Pamilacan, Filipinler.

Standard

19 Nisan 2013, Cuma.

Ada çocukları alarm gibi. Saat 6 olduğunda mutlaka bir tanesi pencereniz önünde bitiyor. Biz yine çocuklar sağolsun erkenden uyanıyoruz. Kahvaltımızı yapıyoruz. Adadaki son saatlerimiz. 11:30 olunca Bohol adasına geri döneceğiz. Bu nedenle Julien, Maelysse ve Fabrice denizin tadını çıkarırken ben de hamakta kitap okuyorum.

Öğlene doğru hazırlanıyoruz ve ev sahibimiz Junior’ın küçük teknesine eşyalarımızı yerleştirip yola koyuluyoruz. Bohol adasının Baklayan kasabasına varmamız yaklaşık bir saatimizi alıyor. Buradan bir jeepney’e atlayarak ICM adındaki alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz. Bugün Julien’in son günü, o yüzden gitmeden birkaç parça hediyelik almak istiyor. Biz de internet cafe’den gelecek günlerin uçak biletlerini almayı planlıyoruz. İlk iş alışveriş merkezinin içerisindeki süpermarketten ihtiyaçları tamamlamak oluyor, sonrasında yemek bölümünde Filipin yemeklerinin tadına bakıyoruz. Filipinler’deki alışveriş merkezleri beni hep üzüyor. Bir masada iki yaşlı beyaz amcanın yanında iki gencecik oğlan…

Benim yine en sevdiğim ube isimli meyveden yapılan mor kekler oluyor. Yemek sonrası Julien’i uğurlayıp internet cafe’nin yolunu tutuyoruz. Akşamüzeri 17:45 feribotu ile Squijor Adası’na gideceğiz. Sonraki duraklarımız olan Boracay’a ve Boracay’dan Manila’ya uçak biletlerimizi alıyoruz. Feribot saati yaklaşırken alışveriş merkezinden çıkıp bir tricycle buluyoruz. Ama o kadar küçük ki, bavullar kucağımızda, biz kucak kucağa feribot terminaline doğru ilerliyoruz. Bütün yolculuk boyunca ben gülmeden edemiyorum; çünkü biz kucağımızdaki bavullarla boğuşurken Fabrice de sürücünün arkasında motosiklette oturuyor ve oturduğu yer çok alçak olduğu için sürekli kafasını tavana çarpıyor.

Feribot terminaline varınca Squijor için biletlerimizi alıyoruz. Bavullarımızı görevlilere teslim ediyoruz. Görevliler ayak üzeri bizi kazıklamaya çalışıp 15 peso olan taşıma ücreti yerine kişi başına 150 peso almaya kalkıyorlar. Biz duruma ayıp sesimizi yükseltiyoruz da adamlar geri adım atıyorlar.

Feribot yolculuğumuz yine rötarlı başlıyor ve 3-4 saat sürüyor. Bu sefer televizyonda “Planet of Apes” var. Filipinler’de en abuk yerlerde kablosuz internet bağlantısı bulmak mümkün. Bir yandan bilgisayarımla internette dolanırken, bir yandan da filmi izliyorum.

Squijor’a vardığımızda hava çoktan kararmış ve saat geç. Bir tricycle ayarlayıp elimizdeki listeden konaklanacak yerleri araştırmaya koyuluyoruz. Yaklaşık 4-5 yere soruyoruz; ama her biri ya dolu ya da fiyatlar çok abartı. Tricycle şoförümüz adanın yüksek sezonu olduğunu söylüyor. Sonunda uygun gözüken bir otel buluyoruz. Bizimle beraber İtalyan bir adam ve Filipinli bir kadın da aynı odanın peşinde. Otel görevlileri son odaları kaldığını belirtince biz hemen atlayıp odayı kapıyoruz. Odaya benim için üçüncü bir yatak ekletiyoruz. Kayalıklar üzerine kurulmuş bu konukevinin manzarası muazzam. Gece denize karşı yakamoz eşliğinde manzaraya dalıyoruz.

18 Nisan 2013, Perşembe.

DSC07220

Her sabah bu manzaraya uyanabilirim.

DSC07221

Adanın patika yollarından bir başından bir başına ilerliyoruz.

DSC07223

DSC07227

DSC07228

DSC07229

DSC07230

DSC07238

DSC07246

Ada manzaraları.

DSC07253

Fabrice sıcaktan yorulmuş da tekne altına sığınmış.

DSC07281

DSC07287

Adanın hiperaktif çocukları.

DSC07285

Günün ganimetleri.

DSC07335

Gün batımları.

DSC07340

Adanın merkezinde yer alan mavi kilise.

DSC07344

Ada çocukları oyun oynarken.

Sabah saat altıyı gösterdiğinde oyun oynayan, şarkı söyleyen, çığlıklar atan çocukların sesleri ile uyanıyoruz. Bir önceki geceden zaten erkenden uyumuşuz, uykumuzu almışız. O yüzden gece boyunca sürekli çeşitli hayvanların sesleri ile uyandırılmak, çocukların seslerine uyanmak gram rahatsız etmiyor. Hava sıcak ve nemli. Tekrardan uykuya dalıyorum. Alarmımın çalmasına yarım saat varken bu sefer kendiliğimden uyanıyorum. Uyanıp üzerimi değiştiriyorum, bu sırada komşularımız Maelysse ve Fabrice de uyanmış. İncecik duvarlardan seslerini duyabiliyorsunuz. Konuşmak için sesimizi yükseltmeye ihtiyaç bile duymuyoruz.

Kahvaltı için masalarımıza geçiyoruz. Önümüze mango reçeli, omletler, ekmekler geliyor. Kahvaltı sonrasında adayı gezmeye karar veriyoruz. Misyoung’undan tarifleri alıp yola koyuluyoruz. Adanın ortasından ilerleyen beton yoldan, ahşap kulübeler arasından adanın öbür kıyısına kadar yürüyoruz. Toplamda yolun 2 km olduğu söyleniyor, yürümemiz yarım saatimizi alıyor. Yolda her gördüğümüz Filipinli mutlaka bizi selamlıyor, bizimle konuşuyor, gülümsüyor ya da el sallıyor. Ben daha önce beni hiç bu kadar pozitif enerji ile dolduran bir ülkede bulunduğumu hatırlamıyorum. Dönüş yolunu kumsal üzerinden yapıyoruz. Bu tropik cennette her renk, her tat, her ses gerçek dışı gibi. Mavi en mavi, beyaz en beyaz. Samimi en samimi. Taze en taze. Uçsuz bucaksız kumsallarda bizden başka kimse yok. Arada oyunlar oynayan çocuklara denk geliyoruz da muhabbete dalıyoruz.

Dönüş yolunda kayalıklara kurulmuş ahşap çardaklara rastlıyoruz. Bunlardan birisinde mola verip uçsuz bucaksız okyanus manzarasını, denizin en canlı renklerini, gökyüzünün en mavisini içimize çekiyoruz. Konukevimize döndüğümüzde öğle yemeği çoktan hazırlanmış ve bizi bekliyor. Bu arada aynı yerde konaklayan orta yaşlı Fransız çiftin bindiği teknenin de batma tehlikesi geçirdiğini ve Fransız kadının yüzme bilmediği için histeri krizine girdiğini öğreniyoruz. Adam daha soğukkanlı, ıslanmış elektronik eşyalarını kurulamaya çalışıyor. Bu çift internet üzerinden tanıştıkları Filipinli bir kız sayesinde Filipinler’e gelmeye karar vermişler. Kız çifte üç hafta boyunca rehberlik yaparken, Fransız çift de kızın masraflarını karşılıyormuş.

Bize servis edilen ev yemekleri son derece leziz, taze ve doyurucu. Herkes halinden çok memnun. Günün geri kalanını Fransız çiftin fotoğraflarına bakarak, bir sonraki adımımızı planlamaya uğraşarak, hamaklarda kitap okuyarak, uyuklayarak, denize girerek, deniz gözlüğü ile dalarak geçiriyoruz. Ben dövmem yüzünden uzun süre yüzmeyi riske etmek istemiyorum. Bu nedenle sadece vücudumun yarısını denize sokuyorum yine ve yeniden. O da güneşin etkilerinden korunmak için tişörtle. Julien her seferinde kocaman kaplumbağa gördüm, nemo gördüm, ton balığı gördüm diyerek beni kıskandırmaya çalışsa da, çektiği su altı fotoğrafları ile idare etmeye çalışıyorum. Akşam olunca yine ilkel duşlarımızı alıp giyinip yemeğe çıkıyoruz. Bu adada her şey o kadar sakin, yavaş ve huzurlu ki. Gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyoruz. Gün batımı yine tüm görkemi ile kendisini sergiliyor. Ben bütün gün batımını yine Türk köpeğim ile oynayarak geçiriyorum. Türk köpeğim diyorum; çünkü köpekle Türkçe konuştuğumda anladığı için bizimkiler bu adı taktılar. Akşam yemeğinde önümüze kocaman mercan yiyen rengarenk balıklar geliyor da, bu balıkların yılda bir iki kere yakalanabildiğini ve çok şanslı olduğumuzu söylüyor ev sahibimiz. Yediklerimiz yine son derece leziz. Geceyi yine kumsalda yürüyüş ile bitiriyoruz.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s