Tokyo, Japonya.

Standard

5 Nisan 2013, Cuma.

DSC05976

DSC05977

IMG_5028

Sumo güreşinden manzaralar.

Sabah erkenden uyanıyorum, bugün dövme günüm! Öncesinde Aaliyah ile sözleştiğimiz üzere sabah 09:30’da Yasukuni Tapınağı’nda yer alacak sumo güreşini izlemek üzere yola koyuluyoruz. İki üç gün öncesinin soğuğundan ayazından eser yok, hava o kadar sıcak ki. (Nasıl olsa benim Tokyo’da son günüm ya, güneş açmasa eksik kalırdı.) Yasukuni Tapınağı’nın bulunduğu bölgeye gelip kalabalığı takip ediyoruz. Tapınak etrafında ısınan, hazırlanan ya da sadece muhabbet eden sumo güreşçilerini görebiliyorsunuz. Tapınak bahçesine kurulmuş dövüş alanının etrafı, güreşi izlemeye gelen kalabalıkla dolmuş taşıyor. Biz de bu kalabalık arasında yerimizi alıyoruz. Güneş altında üç saat nasıl geçecek bilemiyorum. Sonunda ilk olarak tören başlıyor, bu sırada bütün sumo güreşçileri alanın bulunduğu bölgede yer alıyor ve kendi aralarında ısınma turları yapıyorlar.

Bugün çeşitli seviyeden güreşçilere yarışacak olsa da ekibin çoğunluğunu başlangıç seviyesindeki güreşçiler oluşturuyor. Bu nedenle beklediğim kadar iri değiller. Arada üç tane beyaz sumo güreşçisi bölgeye geliyor. Profesyonel seviyede dövüşen bu sarışın ve mavi gözlü adamlar halkın çoktan sevgilisi haline gelmiş. Geçtikleri kalabalıklarda yoğun bir heyecan seli de etkisini gösteriyor. Kalabalık resmen bu güreşçilerden imza almak için birbiri ile yarışıyor. Ne değişik bir kariyer seçimi diye içimden geçiriyorum. Arada Nagasaki’de Sam’in bu güreşleri nasıl tutkuyla takip ettiği aklıma geliyor.

Saat 10:40’ı göstediğinde de güreşler başlıyor. Belli ritüeller etrafında sahneye çağrılan güreşçilerin rakiplerini yenmeleri sadece birkaç dakikalarını alıyor. Her güreş sırasında, bir sonraki turda güreşecek kişiler de sahne kenarında hazır bekliyor. Yaklaşık iki saat kadar dövüşü izliyoruz. Aaliyah hala farklı seviyelerde dövüşecek ekiplerin güreşini beklerken ben veda edip Shi Ryu Doh’nun yolunu tutuyorum.

Sözleştiğimiz üzere saat ikide dövme stüdyosuna varıyorum. Miyako ve Ron çoktan benim gelişim için hazırlanmışlar. Yarım saat kadar süren ön hazırlıklardan sonra beni stüdyonun arka tarafına alıyorlar. Dövme taslağını vücuduma aktardıktan sonra dövme macerası da başlıyor. Üç saat boyunca Ron her hamlesinden önce derin bir nefes alıp nefesini tutarak dövmemi ince ince işliyor. Süreç beklediğimden daha acısız geçiyor; ama kesşke yalnız olmasaydım diye de içimden geçirmeden edemiyorum. Akşamüzeri olmuşken dövmem de tamamlanmış oluyor. Sonrasında bir saat kadar stüdyoda Ron’un ve benim yolculuklarımdan söz ediyoruz. Ron yıllar önce Türkiye’ye gelmiş, birçok ülkeyi de tek başına gezmiş. Yaşını hiç göstermeyen bu yetenekli adam benim kalbimi çoktan kazanmış durumda. Stüdyoda çıkmadan önce beraber fotoğraf çektiriyor.

Dönüş yolu biraz rahatsız. İlk olarak hostele gidip eşyalarımı alıyorum. Buradan Osaka’ya olan gece otobüsüne bineceğim. Dövme konusunda ise uyarılarım belli: iyi beslenmem lazım, dövmeye iyi bakmam lazım, iyi uyumam lazım. Böyle bir yolculukta bu kriterlerini nasıl sağlayacağım ise ayrı bir tartışma konusu.

Gece 23:20’de Osaka’ya olan gece otobüsüm tıngır mıngır yola koyuluyor.

4 Nisan 2013, Perşembe.

DSC05897

DSC05903

DSC05905

DSC05929

DSC05932

UNESCO Dünya Kültür Mirası sayılan Nikko tapınak bölgesindeki tapınaklardan detaylar.

DSC05941

Nikko’nun simgesi haline gelen Shinkyo.

Sonunda Tokyo’da biraz güneş görebildiğimiz bir gün. Tokyo seyahatimin gereğinden fazla uzadığını düşünsem de yarın dövmemi yaptırdıktan sonra bu şehre güle güle diyeceğim. Bir süredir hava muhalefeti nedeniyle gerçekleştirmek istediğim şehir dışı günübirlik yolculukların hiçbirini gerçekleştirememişim. Bugün ise JR tren kartımın son günü olmasından da faydalanıp Tokyo’ya bir saat uzaklıkta olan tapınakları, onsenleri ve tarihi dokusu ile meşhur Nikko kasabasını ziyaret etmeye karar veriyorum. Tokyo Tren İstasyonu’ndan bindiğim tren iki saatte beni Nikko kasabasına getiriyor. Nikko, Tokyo’nun 140 kilometre kuzeyinde yer alıyor. Tren istasyonu önünden kalkan otobüslerden bir tanesine atlayıp UNESCO Dünya Kültür Mirası sayılan Nikko Tapınaklar Bölgesi’ne gidiyorum. Burada şans eseri otobüste yanıma oturan Kanadalı – İranlı Parinaz ile tanışıyorum. Parinaz, arkadaşları ile iki haftalığına Japonya’da bulunuyormuş ve beraber geldiği grup bugün için Tokyo merkezinde kalmaya karar verirken, Parinaz tek başına Nikko’yu görmek istemiş. Günü beraber geçirmeye karar veriyoruz.

Nikko Tapınaklar Bölgesi iki Shinto ve bir Budist tapınağına bağlı 103 bina ve yapıya ev sahipliği yapıyor. Biz bu tapınaklardan Rinno-ji Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz ilk olarak. Rinno-ji, 766 yılında kurulmuş bir Budist tapınağı. Ormanlar ve dağlar arasında yer alan izole konumu nedeniyle birçok keşiş için kendilerini aradıkları bir tapınak haline gelmiş zaman içerisinde. Çeşitli tapınak binalarını ve bahçelerini gezdikten sonra Tosho-gu Tapınağı’na geçiyoruz. 1617 yılında kurulmuş bu tapınak ise bölgenin en ilgi çekici “üç maymun” kabartmalarını topraklarında barındırıyor. Tapınak binalarından bir tanesine kazınmış bu kabartmalar ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken öğelerden bir tanesi oluyor. Tapınak bahçesinde yer alan beş katlı pagodaya da göz attıktan sonra Futarasan jinja olarak bilinen son tapınağın yolunu tutuyoruz. Birbiri içerisine açılan bahçeler ve bu bahçelerde yer alan tapınak binaları Tokyo’nun karmaşasından uzaklaşmak için iyi bir alternatif sunuyor. Özellikle binaların renkleri, mimari özellikleri ve tapınak yapıları içerisinde yer alan göz alıcı heykeller bu bölgeyi görülmeye değer kılıyor.

Tapınakları ziyaret ettikten sonra otobüsle geldiğimiz yolu, yürüyerek geri dönmeye karar veriyoruz. Daiya Nehri’ni takip ederek şehir merkezine doğru ilerlerken Nikko’nun sembollerinden biri haline gelmiş Futarasan Tapınağı’na bağlı Shinkyo yani Kutsal Köprüyü de görüyoruz. Efsaneye göre 766 yılında Nantai Dağı’na ibadet etmek için çıkmaya çalışan Shodo ve takipçileri Daiya Nehri’ni geçememişler. Bu noktada kolunda iki yılan bulunan bir Tanrı ortaya çıkmış ve iki yılan bir köprü oluşturup Shado ve takipçilerinin karşı kıyıya geçmesine yardımcı olmuş. Bu nedenle bu köprü aynı zamanda Yılan Köprüsü olarak da anılıyor. Sayısız kere yıkılan bu köprü sayısız kere tekrar yapılmış; ama her seferinde aynı tasarımını korumuş.

Parinaz ile sohbet ede ede tren istasyonuna geri dönüyoruz. Tokyo’ya geri dönüş yolculuğumuz iki saate yakın sürüyor ve yol boyu muhabbet ediyoruz. Parinaz Toronto’da yatırım bankalarından bir tanesinde çalışıyor ve Asya’ya ilk gelişi, o nedenle Japonya’da gördüklerinden çok etkileniyor. Tokyo’ya varınca Parinaz arkadaşlarının yanına dönüyor, ben de hostelimin yolunu tutuyorum.

3 Nisan 2013, Çarşamba.

Bugün abartmıyorum, uyandığım saniyeden yatağa girdiğim ana kadar aralıksız yağmur yağıyor. Üstelik öyle böyle bir yağmur da değil. Etkisini her geçen dakikada daha da artırıyor. Tokyo’nun son günleri hava muhalefeti nedeniyle tatsız oluyor biraz. Sürekli kendimi hostel odasından çıkmaya zorlamak, çıkınca da sırılsıklam olmamak için belli bölgelerde sığınacak noktalar araştırmak bir yerden sonra yorucu bir hal almaya başlıyor.

Hostelden ödünç aldığım şemsiyeye sıkı sıkı sarılıp sokaklar arasında yürümeye karar veriyorum. Bulunduğum Asakusa bölgesinden Ueno bölgesine yürümem yaklaşık bir saatimi alıyor. Ueno’ya vardığımda da bölgede yer alan kapalı alışveriş merkezlerini dolanıyorum; oradan Ginza’ya doğru yürümem ayrıca bir saatimi alıyor. Ginza’da küçük bir cafe’ye oturup yanımda getirdiğim kitabımı okuyorum hava kararana kadar.

Hava karardığında ise trene atlayıp Asakusa’ya geri dönüyorum; ama bu sefer bir değişiklik yapıp meydanda yer alan Türk dönercisini denemeye karar veriyorum. İşin komik tarafı buradaki tek Türk ben değilim. Sadece bir haftalığına Japonya’ya gelmiş bir Türk grubu da Tokyo’da yiyecek yemek bulamayınca (!) buraya sığınmışlar. En başta dönerci amca inanmıyor benim Türk olduğuma da sonra sıkışık büfede yanı başında yer alan tabureye oturtuyor beni. Üstelik ayran ve çay da ikram olarak geliyor. Tam olarak döner tadını alamasam da, Türk yemeğinin en yakınından geçebilecek şeyleri yemek bana iyi geliyor. Son dört ayda ciddi anlamda Türk yemeği aş eriyorum. Her ne kadar bulunduğum ülkelerde yediklerimi çok sevsem de, bizim ülkenin mutfağı bir başka. Ankara’dayken çok sık tükettiğim süt ürünlerine benzer hiçbir şey bulamamak ise en sancılı olanı benim için.

Yemek sonrasında hostelime geri dönüp geceye kadar oturma odasında hosteldeki kızlarla muhabbet ediyorum.

2 Nisan 2013, Salı.

IMG_4936

Yağmur durur mu artık?

IMG_4938

Meşhur Book-off zincirleri.

IMG_4942

Akhihabara, nam-ı diğer elektronik cenneti.

IMG_4949

SEGA oyun salonu her yaştan insana hitap ediyor.

IMG_4951

Akhihabara’dan manzaralar.

Hava gri ve yağmurlu. “Beni bu havalar mahvetti.” demekten kendimi alamıyorum artık. Farklı bir ülkedeyken kapalı mekanlarda tıkılıp kalmak beni daha da depresif yapıyor. Hostelden ödünç bir şemsiye alıyorum. Yapacak hiçbir şeyim, gitmeyi istediğim hiçbir yerim yok. Ben de Yamanote tren hattı ile şehir etrafında tur atmaya karar veriyorum. Şehrin en kullanışlı tren hatlarından biri olan ve yerin üstünden giden Yamanote hattı Tokyo’nun merkezini yuvarlak halinde geçiyor. Tren hattıyla başladığınız istasyona varmanız bir buçuk saat kadar sürüyor.

Tokyo’nun ulaşım sistemi dünyadaki en karışık sistemlerden bir tanesi. Bazıları özelleştirilmiş, bazıları devlete ait; bazıları yer üzerinden giden, bazıları yer altından giden; birbirine bağlanan, birbirinden ayrılan onlarca hat var. Her hattın ücretlendirme sistemi de bir diğerinden farklı işliyor. Tren hatları şehrin ulaşımını çok büyük oranda karşılıyor. Trenler içerisinde gitmek istediğiniz duraklara ne kadar sürede varacağınızı gösteren ekranlar yer alıyor. Tren vagonlarının içi ise ayrı bir dünya. Genelde birçok insan gideceği durağa kadar uyuklamak için kullanıyor trenleri. Isıtmalı koltuklarda şans eseri yer bulursanız, yanınızda uyuklayan yolcularının kafalarını omzunuzda bulmaya hazırlıklı olun. Tren istasyonları benim Tokyo’da en çok vakit geçirdiğim yerlerin başını çekiyor. Hem sürekli bir yerlere ulaşmaya çalıştığımdan, hem de istasyonlarda yer alan ücretsiz ve son derece hızlı internet hizmeti yüzünden. Yamanote hattı ile olan bir tam turluk yolculuğum sırasında da aynı manzaralara çok sık denk geliyorum. Kitap okuyanlar, telefonlarını kurcalayanlar, uyuklayanlar, muhabbet edenler, koşuşturanlar. Herkes burada. Camlar dışarıdaki yağmurdan dolayı buğulu. İnsanları izlemek ise her zaman olduğu gibi son derece keyifli.

Başladığım durağa tekrar geldiğimde Tokyo’nun çeşitli bölgelerine yayılmış Book-off isimli ikinci el kitap, dvd ve cd satan devasa mağazaları gezmeye karar veriyorum. Elimde hazır JR tren kartım da varken, önce Shibuya’dakine, sonra Shinjiku’dakine gidiyorum. Önümde beni bekleyen günler için ikinci el İngilizce kitapları bu mağazalardan depoluyorum.

Hava kararmaya yakınken odaya dönmeden önce Akhihabara bölgesine uğruyorum. Bu mahalle özelikle elektronik ve bilgisayar ürünleri, anime, manga ve oyunlarla ilgili her şeyi bulabileceğiniz bir alan olarak biliniyor. Burada yer alan Electronic Town yani Elektronik Kasabası’nda her türlü elektronik ürünü bulabiliyorsunuz. Bölgeye damgasını vuran iki devasa SEGA oyun salonu her yaştan insanın uğrak noktası oluyor. Ben de bunlardan bir tanesine girip birkaç oyunu deniyorum. Söylenene göre bu oyun salonlarının erkekler tuvaletindeki pisuvarlarda işinizi hallederken puan toplayabiliyorsunuz. Buradan çıktıktan sonra yavaştan konakladığım hostelin yolunu tutuyorum. Hostelde Kuala Lumpur’da finans sektöründe çalışan Aaliyah ve Seoul’da İngilizce öğretmenliği yapan İngiliz Kayleigh ile uyumadan önce biraz muhabbet ediyorum.

1 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC05885

DSC05888

DSC05889

Ueno Parkı’ndan kiraz ağacı manzaraları.

DSC05892

Ueno Parkı’nın merkezinde yer alan gölde deniz bisikletleri çok popüler.

DSC05893

Shinjiku bölgesinden yer alan devlet daireleri.

IMG_4842

IMG_4908

Shinjiku’dan manzaralar.

Günler sonunda Tokyo güneşli yüzünü bize biraz aralamış. Kiraz ağaçlarını izlemek için ne güzel bir gün! Tokyo’da kiraz ağaçlarını izleyebileceğiniz sayısız park var; ama bunlar arasında en meşhur olanlardan bir tanesi Ueno Parkı. Ben de sabah uyanır uyanmaz Ueno Parkı’nın yolunu tutuyorum; fakat parkın yolunu tutan bir tek ben değilim. Parka geldiğimde akın akın insan kalabalığını da beraberimde buluyorum. Hayal ettiğim hanami (kiraz ağacı izleme) tam olarak bu olmasa da, çeşitli yiyecekler satan tezgahların dumanları, hediyelik eşya satıcıların bağrışları arasından Ueno Parkı’nın merkezinde yer alan göle varıyorum. Göl manzarası toz pembe kiraz ağaçları eşliğinde hatrı sayılır bir manzara sunuyor. Dilerseniz gölde kuğu şeklinde deniz bisikletlerini kiralayabiliyorsunuz.

Ueno Parkı etrafında birkaç tur attıktan sonra, kiraz ağaçlarını izlemek adına iki numaralı meşhur durak olan Shinjuku Gyoen Parkı’nı ziyaret ediyorum. Bu park özellikle kiraz ağaçları altında piknik yapmak isteyenlerin favori mekanlarından bir tanesi. Ben de kiraz ağaçlarından bir tanesi altına kıvrılıp yanımda getirdiğim atıştırmalıkları yiyorum. Ortamda koşuşturan çocuklar, takım elbiseleri içerisindeki Japonlar, her ülkeden turistler ortamı renklendiriyor. Parkın kapanma saati olan akşamüzeri beşe doğru parktan çıkıp Shinjuku bölgesinin kalabalığında kendimi kaybediyorum.

Hava kararmışken hostelime geri dönüyorum.

31 Mart 2013, Pazar.

DSC05847

Engakuji Tapınağı’na girişte sizi bu görkemli yapı ve kiraz ağaçları karşılıyor.

DSC05849

Engakuji Tapınağı’nın zen tapınaklarına uygun bir bahçesi bulunuyor.

DSC05855

DSC05861

DSC05862

Engakuji Tapınağı’ndan detaylar.

DSC05866

Kamakura sokakları.

DSC05870

Ünlü yazar ve düşünürlerin mezarlarının bulunduğu Jochiji Tapınağının mezarlığı.

DSC05879

Amida Buddha’ya uzanan yürüyüş yolundan.

DSC05881

Kamakura’nın dizi dizi içecek makineleri.

Sabah uyanıp oteli değiştiriyorum ilk olarak. Sonunda bu gardıroptan kurtulduğum için çok mutluyum. Aynı hostelin farklı bir branşına geçiyorum. Asakusa tren istasyonuna daha yakın olan bu yeni hostelin daha samimi bir ortamı var. Eşyalarımı sekiz kişilik odaya bıraktıktan sonra Kamakura’ya gitmek için yine yollara düşüyorum.

Kamakura, zen tapınakları ile meşhur, Tokyo’ya elli kilometre uzaklıkta bulunan küçük bir kasaba. Genelde Tokyo’dan günübirlik düzenlenen turlarda en çok tercih edilen duraklardan da bir tanesi. Yerel tren ile Kita-Kamakura istasyonunda indikten sonra istasyona çok yakın olan Engakuji Tapınağı’nı ziyaret ediyorum ilk olarak. Bu tapınak Kamakura’da yer alan Beş Büyük Zen Tapınakları sıralamasında iki numarayı çekiyor. Çeşitli binalardan ve muazzam bir gölden oluşan bu Zen Tapınağı 1282 yılında Çinli bir Zen keşiş tarafından kurulmuş. O tarihten bu yana da sayısız yangın ve deprem nedeniyle yıkılmış ve tekrar tekrar yapılmış. Tapınağın yapıları arasında dolaşıp ortamın huzurlu havası arasında kayboluyorum. Hava hafif yağmurlu olduğu için çok fazla turist de yok ortalıkta, o nedenle bütün gün genel anlamda güzel bir yürüyüş günü oluyor benim için. Engakuji Tapınağı’ndan çıkıp bölgede yer alan diğer bir tapınak olan Jochiji Tapınağı’na giriyorum. Bu ufak tapınak zamanında eşinden boşanmak için, kocası tarafından yazılmış bir mektuba ihtiyacı olan kadınlara sığınak olması ile meşhur. Üstelik çeşitli ünlü yazar ve düşünürlerin mezarlarına da ev sahipliği yapıyor.

Bir gün için yeterince zen tapınağı gördüğüme ikna olan ben, bölgenin en ilgi çekici yanı olan Kotokuin’de yer alan Amida Buddha heykelini görmek için orman içerisinden geçen yürüyüş yolunu tırmanmaya başlıyorum. Daibutsu yolu olarak da anılan bu yürüyüş yolunu aşmam iki saatimi alıyor. Tepeye çıktığımda hem manzara, hem de karşımda duran Buddha heykeli etkileyici. 15. yüzyılda bu bronz Buddha’nın içinde bulunduğu tapınak tsunamiden dolayı yıkılmış olsa da Buddha heykeli kurtulmuş. Geri dönüş yolu tırmanış yoluna kıyasla daha kolay oluyor.

Başladığım noktaya geldiğimde Kamakura kasabasının merkezine doğru ilerliyorum. Kamakura istasyonuna uzanan kalabalık alışveriş yolu üzerinden geçiyorum. Yolun kenarına kurulmuş tezgahlardan yerel tatları deniyorum. Açık ara farkla Japonya yemek konusunda şu ana kadar ziyaret ettiğim en leziz ülkelerden bir tanesi oluyor.

Gün batımına doğru Tokyo’ya doğru dönüş trenine atlıyorum ve bir saatlik bir yolculuk sonrasında Tokyo’ya varıyorum. Shibuya bölgesinde inip yağmur altında sokakları geziyorum. Yol üzerindeki sushi restoranlarından birine girip taze ve son derece leziz sushi’lerin tadını çıkarıyorum. Hava artık kararmışken hostelime geri dönüyorum. E-postalarımı kontrol ettiğimde Ron’dan gelen dövme tasarımını buluyorum. Karşımda duran tasarım o kadar güzel ki, vücudumda taşımak istediğim dövmenin bu olduğuna o an emin oluyorum.

Hostelin oturma odasını andıran ortak odasında Japon realite programları eşliğinde uyuyana kadar oda arkadaşım Avustralyalı hostes Susan ve Singapurlu doktor Rick ile muhabbet ediyoruz.

30 Mart 2013, Cumartesi.

Bugün annemin doğum günü. Yolda olduğum için kaçırdığım önemli günlere bir yenisi daha ekleniyor. Sabahtan güzel bir mesaj yazıp anneme gönderiyorum. Dışarıda hava o kadar kötü ki hostelden çıkasım gelmiyor. Ben de hazır dövme günüm belli olmuşken, aynı gecenin akşamına Tokyo’dan Osaka’ya otobüs bileti alıp bir günlüğüne Osaka’yı gezmeye karar veriyorum. Nasıl olsa Filipinler’e olan uçak biletim Osaka’dan.

Otobüs bileti işini riske etmemek adına, yapacak hiç de bir işim yokken Tokyo İstasyonu’nun yolunu tutup JR otobüslerinden bir tanesinde yerimi ayırtıyorum. JR tren biletimin süresi ayın dördünde bittiği için otobüslerde de geçerli olan bu bileti kullanamıyorum ve ilk defa aslında Japonya’da şehirlerarası yolculuğun ne kadar pahalı olduğunun farkına varıyorum. Bunca süredir geçerli olan tren kartım sayesinde hiçbir ücret ödemeden bütün tren yolculuklarımı bedava yapmışım, fiyatların farkına varamamışım.

Tren istasyonundan çıktıktan sonra Asakusa bölgesinde yer alan kahve dükkanlarından birinin üçüncü katındaki masamda klasik yerimi alıyorum. Gün boyu yağmur yağıyor, gün boyu kahve dükkanında oturuyorum. Kitap okuyorum, internette gideceğim yerler hakkında araştırma yapıyorum. Bir an için yağmur hiç dinmeyecek sanıyorum; fakat akşama doğru yağmur da etkisini azaltıyor. Ben de sonunda kahve dükkanında tünediğim yerden çıkıp hostelimin yolunu tutuyorum.

29 Mart 2013, Cuma.

IMG_4687

Dövme stüdyosunun bulunduğu mahalle kiraz ağacı yapraklarından geçilmiyor.

DSC05845

Meşhur Shibuya yaya geçidinin gündüzü.

IMG_4688

Meşhur Hachiko heykeli.

IMG_4707

Kiraz ağaçları altında gece pikniği.

IMG_4708

Fotoğraf kabinleri Japonya’nın genelinde çok yaygın.

IMG_4720

Shibuya yaya geçidinin gecesi.

Bugün öğlen irtibatta olduğum iki dövme sanatçısından ilkiyle randevum var. Diğeri Nagoya kentinde olduğu için onunla dövme gününe kadar görüşmem çok mümkün olmayacak. O yüzden ilkiyle görüşüp nasıl, ne şekilde ve ne zaman dövme konusunu halledebiliriz yüz yüze konuşmak istiyorum.

Öğlene doğru hostelden çıkıp yaklaşık bir buçuk saatlik bir tren yolculuğu ile (değiştirilen iki metro hattı ve takip edilen bir yerel tren aracılığıyla) Shi Ryu Doh’nun bulunduğu bölgeye geliyorum. İki gündür Tokyo’nun merkez mahalleleri dışında gördüğüm mahalleler beni çok etkiliyor. Dövme stüdyosunun bulunduğu bölgeye uzanan yaklaşık bir iki kilometrelik yolda kiraz ağaçları altına dizilmiş banklarda oturan kalabalıklar var. Her rüzgar esişinde kiraz ağaçlarının toz pembe yaprakları kar gibi banklar üzerine yağıyor. Yerlerin grisi toz pembe yapraklara karışıyor. Yavaş çekimde her şey farklı. Tokyo’nun en kalabalık istasyonundan bu bölge sadece yirmi beş dakika uzaklıkta olmasına rağmeb burası apayrı bir dünyadaymış hissi veriyor.

Shi Ryu Doh’ya girdiğimde Miyako ve Ron beni karşılıyor. Bu küçük ve temiz stüdyo, dövme salonundan çok bir kahve dükkanını andırıyor. Ron, Japonya’daki dövmecilerden tarzı ile ayrılıyor ve daha çok etnik dövmeler üzerine yoğunlaşıyor. Ron’un en hoşuma giden yanı basit öğeleri son derece detaylı ve ince şekilde işlemesi. Yarım saatlik bir görüşme sonrasında düşünmek için vakit isteyip akşam haber vereceğimi söylüyorum. Kararıma göre tarzları ile birbirinden ayrılan iki dövme sanatçısından birisini seçmem gerekecek.

Dövme salonundan çıkıp aynı yol üzerinden Shibuya bölgesine gidiyorum. Bir önceki sefer Tokyo’ya gelişimde gezmeyi atladığım bu bölgede Erika, Kaja, Aesees ve Yuhiro ile buluşacağım. Metro istasyonundan çıkınca Hachiko heykeline denk geliyorum. Tokyo Üniversitesi’nde bir profesör olan sahibini her gün Shibuya tren istasyonunda bekleyen Hachiko, bu geleneğini profesörün ölümünden sonra da her gün tekrarladığı için “sadık köpek” olarak anılıyor. Bu nedenle tren istasyonunun hemen çıkışında bu köpeğin bir heykeli bulunuyor. Ben buluşma saatinden daha erken bir saatte bölgeye geldiğim için vaktimi değerlendirip bölgeyi meşhur yapan öğeleri geziyorum. Bunlar arasında Shibuya 109 isimli daha çok gençlere yönelik olan alışveriş merkezi ve bölgenin göbeğinde yer alan yaya geçidi yer alıyor. Dünyanın en kalabalık ve karmaşık yaya geçitlerinden biri olan Shibuya yaya geçidini en iyi bölgedeki Starbucks’tan görebiliyorsunuz. Ben de kahvemi alıp manzarayı izlemek için yukarıya çıkıyorum; fakat buraya gelenler yukarıda çok fazla vakit geçirmesin diye sadece küçük boy kahve satılıyor. Üstelik manzarayı görebileceğiniz bu bölgeden fotoğraf çekmek de yasak. Nedenini çok anlayamasam da bir Starbucks çalışanı tarafından uyarılıyorum.

Buluşma saatimiz gelince Erika ve Kaja’yı Hachiko heykelinin yanında buluyorum. Aesees ve Yuhiro da sonrasında bize katılıyor. Öncesinde bir şeyler atıştırmak için Shibuya’da yer alan sushi restoranlarından birine gidiyoruz. Taze sushi siparişlerinizi takiben değişik sesler çıkaran sushi bandı kayarak tabaklarınızı önünüze getiriyor. Yemek sırasında Japonya’da birbirimizi görmediğimiz zamanda neler yaptığımızdan bahsediyoruz. Yemek sonrasında bölgenin ışıklarla dolu sokaklarını ve mağazalarını geziyoruz ve en sonunda yürüyerek Harajuku bölgesine gitmeye karar veriyoruz. Yolda kiraz ağaçları altında oturmuş onlarca takım elbiseli Japonun akşam pikniği yaptığını görüyoruz. Kiraz ağaçlarının açma döneminde bu piknikler çok yaygın ve “hanami” olarak anılıyorlar. Harajuku’ya vardığımızda asıl amacımız bölgedeki fotoğraf kabinlerinde toplu fotoğraf çektirmek. Kaja ve Erika, purikura adı verilen bu fotoğraf kabinlerini gezdikleri her yerde kullanmışlar. Buradaki bütün fotoğraf kabinleri Japonlara yönelik, özellikle de Japon genç kızlara. Gözlerinizi olduğundan daha büyük, teninizi olduğundan daha beyaz gösteren bu kabinler genç kızların da popüler uğrak noktası haline gelmiş. Biz de bu kabinlerden birinde yerimizi alıp pozlarımızı verip fotoğrafları komik öğelerle süslüyoruz.

Harajuku bölgesinde biraz daha dolandıktan sonra Aesees ve Yuhiro’nun son günü olduğu ve Japon körisi yemek istedikleri için tekrar Shibuya bölgesine dönüyoruz. Buradaki köri restoranlarından birine oturup baharat derecesine göre körilerimizi sipariş ediyoruz. Ben baharatlara alışık ve dayanıklı olduğumu düşünerek dört numarayı seçiyorum. Yine de yemek sonrasında buram buram yanmamı engelleyemiyorum. Gün artık geceye karışırken birbirimize veda edip gardırobuma geri dönüyorum.

Bu arada dövme macerama da Ron ile devam etme kararı alıyorum. Ron, kafamda olana yakın tasarımını (her dövme yaptığı kişiye ayrı bir tasarım yapıyor) hazırlayıp bana göndereceğini söylüyor. Dövme günü olarak da ayın beşini belirliyoruz.

28 Mart 2013, Perşembe.

DSC05837

Ghibli Müzesi içerisinde fotoğraf çekmek yasak, o yüzden sadece müzenin terasında yer alan bu karakterin fotoğrafını çekebiliyorum.

IMG_4645

IMG_4679

Inokashira Parkı’nda kiraz ağaçları.

Bugün sonunda bir süredir sabırsızlıkla beklediğim Ghibli Müzesi’ni ziyaret edeceğim. Hayao Miyazaki’nin ilk izlediğim animesinden bu yana yıllar geçmiş; ama bu adamın ve stüdyosunun bende uyandırdığı çocuksu heyecan bir türlü sönmemiş. Üstelik müze hakkında izlediğim belgesel de heyecanımı iyice artırmış. Bu kadar süreden sonra Tokyo’ya tekrardan gelme nedenim de bu müze. Müzeye giriş randevum saat 16:00’da olduğu için günü çok yavaştan alıyorum. Sabah geç bir saatte hostelden çıkıyorum; hostelimin bulunduğu Asakusa bölgesinin kalabalık ara sokakları arasına dalıyorum. Aynı sokakları ikinci, üçüncü kez gezmek hep farklı duygular uyandırıyor bende. Bölgenin rengi kırmızı yine. Bu sefer daha çok bulunduğum mekanı görmek ve keşfetmek adına değil de, insanların burada bulundukları için ne tepki verdiklerini anlamak için bulunuyormuşum gibi hissediyorum.

Öğlene kadar bu ara sokaklarda dolanıp sonrasında müzenin bulunduğu Mitaka bölgesine gitmek için yerel trende yerimi alıyorum. Müze Tokyo merkezinin dışında, batıdaki mahallelerden bir tanesinde yer alıyor. En başta neden bu kadar uzağa kurulduğunu anlayamıyorum. Tren istasyonundan çıkıp istasyondan müzeye kadar olan yolu yürürken ben de emin oluyorum, buranın bu müze için en ideal konum olduğuna. Nehir kenarına dizilmiş kiraz ağaçlarının eşlik ettiği, huzurlu, sakin ve tam da Ghibli animasyonlarında yer alanlar gibi küçük bir kasaba burası aslında. Müzeye normalden bir saat erken geliyorum, kapıda beni içerisinde kocaman bir Totoro’nun beklediği gişe karşılıyor. Yol kenarına oturmuş ailelerin yanına çömelip saatin dördü göstermesini bekliyorum.

İçeri girerken filmlerden kesilmiş bir sahneyi bilet olarak veriyorlar; bana yanlışlıkla karıştırıp ilkokul çocukları için olan biletlerden birini verince içerideki sinemaya girince sorun çıkıyor da hemen biletimi yeniliyorlar. Giriş katını gezerken o kadar mutluyum ki yerimde duramıyorum. Girişte animasyonların nasıl işlediği ve tarihi hakkında bilgi veren küçük bir oda yer alıyor. Animasyon karakterlerinin doldurduğu örneklerle animasyonların nasıl işlediği anlatılıyor. Buradan aynı katta yer alan Satürn Sineması’ndaki kısa animasyonu izlemek için sıraya giriyorum. On beş dakikalık bu animasyon sırasında arkada tıkır tıkır çalışan makinistin ve filmin akış sesini duyabiliyorsunuz. Animasyon Japonca olmasına rağmen çok rahat anlaşılabiliyor. “Koro’s Big Walk” isimli bu kısa animasyon bittiğinde herkes resmen gözü yaşlı ayrılıyor sinema salonundan.

Müzenin ilk katında animasyon stüdyosunun içeriği hikaye kartlarıyla, çizimlerle, referans kitapları ile canlandırılıyor. Burada stüdyo ortamının havasını dolu dolu alabiliyorsunuz. İçilen sigaralardan, duvarları dolduran suluboya ve kurşunkalem çizimlere, kullanılan boya ve kalemlere kadar her yer ayrı bir detayla patlıyor. Teker teker duvarlardaki çizimleri izleyerek geçiyorum odaları. Renkler, görseller, detaylar o kadar zengin ki, bazı odalardan çıkmak istemiyorum. Müzede iki saate kadar yakın kalıyorum. Gezdiğim en samimi müze olma unvanını hakkıyla kazanıyor bu küçük müze. Miyazaki “Müzeye her girenin daha zenginleşmiş çıkmasını isterim.” derken aslında bunu kast ediyor.

Dönüş yolunda müzenin hemen yanı başında yer alan Inokashira Parkı’na gidiyorum. Bu parkta kiraz ağaçları çoktan tüm görkemlerini göstermişler bile. Parkın her köşesini toz pembeye boyan kiraz ağaçlarının yaprakları esen rüzgarla savruluyor. Burada oturup bir şeyler atıştırıyorum. Gün boyu telaştan bir şeyler yemeyi ihmal etmişim.

Sonrasında hostelime gitmeden önce yol üzerindeki cafe’lerden birine oturup kablosuz internet ve pahalı kahvenin tadını çıkarıyorum saatlerce. Hava çoktan kararmış bile. Uyuduğum “gardıroba” dönüşü olabildiğince geciktiriyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s