Siquijor, Filipinler.

Standard

22 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC07471

Caticlan – Boracay arası feribotumuz.

Sabah altıdaki feribotumuza yetişmek için beşte yola çıkıyoruz. Hava daha aydınlanmamış. Bir gün öncesinden ayarladığımız ve acaba gelir mi korkuları ile beklediğimiz tricycle otelimizin kapısında bizi bekliyor. Gece karanlığı içinde feribot iskelesine olan yolu gidiyoruz. Feribotumuz bu sefer tam zamanında kalkıyor. Altı buçuk saat süren feribot yolculuğunun çoğunu uyuyarak geçiriyorum. Yol boyunca arada tek gözümü açıp ne var ne yok, nerede durmuşuz diye kontrol ettikten sonra uykuya tekrar dalıyorum.

Öğlene doğru Cebu limanına varıyoruz. Havaalanına geçmeden önce hala biraz vaktimiz var. Ben daha önce Cebu merkezini Julien ile beraber gezdiğim için, gördüğüm yerleri Maelysse ve Fabrice’e göstermek üzere kolları sıvıyorum. Öğlen sıcağında bir saat kadar şehir merkezini tekrar gezdikten sonra, yol kenarında bulduğumuz restoranlardan birine girip karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında kapının önünden bir taksiye atlayıp havaalanının yolunu tutuyoruz.

Havaalanı maceramız ayrı bir dert; çünkü Boracay’a en yakın havaalanı Caticlan’da bulunuyor ve adanın güzelliğini korumak adına bu adaya sadece pırpır uçaklar gidiyor. Bu da uçuşta kilo kısıtlaması olarak bize dönüyor. Bizim bu uygulamadan haberimiz olmadığı için telaşla çantalarımızı birbirine sıkıştırmaya uğraşıyoruz. Toplamda on kilo bavul, beş kilo da el bagajı hakkımız var. Benim çantam hafif olduğu için sorun yaşamıyorum; ama Maelysse ve Fabrice direk panikliyorlar. Bütün bavullar açılıyor, eşyalar yeniden düzenleniyor.

Sonunda süreci sağ salim atlatıyoruz. Uçağımız da tam vaktinde kalkıyor. Caticlan’a varınca havaalanında turizm görevlileri üzerimize saldırıyor direk bize otel ayarlamak için. Biz de çok dolanmak istemediğimizden bu görevlilerden bir tanesi ile beraber Boracay’a geçmeye karar veriyoruz. Boracay’a giden yol her noktada para anlamına geliyor. Önce bir tricycle ile limana gidiyoruz (mesafe çok kısaymış, kimse bize söylemedi!). Limana varınca Boracay’ın en güneyinde yer alan Cagban’a feribot biletlerinin ücretlerine ek olarak liman vergisi ve çevre vergisi de ödüyoruz.

Cagban limanına varmamız on beş dakikamızı alıyor. Cagban’dan da ayrıca bir tricycle’a atlayıp sabit 100 peso ücret ile Boracay’ın kalbi olan White Beach yani Beyaz Plaj’a varıyoruz. Burada rehber kadının göstediği otel (daha çok bir ailenin evinin tek odası) benim çok hoşuma gidiyor, ücreti de uygun diye hemen yerleşiyorum. Maelysse ve Fabrice ise tercihlerini bölgedeki daha lüks bir otelden yana yapıyorlar.

Odalara yerleştikten sonra buluşup sahile iniyoruz. Şu ana kadar gördüğüm en güzel plajlardan biri karşımda duruyor. Günbatımını sahilde izliyoruz. Her renk yine karşımızda. Boracay, ziyaret ettiğimiz Filipinler’in diğer adalarına göre çok farklı. Son derece turistik ve gelişmiş. Bu bir anlamda hoşumuza giderken, bir yandan da bazı şeyleri sorgulamamıza neden oluyor.

Günbatımı sonrasında Boracay’ın yoğun turist kalabalığı arasına karışıp yemek yiyecek bir yerler aramaya koyuluyoruz. Yol üzerindeki ucuz restoranlardan birine girip karnımızı doyuruyoruz ve sonrasında kokteyllerimizi içmek üzere okyanus kenarında, beyaz kumlar üzerinde minderlerin yer aldığı bir bara geçiyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar bu mekanda muhabbet ediyoruz. Bir gece daha farklı bir adada sonlanıyor. Ada kültürüne adapte olmamız hiç de zor olmuyor.

21 Nisan 2013, Pazar.

DSC07400

Bu fayans kaplı kutucuklar aslında bölgenin mezarlığını oluşturuyor.

DSC07405

Siquijor’un bizi hayal kırıklığına uğratan plajları.

DSC07414

Tarihi Balate Ağacı.

DSC07423

Lugnason Şelaleleri.

Güne San Juan merkezinden scooter kiralayarak başlıyoruz. Adada kiralayabileceğimiz uygun scooter bulamayınca, çözümü planlarımızı değiştirip üç kişi için genişçe yarı otomatik bir scooter kiralamakta buluyoruz. Her seferinde, yolculuklarımız daha komik bir hal alamaz derken, üç kişinin bir scooter’ı kullanma fikri bizi kahkahalara boğuyor. Fabrice, scooter’ı kiralamadan önce bir tur atıyor, başarılı olduğunu görünce de işlemleri tamamlıyor. Biz de kasklarımızı alıp yola koyuluyoruz.

İlk olarak Siquijor feribot iskelesine gidip ertesi sabah olan Cebu feribotu için biletlerimizi almaya karar veriyoruz. Yollarda çok fazla tabela bulunmadığı için nereye gittiğimizden çok da emin olamıyoruz. Yarım saatlik bir yolculuk sonrasında aslında feribot iskelesinin çok geride kaldığını fark ediyoruz. Geldiğimiz yolun bir kısmını geri dönüyoruz. Sora sora feribot iskelesinin bulunduğu ara yolu öğreniyoruz ve iskeleye varıyoruz. İskeledeki gişeden ertesi sabah 06:00 için biletlerimizi alıyoruz. Cebu’ya geçmemizin nedeni, öğlen 14:30’da Cebu’dan Boracay’a uçuşumuz olması.

Biletlerimizi garantiye aldıktan sonra San Juan merkezine dönüp yol kenarındaki restoranlardan birine giriyoruz ve kahvaltımızı yapıyoruz. Günün geri kalanı için planımız belli: adanın güzel plajlarını keşfetmek; ama ne yazık ki hayallerimiz suya düşüyor. Kitabın önerdiği adanın batısında yer alan ilk plaja gittiğimizde denizi kaplayan yosunlar ve kumların üzerini kaplayan çöp atıkları ile rastlaşıyoruz. O kadar yolu boşuna gelmiş olmamak adına havlularımızı serip biraz kitap okuyoruz. Buradan kalkıp ikinci önerilen plaja gitmeye karar veriyoruz. Adanın kuzey doğusunda yer alan Kagusuan Plajı da bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Adanın çok güzel plajları olduğunu gelmeden okumamıza rağmen, ne yazık ki bütün gün scooter üzerinde gezsek de bu plajlara denk düşemiyoruz. Biz de hava kararmaya yakınken merkezden daha fazla uzaklaşmamak adına geri dönmeye karar veriyoruz.

Dönüş yolunda ilk olarak Balate Tree olarak anılan tarihi ağacı ziyaret ediyoruz. Bu devasa köklere sahip çok yaşlı ağaç yol kenarında ormanlık bir alanda yer alıyor. Buradan yolumuz üzerindeki Lugnason Şelaleri’ne uğruyoruz. Bir gün önce gördüklerimize kıyasla daha etkileyici olan bu şelalelerin kıyısında bir süre oturuyoruz. Sonrasında artık hava kararmışken otellerin yolunu tutuyoruz. Duş sonrasında güzel yemekler için tekrar dışarı çıkıyoruz. Konakladığımız bölgeye yakın yol kenarı restoranlarından birine gidiyoruz. Bu restoran güzel müzikleri, loş ortamı ve son derece leziz yemekleri ile son gecemizde kalbimizi kazanıyor. Bir sonraki sabah erkenden uyanacağımız için odalara erkenden dağılıyoruz.

20 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC07355

DSC07360

Siquijor’un güzel çocukları.

DSC07362

Siquijor’un yosun kaplı plajları.

DSC07370

DSC07374

Lazi Kilisesi.

DSC07376

San Isidro Labrador Manastırı.

DSC07382

Cambugahay Şelaleleri.

DSC07395

Burada motosikletler için benzin bir litrelik cam coca-cola şişelerinde satılıyor.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Bir gün öncesinde iki tane scooter kiralamaya karar vermişiz. Kapının önüne gelen scooter’lar bize bir gün önce söylenen fiyattan farklı olunca, gereksiz gurur yapıyoruz. Ne biz, ne de karşımızdakiler inattan vazgeçmeyince scooter planlarımız bir sonraki güne kalıyor. Başarısız scooter kiralama maceramizdan sonra ilk işimiz otelimizi değiştirmek oluyor. Aynı yol üzerinde bulunan ikinci otelimizde hepimiz için yeterli oda var, üstelik fiyatları da neredeyse yarı yarıya. Geniş bir bahçenin içinde yer alan bu otel, odaları ile Filipinler’de gördüğüm en güzel yerlerin başını çekiyor. İnce ince detaylarla işlenmiş odalar, ferah ve zevkli.

Odalara yerleştikten sonra kahvaltı yapmak üzere Czar’s Palace isimli popüler otele gidiyoruz. Buranın ismi bazı yerlerde Ceaser’s Palace olarak da geçiyor. Bu otel Cuma günleri düzenledikleri kalabalık partileri ile meşhur. Bu mekanda hala bir önceki gecenin izlerini ve buram buram alkol kokusunu bulabiliyorsunuz. Kahvaltı siparişlerini verdikten sonra bir saatten fazla bekliyoruz. Üç omlet için herhalde tavukların peşine düştüler esprileri de beraberinde geliyor. Kahvaltımız sonunda gelip biz karnımızı doyurunca tekrardan yola koyuluyoruz.

Bir tricycle ile süt ürünleri ile meşhur süt fabrikasına gitmeye karar veriyoruz. Süt ürünleri fabrikasına gelince mekanın öğle tatilinde olduğunu ve kırk beş dakika sonra tekrardan açılacağını öğreniyoruz. Biz de bölgedeki çocuklarla oyalanıp plajda kitap okuyarak bu kırk beş dakikayı değerlendiriyoruz. Sonrasında açılan fabrikaya gidiyoruz. Burası aslında yerel bir proje ile kurulmuş iki oda minicik bir mekan. Yöneticilerinin çoğu kadınmış. Son derece leziz ve taze yoğurtları, sütlü meybuzları ve meyvalı sütleri tadıyoruz.

Buradan ana yola yürüyerek çıkıyoruz. Şansımıza yoldan geçen bir jeepney’e atlayıp (şansımıza diyorum; çünkü adada çalışan sadece beş adet jeepney var) Lazi isimli kasabanın merkezine gidiyoruz. Burada yer alan Lazi kilisesini ve San Isidro Labrador Manastırı’nı ziyaret ediyoruz. Bu manastır Filipinler’deki en eski ve en büyük manastır sayılıyor. Sonrasında bölgede bulunan Cambugahay Şelaleri’ne gitmeye karar veriyoruz; ama bizi götürecek tek bir araç bile bulamıyoruz. Herkes araç ya da motosiklet kiralayıp gelmiş. Biz de sözde iki, pratikte dört kilometre olan yolu yürümeye koyuluyoruz. Hava o kadar sıcak ki, uzun yürüyüş sonunda şelalelere varınca ilk işimiz kendimizi sulara atmak oluyor. Birbirine bağlı üç şelale aynı zamanda alemci Filipinliler’e de ev sahipliği yapıyor. İçkileri ile suda oturan aileler bile var. Ben daha sığ olan ikinci katmandaki şelaleye geçiyorum. Bu sırada yanıma Filipinli bir çocuk geliyor da muhabbete başlıyoruz. Nereden geliyorum, ne yapıyorum, erkek arkadaşım var mı… Soru silsilesi devam ederken ve çocuk tam da derin konulara girmeye uğraşırken Maelysse yardımıma koşuyor. Çocuk da kendi arkadaşlarının yanına gidiyor.

Şelalelerde serinledikten sonra dönüş yolu daha rahat. En azından günün sıcağını ve nemini üzerimizden atmışız. Yol kenarından yavaş yavaş muhabbet ederek yürürken bir pikap yakınlarda durup gideceğimiz yere kadar bizi bırakmayı öneriyor. Pikabın arkasına atlıyoruz ve Lazi’ye kadar bu şekilde yolculuk yapıyoruz.

Lazi’ye varınca şehir merkezinde yer alan pazarı ziyaret ediyoruz, balıkçıların fotoğraflarını çekiyoruz ve konakladığımız yere dönmek için taksi şoförleri ile kıran kırana bir pazarlığa başlıyoruz. Yirmi kilometrelik yol uzun geliyor, hava kararmışken sonunda konakladığımız yere varıyoruz. Duşumuzu alıp akşam yemeği için tekrardan yollara düşüyoruz. Yaklaşık beş altı kilometre yürüyerek Siquijor’a ilk geldiğimiz gece dolu olduğunu öğrendiğimiz JJ’s isimli hostelde yemeğimizi yiyoruz. Dönüş yolları hep daha kısa sürüyor. Karnımız doyduğundan mıdır, tempomuz arttığından mıdır bilinmez. Odalara döndüğümüzde Filipinler’deki en güzel uykularımdan bir tanesi beni bekliyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s