Monthly Archives: Nisan 2013

Siquijor, Filipinler.

Standard

22 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC07471

Caticlan – Boracay arası feribotumuz.

Sabah altıdaki feribotumuza yetişmek için beşte yola çıkıyoruz. Hava daha aydınlanmamış. Bir gün öncesinden ayarladığımız ve acaba gelir mi korkuları ile beklediğimiz tricycle otelimizin kapısında bizi bekliyor. Gece karanlığı içinde feribot iskelesine olan yolu gidiyoruz. Feribotumuz bu sefer tam zamanında kalkıyor. Altı buçuk saat süren feribot yolculuğunun çoğunu uyuyarak geçiriyorum. Yol boyunca arada tek gözümü açıp ne var ne yok, nerede durmuşuz diye kontrol ettikten sonra uykuya tekrar dalıyorum.

Öğlene doğru Cebu limanına varıyoruz. Havaalanına geçmeden önce hala biraz vaktimiz var. Ben daha önce Cebu merkezini Julien ile beraber gezdiğim için, gördüğüm yerleri Maelysse ve Fabrice’e göstermek üzere kolları sıvıyorum. Öğlen sıcağında bir saat kadar şehir merkezini tekrar gezdikten sonra, yol kenarında bulduğumuz restoranlardan birine girip karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında kapının önünden bir taksiye atlayıp havaalanının yolunu tutuyoruz.

Havaalanı maceramız ayrı bir dert; çünkü Boracay’a en yakın havaalanı Caticlan’da bulunuyor ve adanın güzelliğini korumak adına bu adaya sadece pırpır uçaklar gidiyor. Bu da uçuşta kilo kısıtlaması olarak bize dönüyor. Bizim bu uygulamadan haberimiz olmadığı için telaşla çantalarımızı birbirine sıkıştırmaya uğraşıyoruz. Toplamda on kilo bavul, beş kilo da el bagajı hakkımız var. Benim çantam hafif olduğu için sorun yaşamıyorum; ama Maelysse ve Fabrice direk panikliyorlar. Bütün bavullar açılıyor, eşyalar yeniden düzenleniyor.

Sonunda süreci sağ salim atlatıyoruz. Uçağımız da tam vaktinde kalkıyor. Caticlan’a varınca havaalanında turizm görevlileri üzerimize saldırıyor direk bize otel ayarlamak için. Biz de çok dolanmak istemediğimizden bu görevlilerden bir tanesi ile beraber Boracay’a geçmeye karar veriyoruz. Boracay’a giden yol her noktada para anlamına geliyor. Önce bir tricycle ile limana gidiyoruz (mesafe çok kısaymış, kimse bize söylemedi!). Limana varınca Boracay’ın en güneyinde yer alan Cagban’a feribot biletlerinin ücretlerine ek olarak liman vergisi ve çevre vergisi de ödüyoruz.

Cagban limanına varmamız on beş dakikamızı alıyor. Cagban’dan da ayrıca bir tricycle’a atlayıp sabit 100 peso ücret ile Boracay’ın kalbi olan White Beach yani Beyaz Plaj’a varıyoruz. Burada rehber kadının göstediği otel (daha çok bir ailenin evinin tek odası) benim çok hoşuma gidiyor, ücreti de uygun diye hemen yerleşiyorum. Maelysse ve Fabrice ise tercihlerini bölgedeki daha lüks bir otelden yana yapıyorlar.

Odalara yerleştikten sonra buluşup sahile iniyoruz. Şu ana kadar gördüğüm en güzel plajlardan biri karşımda duruyor. Günbatımını sahilde izliyoruz. Her renk yine karşımızda. Boracay, ziyaret ettiğimiz Filipinler’in diğer adalarına göre çok farklı. Son derece turistik ve gelişmiş. Bu bir anlamda hoşumuza giderken, bir yandan da bazı şeyleri sorgulamamıza neden oluyor.

Günbatımı sonrasında Boracay’ın yoğun turist kalabalığı arasına karışıp yemek yiyecek bir yerler aramaya koyuluyoruz. Yol üzerindeki ucuz restoranlardan birine girip karnımızı doyuruyoruz ve sonrasında kokteyllerimizi içmek üzere okyanus kenarında, beyaz kumlar üzerinde minderlerin yer aldığı bir bara geçiyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar bu mekanda muhabbet ediyoruz. Bir gece daha farklı bir adada sonlanıyor. Ada kültürüne adapte olmamız hiç de zor olmuyor.

21 Nisan 2013, Pazar.

DSC07400

Bu fayans kaplı kutucuklar aslında bölgenin mezarlığını oluşturuyor.

DSC07405

Siquijor’un bizi hayal kırıklığına uğratan plajları.

DSC07414

Tarihi Balate Ağacı.

DSC07423

Lugnason Şelaleleri.

Güne San Juan merkezinden scooter kiralayarak başlıyoruz. Adada kiralayabileceğimiz uygun scooter bulamayınca, çözümü planlarımızı değiştirip üç kişi için genişçe yarı otomatik bir scooter kiralamakta buluyoruz. Her seferinde, yolculuklarımız daha komik bir hal alamaz derken, üç kişinin bir scooter’ı kullanma fikri bizi kahkahalara boğuyor. Fabrice, scooter’ı kiralamadan önce bir tur atıyor, başarılı olduğunu görünce de işlemleri tamamlıyor. Biz de kasklarımızı alıp yola koyuluyoruz.

İlk olarak Siquijor feribot iskelesine gidip ertesi sabah olan Cebu feribotu için biletlerimizi almaya karar veriyoruz. Yollarda çok fazla tabela bulunmadığı için nereye gittiğimizden çok da emin olamıyoruz. Yarım saatlik bir yolculuk sonrasında aslında feribot iskelesinin çok geride kaldığını fark ediyoruz. Geldiğimiz yolun bir kısmını geri dönüyoruz. Sora sora feribot iskelesinin bulunduğu ara yolu öğreniyoruz ve iskeleye varıyoruz. İskeledeki gişeden ertesi sabah 06:00 için biletlerimizi alıyoruz. Cebu’ya geçmemizin nedeni, öğlen 14:30’da Cebu’dan Boracay’a uçuşumuz olması.

Biletlerimizi garantiye aldıktan sonra San Juan merkezine dönüp yol kenarındaki restoranlardan birine giriyoruz ve kahvaltımızı yapıyoruz. Günün geri kalanı için planımız belli: adanın güzel plajlarını keşfetmek; ama ne yazık ki hayallerimiz suya düşüyor. Kitabın önerdiği adanın batısında yer alan ilk plaja gittiğimizde denizi kaplayan yosunlar ve kumların üzerini kaplayan çöp atıkları ile rastlaşıyoruz. O kadar yolu boşuna gelmiş olmamak adına havlularımızı serip biraz kitap okuyoruz. Buradan kalkıp ikinci önerilen plaja gitmeye karar veriyoruz. Adanın kuzey doğusunda yer alan Kagusuan Plajı da bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Adanın çok güzel plajları olduğunu gelmeden okumamıza rağmen, ne yazık ki bütün gün scooter üzerinde gezsek de bu plajlara denk düşemiyoruz. Biz de hava kararmaya yakınken merkezden daha fazla uzaklaşmamak adına geri dönmeye karar veriyoruz.

Dönüş yolunda ilk olarak Balate Tree olarak anılan tarihi ağacı ziyaret ediyoruz. Bu devasa köklere sahip çok yaşlı ağaç yol kenarında ormanlık bir alanda yer alıyor. Buradan yolumuz üzerindeki Lugnason Şelaleri’ne uğruyoruz. Bir gün önce gördüklerimize kıyasla daha etkileyici olan bu şelalelerin kıyısında bir süre oturuyoruz. Sonrasında artık hava kararmışken otellerin yolunu tutuyoruz. Duş sonrasında güzel yemekler için tekrar dışarı çıkıyoruz. Konakladığımız bölgeye yakın yol kenarı restoranlarından birine gidiyoruz. Bu restoran güzel müzikleri, loş ortamı ve son derece leziz yemekleri ile son gecemizde kalbimizi kazanıyor. Bir sonraki sabah erkenden uyanacağımız için odalara erkenden dağılıyoruz.

20 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC07355

DSC07360

Siquijor’un güzel çocukları.

DSC07362

Siquijor’un yosun kaplı plajları.

DSC07370

DSC07374

Lazi Kilisesi.

DSC07376

San Isidro Labrador Manastırı.

DSC07382

Cambugahay Şelaleleri.

DSC07395

Burada motosikletler için benzin bir litrelik cam coca-cola şişelerinde satılıyor.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Bir gün öncesinde iki tane scooter kiralamaya karar vermişiz. Kapının önüne gelen scooter’lar bize bir gün önce söylenen fiyattan farklı olunca, gereksiz gurur yapıyoruz. Ne biz, ne de karşımızdakiler inattan vazgeçmeyince scooter planlarımız bir sonraki güne kalıyor. Başarısız scooter kiralama maceramizdan sonra ilk işimiz otelimizi değiştirmek oluyor. Aynı yol üzerinde bulunan ikinci otelimizde hepimiz için yeterli oda var, üstelik fiyatları da neredeyse yarı yarıya. Geniş bir bahçenin içinde yer alan bu otel, odaları ile Filipinler’de gördüğüm en güzel yerlerin başını çekiyor. İnce ince detaylarla işlenmiş odalar, ferah ve zevkli.

Odalara yerleştikten sonra kahvaltı yapmak üzere Czar’s Palace isimli popüler otele gidiyoruz. Buranın ismi bazı yerlerde Ceaser’s Palace olarak da geçiyor. Bu otel Cuma günleri düzenledikleri kalabalık partileri ile meşhur. Bu mekanda hala bir önceki gecenin izlerini ve buram buram alkol kokusunu bulabiliyorsunuz. Kahvaltı siparişlerini verdikten sonra bir saatten fazla bekliyoruz. Üç omlet için herhalde tavukların peşine düştüler esprileri de beraberinde geliyor. Kahvaltımız sonunda gelip biz karnımızı doyurunca tekrardan yola koyuluyoruz.

Bir tricycle ile süt ürünleri ile meşhur süt fabrikasına gitmeye karar veriyoruz. Süt ürünleri fabrikasına gelince mekanın öğle tatilinde olduğunu ve kırk beş dakika sonra tekrardan açılacağını öğreniyoruz. Biz de bölgedeki çocuklarla oyalanıp plajda kitap okuyarak bu kırk beş dakikayı değerlendiriyoruz. Sonrasında açılan fabrikaya gidiyoruz. Burası aslında yerel bir proje ile kurulmuş iki oda minicik bir mekan. Yöneticilerinin çoğu kadınmış. Son derece leziz ve taze yoğurtları, sütlü meybuzları ve meyvalı sütleri tadıyoruz.

Buradan ana yola yürüyerek çıkıyoruz. Şansımıza yoldan geçen bir jeepney’e atlayıp (şansımıza diyorum; çünkü adada çalışan sadece beş adet jeepney var) Lazi isimli kasabanın merkezine gidiyoruz. Burada yer alan Lazi kilisesini ve San Isidro Labrador Manastırı’nı ziyaret ediyoruz. Bu manastır Filipinler’deki en eski ve en büyük manastır sayılıyor. Sonrasında bölgede bulunan Cambugahay Şelaleri’ne gitmeye karar veriyoruz; ama bizi götürecek tek bir araç bile bulamıyoruz. Herkes araç ya da motosiklet kiralayıp gelmiş. Biz de sözde iki, pratikte dört kilometre olan yolu yürümeye koyuluyoruz. Hava o kadar sıcak ki, uzun yürüyüş sonunda şelalelere varınca ilk işimiz kendimizi sulara atmak oluyor. Birbirine bağlı üç şelale aynı zamanda alemci Filipinliler’e de ev sahipliği yapıyor. İçkileri ile suda oturan aileler bile var. Ben daha sığ olan ikinci katmandaki şelaleye geçiyorum. Bu sırada yanıma Filipinli bir çocuk geliyor da muhabbete başlıyoruz. Nereden geliyorum, ne yapıyorum, erkek arkadaşım var mı… Soru silsilesi devam ederken ve çocuk tam da derin konulara girmeye uğraşırken Maelysse yardımıma koşuyor. Çocuk da kendi arkadaşlarının yanına gidiyor.

Şelalelerde serinledikten sonra dönüş yolu daha rahat. En azından günün sıcağını ve nemini üzerimizden atmışız. Yol kenarından yavaş yavaş muhabbet ederek yürürken bir pikap yakınlarda durup gideceğimiz yere kadar bizi bırakmayı öneriyor. Pikabın arkasına atlıyoruz ve Lazi’ye kadar bu şekilde yolculuk yapıyoruz.

Lazi’ye varınca şehir merkezinde yer alan pazarı ziyaret ediyoruz, balıkçıların fotoğraflarını çekiyoruz ve konakladığımız yere dönmek için taksi şoförleri ile kıran kırana bir pazarlığa başlıyoruz. Yirmi kilometrelik yol uzun geliyor, hava kararmışken sonunda konakladığımız yere varıyoruz. Duşumuzu alıp akşam yemeği için tekrardan yollara düşüyoruz. Yaklaşık beş altı kilometre yürüyerek Siquijor’a ilk geldiğimiz gece dolu olduğunu öğrendiğimiz JJ’s isimli hostelde yemeğimizi yiyoruz. Dönüş yolları hep daha kısa sürüyor. Karnımız doyduğundan mıdır, tempomuz arttığından mıdır bilinmez. Odalara döndüğümüzde Filipinler’deki en güzel uykularımdan bir tanesi beni bekliyor.

Pamilacan, Filipinler.

Standard

19 Nisan 2013, Cuma.

Ada çocukları alarm gibi. Saat 6 olduğunda mutlaka bir tanesi pencereniz önünde bitiyor. Biz yine çocuklar sağolsun erkenden uyanıyoruz. Kahvaltımızı yapıyoruz. Adadaki son saatlerimiz. 11:30 olunca Bohol adasına geri döneceğiz. Bu nedenle Julien, Maelysse ve Fabrice denizin tadını çıkarırken ben de hamakta kitap okuyorum.

Öğlene doğru hazırlanıyoruz ve ev sahibimiz Junior’ın küçük teknesine eşyalarımızı yerleştirip yola koyuluyoruz. Bohol adasının Baklayan kasabasına varmamız yaklaşık bir saatimizi alıyor. Buradan bir jeepney’e atlayarak ICM adındaki alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz. Bugün Julien’in son günü, o yüzden gitmeden birkaç parça hediyelik almak istiyor. Biz de internet cafe’den gelecek günlerin uçak biletlerini almayı planlıyoruz. İlk iş alışveriş merkezinin içerisindeki süpermarketten ihtiyaçları tamamlamak oluyor, sonrasında yemek bölümünde Filipin yemeklerinin tadına bakıyoruz. Filipinler’deki alışveriş merkezleri beni hep üzüyor. Bir masada iki yaşlı beyaz amcanın yanında iki gencecik oğlan…

Benim yine en sevdiğim ube isimli meyveden yapılan mor kekler oluyor. Yemek sonrası Julien’i uğurlayıp internet cafe’nin yolunu tutuyoruz. Akşamüzeri 17:45 feribotu ile Squijor Adası’na gideceğiz. Sonraki duraklarımız olan Boracay’a ve Boracay’dan Manila’ya uçak biletlerimizi alıyoruz. Feribot saati yaklaşırken alışveriş merkezinden çıkıp bir tricycle buluyoruz. Ama o kadar küçük ki, bavullar kucağımızda, biz kucak kucağa feribot terminaline doğru ilerliyoruz. Bütün yolculuk boyunca ben gülmeden edemiyorum; çünkü biz kucağımızdaki bavullarla boğuşurken Fabrice de sürücünün arkasında motosiklette oturuyor ve oturduğu yer çok alçak olduğu için sürekli kafasını tavana çarpıyor.

Feribot terminaline varınca Squijor için biletlerimizi alıyoruz. Bavullarımızı görevlilere teslim ediyoruz. Görevliler ayak üzeri bizi kazıklamaya çalışıp 15 peso olan taşıma ücreti yerine kişi başına 150 peso almaya kalkıyorlar. Biz duruma ayıp sesimizi yükseltiyoruz da adamlar geri adım atıyorlar.

Feribot yolculuğumuz yine rötarlı başlıyor ve 3-4 saat sürüyor. Bu sefer televizyonda “Planet of Apes” var. Filipinler’de en abuk yerlerde kablosuz internet bağlantısı bulmak mümkün. Bir yandan bilgisayarımla internette dolanırken, bir yandan da filmi izliyorum.

Squijor’a vardığımızda hava çoktan kararmış ve saat geç. Bir tricycle ayarlayıp elimizdeki listeden konaklanacak yerleri araştırmaya koyuluyoruz. Yaklaşık 4-5 yere soruyoruz; ama her biri ya dolu ya da fiyatlar çok abartı. Tricycle şoförümüz adanın yüksek sezonu olduğunu söylüyor. Sonunda uygun gözüken bir otel buluyoruz. Bizimle beraber İtalyan bir adam ve Filipinli bir kadın da aynı odanın peşinde. Otel görevlileri son odaları kaldığını belirtince biz hemen atlayıp odayı kapıyoruz. Odaya benim için üçüncü bir yatak ekletiyoruz. Kayalıklar üzerine kurulmuş bu konukevinin manzarası muazzam. Gece denize karşı yakamoz eşliğinde manzaraya dalıyoruz.

18 Nisan 2013, Perşembe.

DSC07220

Her sabah bu manzaraya uyanabilirim.

DSC07221

Adanın patika yollarından bir başından bir başına ilerliyoruz.

DSC07223

DSC07227

DSC07228

DSC07229

DSC07230

DSC07238

DSC07246

Ada manzaraları.

DSC07253

Fabrice sıcaktan yorulmuş da tekne altına sığınmış.

DSC07281

DSC07287

Adanın hiperaktif çocukları.

DSC07285

Günün ganimetleri.

DSC07335

Gün batımları.

DSC07340

Adanın merkezinde yer alan mavi kilise.

DSC07344

Ada çocukları oyun oynarken.

Sabah saat altıyı gösterdiğinde oyun oynayan, şarkı söyleyen, çığlıklar atan çocukların sesleri ile uyanıyoruz. Bir önceki geceden zaten erkenden uyumuşuz, uykumuzu almışız. O yüzden gece boyunca sürekli çeşitli hayvanların sesleri ile uyandırılmak, çocukların seslerine uyanmak gram rahatsız etmiyor. Hava sıcak ve nemli. Tekrardan uykuya dalıyorum. Alarmımın çalmasına yarım saat varken bu sefer kendiliğimden uyanıyorum. Uyanıp üzerimi değiştiriyorum, bu sırada komşularımız Maelysse ve Fabrice de uyanmış. İncecik duvarlardan seslerini duyabiliyorsunuz. Konuşmak için sesimizi yükseltmeye ihtiyaç bile duymuyoruz.

Kahvaltı için masalarımıza geçiyoruz. Önümüze mango reçeli, omletler, ekmekler geliyor. Kahvaltı sonrasında adayı gezmeye karar veriyoruz. Misyoung’undan tarifleri alıp yola koyuluyoruz. Adanın ortasından ilerleyen beton yoldan, ahşap kulübeler arasından adanın öbür kıyısına kadar yürüyoruz. Toplamda yolun 2 km olduğu söyleniyor, yürümemiz yarım saatimizi alıyor. Yolda her gördüğümüz Filipinli mutlaka bizi selamlıyor, bizimle konuşuyor, gülümsüyor ya da el sallıyor. Ben daha önce beni hiç bu kadar pozitif enerji ile dolduran bir ülkede bulunduğumu hatırlamıyorum. Dönüş yolunu kumsal üzerinden yapıyoruz. Bu tropik cennette her renk, her tat, her ses gerçek dışı gibi. Mavi en mavi, beyaz en beyaz. Samimi en samimi. Taze en taze. Uçsuz bucaksız kumsallarda bizden başka kimse yok. Arada oyunlar oynayan çocuklara denk geliyoruz da muhabbete dalıyoruz.

Dönüş yolunda kayalıklara kurulmuş ahşap çardaklara rastlıyoruz. Bunlardan birisinde mola verip uçsuz bucaksız okyanus manzarasını, denizin en canlı renklerini, gökyüzünün en mavisini içimize çekiyoruz. Konukevimize döndüğümüzde öğle yemeği çoktan hazırlanmış ve bizi bekliyor. Bu arada aynı yerde konaklayan orta yaşlı Fransız çiftin bindiği teknenin de batma tehlikesi geçirdiğini ve Fransız kadının yüzme bilmediği için histeri krizine girdiğini öğreniyoruz. Adam daha soğukkanlı, ıslanmış elektronik eşyalarını kurulamaya çalışıyor. Bu çift internet üzerinden tanıştıkları Filipinli bir kız sayesinde Filipinler’e gelmeye karar vermişler. Kız çifte üç hafta boyunca rehberlik yaparken, Fransız çift de kızın masraflarını karşılıyormuş.

Bize servis edilen ev yemekleri son derece leziz, taze ve doyurucu. Herkes halinden çok memnun. Günün geri kalanını Fransız çiftin fotoğraflarına bakarak, bir sonraki adımımızı planlamaya uğraşarak, hamaklarda kitap okuyarak, uyuklayarak, denize girerek, deniz gözlüğü ile dalarak geçiriyoruz. Ben dövmem yüzünden uzun süre yüzmeyi riske etmek istemiyorum. Bu nedenle sadece vücudumun yarısını denize sokuyorum yine ve yeniden. O da güneşin etkilerinden korunmak için tişörtle. Julien her seferinde kocaman kaplumbağa gördüm, nemo gördüm, ton balığı gördüm diyerek beni kıskandırmaya çalışsa da, çektiği su altı fotoğrafları ile idare etmeye çalışıyorum. Akşam olunca yine ilkel duşlarımızı alıp giyinip yemeğe çıkıyoruz. Bu adada her şey o kadar sakin, yavaş ve huzurlu ki. Gün boyu hiçbir şey yapmamamıza rağmen zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyoruz. Gün batımı yine tüm görkemi ile kendisini sergiliyor. Ben bütün gün batımını yine Türk köpeğim ile oynayarak geçiriyorum. Türk köpeğim diyorum; çünkü köpekle Türkçe konuştuğumda anladığı için bizimkiler bu adı taktılar. Akşam yemeğinde önümüze kocaman mercan yiyen rengarenk balıklar geliyor da, bu balıkların yılda bir iki kere yakalanabildiğini ve çok şanslı olduğumuzu söylüyor ev sahibimiz. Yediklerimiz yine son derece leziz. Geceyi yine kumsalda yürüyüş ile bitiriyoruz.

Loboc, Filipinler.

Standard

17 Nisan 2013, Çarşamba.

DSC06939

Çikolata tepelerinde uçarmışçasına poz veren turistler en büyük eğlencem oluyor.

DSC06925

DSC06913

DSC06967

Çikolata tepeleri. (Kahverengi kısımları özellikle yakıyorlar, çikolata ünvanını korusun amacıyla.)

DSC06962

Turuncu saçlı tombiği eve götürebilir miyim?

DSC06989

Loboc nehri üzerinde ilerlerken.

DSC07039

DSC07101

DSC07098

Pamilacan Adası’na bizi taşıyan tekneden manzaralar.

DSC07095

Dondurmacı!

DSC07105

Pamilacan Adası’ndaki kulübemizin manzarası.

DSC07109

DSC07132

Pamilacan Adası’nın sahilleri.

DSC07153

DSC07149

Her rengiyle gün batımı.

DSC07205

Gece balıkçıları.

Güne erkenden başlıyoruz. Bir önceki gün kahvaltı için pastaneden aldığımız keklere güvenip sabah 7.30’da odalarımızı boşaltıyoruz. Çantaları resepsiyona kadar olan merdivenlerden çıkarmak işkencenin sözlük anlamı gibi. Yüksek ve sert merdivenler herkesi çok zorluyor. Yukarı çıktığımızda nefes alışımızın normale dönmesi için biraz vakte ihtiyacımız oluyor. Bu sefer nehir yolunu denemek yerine, orman içerisinde geçen ana yola uzanan patika üzerinden ilerliyoruz. Hava o kadar sıcak ki. (Sanırım bunu yolculuğun sonuna kadar sürekli benden duyacaksınız; ama hava hakikaten otuz beş derece ve nemin de etkisiyle terden sırılsıklam oluyorum saniyeler içinde.) Ana yolda bir on beş dakika kadar bekledikten sonra otobüsümüz geliyor, yine bize aralarda derelerde yer açıyorlar.

Ben en arka koltukta kova içerisindeki devasa balıkları görünce ön tarafa kaçıyorum da Maelysse balıkların yanına oturmak zorunda kalıyor. “Chocolate Hills” ismi verilen çikolata tepelerine olan yolculuğumuz bir saat kadar sürüyor. Bölgeye varınca ilk gördüğümüz çimenlik alana oturup kahvaltı çıkınlarımızı çıkarıyoruz. Karnımızı doyurup güneş kremlerimizi ve sineksavarlarımızı sürünüyoruz ve tepeye doğru olan yokuşu çıkmaya başlıyoruz. Yokuşun yarısına gelmişken tepeler de kendilerini belli etmeye başlıyorlar. Tepelerin en net görüldüğü izleme terasına çıkıyoruz. Yolda su satanlar tepeye doğru çıktıkça fiyatları da artırıyorlar.

İzleme terasına çıktığımda keyfim o kadar yerinde ki sürekli kendi kendime gülüyorum. Özellikle tepede manzarayı en net görebildiğiniz yerlerden birinde anında baskı fotoğraflarınızı çektirebiliyorsunuz. Biz bu bölgeye vardığımızda süpürge üzerinde zıplayarak uçuyormuş pozu vermeye çalışan bir aile var. Gülmeden edemiyorum. En sevdiğim ise turuncu saçlı, yeşil saç bantlı tombik çocuk oluyor. Eve götürmeme izin verseler alıp evimin bir köşesine koyacağım, o derece.

Biz de klasik fotoğraflarımızı çektirip başladığımız yere geri dönüyoruz. Şansımıza kısa bir bekleyiş sonrasında otobüsümüz geliyor. Sabah geldiğimiz yerde inip orman içerisinden otelimize dönüyoruz. Kimse çantaları taşımak istemediği için merdivenler yerine nehri deneyip bir tekne çağırıyoruz. Bavullarımızı bu tekneye yükleyip otobüs durağında bizi bırakmasını istiyoruz. Teknedeki amca bizi otobüs durağında indiriyor. Buradan bizi Bakliyan bölgesine götürecek bir otobüse biniyoruz. Bu sefer daha önceki seferlerimizde olduğu kadar şanslı değiliz, otobüs çok dolu. Biz de Maelysse ile merdivenlere kıvrılıyoruz.

Bakliyan’da inince ilk işimiz Pamilacan Adası’na gidecek bir tekne aramak oluyor. Biz biraz soluklanırken Fabrice de balıkçılarla ve tekne sahipleri ile pazarlığa tutuşuyor. Bir sonraki teknenin bir saat sonra kalkacağını öğrenince okyanus kıyısında yer alan restoranlardan birine gidip bir şeyler sipariş ediyoruz. Bu arada bizim anlaştığımız tekne bize haber vermeden yola çıkıyor da, bir sonraki için yine beklemek zorunda kalıyoruz. Çarşamba günleri ada sakinleri için Pazar günü olarak geçiyor. Sabahtan ana karaya gelip alışverişlerini yapıp öğlen teknelerle geri dönüyorlar. Geri dönmek için kullandıkları teknelerden bir tanesi bizi de adaya geçirmeyi kabul ediyor. Tekne o kadar kabalık ki, bizden başka kutu kutu erzaklar da adaya taşınıyor. Ama herkes bize yer açmak için seferber oluyor. Biz de tekne kenarındaki yerlerimizi alıyoruz. Bir saat kadar ada sakinlerini bekledikten sonra yola çıkmaya hazırken bisikletli dondurmacı geliyor. Herkes dondurmalara saldırıyor. Teknedekilerden biri açıklıyor, adada dondurma yokmuş o yüzden herkes dondurmalarını Bakliyan’da yiyormuş. Çünkü adada günde sadece 5,5 saat yani 18:00 – 23:30 saatleri arası elektrik var sadece ve buzdolapları da sadece bu saatlerde çalışıyor.

Bir saat kadar bir yolculukla adaya gidiyoruz. O kadar keyifli ki halkın arasında yer almak, onların günlük hayatlarına kendi yollarımızla da olsa kıyısından köşesinden sıkışmak. Çocuklarla sürekli gülüşmek, kadınlarla sürekli birbirimizi anladığımıza dair o selamları vermek, amcalara nereden geldiğimizi anlatmak…

Adaya varınca adanın turistik bölgesi (!) sayılan kulübelerin olduğu arka tarafında iniyoruz. Mesiang yedi aylık hamile haliyle alıverişe gelmiş ve biz tekneden inerken bize göre konaklayacak yeri olduğunu söylüyor. Biz de onu takip ediyoruz. Mesiang’ın gösterdiği bambi kabinler çok ilkel koşullar sunuyor. Kabinlerde adam gibi tuvalet ve duş sistemi yok. Tuvalet sifonu için deniz suyu, duş ve yıkanma için de yağmur suyu kullanılıyor. Ama son dönemde hiç yağmur yağmadığı için Mesiang’ın eşi Junior bütün suyu Bohol adasından varillerle taşımak zorunda kalmış. Mesiang’ın dört çocuğu var. En büyüğü 18, en küçüğü ise 8 yaşında. Beşinci bebeğin de kız olacağını söylemiş doktor. Bu adada nasıl doğurduğunu soruyorum da, dördünü de evde ebe yardımı ile doğurduğunu belirtiyor; fakat ebe geçen sürede ölmüş. O nedenle son bebeği doğurmak için Bohol’a gidecekmiş.

Adada üç öğün yemek de dahil günlük konaklama 750 peso. İki gece burada kalıp soluklanmaya karar veriyoruz. Konakladığımız kulübeler okyanusu direk görüyor ve daha da güzeli okyanusla aramızda yer alan eski İspanyol kalesinin kalıntıları manzaraya ayrı bir hava katıyor. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra bembeyaz kumsala ve türkuaz sulara gidiyoruz. Ben dövmemi korumak amacıyla yüzmediğim için vücudumun yarısını suya sokuyorum. Sonrasında da gün batımı için sahilde pinekliyoruz. Bu arada iki tane şapşal köpek de yanımdan ayrılmıyor. Bütün günbatımı boyunca onlarla oynuyorum. Günbatımı yine tüm pembeleri, morları, lacivertleri, turuncuları ile katman katman geliyor. Ömrümün sonuna kadar bu gün batımları ile yaşayabilirim diye geçiriyorum içimden. Günbatımını izledikten sonra ilkel koşullarda duşumuzu almak için odaya dönüyoruz. Duş maceramız ayrı bir hikaye olmasına rağmen tek seferlik bir deneyim.

Duş sonrası Mesiang yemeklerin hazır olduğunu söylüyor. Deniz kenarındaki masalarımıza geçince 5-6 çeşit yemek de bizi bekliyor. Leziz yemeklerimiz yiyip gece sahilde fenerleri ile okyanusu aydınlatan balıkçıları izleyip yıldızlar altında muhabbete dalıyoruz. Sanki adada bizden başka kimse yok. Tek duyduğumuz sesler havlayan köpekler, birkaç kulübeden gelen televizyon sesleri ve böcekler.

Odaya dönünce örümcek avı yeni bir uğraş olarak karşımıza çıkıyor; ama neredeyse her tarafı açık olan bu kulübeden ben son derece memnunum.

16 Nisan 2013, Salı.

DSC06810

Loboc Nehri’nin yemekli tur tekneleri.

DSC06799

Yol üzerinde rastladığımız evler.

DSC06806

Loboc merkezine doğru ilerlerken.

DSC06814

DSC06879

Loboc şehir merkezi.

DSC06836

DSC06828

Otobüslerden manzaralar.

DSC06850

Sevimli cadı maki.

DSC06862

Tagbilaran Otobüs İstasyonu’ndaki “Hello Kitty” otobüsü.

DSC06874

Tagbilaran’dan dönüş yolunda.

DSC06892

DSC06896

DSC06883

Günbatımı.

Gece boyunca gerçekten orman içerisinde uyuduğumuz hissinden kurtulamıyoruz. Ara ara çeşitli hayvanların, daha önce hiç duymadığım kuşların sesleri ile uyanıyorum. Yine de şehir havasından uzak, doğa ile iç içe bu otel bize Filipinler’in görmediğimiz bir yüzünü sunuyor. Sabah dokuzda kapının önünde buluşuyoruz. Nehre karşı güzel bir kahvaltı sonrasında Loboc şehir merkezine inip motosiklet kiralayarak Bohol adasını gezmeye karar veriyoruz. Kaldığımız otelden Loboc şehir merkezine inmek ayrı bir dert. Ya otele uzanan ölümcül (ciddi anlamda!) merdivenleri çıkacaksınız ya da nehirden karşıya geçip nehir kıyısı boyunca yürüyeceksiniz. Bir önceki günden merdivenler herkesin gözünde o kadar büyümüş ki nehir kenarından yürümeyi tercih ediyoruz.

Kahvaltı sonrasında nehrin kenarına gidiyoruz. Hindistan cevizleriniz teknelerinden kıyıya boşaltan 9-10 yaşlarında iki çocuk karşıya geçmek isteyip istemediğimizi soruyorlar. Sonunda ikişerli ikişerli bizi nehirden karşıya geçiriyorlar. Karşı kıyıya geçtikten sonra nehre paralel şekilde şehir merkezine yürüyoruz. Yolda nehir üzerinde seyreden yemekli tur teknelerini görüyoruz. Bu teknelerin her birinde canlı müzik çalıyor. Teknelerin mola verdiği küçük limanlarda aynı renk giyinmiş Filipinliler danslar ve müzikler eşliğinde tur gruplarını karşılayıp hediyelik eşya satmaya çalışıyorlar. Biz yolda yürürken çeşitli kuşlar, köpekler, keçiler ve buffalolar görüyoruz. Derme çatma ahşap evlerin yanından geçiyoruz. Her birinde ayrı bir hayat gümbür gümbür müziklerle kendisini belli ediyor. Nehir yolu bittikten sonra pirinç tarlalarına varıyoruz. Pirinç tarlalarının sahibi bize gitmemiz gereken yolu gösteriyor. Bir beş on dakika kadar daha evlerin arasından yürüdükten sonra Loboc şehrinin merkezi sayılabilecek bir bölgeye varıyoruz. Evlerin içinden bizi görenler “Merhaba, nasılsınız?” diye soruyorlar, herkes son derece güler yüzlü ve pozitif. Bu ülkenin ve ülke insanının yaydığı enerji bana o kadar iyi geliyor ki.

Şehir merkezine çıkınca bu bölgeden kiralayabileceğimiz bir scooter olmadığını, kimsenin anlamadığı motosikletler olduğunu öğreniyoruz da, aramızdan kimse sürme riskini göze alamıyor. Biz de paşa paşa yarım saat sonra kalkacak olan otobüsümü bekliyoruz. Modifiye araç kültürü Filipinler’de hat safhada. Turuncu – sarı, en ufak ayrıntısına kadar düşünülerek elde yapılmış olduğu belli otobüsümüzün saati geldiğinde sıra sıra dizilip yola çıkıyoruz. Amacımız bölgeye özgü ve çok meşhur tarsier adı verilen “cadı maki” olarak bilinen hayvanların bulunduğu merkezi ziyaret etmek. Yol bir saat kadar sürüyor. Cadı maki merkezine geldiğimizde kapıda bilet ücretini ödeyip merkezin ana binasına geçiyoruz. Burada bizi küçücük iki çocuk karşılıyor. Burada gönüllü olarak çalışıyorlarmış. Bizi cadı makilerin bulunduğu bahçeye alıyorlar. Bu bahçede ziyaretçilerin görmesi için beş adet cadı maki bulunuyormuş; fakat iki tanesini sabahtan beri aramalarına rağmen bulamamışlar. Bu hayvanlar çok ufak oldukları için kolay kolay gözükmüyorlar. Geceleri en hareketli saatleri olduğu için, sabahları bulundukları bölgede uzun süreler boyunca dinleniyorlar. Diğer üç cadı makiyi bulmamız ve görmemiz kolay oluyor. Bu kocaman gözlü (gözleri beyinlerinden daha büyükmüş) minicik şaşkın hayvanları izlemek ilginç oluyor. İçeride on beş dakika kadar zaman geçirdikten sonra merkezin vantilatör ile serinletilen odasında cadı makiler hakkında kısa bir belgesel izliyoruz. Hava o kadar sıcak ki olduğum yerde mum gibi eriyecekmişim hissini üzerimden atamıyorum.

Merkezden çıktıktan sonra ana yola çıkıp otobüs beklemeye başlıyoruz. Yirmi dakika kadar bekledikten sonra (otostop çekme çabalarımız başarısızlıkla sonuçlanıyor) tıngır mıngır otobüsümüz geliyor da bir saatlik bir yolculuk sonrasında Tagbilaran’ın merkezine iniyoruz. Burada bizi bir alışveriş merkezinin önünde bırakıyorlar. Herkes klimalı ve yemekli alışveriş merkezinin cazibesine kapılıyor. Buradan büyük boy buzlu mangolu içeceklerimizi alıp bir sonraki günün planları ile ilgili otobüsleri araştırmak için otobüs istasyonuna gidiyoruz. Otobüs saatlerini ve sürelerini öğrendikten sonra otelimizin bulunduğu Loboc’a geri dönüyoruz. Loboc merkezinde inip geldiğimiz yoldan pirinç tarlaları arasından günbatımını yakalayıp ilerliyoruz. Kaldığımız otelin hizasına nehir kenarından yürümek bu sefer daha hızlı oluyor. Şansımıza kıyıda bekleyen bir tekne bizi kolayca karşıya geçiriyor. Tekneden inerken benim ayağım yosunlu merdivenlere takılıyor da bir bacağım boydan boya nehri boyluyor. Sonrasında odaya gidip duşlarımızı alıyoruz. Yemek için terasa çıkıyoruz ve akşam yemeği yine bizi hayal kırıklığına uğratmıyor. Akşam yemeği sırasında bir sonraki günün planlarını yaparken otelin sahibi Belçikalı kadın gitmeyi planladığımız Anda kasabasına alternatif olacak bir adadan söz ediyor. Üstelik merkez Tagbilaran’a da çok yakın. Ada hakkında biraz araştırma yaptıktan ve kitaplarda yazılanları okuduktan sonra bu adaya gitmeye karar veriyoruz. Yolculuğun en sevdiğim kısımlarından biri de bu. Planlar saniyesinde değişebiliyor. Sizi zorunlu kılan, bağlayan hiçbir şey yok.

Oslob, Filipinler.

Standard

15 Nisan 2013, Pazartesi.

DSC06699

DSC06701

Sabah gündoğumu ile beraber yola çıkıyoruz.

DSC06716

DSC06736

Kocaman balina köpekbalıkları kendilerini besleyen teknelerin dibinden ayrılmıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Julien’in objektifinden balina köpekbalıkları.

DSC06749

DSC06751

DSC06758

Loboc Nehri’ne uzanan orman yolumuz.

DSC06778

DSC06780

Loboc Nehri serin suları ile bizi selamlıyor, gün batımı ise en güzel renkleri ile geliyor.

15 Nisan 2013, Pazartesi.

Sabah alarm 04:45’te çalmaya başlıyor. Bir önceki günden güneş altında kalmaktan omuzlarım yanmış; ama dövmeyi iyi korumuşum. Dövmenin çevresinde kare şeklinde beyaz bir çerçeve oluşmuş da komik duruyor. Odadan çıkıp bizi bekleyen görevli ile otelin önünde buluşup okyanus kenarında yer alan küçükçe bir tekneye biniyoruz. Bizi neyin beklediği konusunda çok fikrimiz olmasa da balina köpekbalıkları ile yüzmek bulunmaz bir deneyim olduğundan hepimiz çok heyecanlıyız.  Üstelik eğer balina köpekbalıklarını göremezsek paramızı da iade edeceklerini belirtiyorlar, yani görme ihtimalimiz neredeyse garanti. Bindiğimiz tekne o kadar gürültülü ilerliyor ki kimse birbirini duyamıyor yol sırasında. Bense bu işi her gün yapan teknenin iki görevlisinin duyma yetilerinden şüphe duyuyorum.

Üç saatlik bir yolculuk sonrasında Cebu adası’nın güneyinde bulunan Oslob bölgesine geliyoruz. Benim kulaklarım gürültüden dolayı çınlamaktan farklı bir boyuta atlamış durumda. Oslob’a indiğimizde küçük bir minibüs bizi beş dakikalık mesafedeki brifing bölgesine götürüyor. Bize burada balinalara dokunmamamız gerektiği, onlardan dört metre uzakta durmamız gerektiği anlatılıyor. Sonrasında kıyıdaki kanolara ikili sıralar halinde oturup balinaların bulunduğu bölgeye doğru ilerliyoruz. Ortada ona yakın devasa balina, kanolardan kendilerini besleyen balıkçıların yanlarında yüzüyor. Bir süre manzarayı inceledikten sonra suya girmemize izin verilen yarım saatlik süre de başlıyor. Herkes can yeleklerini kenara fırlatıp suya atlıyor. İşin komik tarafı balinalardan istesek de dört metre uzakta duramıyoruz. Bir tanesini izlemeye çalışırken bir bakıyorum, arkamdan bir başkası fırlamış. Tam iki balinadan da uzaklaştım diyorum, tekneden bağırıyorlar “Dikkat arkanda!” diye. Bu kocaman hayvanlarla aynı sularda yüzmek, üstelik hayvanlar neredeyse 15-20 cm uzağımdayken varlıklarını hissetmek hayatımda yaşadığım en güzel deneyimlerden biri oluyor.

Yarım saatlik süreye rağmen, bize kıyak geçiyorlar da kırk beş dakika kadar balinalarla yüzmemize izin veriyorlar. Keyfim o kadar yerinde ki bu devasa hayvanlardan birine sarılabilirim. Sudan çıktığımızda herkes deneyimden son derece memnun. Bende ise yine aynı soru: Gerçekten her balinanın midesinde bir pinokyo yaşıyor mu?

Dönüş yolumuz yine üç saat sürüyor. Bize söylediklerinden neredeyse iki saat geç döndüğümüz için otellerimizin check-out saatini kaçırıyoruz ve ekstradan para ödemek zorunda kalıyoruz. Eşyalarımızı toplayıp odaları boşalttıktan sonra bir şeyler yemek ve Alona Plajı’na güle güle demek için tekrar okyanus kıyısında yerimizi alıyoruz. Son derece leziz yemekler sonrasında eşyalarımızı sırtlanıp ana yola çıkıyoruz.

Amacımız Bohol adasının iç bölgelerinde yer alan Loboc kasabasına gitmek ve nehir kenarında yer alan otellerden birinde konaklamak. Şansımıza konaklamak istediğimiz yere herhangi bir vasıta değiştirmemize gerek kalmadan tek seferde bizi götürecek bir araç çıkıyor. Dört kişi olunca fiyatları paylaşmak en büyük avantaj. Güneş artık eskisi kadar yakıcı değilken ana yolun ormana açılan girişinde bizi bırakıyorlar. Yarım saat ağaçların arasından nehre doğru yürüyoruz. Nehir kenarına vardığımızda son derece çevre dostu bir tesis bizi karşılıyor. Şansımıza odaları da mevcut. Nehre paralel olarak yerleştirilmiş tahta kulübeler, isimlerini filmlerden alıyor. Bizim odanın ismi ise “9,5 weeks”.

Odalara yerleşiyoruz; ama bütün günün koşuşturmasından saçlarım ve bedenim tuzlu, kıyafetlerimse yapış yapış. Eşyalarımızı yerleştirip nehre koşuyoruz hemen. Nehirde yüzülebiliyor. Yeşil sular bizi tüm serinliği ile selamlıyor. Gün batımını nehirden izliyoruz. Hava kararmaya, aç sivrisinekler bizi avlamaya başlamışken odalara dönüp duşlarımızı alıp akşam yemeği için tesisin ormana açılan ahşap terasına gidiyoruz. Yolda gördüğümüz ateş böcekleri ortamın büyüsünü iyice artırıyor. Son derece leziz yemekler, muhabbetle beraber geliyor. Tatlı olarak da Julien’in bahçeden getirdiği ve temizlediği Hindistan cevizini yiyoruz. Bir yandan da tesisi işleten Belçikalı çiftin macerasını dinliyoruz. Bir sonraki günün planını yapıyoruz. Uzun günümüz, güzel günümüz.

Panglao & Balicasag, Filipinler.

Standard

14 Nisan 2013, Pazar.

DSC06619

DSC06631

Balicasag Adası’nı ilk görüşte renklerin tonuna inanamıyorsunuz.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Julien’in objektifinden denizaltı.

DSC06639

DSC06642

Balicasag Adası’na yolculuk yaptığımız dalış teknesinden manzaralar.

DSC06665

Alona Plajı’nda bir gün batımı daha.

Bir önceki günden bugün için Fabrice ve Maelysse’in dalmak ve şnorkelle yüzmek için yakınlarda bulunan Balicasag Adası’na gideceğini öğrenince biz de tekneyi ayarladıkları dalış merkezine gidip eğer uygun yer varsa onlara katılmaya karar veriyoruz. Bu yüzden sabah sekizde uyanıyoruz. Ben dövmemi riske etmemek adına kat kat koruyucu bantlar ve kremler uyguluyorum. Şansımıza dalış merkezine vardığımızda teknede yer olduğunu öğreniyoruz, isimlerimizi yazdırıp teknenin kalkması için beklediğimiz sürede güzel bir kahvaltı yapıyoruz.

Saat dokuzu gösterdiğinde dalış yapacak iki kişi ve Fabrice’e ek olarak, şnorkelle yüzmeyi planlayan ben, Julien ve Maelysse bu küçük adacığa doğru yola çıkıyoruz. Adaya yolculuğumuz yarım saat sürüyor. Bunda özellikle bindiğimiz teknenin daha iki aylık yepyeni bir tekne olmasının etkisi büyük, yoldaki bütün tekneleri solluyoruz. Balicasag Adası’na geldiğimizde benim nefesim kesiliyor. Okyanusun ortasında cennetten bir köşe gibi duran bu adanın renkleri gerçek dışı gibi duruyor. Adanın etrafı sonsuz resifle dolu. Dalış yapacakları belli bir bölgede bıraktıktan sonra biz de şnorkelle yüzmek için daha uygun bir alan geçiyoruz. Burada suya girdiğimiz anda kocaman kaplumbağaları, boy boy balıkları, resifler üzerinde parıldayan gece mavisi denizyıldızlarını görüyoruz. Bir saat kadar resifler üzerinde yüzerek deniz altının bize sunduğu her zenginliği görmeye çalışıyoruz. Bir saatin sonunda tekrar tekneye dönüp resif duvarının yer aldığı adanın ikinci dalış bölgesine geçiyoruz. Burada kaplumbağalar sayıca daha çoklar. Resifler bir noktadan sonra keskin bir derinliğe açılıyorlar. Daha canlı mercanların bulunduğu bu bölge bize ilk gittiğimiz alandan çok daha fazla şey sunuyor. Öğlene kadar bu bölgelerde yüzüyoruz. Bizimle beraber emekliliğini Filipinler’de geçiren Avustralyalı bir adam ve burada dalış hocalığı sertifikasını almış Danimarkalı bir çocuk da bulunuyor.

Saat bir iki gibi tekrardan Alona Plajı’na dönüyoruz. Güzel bir öğle yemeğinden sonra, plajdaki yerimizi alıp gün batımına kadar denizin ve güneşin tadını çıkarıyoruz. Önümüzde dans eden son derece hareketli Filipinli kızların danslarına müziklerine eşlik edip gün batımını yine plajda yapıyoruz. Bir ara Fabrice odaya gidiyor da, dönüşte balina köpekbalıklarını görme fikri ile geri dönüyor. Detaylı araştırma ve bol bol pazarlık sonunda fikre sıcak bakıyoruz da, ertesi sabah 05:30’da yola çıkmak üzere anlaşıyoruz.

Gün batımı sonrasında güzel bir duşu takiben akşam yemeği için canlı müziğin şenlendirdiği, ağaçların fenerlerle süslü olduğu restoranlardan birine oturuyoruz. Gece boyunca sürekli muhabbet ediyoruz ve gülüyoruz. Filipinler’de gezmek için tam da doğru insanlara denk geldiğim için mutlu hissediyorum. Yemek sonrasında plajda bir tur atıp odalara geri dönüyoruz. Sabah beşte uyanmak üzere kısacık bir uykuya dalıyoruz.

Cebu, Filipinler.

Standard

13 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC06534

DSC06536

Cebu limanında feribot biletlerimizi kısa bir bekleme sonrası alıyoruz.

DSC06549

DSC06553

Fort San Pedro, limana çok yakın bir köşede, deniz kenarında yer alıyor.

DSC06556

Şehrin göbeğinde yer alan meşhur Macellan Hacı.

DSC06562

DSC06565

St. Nino kilisesi.

DSC06567

Cebu – Tagbilaran arası sıkışık koltuklu ve klimalı feribotumuz.

DSC06568

Jeepney maceramız.

DSC06595

DSC06599

Alona Plajı’nda günbatımı.

Sabaha karşı 3-4 gibi Manila’ya varıyoruz. Isınmak için kendimizi direk otobüsten dışarıya atıyoruz. Biraz Manila istasyonunda vakit geçirdikten sonra taksi ile havaalanına geçiyoruz. Havaalanına varmamız gereken vakitte varıyoruz. Saat 6’daki Cebu’ya olan uçağımız tam da vaktinde kalkıyor. Sürekli olarak kendimize bunun yolculuğun son ayağı olduğunu, aynı günün akşamında plajda olacağımızı söyleyerek moral veriyoruz. Sabah sekizde Cebu havaalanına varıyoruz. Filipinler’deki her havaalanında olduğu gibi ucuz taksi bulmanın sırrı gelen yolcu katına çıkıp oradan taksi beklemek. Taksimize atlayıp direk Cebu Limanı’na geçiyoruz. Limandan Tagbilaran, Bohol için üç saat sonrasına feribot biletlerimizi alıp bavullarımızı check-in ettirdikten sonra, Cebu şehrini keşfetmeye çıkıyoruz.

İlk durağımız Cebu Fort oluyor. Burada kapıda bizi şehir üniversitesinde turizm okuyan gönüllü rehberler karşılıyor ve kaleyi beraber geziyoruz. Bize anlattıklarına göre bu yemyeşil ve güzel kaleyi düğünler, doğumgünleri ve özel günler için kiralıyorlarmış. Ücreti de altı saatlik bir süre için 30 kişiyi kapsayacak şekilde 1000 tl’yi geçmiyor. Hava o kadar sıcak ki, hareket etmemize bile gerek yok, olduğumuz yerde şıpır şıpır damlıyoruz. Rehberlerimizin kale hakkında anlattığı hayalet hikayelerini de dinleyip teşekkür edip buradan şehrin eski merkezine ilerliyoruz.

Şehrin ana meydanı, Macellan hacı ve küçük aziz St. Nino kilisesini de gördükten sonra şehrin bütün ana noktalarını bir saatte bitirmiş oluyoruz. Biraz gölgede soluklanmak için limana geri dönüyoruz. Feribotumuz gecikmeli olarak geliyor. Feribot içerisinde yer alan koltuklar daracık ve sıkışık, Filipinli standartlarında. Ben ve Julien’in bacaklarımız yerleştirme cabasına acıyan görevliler bizi en öne alıyorlar. Bohol adasının Tagbilaran limanına olan bir buçuk saatlik yolculuk boyunca iki Filipinli kız etrafımızda şarkılar söylüyor bizimle oyunlar oynuyor. Bu ülke ve insanları o kadar güzel ki.

Öğlen güneş en tepedeyken Tagbilaran’a varıyoruz. Liman etrafında yapacak çok fazla şey olmadığı için bölgenin gözdesi Panglao adasına, Alona plajına gitmeye karar veriyoruz. Pazarın yakınlarından bu plaja jeepney adı verilen minibüsler kalkıyor. Limandan pazara olan yolu kavurucu sıcak altında yürüyoruz ve jeepneylerden bir tanesine sıkışıyoruz. Dip dipe, Filipinlilerin arasında, bavullarımız aracın tepesinde. Nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı soruyor tam karşımda oturan Angelina. Kendisi plajda masaj yapıyormuş, eşi de plajda yer alan dalış merkezlerinden birinde çalışıyormuş. Jeepney içerisinde bizden başka pazardan adaya geri dönen teyzeler bulunuyor. Herkes güler yüzlü, herkes sıcakkanlı. Alona plajına yolculuk bir saatten biraz daha uzun sürüyor. Plaja varınca bizim otel bulma maceramız da başlıyor. 4-5 otel geziyoruz, çoğu ya dolu ya da fiyatlar çok pahalı. En sonunda yolun biraz gerisinde bize bir odayı çok iyi indirimli bir fiyatla vermeyi kabul ediyorlar.

Eşyalarımızı yerleştirip plajda yürüyüşe çıkıyoruz. Plajın beyaz kumları, resiflerle renklenmiş okyanus suları ve etrafı süsleyen palmiye ağaçları tam da bir süredir aradığım ve ihtiyaç duyduğum manzarayı bana sunuyor. Plajda yürürken şansımıza Fabrice ve Mealysse’e rastlıyoruz. Daha odadan çıkmadan onlara mesaj atmışım. Onlar da çoktan sabah uçağı ile gelip yerleşmişler bile. Ve işin komik tarafı bizim kaldığımız otelin arkasındaki otelde konaklıyorlarmış. Hava kararana kadar plajda muhabbet ediyoruz. Ben hayatımda gördüğüm sayılı güzellikteki günbatımlarından birini görüyorum. Eflatun ve pembe her tonu ile şeritler halinde gökyüzünü geçip beyaz kumlara ve renkli sulara karışıyor.

Hava karardığında odalarımıza gidip duşlarımızı alıp yemek için buluşuyoruz. Yemek için plaja atılmış masalardan bir tanesine yerleşip ızgara balıklarımızı ve biralarımızı ısmarlıyoruz. Gece yine muhabbete karışıyoruz. Güzel insanlarla, güzel biten günler ve geceler. Uzun zamandır ihtiyacım olan şeyler. Her şey tam olması gerektiği gibi hissi yine tüm gücüyle üzerimde. Yemek sonrası odalarımıza geçiyoruz. Çok uzun bir gün olmuş. Uyku o kadar güzel geliyor ki.

Banaue & Sagada, Filipinler.

Standard

12 Nisan 2013, Cuma.

DSC06529

Bulutlarla aynı hizada yolculuk ediyoruz.

Sabah 08:30’da otelin önünde buluşuyoruz ve kahvaltı yapmak üzere bölgenin meşhur ve sayılı cafe’lerinden Lemon Cafe’ye gidiyoruz. Burası özellikle limonlu ve yumurtalı tartları ile meşhur. Herkes omlet istiyor, omlet yemeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki. Ortaya da limonlu tartlarımızı alıyoruz. Bir iki saat kadar muhabbet edip ne yapacağımızı tartıştıktan sonra hostele geri dönüyoruz. Ben arada bundan sonraki durağım için uçak biletlerine göz atıyorum. Palawan ya da Cebu adasına gitmek en cazip plan gibi gözüküyor. Uçak biletleri de ucuz olunca… Kimsenin doğru düzgün planı olmadığı için bir noktada dördümüz de masa başına oturmuş harıl harıl biletleri inceliyoruz. Julien de bana katılmaya karar veriyor ve ertesi sabah için Cebu’ya olan uçak biletlerimizi ucuza alıyoruz; ama önümüzde çok uzun bir yol olacak anlamına geliyor bu. Sagada’dan Manila’ya gitmenin iki yolu var. İlki geldiğimiz gibi Banaue üzerinden dönmek. Fakat Banaue’den Manila’ya olan otobüsler sayılı ve sınırlı. İkinci alternatif ise Baguio üzerinden dönmek. Baguio’dan Manila’ya her saat başı otobüs kalkıyor.

Maelysse ve Fabrice, Banaue’den biletlerini ilk geldiklerinde garantiye aldıkları için ertesi sabah Bohol’a uçak biletlerini alıyorlar. Biz de Julien ile ertesi sabah Manila’ya ulaşımı garantiye almak için önce Baguio’ya gidip, Baguio’dan saat başı kalkan otobüslerden birini yakalamaya karar veriyoruz. Böylece sabaha karşı Manila’ya varıp, sabah saat 6’da Cebu’ya olan uçağımızı yakalayabiliriz. Fabrice ve Maelysse’in biletlerinde sorun çıkıp bir de ben onlar adına almaya çalışırken, hostelden planladığımızdan daha geç çıkıyoruz da az kalsın günün son Baguio otobüsü olan saat 11’dekini kaçıracak gibi oluyoruz. Beş dakika kala otobüse varıyoruz ve normal olarak otobüs dolu. Bize koridor arasındaki katlanabilir sandalyeleri açıyorlar, dört kişinin arasına çömeliyoruz. Yolculuk yedi saat sürecek. En başlarda işkence gibi gelse de iki saat sonunda bazı koltuklar boşalıyor da işkencemiz bir nebze rahatlıyor. Ben bir senedir güney doğu asyayı gezen bir İsviçreli kızın yanına oturuyorum. İki metreye yakın, erkeksi tavırları ile dikkat çeken Anne ile biraz muhabbet ediyoruz. Bana her limandaki sevgilelerinden bahsediyor. Özellikle Hint erkeklerini çok yakışıklı buluyormuş.

Bir mola verip yola devam ediyoruz. İnanılmaz manzaralardan uçurum kenarlarından yavaş yavaş ilerliyoruz. Her yer gözün görebileceği kadarıyla yemyeşil pirinç tarlalarına uzanıyor. Basamak basamak, adım adım. Arada sislere gömülmüş bölgelerden, bulutlar arasından geçiyoruz. Hava bulunduğumuz yüksekliklere göre sürekli değişiyor. Bir yağmur geliyor, bir sıcak hava dalgası.  Otobüs yolculuğunun tehlikesine mi kapılsam, yoksa gördüğüm manzaların nerdeyse beni ağlatacak kadar güzel olmasına mı şaşırsam bilemiyorum. Hele gün batımı yok mu. Güneş çekinmeden tüm görkemini sergiliyor, son bir kez kendisini bize göstermeden önce. Yemyeşil tarlalar ve gökyüzü turuncu rengine bürünüyor. Yedi saat sonunda Mountain Province’in başkenti olan Baguio’ya varıyoruz. Baguio kalabalık, sıkışık ve canlı. Otobüs istasyonunda taksi kalmadığı için kocaman yokuştan inip ilk gördüğümüz taksiye el ediyoruz. Victory Liner isimli otobüs firmasının istasyonuna gelip kalabalığı görünce bir an için umutsuzluğa kapılıp otobüs bulamayacağımızı düşünüyorum. Bilet ofisine gelince sıra o kadar uzun ki. Julien ile sıranın bize geleceği vakti tahmin etmeye çalışıyoruz. Sonunda yarım saatlik bir bekleme sonrasında sıra bize geliyor. Şans eseri Manila’ya gidecek ve saati bize uygun olan otobüsteki son yeri kapıyoruz. Bizimle Sagada-Baguio yolunu beraber gelmiş ve arkamızda bekleyen başka bir çift son biletleri biz aldığımız için açıkta kalıyor. Biletleri garantiye aldıktan sonra gidip marketten yiyecek bir şeyler alıyoruz. Saat sabahın dördü. Gözler kapanmaya başlamış bile. Hava son derece sıcak. Bir iki saat bekledikten sonra otobüsümüze yerleşmek için istasyonun alt katına iniyoruz.

Victory Liner’ın iyi olduğunu biliyorduk da bu kadarını tahmin etmemiştik. Karşımızda VIP otobüslerden bir tanesi duruyor. Geniş koltukları, otobüs içerisi kablosuz internet bağlantısı ve yolculuk sırasında ikramları ile kalbimizi kazanmaya yetiyor. Ama problem çoğu sıcak ülkede olduğu gibi aynı: klima. Dışarısı otuzbeş derece. Bir önceki yolculuktan deneyimli ben iki kat tişört ve mont ve üzerimde şallarla olduğum yerde takırdıyorum. Birkaç kere uykudan soğuk yüzünden uyanıyorum. Julien de aynı durumda havlusuna sarılmış uyuyor.

11 Nisan 2013, Perşembe.

DSC06431

Banaue şehri pirinç tarlaları arasına kurulmuş ufacık bir şehir.

DSC06441

Banaue’den ayrılırken yerellerin tören kutlamalarına denk geliyoruz.

DSC06450

DSC06464

DSC06471

DSC06478

UNESCO Dünya Mirası sayılan pirinç terasları.

DSC06488

DSC06491

DSC06499

Lumiang Mağarası.

DSC06505

Sagada’da yer alan pirinç tarlaları.

DSC06515

Sagada’nın asılı tabutları.

DSC06518

Sugong Mağarası’nın girişi.

DSC06525

Sagada’nın sağanak yağmurları.

Gece yolculuk boyunca gerçek anlamda takırdıyorum. Dışarıda hava otuz beş dereceden fazla olmasına rağmen, içeride klima o kadar etkili ki. İlk sıcak günlerin gazıyla hiç hesaba katmadığım bir gerçek. Üzerimde tişörtümden başka bir şey yok. Yanım, sağım solum herkes kat kat battaniyelerle mışıl mışıl uyuyor da, bütün gece titremelerle uyanmam bana resmen ders oluyor.

Sabah 7 gibi sisler puslar bulutlar arasındaki dağ yolundan kıvrılarak Banaue’ye varıyoruz. Benim amacım buradan üç saat kadar kuzeyde bulunan Sagada kasabasına geçmek. Otobüsten iner inmez bizi Sagada’ya götürmek için araçlar bekliyor da birisiyle anlaşıyoruz. Öncesinde kahvaltı için bir yerde durup diğer gelecekleri bekleyeceğimizi söylüyor şoför. Pirinç tarlalarına bakan güzel bir terasta kahvaltılarımızı yapıyoruz. Kahvaltı sonrasında Filipinli, Dubai’de yaşayan bir çift ve Fransız Julien ile beraber Sagada’ya olan üç saatlik yolumuz başlıyor. Yolda aralarında Bontoc bölgesine bağlı Bayyo Pirinç Teraslarının da yer aldığı üç tane izleme terasından UNESCO Dünya Mirası’nın bir parçası sayılan uçsuz bucaksız bu pirinç tarlalarını sindirmeye çalışıyoruz. Manzara muazzam.

Sagada’ya vardığımızda, ben, Manila’dan beraber yolculuk yaptığım Fransız Julien ve Banaue’de aracımıza katılmış Fransız çiftle konaklayacak yerleri beraber araştırmaya karar veriyoruz. Hep beraber bölgenin meşhur hostellerinden bir tanesi olan Residential Inn’e doğru yola koyuluyoruz. Burada odalarımızı ayarlayıp eşyalarımızı yerleştirdikten sonra bölgenin görülmeye değer yerlerini keşfetmek için hep beraber yola çıkıyoruz. Yemyeşil bir tepeye kurulmuş bu küçücük kasaba Filipinlerin Mountain Province adı verilen bölgesinin en ilgi çeken yerlerinden bir tanesi. Yemyeşil yollarda ilerlerken bütün yolları süsleyen seçim posterlerini görüyorsunuz. Mayıs ayında ülkede seçimler yapılacağı için herkes kendisini pazarlama derdinde. Bu da şehirlere sayısız posterin yer aldığı kağıt kirliliği olarak geri dönüyor.

İlk durağımız Lumiang Mağarası oluyor. Yeşilin her tonunu sunan pirinç tarlaları arasında ilerleyip bu mağaraya varıyoruz. Mağara girişinde elinde fenerlerle bekleyen rehberlerden birisini kiralayıp mağara girmeye karar veriyoruz. İşte o noktada bizim üç saatlik yaşam mücadelemiz de başlıyor. Mağaranın kaygan taşları, yarasa dışkıları, göletleri ve keskin kayaları arasından en dibe kadar iniyoruz. Arada ayakkabılarımızı çıkarıp belli göletlerden çıplak ayak geçmek zorunda kalıyoruz. Üç saatlik zorlu yürüyüş sonunda gün ışığına çıktığımızda herkesin ilk işi derin bir soluk almak oluyor. Biraz soluklandıktan sonra Sugong Mağarası’nın yolunu tutuyoruz. Bu mağaranın girişini iki kez önünden geçmemize rağmen kaçırmışız, sora sora zar zor mağaraya giden yolu buluyoruz. Ana yolun bir kıvrımından orman içine dalan bu bölgeden mağaranın girişine kadar ilerliyoruz, mağaraya giriş olmadığını görünce ben içimden derin bir oh çekiyorum açık söylemek gerekirse. Bir önceki mağara macerası beni fazlasıyla yormuş. Buradan sonra Sagada’nın meşhur asılı tabutlarının bulunduğu Echo Valley izleme terasına gidiyoruz. Bu asılı tabutların benzerleri Çin’de ve Endonezya’da da bulunuyor. Ölüleri bu tür yerlere asmanın asıl amacı ruhlarını şeytanlardan ve kötü ruhlardan korumak.

Gün batımını pirinç tarlalarını izleyerek yaptıktan sonra kasabanın meşhur restoranlarından biri olan Yoghurt CaFe’ye gidip meyveli yoğurtlarımızı söyleyip balkona oturuyoruz. Yirmi dakika içinde hava birden 180 derece
değişiyor ve son kuvveti ile yağmur yağmaya başlıyor. Ben hakkaten her gittiğim yere bereket getirdiğimi düşünmeden edemiyorum. Konakladığımız bölge sadece yüz metre uzaklıkta olsa da kimse cesaret edemiyor cafe’den çıkmaya. Yağmurun her yavaşlamaya başlayışında bir yirmi dakika daha, bir yirmi dakika daha diyerek iki saate yakın cafe’de oturuyoruz. Sonrasında yağmur durup gökkuşağı da kendisini belli edince cafe’den odalara geçip bir dinlenme molası veriyoruz. Bir saat sonra akşam yemeği için buluşuyoruz. Kasabanın iki meşhur (meşhur dediğime bakmayın, zaten toplasanız on mekan var!) restoranından birisinin dolu olduğunu duymak hepimizi çok şaşırtıyor, lakin her yerde in cin top oynuyor Oradan Masferre isimli ikinci yere gidiyoruz da herkes farklı bir şeyler sipariş ediyor. Filipinler biraları yanında leziz ama alışılmadık tatları deniyoruz ve muhabbet geceye kadar sürüyor. Julien Fransa’da yaşayan, ama her fırsat bulduğunda alışılmadık ülkelere kaçan biri. Fabrice ve Maelysse ise Avustralya’da bir süre denetleme firmalarında çalıştıktan sonra Fransa’ya evlerine geri dönmeden önce Asya’yı gezmeye karar vermiş yeni evli bir çift. En güzeli de yol üzerinde tanıştığınız diğer gezginlerin hikayelerini ve deneyimlerini, dünyanın en alakasız şehirlerinde paylaşıyor olmak. Son derece keyifli bir gece daha bitiyor yepyeni bir ülkede, yepyeni bir şehirde, yepyeni insanlarla.

 

Manila, Filipinler.

Standard

10 Nisan 2013, Çarşamba.

DSC06413

DSC06414

DSC06417

DSC06422

Manila sokaklarından manzaralar.

Bugün gece 10’da kuzeyde dağ bölgesinde yer alan Banaue’ye otobüsüm var. O yüzden biraz ağırdan almaya karar veriyorum. Odadan geç çıkış yapıyorum, eşyalarımı hostele bırakıp Binondo bölgesine gitmek için LRT1 hattını alıp bölgeye yakın bir yerde iniyorum. Burası son derece kalabalık ve kaotik. Eksi Çin Mahallesi’nin izlerini bir saat kadar sürdükten sonra artık sıcak dayanılmaz bir şekilde kendisini belli etmeye başlamışken gölge arayışlarına başlıyorum. Burada tren istasyonlarına girerken mutlaka çantalarınız aranıyor, ellerinde tahta çubuklar yer alan kadın ve erkek güvenlik görevlileri arama yapmadan girmenize izin vermiyor. İçeri girince de sıra sıra dizilmiş yemek tezgahlarını görebiliyorsunuz. McDonalds’ın, Dunkin Donuts’ın ve yerel birkaç fast food restoranının minik tezgahları yol üzeri atıştırmalıklar satıyor. Malate bölgesine tekrar geri dönüyorum. Sokaklarda birkaç tur atıp küçük pazarları ziyaret ettikten sonra hostelime yakın olan cafe’lerden birine girip saatlerce klima altına günlüklerde eksik kaldığım noktaları yazıyorum, evet bu aralar biraz geriden geliyorum farkındayım!

Sonrasında yapacak başka bir işim olmadığı için Malate bölgesinde bulunan Robinson’s alışveriş merkezine gitmeye karar veriyorum, nasıl olsa alışveriş merkezleri Filipinler’in olmazsa olmazı. Üç katlı bu alışveriş merkezinde ne ararsanız var. Giriş katında yer alan çeşitli aktivetelerden her türlü ünlü markanın satıldığı mağazalara, her çeşit yemeğin bulunduğu yiyecek bölümünden tutun da, bingo gibi oyunların oynandığı eğlence merkezlerine kadar. Ve işin güzel tarafı gördüğüm diğer Asya ülkelerinin aksine Filipinler’de bol bol kitapçı var. Alışveriş merkezleri Filipinler bir başka yüzünü daha gösteriyor bana. İri, beyaz, yaşlı adamların yanında son derece güzel ve genç (hatta çoğu zaman neredeyse çocuk) Filipinli kızlar alışveriş merkezi koridorlarında dolanıyorlar. Gördüğüm manzara bir kadın olarak beni özellikle çok etkiliyor.

Otobüsüme hala saatler varken, yine özlediğim bir sinema atraksiyonuna girişeyim diyorum ve güncel vizyon filmlerinden “Olympus Has Fallen”a gidiyorum. İki saat nasıl geçiyor anlamıyorum. Klimanın da etkisiyle alışveriş merkezinden çıktıktan sonra beni bekleyen sıcak havaya adaptasyon ilginç oluyor. Buradan yavaşça yürüyerek otelime dönüyorum, eşyalarımı alıyorum ve gördüğüm ilk taksiye atlayıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Otobüs istasyonunda bir saat kadar bekledikten sonra otobüsüm geliyor. Beklediğimden çok daha iyi durumda olan bu klimalı otobüs ile dokuz saatlik Banaue yolculuğu maceram başlıyor.

 9 Nisan 2013, Salı.

DSC06274

Manila’da ilk günümde eylemcileri durdurmaya çalışan polislere denk geldim.

DSC06276

Filipinler’in olmazsa olmazı jeepney’ler.

DSC06278

“Relief map of the Philippines” anıtı.

DSC06279

Rizal Park’ta yer alan Filipin kahramanları.

DSC06285

DSC06307

DSC06341

Ulusal Müze’den Manzaralar.

DSC06316

DSC06319

Ulusal Sanat Galerisi’nden manzaralar.

DSC06343

Intramuros’ta yer alan San Agustin Kilisesi.

DSC06354

DSC06356

Kilisenin içinden detaylar.

DSC06360

DSC06399

DSC06373

Intramuros manzaraları.

DSC06363

Manila Katedrali.

DSC06381

Valilik binası.

DSC06392

Fort Santiago’da nehre karşı.

Gece bir noktada vantilatörün sesinden rahatsız olup kapadığımı hatırlıyorum. Camsız bu kibrit kutusu kadar odada uyumak garip bir huzur veriyor bana. Hava o kadar sıcak ki; yoğun nem bedenimi resmen sarıp sarmalıyor. Beni en çok endişelendiren yeni yaptırdığım dövmemin akıbeti. Dövmeye iyi bakmam gerekiyor. Keskin hava değişimi ve sürekli ağır sırt çantası taşımanın dövme üzerinde nasıl bir etkisi olacağını düşünmek beni endişelendiriyor. Neyse ki henüz bir problem yok. Sabah uyanınca soğuk duşumu alıp (merhaba gelişmekte olan ülke standartları!) kendimi Manila sokaklarına atıyorum.

Konakladığım Malate bölgesi şehirdeki birçok atraksiyona da çok yakın. Gündüzü gecesinden daha renkli olan sokaklarda yürüyerek Rizal Park’a doğru ilerliyorum. Yolda insanlar merhaba diye bağırıyorlar, nereden geldiğimi soruyorlar ya da sadece Filipinler’e hoş geldiniz diyorlar. Özlediğim samimi insanlar burada kendilerini tekrar belli ediyorlar.  Sokaklar kızartılmış yiyecekler, taze mango, Hindistan cevizi suyu, şeker ve çikolata satan tezgahlarla dolu. Üç tekerli tricycle adı verilen bisiklet taksiler bütün sokakları dolduruyor. Bazıları müşteri peşinde koşarken, bazıları da sadece gölge bir kenara çekmiş taksileri içerisinde uyukluyorlar. Bütün sokaklar canlı; ama aynı zamanda bir o kadar da rahat ve tatil havasında.

Rizal Park’ın girişinde önce çocuklar için bir eğlence parkı yer alıyor. Bir de yapay küçük bir gölet üzerine yaptıkları “Relief map of the Philippines” isimli Filipinler adalarının yer aldığı ve hakkında küçük bilgilerle süslenmiş bir maket.

Parkın ortasında Teodoro Valencia’nın devasa bir heykeli yer alıyor. Park boyunca benzer Filipinler kahramanlarını görebileceğiniz çeşitli heykeller ile rastlaşıyorsunuz.  Park içerisinde aynı zamanda meşhur Rizal Anıtı ve Rizal’ın öldürüldüğü alan da görülmeye değer. Parkın hemen yakınlarda iki ana müze yer alıyor. Ben gezmeye National Museum of the Filipino People ile yani Ulusal Müze ile başlıyorum. Ödediğim 150 peso aynı zamanda hemen yolun diğer tarafında yer alan National Art Gallery’ye yani Ulusal Sanat Galerisine de giriş hakkı tanıyor. Bu iki bina da mimari açıdan son derece güzel. İkisinin de merkezinde genişçe bir avlu yer bulunuyor ve binalar bu avluyu sararcasına bir yapı sunuyor. Sergileri gezerken bu avluları gören devasa pencereler etrafında dörtgen çizerek bir sergi salonundan diğerine girebiliyorsunuz. Müzelere girerken çantanızı girişteki güvenliğe bırakmanız gerekiyor. Genel anlamda iki müze de son derece organize. Ulusal Müze’de ilk iki kat batık bir gemiye adanmış, üçüncü ve dördüncü katlarda Filipinlilerin kökeni ve gelenekleri hakkında daha ilginç sergilemeler yer alıyor. Bunlardan en çok dikkatimi çeken ölülerin gömülmesinden bir süre sonra kemiklerinin tekrar çıkarılıp konulduğu ve mağaralarda saklanan insan suratı şeklindeki toprak testiler. Ulusal Sanat Galerisi ise modern sanattan tutun da, klasik batı sanatına kadar farklı akımların etkisinde kalmış birçok Filipin tablosunun sergilendiği bir yer. Bu yüzden görülmeye değer.

Müzelerden çıktıktan sonra şehrin en tarihi bölgesi olan Intramuros’a ilerliyorum. Burada bana tur satmaya çalışan tricycle sürücüleri belli bir noktadan sonra sinir bozucu bir boyut almaya başlasa da bu küçük kale içi bölgesi tarihi ve yıpranmış binaları, rengarenk sokakları ile adeta Latin Amerika’da olduğunuz hissini uyandırıyor. Burada ilk durağım San Agustin Kilisesi oluyor. Belli bir ücret karşılığında içeri girip iki katlı bu kilisede yer alan eserleri inceleyebiliyorsunuz. Kilisenin rengarenk vitray camları ise güneşin etkisi ile koridorlarda ışık oyunları sergiliyor. Buradan Manila Katedrali’ne ilerliyorum; fakat ne yazık ki Katedral restorasyon nedeniyle kapalı. Ben de binanın muazzamlığına göz atıyorum.

Intramuros’un en batı ucunda Fort Santiago yer alıyor. Buraya da belli bir ücret karşılığında giriyorsunuz. Rizal Shrine burada yer alıyor. Burası milli kahraman Jose Rizal’ın idam edilmeyi beklerken yaşadığı yer ve tamamen kendisine adanmış bir müzeye de ev sahipliği yapıyor.

Yavaş yavaş Intramuros sokaklarında yürüyorum. Buradan Manila City Hall’e yani belediye binasının yer aldığı meydana göz atıyorum. Arada devasa bir alışveriş merkezine denk geliyorum da meraktan içeri giriyorum. O kadar kalabalık ki anlatamam. Her yerde, her türlü yiyecek satılıyor. Alışveriş merkezinin tek avantajı dışarısının ölümcül sıcağından sonra vaha gibi gelen klimalı koridorları. Alışveriş merkezinden çıktıktan sonra bir tricycle kiralıyorum. Hangi ülkede olursa olsun, bu tür araçlara her ilk binişimde istisnasız kazık yiyorum. Nasıl beceriyorum bilmiyorum. Yine normalin beş katı bir ücret ödeyip bununla şehrin kuzey batısına Ohayami otobüslerinin kalktığı yere gidiyorum. Buradan bir sonraki gün için Banaue’ye otobüs bileti alıyorum. Bu yolu giden tek otobüs firması, Ohayami olduğu için bileti garanti altına almakta fayda var.

Sonrasında Sampaloc adı verilen bu mahallenin ara sokaklarında kayboluyorum. Ciddi anlamda kayboluyorum. Tren istasyonunu ararken, her tren istasyonunu sorduğum insanın bana farklı bir tren istasyonunu tarifi sonucu beklediğimden farklı bir istasyona rötarlı da olsa ilerliyorum. Manila’da yer üstünden giden üç adet tren hattı var. Bu hatlarla görece rahat ve ucuza yolculuk yapmanız mümkün. Ben de LRT1 adı verilen hat üzerinden hava artık kararmışken kaldığım bölgeye geri dönüyorum. Bir şeyler atıştırıp hostelime geri geliyorum, ah ne özlemişim sıcak havayı, vantilatörü, nemi!

Japonya.

Standard

Japonya: Genel Bilgiler

Japonya benim için biraz beklenmedik başladı. Her şeyden önce beraber yolculuk etmeyi planladığım Ayça son anda ortaya çıkan talihsiz serüvenler dizisi yüzünden gelemedi. O gelemeyince ülkeye ilişkin hiçbir araştırma yapmamış olan ben, ilk gecemde Tokyo’da bir otel odasında şaşkın balık misali elimde rehber kitabımla kalakaldım. Japonya’dan dönüş biletimi Seoul havaalanında zorla almak zorunda bırakıldığım için, hızlıca aldığım bilet tarihi bana uymadı ve iki kere de bu bileti değiştirmek zorunda kaldım.

Kültürüne daha gelmeden hayran olduğum bu ülke, ziyaret ettiğim sürede kendisini bana yavaştan sevdirdi. Her detayı, her uygulaması, her geleneği öğrendikçe daha çok sevdim, daha çok bağlandım. Japonların pratikliklerine, zekalarına, son derece gelişmiş teknolojilerine, sorunsuz işleyen sistemlerine, her şeyi sevimli gösterme çabalarına vuruldum. Garipliklerini anlamaya çalıştım. Anlam veremediğim çok fazla şey gördüm. Bunlara robotların size servis yaptığı robot cafe’ler, sadece hayvan sevmek için gittiğiniz evcil hayvan cafe’leri, animelerden fırlamış kızların sizle oyunlar oynadığı maid cafe’ler, garip moda anlayışları, her köşe başını süsleyen parayla çalışan içecek makineleri, Japonların mikrop kapma endişeleri dolayısıyla sürekli taktıkları maskeleri, ısıtmalı metro koltukları, ısıtmalı ve müzikli klozet kapakları da dahil.

Planladığımdan çok daha uzun sürse de, yolculuğum boyunca çok güzel insanlarla tanıştım ve beraber yolculuk etme fırsatı buldum. Üstelik yolculuğumu simgelesin diye kuş şeklinde dövmemi de Tokyo’da yaptırdım. Kısaca Japonya’dan beklediğimden çok daha fazlasıyla ayrıldım.

IMG_3889

St. Patrick gününü Nagasaki’de bir İskoç barında kutlarken.

DSC05251

Kaja ve Kosaku, Miyajima’nın meşhur geyiklerini turist merkezinden aldığımız haritalar ile beslerken.

DSC05292

Kosaku, Yuhiro ve Erika geyiklerin ilgi odağı oldular bir anda.

DSC05297

Miyajima’nın tapınaklara uzanan meşhur kırmızı köprüleri.

DSC05445

Okoyama’nın “karga kalesi” önünde Crystal ile beraber.

IMG_4750

Tokyo’daki purikura denememiz.

IMG_5301

Japon klozetlerinin karmaşık düğmeleri.

IMG_5300

Japon klozeti kullanma klavuzu.

Ne kadar süre ayırmalı ve ne zaman gitmeli?

Japonya’yı ziyaret etmek için en ideal dönemler ilkbahar (mart – mayıs) ve sonbahar (eylül – kasım). Eğer mart sonu nisan başı giderseniz Japonya’da çok büyük coşkuyla kutlanan kiraz ağaçlarının (sakura) açma dönemine denk gelip büyüleyici toz pembe manzaraları da görebilirsiniz.

Benim Japonya’da bulunduğum mart ayı boyunca şansıma hava çoğu zaman kapalı, yağmurlu ve soğuktu. Nisan’ın ilk haftasına doğru güneş yüzünü göstermeye başladı.

Vize

Japonya için Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı yok. Girişte direk 90 gün süreli kalış izninizi temin edebiliyorsunuz; fakat Japonya’ya girebilmeniz için Japonya’dan çıkış biletinizi de bulundurmanız gerekiyor. Japonya gümrüklerinde bunu sormasalar da, havaalanlarında check-in yaparken bunu göstermezseniz işlemlerinize devam etmiyorlar. Benim gibi son anda ve telaşla bilet almak zorunda kalmamak adına bu bileti önceden almanızda fayda var.

Rota

Japonya içerisinde yolculuğuma Tokyo’dan başladım. Tokyo sonrası Nagasaki’ye geçerek görmek istediğim en uzak noktadan tekrar Tokyo’ya çıkabileceğim bir rotayı takip ettim. Ülke içerisinde yolculuk çok kolay ve hızlı olduğu için hiç problem yaşamadım. Japonya’da kaldığım 28 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_japan

11-15.03.2013, Tokyo
16-18.03.2013, Nagasaki
19-20.03.2013, Hiroşima
20.03.2013, Miyajima
21.03.2013, Matsue
22.03.2013, Izumo
22-23.03.2013, Kurashiki, Nakasho
23.03.2013, Okoyama
24.03.2013, Kobe
25-27.03.2013, Kyoto
27.03-05.04.2013, Tokyo
31.03.2013, Kamakura
04.04.2013, Nikko
06-08.04.2013, Osaka

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktim olsaydı Japonya’nın güneyinde yer alan adaları (özellikle Okinawa’yı) ve en kuzeyde yer alan Hokkaido bölgesini de ziyaret etmeyi çok isterdim.

Ulaşım

Japonya geniş yüzölçümüne rağmen kapsamlı tren ağı ve gelişmiş tren sistemi sayesinde bir yerden bir yere ulaşımın en kolay olduğu ülkeler arasında başı çekiyor. Her şeyden önce eğer tren ile yolculuk yapmak isterseniz her bütçeye ve her zaman aralığına yönelik farklı tren alternatifleri mevcut. Yüksek hızda giden shinkansen adı verilen kurşun trenlerden tutun da, daha yavaş ama oldukça konforlu yerel trenlere kadar alternatifler sonsuz. Ben yolculuğum boyunca hiçbir tren biletimi önceden almadım. Aynı gün içerisinde tren istasyonuna gidince mutlaka istediğim tren için bilet buldum. Şehirler arasında çok sık tren seferleri yer aldığı için tren bileti bulma hiçbir şekilde sorun olmadı.

Eğer Japonya’da fazla şehir gezmeyi planlıyorsanız bunun en mantıklı yolu JR trenlerinde (neredeyse bütün şehirlerarası trenler + bazı şehir içi tren hatları) ve bazı JR otobüslerinde geçerli olan “JR Rail Pass” adı verilen tren kartını almanız. Bir hafta, iki hafta ve üç haftalık süreler için satılan bu tren pasoları en başta çok pahalı gelse de, inanın bir iki yolculuk sonrasında hakkını veriyor ve son derece kolaylık sağlıyor. Bu pasoyu ne yazık ki Japonya’dan alamıyorsunuz, Japonya dışındaki ülkelerde yer alan yetkili ofislerden alabiliyorsunuz. Ben kendi üç haftalık pasomu İstanbul’da yer alan “HIS International Travel Agency” ofisinden aldım. Daha doğrusu Ayça benim için aldı. (İnönü Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi, No:133 Şişli İstanbul / Telefon: 0212 444 84 47) Parayı hesaplarına transferden sonra bir iki gün içerisinde kargo ile ilgili belgeler geldi. Bu belgeleri kullanmaya başlamadan önce Japonya’daki tren istasyonlarından damgalı pasoya dönüştürmeniz gerekiyor. Bu işlem de sadece beş dakikanızı alıyor.

Japonya yolculuğum sırasında bu pasoyu çok sık kullandım. Trenler dışında otobüs kullandığım tek rota gece otobüsünü tercih ettiğim Tokyo – Osaka hattı oldu ve iki katlı otobüs en ucuz otobüs olmasına rağmen son derece rahattı. (Normalde bu hat üzerinden de bu paso ile yolculuk yapabiliyorsunuz; fakat benim pasomun süresi bitmişti.)

Şehirler içi yolculuğa gelince bu tamamen ayrı bir dünya. Japonya’da neredeyse her şehirde, şehir içinde yer alan kapsamlı raylı sistemle kolaylıkla yolculuk edebiliyorsunuz. Tokyo, Kyoto, Osaka gibi büyük şehirlerde etkin bir yer altı sistemi bütün şehri kapsarken; Hiroşima, Nagasaki gibi şehirlerde tramvaylar daha yaygın ve etkin bir şekilde kullanılıyor.

Tokyo’ya gelince, şehirde çok farklı ve çok sayıda hat mevcut. Tokyo metrosuna ek olarak özelleştirilmiş ya da devlete ait sayısız hat işin içine girince her hat değişiminde şaşkına dönebiliyorsunuz. Bu nedenle “suica” ya da “passmo” adı verilen ve metro istasyonlarından alınan kartlar sayesinde bu stresten kurtulabilirsiniz. Üstelik bu kartlar çoğu market ve içecek makinelerinde de geçerli.

Her metro istasyonunda mutlaka yer alan paralı boy boy dolaplar sayesinde de eşyalarınızı dilediğiniz gibi saklamanız mümkün.

IMG_3823

Japonya’daki trenlerde diğer çoğu Asya ülkesinde olduğu gibi platformda koruma yok. Bu nedenle bazen bu şekilde uyarılarla karşılaşabiliyorsunuz. Yani tren gecikiyor; çünkü platforma “insan girişi” var.

IMG_3848

Trenler son derece konforlu ve rahat. Özellikle kurşun trenler bu konuda en lüks konforu sağlıyor.

Konaklama

Japonya’da çeşit çeşit konaklama imkanı mevcut. Daha batı tarzını koruyan hostel ve otellere ek olarak, Japon kültürünü hissedebileceğiniz ryokan, shukubo ve minshuku’lar da yaygın.

Ryokan’lar genelde size tesis edilen banyosu ortak olan odaları kapsıyor. Bu odalarda hasır halının üzerinde “futon” adı verilen bir adet yer yatağı yer alıyor. Shukubo, tapınak konaklamaları anlamına geliyor. Ülke genelinde yer alan birçok tapınak misafirler için çeşitli düzeylerde konaklama imkanı sağlıyor. Minshuku ise Japon aileleri tarafından işletilen konaklamalar anlamına geliyor. Bunlar çok küçük konukevleri olabileceği gibi, kimi durumlarda ailenin yaşadığı ev içerisinde oda kiralama şeklinde de olabiliyor.

Yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Kimi Ryokan, Tokyo – 4200 JPY
Tokyo – Hayato ile konakladım
Nagasaki – Sam ile konakladım
Chizuru Ryokan, Hiroşima – 4200 JPY
Matsue – Hanako ile konakladım
Kurashiki – Crystal ilekonakladım
J-Hoppers, Kyoto – 2500 JPY
Tokyo Khaosan Annex, Tokyo – 2750 JPY
Tokyo Khaosan Original, Tokyo – 2750 JPY
Backpackers Hotel Toyo, Osaka – 1500 JPY

IMG_3485

Kimi Ryokan, Tokyo.

IMG_3686

Hayato’nun Tokyo’daki tek göz evi.

DSC05048

Hayato’nun banyosu. Japon banyo kültürüne göre, önce küvet yanında yer alan bölmede kendinizi yıkayıp temizlendikten sonra küvet içerisine girebiliyorsunuz. Eski Türk evlerinde olduğu gibi banyo ve tuvalet ayrı yerlerde yer alıyor. Genelde klozetler için ayrı bir odacık bulunuyor.

IMG_4242

Hanako’nun Matsue’deki geniş evi.

IMG_4376

J-Hoppers, Kyoto.

IMG_4624

Khaosan Annex, Tokyo. (nam-ı diğer gardırop)

IMG_4752

Khaosan Original, Tokyo.

IMG_5252

Backpackers Hotel Toyo, Osaka.

Yiyecek içecek

Japonya’da birbirinden farklı konseptlerde restoranlar mevcut. Bunlardan ilki Shokudo adı verilen, genelde vitrinlerinde boy boy plastik yiyeceklerin sergilendiği ve görece ucuz olan restoranlar. Bu tür restoranlarda karnınızı doyurmak adına en ideali uygun fiyatlı set menüleri seçmek.

Bir diğer seçeneğiz İzakaya diye bilinen ve barımsı havası ile dikkat çeken restoranlar. Bu restoranları kapılarına asılı kırmızı fenerlerden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. İçeri girdiğinizde bar tezgahını andıran masaları çevreleyen iskemlelere oturduğunuz (bazılarında normal masalar da mevcut) bu tür restoranlar, genelde rahat ortamları ve çok çeşit barındıran menüleri ile Japonya’dayken mutlaka denemeniz gereken restoranların başında yer alıyor.

Yakitori-sa ızgarada kömür ateşinde hazırlanan etlerin servis edildiği ufak atıştırmalık restoranlarına deniyor. Bu etler genelde şiş halinde servis ediliyor. Ana öğün için tercih edilmese de, ara öğünlerde bira ve sake için popüler olan bu ufak tefek restoranları tıklım tıkış bulabilirsiniz.

Sushi, Japonya’nın olmazsa olmazı. Özellikle kaiten-zushi adı verilen dönen bir bandın yer aldığı, tabağının 100 JPY civarında olduğu restoranları tercih ederseniz son derece ucuza, taptaze ve leziz sushi’lerle karnınızı doyurabilirsiniz.

Japonya’da çok sık olarak yer alan ramen yani sulu noodle restoranları, genelde büyük bir kasenin içinde dilediğiniz içeriklerle size servis yapıyorlar. Ramen’e benzer şekilde, udon (ince kahverengi) ve soba (kalın beyaz) adı verilen noodle’lar da yanında sipariş edebileceğiniz, çoğu kızartma türü yiyeceklerin taze olarak hazırlandığı restoranlarda servis ediliyorlar.

Okonomiyaki yani Japon pizzası olarak bilinen yiyecek de Hiroşima ve Osaka’da en meşhur olmak üzere farklı türlerde hazırlanabiliyor. Genelde etrafına oturduğunuz tezgahta önünüzde hazırlanan okonomiyaki benim Japonya’daki en favori yemeklerimden biri oluyor.

Her birini sıralayamasam da Japon yemekleri çeşitlilikleri ve lezzetleri ile açık ara farkla en beğendiğim mutfaklar başında geliyor.

Japon tatlılarına gelecek olursak bunları anlatmak için sayfalar yetmez. Her şehrin ve bölgenin mutlaka kendine özgü ince ince işlenmiş ve son derece zengin tatlıları, şekerlemeleri ve kurabiyeleri mevcut. Bunları en sık bulabileceğiniz yerler tren istasyonları. Tren istasyonlarında yer alan mağazalarda bu tatlıları deneyebileceğiniz gibi; ziyaret edeceğiniz arkadaşlarınıza bir kutu almak da adetten sayılıyor. Aynı zamanda şehirlerde yer alan alışveriş merkezlerinin alt katları da tamamen bu tatlılara ayrılmış durumda.

Japonya’da en çok tercih edilen alkollü içecekler bira, sake ve shochu. Alkolsüz olarak da her sokakta mutlaka en az bir tanesine denk düşeceğiniz içecek makinelerinde tercihler sınırsız. Bunların başında yeşil çay ve sütlü çaylar başı çekiyor.

IMG_3683

Hayato’nun hazırladığı ev yemeği. Udon ve tatlı soya soslu somon.

IMG_3811

Hayato marifetlerini yine sergiliyor. Miso çorbası, kızartılmış tofu ve çiğ balık olarak da bilinen tempura.

IMG_4241

Japon omleti olarak da bilinen pirinçli omlet.

IMG_4300

Kayar bantlı sushi restoranları.

IMG_4192

IMG_4199

Japon pizzası, okonomiyaki.

IMG_4815

Çeşitli kızartmalar eşliğinde soba.

IMG_4716

Japon körisi.

IMG_4331

Dilerseniz her yerde satılan “bento” adı verilen hazır yemek setlerini de deneyebilirsiniz.

DSC04921

IMG_3521

Favorim: Taiyaki, balık şeklinde içi çeşitli aromalarla dolu bisküviler.

DSC05109

Japon şekerlemeleri.

Osaka, Japonya.

Standard

8 Nisan 2013, Pazartesi.

IMG_5299

Havaalanı sushi’si, en lezizinden.

Nasıl uyudum bilmiyorum. Bacağım uyuşuyor hop sağ tarafa dön, belim ağrıyor hop sol tarafa dön, elim uyuştu hop kolunu farklı yere koy. En son daracık havaalanı koltuklarında uyumaya çalışmamın üzerinden yıllar geçmiş. Her şeye rağmen bir günlüğüne de olsa mahsur kaldığım havaalanı Osaka Kansai Havaalanı olduğu için çok şanslıyım. Havaalanında son derece ucuz ve leziz yemek alternatifleri (tabağı yüz yen olan sushi restoranları favorim), ücretsiz kablosuz internet ve pırıl pırıl tuvaletler var.

Sabah çok erken bir saatte yaşlıca bir tur grubunun kahkahaları ve muhabbetleri arasında uyanıyorum. Tek gözümü açıyorum bakıyorum da çoktan çevrelemişler beni. Arada üç dört kere daha uykuya dalıp dalıp uyanıyorum. En sonunda uyandığımın resmi kanıtı olan kontak lenslerimi gözüme takma aşaması gelince kendime gelebilmek için havaalanında bir tur atıyorum. Sonrasında da check-in saati gelene kadar bir aşağı bir yukarı yürümece ve internetten Filipinler hakkında araştırma yapmaca ile geçiyor. Bu sefer check-in saati gelir gelmez sıradayım. Üstelik sıraya girmeden önce Jetstar Havayolları’na yazdığım şikayet mektubundan dolayı da sinir stresim geçmiş, tekrardan aynı günün akşamında 35 derecede olacağımın bilinci ile pamuk şeker kıvamına gelmişim.

Check-in işlemleri sonrası da çok hızlı gelişiyor, biraz bekleme süresinden sonra uçağa biniyorum ve pilot yolculuğun üç saat elli dakika süreceğini söylüyor. İşte bu beklemediğim uzunlukta bir süre. Yol bana iyi geliyor, bütün yol boyu uyuyorum. Uçak Manila Ninoy Aquino Havaalanın yanaştıktan sonra da her şey çok kolay işliyor. Pasaport kontrolünde sıra beklemeden kolayca işlemlerimi hallediyorum, bavulumu beklemek zorunda kalmadan hemen alıyorum. Karşılaştığım görevliler kocaman bir gülümseme ile Filipinlere hoş geldin diyor.

Havaalanından çıktıktan sonra konaklayacağım otelin tarifine uyarak havaalanının giden yolcu bölümüne çıkıyorum ve gördüğüm ilk taksiyi çeviriyorum. Eğer havaalanının sabit fiyatlı taksileri ile yolculuk etmek isterseniz 400-500 PHP ödemeniz gerekir, giden yolcu bölümündeki taksiler taksimetre ile çalıştıkları için şehrin göbeğinde yer alan Malate bölgesine gelmek bana 150 PHP’ye mal oluyor. Hemen otelime yerleşiyorum. Tabiri caizse hafiften dökülen; ama tam da özlediğim gibi bir ortam sunan bu otelde iki kişilik bir oda ayarlıyorum kendime. Hava o kadar sıcak ki durduğum yerde terliyorum ve gariptir bu beni çok mutlu ediyor. Aylar sonunda ısınmak için kat kat kıyafetlerden öte, yüzüme vuran sıcak hava dalgasından kurtulmak için odadaki vantilatöre ihtiyaç duymak…

Eşyalarımı odaya bıraktıktan sonra önce terasa çıkıyorum. Kahkahalar ve muhabbetler arasında kalabalık yabancı grupları var. Ben de kendimi otelden dışarı atıyorum. Önlerinde güzel Filipinli kızların beklediği karaoke barlarını, diskoları, kulüpleri ve dolu restoranları geçiyorum ve deniz kenarına geliyorum. Deniz kenarında esinti bile yok. Bütün deniz kenarı bölgesi açık hava yatakhanesi gibi. Herkes kendisine bir köşe bulmuş, kıvrılmış uyuyor. Arada satıcılara, muhabbet edenlere ve sevgililere denk geliyorum. Yavaş yavaş sokaklar arasında kıvrılarak, farklı yollardan otelime geri dönüyorum. Garip bir havası var şehrin. Son derece lüks restoranların yanı başında salaş büfeler yer alıyor; son derece lüks sitelerin yamacında dökülen binalar kendisini belli ediyor. Ama keyfim yerinde. Burada olduğum için son derece mutluyum.

7 Nisan 2013, Pazar.

IMG_5290

IMG_5294

Tsutenkaku Kulesi.

Sabah otelden çıkışımı yapıyorum, çantalarımı bir iki saat sonra alacağımı söyleyip şehirde son bir tur atmaya karar veriyorum. Adımımı otel odasından dışarı atmamla beraber son derece kuvvetli buz gibi bir rüzgarın beni savurması da bir oluyor. Hava o kadar soğuk ki, kışlık kıyafetlerimi Tokyo’dayken eve gönderdiğim için çok fazla dayanacak gücüm de yok. Hızlı hızlı konakladığım yere çok yakın olan Tennoji Parkı’na ilerliyorum. Bu park içerisinde Tennoji Hayvanat Bahçesi ve Keitakuen Bahçeleri’ne ev sahipliği yapıyor. Park içerisinde kısa bir tur attıktan sonra, aynı bölgede bulunan Tsutenkaku Kulesi’ni görmeye gidiyorum. Tepesinde bir gözlemevinin de yer aldığı bu kule Osaka’nın sembollerinden biri sayılıyor.

Yağmur yine etkisini göstermeye başlamışken otelime gerip dönüp eşyalarımı alıyorum ve havaalanın yolunu tutuyorum. Bugünün akşamında 35 derecelik Manila’da olacağım için çok heyecanlıyım. Tam da ihtiyacım olanın bu olduğuna inanıyorum. Havaalanına uçağımdan beş saat kadar erken gidiyorum. Havaalanını kapsayan ücretsiz kablosuz internet ve konforlu koltuklar sayesinde zamanı geçirmek çok da dert olmuyor.

Check-in işlemleri başladığında uzun sırada yerimi alıyorum. Sıranın bana gelmesi bir buçuk saat sürüyor. Problemler aslında yeni başlıyor. Görevli kız Filipinler’den dönüş biletim olup olmadığını soruyor. Bir yerlerde okuduğum ve çok da ciddiye almadığım dönüş biletinin zorunluluğu konusu aklıma gelince biletim olduğunu söylüyorum. Kız görmek istediğini belirtiyor. Gösteremeyeceğimi e-postalarım arasında olduğunu belirtiyorum. Kız on beş dakika kadar kah diğer görevlilere bir şeyler sorarak, kah kendi ekranında hiçbir şey demeden oyalanarak bekliyor. Sonunda biletimi göstermezsem işlemlerimi tamamlayamayacağını söylüyor. Üstelik check-in işlemlerinin kapanmasına beş dakika kalmış. Ben de bu sürede benden bunu nasıl yetiştirmemi beklediğini soruyorum, benimle beraber koştur koştur havaalanı içerisinde yer alan internet ve baskı imkanları bulunan bir ofise geliyor. Ben uğraşırken beni bekleyeceğini söyleyip geldiği yere geri dönüyor. Ben bilet almadığım için alelacele on dakikada biletimi alıyorum, bastırıyorum ve check-in masasının yolunu tutuyorum. Görevli ne dese beğenirsiniz “Üzgünüm, check-in kapandı.” Olay yaratmamam içten bile değil. Yaklaşık yirmi dakika boyunca karşımdaki iki görevliye dil döküyorum, sonunda durumu değiştiremeyeceğimi anlayınca yöneticileri ile görüşmek istediğimi söylüyorum ve biraz beklemem gerektiği cevabını alıyorum. O noktada zaten sinir krizi eşiğindeki ben gözyaşlarıma engel olamıyorum. Bu sayede havaalanına uçağından beş saat önce gelip uçağını kaçıran tek insan olarak da tarihe damgamı vuruyorum.

Görevli geldiğinde bana ertesi gün için aynı saate yeni bilet satıyorlar daha ucuz bir fiyat üzerinden. Ben de konuştuğum herkesin isimlerini alıp şikayette bulunacağımı bildiriyorum. Bu saatten sonrası nasıl geçiyor bilmiyorum.

6 Nisan 2013, Cumartesi.

DSC05982

Osaka Akvaryumu yağmurlu ve kapalı bir günde gezilecek en iyi yer.

DSC05990

DSC06034

DSC06109

DSC06125

DSC06068

DSC06042

DSC06164

DSC06182

DSC06219

Akvaryumdan manzaralar.

DSC06107

Akvaryumun yıldızı balina köpekbalıkları.

DSC06239

DSC06252

DSC06257

Osaka sokakları.

IMG_5263

DSC06258

Biri yağmur mu dedi?

Sabah saat sekiz gibi otobüsle Osaka Tren İstasyonu’na varıyorum. Konakladığım otele çok erken gitmemek adına önce tren istasyonunun içerisinde biraz dolanıyorum, sonrasında da bölgede yer alan cafe’lerden bir tanesine oturup kahvaltımı yapıyorum. Otelden aldığım tarif doğrultusunda konaklayacağım yere varmam yarım saatimi alıyor. Bu küçük hostel, uzun koridorlarda yan yana dizilmiş ryokan tipi kibrit kutusu boyutunda odaları ile konaklayacakların her ihtiyacına hitap ediyor. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra Osaka’daki tek günümü değerlendirmek üzere dışarı çıkıyorum.

Şehrin batısında yer alan meşhur Osaka Akvaryumu’na tek tren hattı ile ulaşıyorum. Tren istasyonundan aldığım, akvaryum girişini de kapsayan tek günlük ulaşım kartı gün içerisinde çok işime yarıyor. Tren istasyonundan çıkınca yoğun bir yağmur beni karşılıyor. İçimden “Her gittiğin şehre bereket getiriyorsun be Anıl.” demeden edemiyorum. Akvaryumun ilk ziyaretçileri olarak açılış saati ile beraber yoğun bir kalabalık halinde içeriye giriyoruz. Havanın kapalı olmasını fırsat bilen Japon aileleri çoluk çocuk akvaryum sırasında.

Kaiyukan olarak da bilinen ve dünyanın en büyük akvaryumlarından biri olan bu akvaryum, çeşitli temalar üzerinden ziyaretçilere hitap ediyor. Japon ormanlarından, Büyük Bariyer Resifi’ne,  Ekvator ormanlarından,  Panama Limanı’na uzanan tema odaları bu bölgelerde yer alan deniz canlılarına da ev sahipliği yapıyor. Toplamda 11000 tona yakın su barındıran bu devasa binanın en dikkat çekici yanı ise Pasifik Okyanusu bölümü. Bu geniş tankta akvaryumla özdeşlemiş balina köpekbalıkları ve kocaman vatozlar bulunuyor. Akvaryumun deniz mavisi ile renklenmiş loş koridorlarında saatlerce geziyorum. En hoşuma gidense küçücük çocukların balıkları görünce verdikleri tepkileri izlemek oluyor. Kapanışı büyülü denizanaları ile yapıp kendimi Osaka sokaklarına atıyorum.

Metro hattı ile Shinsaibashi istasyonunda inip yürüyerek şehrin meşhur Dotombori bölgesine geliyorum. Nehrin etrafına kurulmuş, restoranları, alışveriş sokakları, mağazaları ile meşhur bu bölge Osaka’nın en renkli bölgesi olarak biliniyor. Ünlü koşan adam kurabiye reklamı da bu bölgede nehir kenarında yer alıyor. Aldığım tavsiyeler doğrultusunda Osaka’nın diğer bölgelerden farklı okonomiyaki’sini denemek üzere bir binanın yedinci katında yer alan altmış yıllık okonomiyaki restoranına gidiyorum. Bu restoran tarihi bir restoran olmasına rağmen, diğer okonomiyaki deneyimlerimden farklı bir uygulama izliyor. Her masada yiyeceklerin hazırlandığı ayrı tezgahlar bulunuyor. Artık hava kararmaya yüz tutmuşken ben de otelimin yolunu tutuyorum.

Otele dönünce iki saat kadar uyanıp enerjimi toparlıyorum. Dövme sonrasında iyi uyku ve düzgün beslenme şart demişti Ron, ben bu ikisini de çok gerçekleştirebildiğimi söyleyemeyeceğim. Uyku sonrasında Osaka’nın gece ışıklarını görmek için tekrardan Dotombori bölgesine dönüyorum. Geceleri bu bölge tabelalardan dolayı ışıl ışıl bir manzara sunuyor. Bu sefer uyanıklık ettiğim ve otelden ödünç şemsiye aldığım için yağmur pek bana mısın demiyor. Ta ki artık şemsiye bile etki etmez hale gelene kadar. Sonuna kadar direniyorum yine de, suyun etkisiyle ayaklarımdan vık vık sesleri geliyor yürüdükçe. Sokaklarda birkaç tur attıktan sonra otelime dönüyorum. Ayakkabılarım da dahil olmak üzere üstümde ıslanmamış kuru bir nokta bulmak çok zor. Günün de yorgunluğu ile bir şeyler okuyup çantamı hazırlayıp güzel bir uykuya teslim oluyorum.