Cebu, Filipinler.

Standard

13 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC06534

DSC06536

Cebu limanında feribot biletlerimizi kısa bir bekleme sonrası alıyoruz.

DSC06549

DSC06553

Fort San Pedro, limana çok yakın bir köşede, deniz kenarında yer alıyor.

DSC06556

Şehrin göbeğinde yer alan meşhur Macellan Hacı.

DSC06562

DSC06565

St. Nino kilisesi.

DSC06567

Cebu – Tagbilaran arası sıkışık koltuklu ve klimalı feribotumuz.

DSC06568

Jeepney maceramız.

DSC06595

DSC06599

Alona Plajı’nda günbatımı.

Sabaha karşı 3-4 gibi Manila’ya varıyoruz. Isınmak için kendimizi direk otobüsten dışarıya atıyoruz. Biraz Manila istasyonunda vakit geçirdikten sonra taksi ile havaalanına geçiyoruz. Havaalanına varmamız gereken vakitte varıyoruz. Saat 6’daki Cebu’ya olan uçağımız tam da vaktinde kalkıyor. Sürekli olarak kendimize bunun yolculuğun son ayağı olduğunu, aynı günün akşamında plajda olacağımızı söyleyerek moral veriyoruz. Sabah sekizde Cebu havaalanına varıyoruz. Filipinler’deki her havaalanında olduğu gibi ucuz taksi bulmanın sırrı gelen yolcu katına çıkıp oradan taksi beklemek. Taksimize atlayıp direk Cebu Limanı’na geçiyoruz. Limandan Tagbilaran, Bohol için üç saat sonrasına feribot biletlerimizi alıp bavullarımızı check-in ettirdikten sonra, Cebu şehrini keşfetmeye çıkıyoruz.

İlk durağımız Cebu Fort oluyor. Burada kapıda bizi şehir üniversitesinde turizm okuyan gönüllü rehberler karşılıyor ve kaleyi beraber geziyoruz. Bize anlattıklarına göre bu yemyeşil ve güzel kaleyi düğünler, doğumgünleri ve özel günler için kiralıyorlarmış. Ücreti de altı saatlik bir süre için 30 kişiyi kapsayacak şekilde 1000 tl’yi geçmiyor. Hava o kadar sıcak ki, hareket etmemize bile gerek yok, olduğumuz yerde şıpır şıpır damlıyoruz. Rehberlerimizin kale hakkında anlattığı hayalet hikayelerini de dinleyip teşekkür edip buradan şehrin eski merkezine ilerliyoruz.

Şehrin ana meydanı, Macellan hacı ve küçük aziz St. Nino kilisesini de gördükten sonra şehrin bütün ana noktalarını bir saatte bitirmiş oluyoruz. Biraz gölgede soluklanmak için limana geri dönüyoruz. Feribotumuz gecikmeli olarak geliyor. Feribot içerisinde yer alan koltuklar daracık ve sıkışık, Filipinli standartlarında. Ben ve Julien’in bacaklarımız yerleştirme cabasına acıyan görevliler bizi en öne alıyorlar. Bohol adasının Tagbilaran limanına olan bir buçuk saatlik yolculuk boyunca iki Filipinli kız etrafımızda şarkılar söylüyor bizimle oyunlar oynuyor. Bu ülke ve insanları o kadar güzel ki.

Öğlen güneş en tepedeyken Tagbilaran’a varıyoruz. Liman etrafında yapacak çok fazla şey olmadığı için bölgenin gözdesi Panglao adasına, Alona plajına gitmeye karar veriyoruz. Pazarın yakınlarından bu plaja jeepney adı verilen minibüsler kalkıyor. Limandan pazara olan yolu kavurucu sıcak altında yürüyoruz ve jeepneylerden bir tanesine sıkışıyoruz. Dip dipe, Filipinlilerin arasında, bavullarımız aracın tepesinde. Nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı soruyor tam karşımda oturan Angelina. Kendisi plajda masaj yapıyormuş, eşi de plajda yer alan dalış merkezlerinden birinde çalışıyormuş. Jeepney içerisinde bizden başka pazardan adaya geri dönen teyzeler bulunuyor. Herkes güler yüzlü, herkes sıcakkanlı. Alona plajına yolculuk bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Plaja varınca bizim otel bulma maceramız da başlıyor. 4-5 otel geziyoruz, çoğu ya dolu ya da fiyatlar çok pahalı. En sonunda yolun biraz gerisinde bize bir odayı çok iyi indirimli bir fiyatla vermeyi kabul ediyorlar.

Eşyalarımızı yerleştirip plajda yürüyüşe çıkıyoruz. Plajın beyaz kumları, resiflerle renklenmiş okyanus suları ve etrafı süsleyen palmiye ağaçları tam da bir süredir aradığım ve ihtiyaç duyduğum manzarayı bana sunuyor. Plajda yürürken şansımıza Fabrice ve Mealysse’e rastlıyoruz. Daha odadan çıkmadan onlara mesaj atmışım. Onlar da çoktan sabah uçağı ile gelip yerleşmişler bile. Ve işin komik tarafı bizim kaldığımız otelin arkasındaki otelde konaklıyorlarmış. Hava kararana kadar plajda muhabbet ediyoruz. Ben hayatımda gördüğüm sayılı güzellikteki günbatımlarından birini görüyorum. Eflatun ve pembe her tonu ile şeritler halinde gökyüzünü geçip beyaz kumlara ve renkli sulara karışıyor.

Hava karardığında odalarımıza gidip duşlarımızı alıp yemek için buluşuyoruz. Yemek için plaja atılmış masalardan bir tanesine yerleşip ızgara balıklarımızı ve biralarımızı ısmarlıyoruz. Gece yine muhabbete karışıyoruz. Güzel insanlarla, güzel biten günler ve geceler. Uzun zamandır ihtiyacım olan şeyler. Her şey tam olması gerektiği gibi hissi yine tüm gücüyle üzerimde. Yemek sonrası odalarımıza geçiyoruz. Çok uzun bir gün olmuş. Uyku o kadar güzel geliyor ki.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s