapında Baguio, Boracay, Cebu, Puerto Princesa gibi turistik yerlerde de bu ofisleri bulabilirsiniz.

Düzeltme: 2012 sonunda başlayan yeni uygulama kapsamında vize süresi 21 günden 30 güne çıkarılmıştır. Girişlerinizde 21 yerine, 30 günlük vize alabilirsiniz.

Rota

Filipinler içerisinde yolculuğuma Manila sonrasında ülkenin Luzon olarak anılan bölgesinin kuzeyinden başladım. Bu bölgede bulunan, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan, el yapımı pirinç tarlalarını ziyaret ettim. Luzon sonrasında Visayas bölgesinde yer alan Cebu, Bohol, Pamilacan, Siquijor ve Boracay adalarını ziyaret ettim. Filipinler’de kaldığım 19 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_philippines

09-10.04.2013, Manila
11.04.2013, Banaue, Botoc, Sagada
12.04.2013, Baguio, Manila
13.04.2013, Cebu
13-14.04.2013, Tagbilaran, Panglao, Balicasag
15-16.04.2013, Loboc, Carmen
17-19.04.2013, Baklayan, Pamilacan
19-22.04.2013, Siquijor
23-26.04.2013, Boracay
26.04.2013, Manila

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı ülkenin batısında yer alan Palawan’ı mutlaka ziyaret ederdim ve Cebu adasını keşfetmek için daha çok vakit harcardım.

Ulaşım

Filipinler, yedi binden fazla adadan oluştuğu için bir yerden bir yere ulaşım düşünüldüğü kadar kolay olmuyor. Özellikle Luzon’da büyük şehirler arası işleyen düzenli, konforlu ve klimalı otobüs seferleri bulunuyor. Ben, Manila’dan Banaue’ye gidebilmek için Ohayami otobüslerini kullandım; Baguio’dan Manila’ya dönebilmek içinse Victory Liner ile yolculuk ettim. Otobüsler son derece rahat olmasına rağmen, tam güç çalışan klimalar beni hasta olmanın eşiğine getirmeye yetti.

Adalar arasında uzun mesafe yolculuklar için genelde bütçelere uygun fiyatlar sunan Cebu Pacific Havayolları ve PAL Express’i tercih ettim. Biletleri son gün almama rağmen, fiyatlar çok abartı değildi; fakat Boracay’a uçuşlar sadece küçük pırpır uçaklarla gerçekleştirildiği için gidişte bagaj sınırlaması nedeniyle fazladan para ödemek zorunda kaldım.

Adalar arasında görece kısa mesafe yolculuklar içinse Oceanjet isimli firmanın feribotları ile yolculuk yaptım.

Şehirler içi yolculuk içinse üç tekerlekli Habal Habal ve tricycle’lar her yerde rastlayabileceğiniz ulaşım araçları. Klimalı taksileri kullanmaktansa (genelde taksimetre ile çalıştıkları için dolandırılma ihtimaliniz düşük) biz genelde tricyce’ları tercih ettik ve bavullarla bu araçlara sıkıştık. Bizdeki dolmuş görevini üstlenen Jeepney’ler ise uzun mesafelerde en çok kullandığımız, yerel halkla en çok iletişime geçtiğimiz vasıtalar oldular. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’dan kalan savaş jiplerinin modifiyesi ile kullanıma giren bu araçlar aynı zamanda bize farklı bir deneyim de sundular.

Konaklama

Filipinler’de genelde her bütçeye uygun, rahat ve temiz hosteller, oteller, misafirevleri mevcut. Üstelik her bölgede bunlara bolca rastlayabileceğiniz için konaklama arayışınız sırasında hiçbir problem yaşamıyorsunuz.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Friendly’s Guesthouse, Manila – 695 PHP
Residential Lodge, Sagada – 300 PHP
Alona Grove, Panglao – 800 PHP (iki kişi konakladık)
Nuts and Huts, Loboc – 800 PHP (iki kişi konakladık)
Junior and Mesiang Cottages, Pamilacan – 750 PHP (üç öğün yemek dahil)
Royal Cliff Hotel, Siquijor – 1000 PHP (üç kişi konakladık)
Hambilica Hotel, Siquijor – 700 PHP
Boracay – 600 PHP (ailenin kiraladığı bir odada konakladım)

DSC06571

Alona Grove, Panglao.

DSC06763

DSC06764

Nuts and Huts, Loboc.

IMG_3817

IMG_3820

Junior and Mesiang Cottages, Pamilacan.

DSC07353

Royal Cliff Hotel, Squijor.

IMG_5802

Hambilica Guesthouse, Squijor.

Yiyecek içecek

Filipinler yemeklerinde Çin ve İspanya’nın etkisini fazlasıyla görebiliyorsunuz. Soya sosu ve baharatların sıkça kullanıldığı yemekler çok fazla alternatif sunmasa da doyurucu ve leziz.

Filipinler’de en sık rastlayacağınız yemek adobo adı verilen yoğun bir sos ile hazırlanan tavuk, balık ya da domuz porsiyonları. Genelde yağsız pilav ile tüketilen bu yemek, Filipin mutfağının olmazsa olmazlarının başında geliyor. Pancit adı verilen kızartılmış beyaz ya da sarı noodle’lar et ya da sebzeler ile sunuluyor. Lumpia adı verilen rulo halindeki börekler her köşe başında bulabileceğiniz atıştırmalıklar olarak karşınıza çıkıyor.

Benim denemeye cesaret edemediğim ama bisikletli ya da yaya teyze ve amcaların sattığı balut adı verilen yarı gelişmiş ördek embriyosunu içeren haşlanmış yumurtalar ülke çapında çok tüketiliyor.

Ülke mutfağında en sevdiğim yiyecek ise halo halo olarak bilinen sütlü, buzlu ve dondurmalı tatlı oluyor.

Buko isimli tam olgunlaşmamış hindistancevizi suyu ve tatlandırılmış yerel limon (calamansi) suyu her yerde sıkça denk geleceğiniz büfelerde satılıyor.

Bütün bu yerel tadlara ek olarak birçok uluslararası mutfağın restoranlarını da çok kolaylıkla bulabiliyorsunuz.

IMG_5781

Asya kahvaltılarının olmazsa olmazı kızartılmış pirinç, pancake, tatlı patates, yumurta ve domuz sucukları.

IMG_5776

DSC07168

DSC07280

Taze deniz ürünleri ve sebzeler, rulo börekler ve pirinç pilavından oluşan ada yemeklerimiz mutlaka tatlı olarak taze mango ile noktalanıyor.

DSC07000

Mami adı verilen noodle çorbası.

IMG_5470

Calamansi olarak bilinen yerel küçük boy limonlu tavuk.

DSC07466

Tavuk adobo. (Üzerine soya sosu ve calamansi suyundan bir sos sıkılıyor.)

IMG_5642

Sebzeli pancit.

DSC06522

Sagada’nın meşhur Yoghurt Cafe’sinin leziz yoğurdu.

DSC06889

Aslında burada belli olmasa da buradaki çöreklerin içi mor; ube adlı mor tatlı patatesten hazırlanan bu ürünler son derece lezzetli.

IMG_5827

Siquijor’un yerel süt fabrikasının süt ürünleri: ube ve mangolu süt ve meybuzlar.