Kyoto, Japonya.

Standard

27 Mart 2013, Çarşamba.

DSC05717

Gion’un meşhur turistik sokakları.

DSC05719

DSC05721

Kiyomizudera Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC05756

Tapınak içerisinde yer alan adaklar.

DSC05774

Trafik güvenliğiniz için 500 yen ödemeye var mısınız?

DSC05780

DSC05791

Kiraz ağaçları ahşap binalara karşı çok güzel bir manzara oluşturuyor.

DSC05795

Küçük geyşa turistler.

DSC05801

Turistik sokaklar.

DSC05805

Büyük geyşa turistler.

DSC05813

Tapınaklarda yer alan dilek ve adakların sınırı yok.

DSC05822

DSC05823

Kamo nehri şehri ikiye ayırıyor.

DSC05828

DSC05832

Niksji Pazarı’ndan manzaralar.

Sabah hostelden çıkışımı yapıyorum ve istasyona gidip eşyalarımı paralı dolaplardan bir tanesine bırakıyorum. Amacım günün tamamını Gion’da yani şehrin en turistik bölgesinde geçirmek. Burası restore edilmiş sokaklarla, çeşit çeşit tapınaklarla, turist atraksiyonları ile dolu. Aynı zamanda şehrin en önemli birkaç tapınağına da ev sahipliği yapıyor.

Gion bölgesine giden yolda ilk olarak Sanjusangendo Tapınağı’nda duruyorum. Bu tapınak 1001 tane bin kollu Kannon heykeli ile meşhur. Kannon merhamet tanrıçası olarak biliniyor. Rehber kitaplarda çok vurgulanmamasına rağmen güzel olduğunu duyduğum için ziyaret etmeyi tercih ettiğim bu tapınağa girerken ödediğim 1000 yen bana çok abartı geliyor da şikayet ediyorum kendi çapımda. Fakat heykellerin bulunduğu tapınağın ana salonuna girdiğimde nefesim kesiliyor. Son derece ince bir şekilde işlenmiş 1001 adet Kannon, merkezde yer alan devasa heykelin etrafını süslüyor sağlı sollu olarak. Bu heykellere ek olarak 28 tane koruyucu tanrı heykeli de sergilemeler arasında yer alıyor. Heykelleri sindire sindire inceliyorum, birçoğu 13. yüzyıldan kalma bu eserler son derece iyi korunmuş durumda.

Sanjusangendo Tapınağı’ndan çıktıktan sonra tapınakların yer aldığı genişçe caddelerden geçerek Higashiyama bölgesinde yürüyorum. Gion bölgesinin kalbinin attığı Ninenzaka ve Sannenzaka sokaklarının taşlı ve kalabalık yollarından tırmanarak tepede yer alan Kiyomizudera Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Bu tapınak Gion bölgesini kuşbakışı görüyor. Mimari açıdan çok güzel olan bu tapınağın bazı garip ve ticari uygulamalarını ise aklım hayalim almıyor. Örneğin tanrılara adanmış bir bölgede belli ücretler karşılığında son derece ticari bir şekilde adak adayabiliyorsunuz. Burada en az on tane farklı tanrı ve en az yüz tane farklı para harcama yolu var. Dilerseniz dualarınızı su içerisinde eriyebilen kağıtlara yazıp kuyuya atabiliyorsunuz ya da çeşit çeşit ve her konuda bir adağın yer aldığı tahta duaları satın alabiliyorsunuz. Tapınakta mimari öğeleri incelemekten öte, insanların bu adaklara verdikleri tepkileri incelemek daha çok hoşuma gidiyor. Tapınakta uzunca vakit geçirdikten sonra çıkıp ara sokaklarda dolanıyorum.

Buralarda sokaklarda geyşa makyaj ve kıyafetlerinde turistler dolanıyor. İlk gördüğümde gerçek bir geyşa gördüm diye çok heyecanlanan ben durum kendisini her köşe başında tekrar edince bunun aslında bir turistik aktivite olduğunu anlıyorum. Bu bölge bana fazla kalabalık, turistik ve yapay geliyor, bu nedenle çok da hoşuma gitmiyor. Arada bir Türk tur grubuna denk geliyorum da muhabbetlerine kulak kabartmaktan kendimi alamıyorum.

Gion bölgesinin ara sokakları arasından çeşitli tapınaklara gire çıka ilerledikten sonra Nikjsi Pazarı’ına gidiyorum. Daracık üstü kapalı upuzun bir sokak boyunca uzanan bu meşhur pazarda her türlü yiyeceği bulmanız mümkün. Sokağın üstünü kaplayan kırmızı, yeşil, sarı camlar buranın rengarenkliğine ayrı bir hava katıyor.

Sokağı bir baştan bir başa yürüyüp satılan ürünlere göz attıktan sonra artık hava kararmışken tren istasyonuna dönüyorum. Tokyo’ya bir tren bileti alıyorum. Yolculuk 3,5 saat sürüyor. Tokyo yine puslu havası ile beni karşılıyor. Asakusa bölgesinde yer alan hostelime doğru ilerliyorum. Kaldığım en korkunç hostel odası ile karşı karşıyayım. Tokyo’nun meşhur kapsül otellerine benzer bir şekilde hazırlanmış hostelde küçük gardırop gibi bölmelerde konaklıyorsunuz. Durumu en başta çok algılayamasam da dört gecemin burada geçecek olduğu gerçeği tüylerimi diken diken ediyor.

26 Mart 2013, Salı.

DSC05676

Rokuonji Tapınağı’nın altın köşkü.

DSC05693

Tapınak bahçelerini süsleyen kiraz ağaçları.

DSC05705

Ryoanji Tapınağı’nın meşhur zen bahçesi.

DSC05707

Zen bahçesinin küçük bir modeli.

Kyoto Tren İstasyonu’na yakın bir yerde konaklamanın en büyük avantajı dilediğiniz her yere çok kolay bir şekilde ulaşabilmeniz. Sabah kahvaltı sonrasında tren istasyonunun arkasında yer alan otobüs durağından şehrin kuzey bölgesinde yer alan Rokuonji Tapınağı’na gidecek bir otobüse biniyorum. Bu tapınak özellikle “Golden Pavilion” olarak bilinen altın köşkü ile ünlü. Hafta içi olmasına rağmen tapınak bölgesi son derece kalabalık. Tapınak alanına girince sizi genişçe bir yapay göl karşılıyor; göl kenarına iliştirilmiş üç katlı altın köşk ise tüm görkemi ile kendisini sergiliyor. Köşkün içerisine giremiyorsunuz; ama duvarlara asılmış fotoğraflardan içerisinin muazzam olduğunu anlayabiliyorsunuz. Altın köşkün her katı farklı bir tarzda inşa edilmiş. İlk katı Heian döneminin asilzade konutları şeklinde, ikinci katı samuray savaşçılarının konutları şeklinde, üçüncü katı ise zen tapınağı stilinde tasarlanmış. Altın kaplama, köşkün ikinci ve üçüncü katlarına uygulanmış. Köşkün çatısında Çin mitolojisinden gelen Ho-o isimli kuş yer alıyor. Tapınağın ilk katında Yoshimitsu Ashikaga ve Sakyamuni Tathagata’nın heykelleri, ikinci katında mağara içerisinde oturan Kanon ve Shitenno heykelleri bulunuyor. En üst katta ise Sakyamuni’nin külleri saklanıyor. Bu köşk 1950 yılında yanmış; fakat 1955 yılında tekrardan inşa edilmiş ve 1987 yılında altın kaplama köşkün etrafına tekrardan uygulanmış.

Rokuonji Tapınağı’ndan çıkıp aynı cadde üzerinde yer alan büyüklü küçüklü tapınakları ziyaret ediyorum. Özellikle tapınaklardan bir tanesinde çok yoğun bir kalabalık var, içeri girince bu kalabalığın nedenini anlıyorum. Tapınak içerisinde yer alana kiraz ağaçlarının yani sakura’ların tamamı açmış. Japonya’da kiraz ağacı sezonunun ruhu adeta büyülü bir hava sunuyor. Çocuklar “sakura, sakura” diye bağırıyor, kiraz ağaçlarının toz pembe yaprakları rüzgarın etkisiyle üzerinize düşerken. Her kiraz ağacı bölgesinden geçerken siz, mutlaka birilerinin bu konuda konuştuğunu duyabiliyorsunuz. Sakura sadece mevsim değişimini simgelemiyor; ama aynı zamanda son derece sembolik anlamlar da içeriyor. Özellikle kiraz ağaçlarının güzelliği ve kısa sürede yapraklarını dökmeleri, ölümlülüğün de bir simgesi olarak anılıyor. Tapınak içerisinde aynı zamanda zihinsel engellilerin bulunduğu bir grup da yer alıyor. Bakıcıları tarafından kiraz ağaçlarını izlemek için getirilmiş grubun mutluluklarını yüzlerinden okuyabiliyorsunuz.

Bir sonraki durağım ise zen bahçesi ile meşhur Ryoanji Tapınağı oluyor. Daha doğrusu, bu tapınağa gitmeye uğraşırken arada yine kayboluyorum. Japonya’da bunu sürekli ve sürekli tekrar etmeyi nasıl başarıyorum bilmiyorum; ama kaybolmak bu şehirleri daha güzel yapıyor benim için. Şehirlerin hiç görmediğim bilmediğim yüzlerini bana sunuyor. Sonunda şans eseri çıkmaz sokaklardan ana caddeye ulaşıyorum ve Ryoanji Tapınağı’nı buluyorum. Bu tapınak bir aristokrat villası olarak inşa edilmiş; 1450 yılında da Zen tapınağına çevrilmiş. Tapınağı dünyaca ünlü kılan ise beyaz çakıl taşları üzerine beş grup halinde düzenlenmiş on beş kayadan oluşan bahçesi. Bu bahçe kuru peyzaj şeklinde tasarlanmış ve Zen Satori’nin ruhsal aydınlanmasının bir sembolü olarak anılıyor. Bahçeyi çevreleyen ahşap merdivenlere oturup inceleyebiliyorsunuz.

Şehrin kuzeyindeki tapınakları gezmeyi bitirdikten sonra şehir merkezine iniyorum ve Kamo nehri kıyısında yer alan Ponto-cho bölgesini geziyorum. Bu bölge eski geyşa bölgesi olarak da anılıyor ve hala günümüzde popüler geyşa danslarının sergilendiği tiyatrolara ev sahipliği yapıyor.

Güneşin batmasıyla hava o kadar soğumuş ki, bir noktadan sonra yürümek bile çok zor bir hal alıyor. Nefesim havanın soğuğunda buğuya dönüşüyor. Ben de hostele dönmeden önce Japonya’daki son onsen yani Japon banyosu deneyimini yaşamak üzere Kumara Onsen’ine gitmeye karar veriyorum. Bu onsen orman içerisinde açık havada yer alıyor, (dilerseniz kapalı tesisi de mevcut) bu nedenle tercih sebebim oluyor. Bu bölgeye farklı bir tren hattı kullanarak ulaşıyorsunuz. Tren içerisinde cama paralel olarak yerleştirilmiş koltuklardan yerel Kyoto’yu ve orman manzarasını doyasıya izleyebiliyorsunuz. Yolculuk yarım saatten biraz daha fazla sürse de kesinlikle geçirilen her dakika değiyor. Tren istasyonundan çıkınca, onsen’in ücretsiz servisleri sizi tesise götürmek için hazır bekliyor. Yürümek isterseniz de on beş dakika içerisinde tesisin bulunduğu bölgeye varabiliyorsunuz. Giriş için 1000 yen ödedikten sonra açık hava onsen’inin bulunduğu alana giriyorum. Soyunma odaları küçücük bir doğal sülfür banyosunun yer aldığı bahçeye açılıyor. Bir önceki deneyimim kadar çok etkilenmesem de anın tadını çıkarıyorum. Buz gibi havada kaynar su elime, ayaklarıma, vücuduma iyi geliyor. Bir saat kadar burada vakit geçiriyorum. Gecenin maviden siyaha geçişini ormanda kuşlar arasında dinledikten sonra yıkanıyorum. Hava o kadar soğumuş ki, yanaklarım kıpkırmızı oluyor çıkar çıkmaz. Geldiğim yoldan manzaranın huzurunda yavaştan hostelimin yolunu tutuyorum.

25 Mart 2013, Pazartesi.

DSC05529

Fushimi Inari Tapınağı’nın girişi.

DSC05534

DSC05537

DSC05560

DSC05539

Tapınakta yer alan adaklar.

DSC05550

DSC05557

DSC05601

DSC05610

Fushimi Inari’nin sonsuz turuncu kapıları.

DSC05622

DSC05630

Tenryu-ji Tapınağı’nın bahçesi.

DSC05660

Bambu ormanının büyülü atmosferi.

Sabah hostelden çıktıktan sonraki ilk işim Japonya’da en çok merak ettiğim tapınak olan turuncu torii’leri ile yani tapınak kapıları ile meşhur Fushimi Inari Tapınağı’na doğru yola koyulmak oluyor. Hala şehirlerin geceleri ve gündüzleri bana iki ayrı dünyaymış gibi geliyor da, bir gece önce dolandığım sokakları tanıyamayıp gitmem gereken yönün tam zıttına yürümeye başlıyorum. Hiç olmazsa durumu erkenden fark edip doğru yolu buluyorum ve kısa sürede tren istasyonuna varıyorum. Tren istasyonundan da JR Nara hattına atlayıp Inari isimli durakta iniyorum.

Kısa bir yürüyüşten sonra meşhur tapınağa varıyorum. Japonya’da 32000’den fazla tapınak (neredeyse bütün Shinto tapınaklarının üçte biri) Inari’ye adanmış durumda. Fushimi Inari de bu tapınakların başını çekiyor. Inari, Japonya’da bolluk, bereket, pirinç ve tarım tanrısı olarak da biliniyor. Yeryüzündeki bütün başarıları temsilen Inari’ye tapılıyor. Fushimi Inari Tapınağı, özellikle de tapınak etrafında yer alan tilki şeklindeki heykelleri ile adından söz ettiriyor. Kitsune adı verilen bu mesaj taşıyan tilkiler genelde bulundukları yerlerde dişi ve erkek olmak üzere çiftler halinde yer alıyorlar. Bu heykellerin ağızlarında ya da pençelerinde sembolik ürünler bulunuyor, anahtar ve pirinç gibi.

Girişteki tapınak binalarına göz attıktan sonra, meşhur turuncu kapıların başladığı bölgeye gidiyorum. Görsel olarak renkler o kadar canlı ve zengin ki ben bir süre bu kapıların oluşturduğu çift tünelden çıkamıyorum. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp fotoğraf çekiyorum. Kalabalıklar bu sırada akın akın gelmeye devam ediyor. Girişteki turuncu kapılarının yer aldığı bölgeden ilerledikten sonra başka bir meydana çıkılıyor, buradan da dört kilometrelik bir yürüyüş yolu ile Inariyama tepesine tırmanılabiliniyor. Turuncu kapıların arasından geçmek bir oyun gibi geliyor bana, sanki dört yaşındayım. Tepeye doğru çıkılan yolda sürekli mola verme yerleri var, dilerseniz buralarda bir şeyler yiyip içebiliyorsunuz. Bu mola yerlerinde tepe noktasına ve bir sonraki mola yerine ne kadar kaldığını gösteren tabelalar yer alıyor.

Ben turuncunun her tonunu barındıran kapıları aşarak tepeye varıyorum. Tepe noktasından tapınağı kuşbakışı görmeyi beklerken ağaçlar arasında turuncu kapılardan ve tapınağın koruyucu tilkilerden oluşan başka bir ibadet yeri ile karşılaşıyorum. Bu yürüyüş yolunu öyle bir yapmışlar ki, dönüşte aynı yolu takip etmeden başladığınız yere inebiliyorsunuz. Orman arasındaki turuncu kapıları takip etme işi benim çok hoşuma gidiyor da zamanı fark etmiyorum, tapınağa girdiğimden beri 2-3 saat geçmiş bile. Tapınaktan çıkıp bölgeyi gezip tekrar tren istasyonuna dönüyorum.

Tren istasyonundan şehrin kuzey batısına giden bir trene atlıyorum. Amacım bu bölgedeki tapınakları ve bambu ormanını görmek. Açıkçası bambu ormanını görmek daha çok ilgimi çekiyor, tapınaklara kıyasla. Hava yine yağmurlu, arada ısınmak ve yağmur damlaları hızını artırdığında ıslanmaktan kurtulmak için hediyelik eşya dükkanlarını kendime mesken seçiyorum. Yağmur biraz etkisini azalttığında ben de UNESCO kültür mirası sayılan Tenryu-ji Tapınağı’nın yolunu tutuyorum. Orijinal olarak 1255 yılında Arashiyama Dağı manzarası olan bir saray olarak inşa edilmiş bu tapınak, 1339 yılında Zen Tapınağı’na çevrilmiş. Tapınak sayısız kere yangınlarla boğuşmak zorunda kalsa da bahçesi kurtulmuş ve tekrar tekrar yenilenmiş. Yine de 14. yüzyıl ruhunu ve özelliğini hiç kaybetmemiş. Bu geniş bahçede zen felsefesine uygun şekilde küçük bir gölet, gruplar halinde kayalar, taş köprüler ve kaya adacıkları yer alıyor. Bahçedeki kiraz ağaçları tüm görkemlerini sergiliyor. Bu tapınak bahçesinin hemen arka çıkışından bambu ormanına girebiliyorsunuz. Giriş anı nefes kesici. Masallardan fırlamış bir orman karşınızda duruyor. Sağlı sollu sizi kucaklayan bambular arasından ilerliyorsunuz. Bambuların kıvrımları ile oluşturduğu bu tünelde kendinizi kaybetmemek işten değil.

Bambu ormanından sonraki durağım bölgedeki diğer büyüklü küçüklü tapınaklar oluyor. Bu tapınaklardan özellikle Nonomiya Jinja Tapınağı dikkatimi çekiyor. Güneş ve ateş tanrılarına adanmış bu küçük tapınak, geçmişte kraliyet prenseslerinin kendilerini arındırmaları için sığındıkları bir tapınak olarak biliniyor. Tapınakları ziyaret ettikten sonra bölgenin turistik sokağında birkaç tur atıp karnımı doyuruyorum ve geldiğim tren istasyonuna yürümeye karar veriyorum.

Yaklaşık yarım saat kadar yürüyüp tren istasyonunu bulamayınca, gitmeyi planladığım durağı geçtiğimi varsayıp bir sonraki istasyona yürümeye uğraşıyorum. Uğraşıyorum diyorum; çünkü tahmin edebileceğiniz gibi yine kayboluyorum. Kaybolduğum bu bölge Japonya’da şu ana kadar gördüğüm yerleşim yerlerinden son derece farklı. Bin bir detayları ile sizi büyüleyen evlerin süslediği daracık sokaklarda evlerin bahçelerine, duvarlarına göz atmaktan gideceğim yolu normalin üç katı sürede aşabiliyorum. Sonunda şans eseri tren yolu hattını takip ederek varmayı planladığım istasyondan üç durak önceye yürüyerek gelmeyi başarıyorum. Şehir merkezine döndüğümde hava kararmış bile. Konakladığım bölgeye yakın bir yerlerde bir şeyler atıştırıp hostelime geri dönüyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s