Manila, Filipinler.

Standard

10 Nisan 2013, Çarşamba.

DSC06413

DSC06414

DSC06417

DSC06422

Manila sokaklarından manzaralar.

Bugün gece 10’da kuzeyde dağ bölgesinde yer alan Banaue’ye otobüsüm var. O yüzden biraz ağırdan almaya karar veriyorum. Odadan geç çıkış yapıyorum, eşyalarımı hostele bırakıp Binondo bölgesine gitmek için LRT1 hattını alıp bölgeye yakın bir yerde iniyorum. Burası son derece kalabalık ve kaotik. Eksi Çin Mahallesi’nin izlerini bir saat kadar sürdükten sonra artık sıcak dayanılmaz bir şekilde kendisini belli etmeye başlamışken gölge arayışlarına başlıyorum. Burada tren istasyonlarına girerken mutlaka çantalarınız aranıyor, ellerinde tahta çubuklar yer alan kadın ve erkek güvenlik görevlileri arama yapmadan girmenize izin vermiyor. İçeri girince de sıra sıra dizilmiş yemek tezgahlarını görebiliyorsunuz. McDonalds’ın, Dunkin Donuts’ın ve yerel birkaç fast food restoranının minik tezgahları yol üzeri atıştırmalıklar satıyor. Malate bölgesine tekrar geri dönüyorum. Sokaklarda birkaç tur atıp küçük pazarları ziyaret ettikten sonra hostelime yakın olan cafe’lerden birine girip saatlerce klima altına günlüklerde eksik kaldığım noktaları yazıyorum, evet bu aralar biraz geriden geliyorum farkındayım!

Sonrasında yapacak başka bir işim olmadığı için Malate bölgesinde bulunan Robinson’s alışveriş merkezine gitmeye karar veriyorum, nasıl olsa alışveriş merkezleri Filipinler’in olmazsa olmazı. Üç katlı bu alışveriş merkezinde ne ararsanız var. Giriş katında yer alan çeşitli aktivetelerden her türlü ünlü markanın satıldığı mağazalara, her çeşit yemeğin bulunduğu yiyecek bölümünden tutun da, bingo gibi oyunların oynandığı eğlence merkezlerine kadar. Ve işin güzel tarafı gördüğüm diğer Asya ülkelerinin aksine Filipinler’de bol bol kitapçı var. Alışveriş merkezleri Filipinler bir başka yüzünü daha gösteriyor bana. İri, beyaz, yaşlı adamların yanında son derece güzel ve genç (hatta çoğu zaman neredeyse çocuk) Filipinli kızlar alışveriş merkezi koridorlarında dolanıyorlar. Gördüğüm manzara bir kadın olarak beni özellikle çok etkiliyor.

Otobüsüme hala saatler varken, yine özlediğim bir sinema atraksiyonuna girişeyim diyorum ve güncel vizyon filmlerinden “Olympus Has Fallen”a gidiyorum. İki saat nasıl geçiyor anlamıyorum. Klimanın da etkisiyle alışveriş merkezinden çıktıktan sonra beni bekleyen sıcak havaya adaptasyon ilginç oluyor. Buradan yavaşça yürüyerek otelime dönüyorum, eşyalarımı alıyorum ve gördüğüm ilk taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Otobüs istasyonunda bir saat kadar bekledikten sonra otobüsüm geliyor. Beklediğimden çok daha iyi durumda olan bu klimalı otobüs ile dokuz saatlik Banaue yolculuğu maceram başlıyor.

 9 Nisan 2013, Salı.

DSC06274

Manila’da ilk günümde eylemcileri durdurmaya çalışan polislere denk geldim.

DSC06276

Filipinler’in olmazsa olmazı jeepney’ler.

DSC06278

“Relief map of the Philippines” anıtı.

DSC06279

Rizal Park’ta yer alan Filipin kahramanları.

DSC06285

DSC06307

DSC06341

Ulusal Müze’den Manzaralar.

DSC06316

DSC06319

Ulusal Sanat Galerisi’nden manzaralar.

DSC06343

Intramuros’ta yer alan San Agustin Kilisesi.

DSC06354

DSC06356

Kilisenin içinden detaylar.

DSC06360

DSC06399

DSC06373

Intramuros manzaraları.

DSC06363

Manila Katedrali.

DSC06381

Valilik binası.

DSC06392

Fort Santiago’da nehre karşı.

Gece bir noktada vantilatörün sesinden rahatsız olup kapadığımı hatırlıyorum. Camsız bu kibrit kutusu kadar odada uyumak garip bir huzur veriyor bana. Hava o kadar sıcak ki; yoğun nem bedenimi resmen sarıp sarmalıyor. Beni en çok endişelendiren yeni yaptırdığım dövmemin akıbeti. Dövmeye iyi bakmam gerekiyor. Keskin hava değişimi ve sürekli ağır sırt çantası taşımanın dövme üzerinde nasıl bir etkisi olacağını düşünmek beni endişelendiriyor. Neyse ki henüz bir problem yok. Sabah uyanınca soğuk duşumu alıp (merhaba gelişmekte olan ülke standartları!) kendimi Manila sokaklarına atıyorum.

Konakladığım Malate bölgesi şehirdeki birçok atraksiyona da çok yakın. Gündüzü gecesinden daha renkli olan sokaklarda yürüyerek Rizal Park’a doğru ilerliyorum. Yolda insanlar merhaba diye bağırıyorlar, nereden geldiğimi soruyorlar ya da sadece Filipinler’e hoş geldiniz diyorlar. Özlediğim samimi insanlar burada kendilerini tekrar belli ediyorlar.  Sokaklar kızartılmış yiyecekler, taze mango, Hindistan cevizi suyu, şeker ve çikolata satan tezgahlarla dolu. Üç tekerli tricycle adı verilen bisiklet taksiler bütün sokakları dolduruyor. Bazıları müşteri peşinde koşarken, bazıları da sadece gölge bir kenara çekmiş taksileri içerisinde uyukluyorlar. Bütün sokaklar canlı; ama aynı zamanda bir o kadar da rahat ve tatil havasında.

Rizal Park’ın girişinde önce çocuklar için bir eğlence parkı yer alıyor. Bir de yapay küçük bir gölet üzerine yaptıkları “Relief map of the Philippines” isimli Filipinler adalarının yer aldığı ve hakkında küçük bilgilerle süslenmiş bir maket.

Parkın ortasında Teodoro Valencia’nın devasa bir heykeli yer alıyor. Park boyunca benzer Filipinler kahramanlarını görebileceğiniz çeşitli heykeller ile rastlaşıyorsunuz.  Park içerisinde aynı zamanda meşhur Rizal Anıtı ve Rizal’ın öldürüldüğü alan da görülmeye değer. Parkın hemen yakınlarda iki ana müze yer alıyor. Ben gezmeye National Museum of the Filipino People ile yani Ulusal Müze ile başlıyorum. Ödediğim 150 peso aynı zamanda hemen yolun diğer tarafında yer alan National Art Gallery’ye yani Ulusal Sanat Galerisine de giriş hakkı tanıyor. Bu iki bina da mimari açıdan son derece güzel. İkisinin de merkezinde genişçe bir avlu yer bulunuyor ve binalar bu avluyu sararcasına bir yapı sunuyor. Sergileri gezerken bu avluları gören devasa pencereler etrafında dörtgen çizerek bir sergi salonundan diğerine girebiliyorsunuz. Müzelere girerken çantanızı girişteki güvenliğe bırakmanız gerekiyor. Genel anlamda iki müze de son derece organize. Ulusal Müze’de ilk iki kat batık bir gemiye adanmış, üçüncü ve dördüncü katlarda Filipinlilerin kökeni ve gelenekleri hakkında daha ilginç sergilemeler yer alıyor. Bunlardan en çok dikkatimi çeken ölülerin gömülmesinden bir süre sonra kemiklerinin tekrar çıkarılıp konulduğu ve mağaralarda saklanan insan suratı şeklindeki toprak testiler. Ulusal Sanat Galerisi ise modern sanattan tutun da, klasik batı sanatına kadar farklı akımların etkisinde kalmış birçok Filipin tablosunun sergilendiği bir yer. Bu yüzden görülmeye değer.

Müzelerden çıktıktan sonra şehrin en tarihi bölgesi olan Intramuros’a ilerliyorum. Burada bana tur satmaya çalışan tricycle sürücüleri belli bir noktadan sonra sinir bozucu bir boyut almaya başlasa da bu küçük kale içi bölgesi tarihi ve yıpranmış binaları, rengarenk sokakları ile adeta Latin Amerika’da olduğunuz hissini uyandırıyor. Burada ilk durağım San Agustin Kilisesi oluyor. Belli bir ücret karşılığında içeri girip iki katlı bu kilisede yer alan eserleri inceleyebiliyorsunuz. Kilisenin rengarenk vitray camları ise güneşin etkisi ile koridorlarda ışık oyunları sergiliyor. Buradan Manila Katedrali’ne ilerliyorum; fakat ne yazık ki Katedral restorasyon nedeniyle kapalı. Ben de binanın muazzamlığına göz atıyorum.

Intramuros’un en batı ucunda Fort Santiago yer alıyor. Buraya da belli bir ücret karşılığında giriyorsunuz. Rizal Shrine burada yer alıyor. Burası milli kahraman Jose Rizal’ın idam edilmeyi beklerken yaşadığı yer ve tamamen kendisine adanmış bir müzeye de ev sahipliği yapıyor.

Yavaş yavaş Intramuros sokaklarında yürüyorum. Buradan Manila City Hall’e yani belediye binasının yer aldığı meydana göz atıyorum. Arada devasa bir alışveriş merkezine denk geliyorum da meraktan içeri giriyorum. O kadar kalabalık ki anlatamam. Her yerde, her türlü yiyecek satılıyor. Alışveriş merkezinin tek avantajı dışarısının ölümcül sıcağından sonra vaha gibi gelen klimalı koridorları. Alışveriş merkezinden çıktıktan sonra bir tricycle kiralıyorum. Hangi ülkede olursa olsun, bu tür araçlara her ilk binişimde istisnasız kazık yiyorum. Nasıl beceriyorum bilmiyorum. Yine normalin beş katı bir ücret ödeyip bununla şehrin kuzey batısına Ohayami otobüslerinin kalktığı yere gidiyorum. Buradan bir sonraki gün için Banaue’ye otobüs bileti alıyorum. Bu yolu giden tek otobüs firması, Ohayami olduğu için bileti garanti altına almakta fayda var.

Sonrasında Sampaloc adı verilen bu mahallenin ara sokaklarında kayboluyorum. Ciddi anlamda kayboluyorum. Tren istasyonunu ararken, her tren istasyonunu sorduğum insanın bana farklı bir tren istasyonunu tarifi sonucu beklediğimden farklı bir istasyona rötarlı da olsa ilerliyorum. Manila’da yer üstünden giden üç adet tren hattı var. Bu hatlarla görece rahat ve ucuza yolculuk yapmanız mümkün. Ben de LRT1 adı verilen hat üzerinden hava artık kararmışken kaldığım bölgeye geri dönüyorum. Bir şeyler atıştırıp hostelime geri geliyorum, ah ne özlemişim sıcak havayı, vantilatörü, nemi!

Reklamlar

One response »

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s