Monthly Archives: Mart 2013

Chengdu, Çin.

Standard

20 Şubat 2013, Çarşamba.

DSC03702

Bambular pandalara ulaşan yolları süslüyor.

DSC03712

Herkesi gülümseten yavru pandalar.

DSC03751

Kırmızı pandalar.

DSC03761

DSC03774

Bambu yiyen pandalar.

DSC03789

Chengdu Kelebek Müzesi.

Akşam Xi’an’a uçağım var. Bir önceki ülkelerden farklı olarak Çin’de her yere uçak bileti almamın aslında iki nedeni var. İlki ülke çok büyük. Bir yerden bir yere ulaşırken dilin çok büyük bir engel olduğu aşikar. Turistik olan şehirlerde bile İngilizce konuşan insanı geçtim, İngilizce tabela bulmakta bile zorlanıyorsunuz. İkincisi, Çin içerisinde havayolları arasında rekabet olduğu için genelde uçak biletleri çok makul. Tren biletine vereceğiniz ücretten biraz daha fazlasını ödeyerek kolayca uçak biletlerini alabiliyorsunuz. Kaldı ki, Çin içerisinde 2008 yılında tren ve otobüs yolculuğu yapmış bir insan olarak, bu maceralarımı hala trajikomik olarak değerlendiriyorum.

Sabah otele eşyalarımı bırakıp “Giant Panda Breeding Research Base”e yani Panda Üreme Araştırma Merkezi’ne gitmeye karar veriyorum. Chengdu’nun da bulunduğu Sichuan eyaleti, nesli tükenmekte olan ve sayıları 1500’ü geçmeyen pandaların %80’ine ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle bu bölgede pandaların korunmasına ve üremesine ayrı bir önem atfediyorlar. Merkeze ulaşabilmek için hostelin önünde yer alan Turist Otobüs İstasyonu’ndan tramvay modelinde bir otobüse biniyorum. Şehrin içinde dolana dolana merkezin olduğu bölgeye yetmiş dakikada varıyorum, sonrasında 1-2 km’lik bir yolu yürüdükten sonra devasa açık hava merkezine geliyorum.

Yüz hektarlık bir alana kurulmuş bu dev merkeze girince farklı bölgelerde hangi panda türlerini görebileceğinizi anlatan bir harita da size veriliyor. Pandalara ek olarak 400 adet farklı ağaç türü de bu kompleks içerisinde yer alıyor. Ben gezmeye ilk olarak girişte yer alan panda müzesi ile başlıyorum. Bu müzede pandalar hakkında her şeyi kısa bir turdan sonra öğrenebiliyorsunuz; ikinci katta ise Chengdu Kelebek Müzesi yer alıyor. Her odayı yüzlerce rengarenk kelebeğin süslediği bu müze görmeye değer. Müzeleri gezdikten sonra kompleks içerisinde haritada belirtilen yerleri görmek için kolları sıvıyorum. Üç dört saat boyunca pandaların bambu yedikleri, uyudukları, kocaman cüsseleri ile incecik dallara tırmanmaya çalıştıkları, oynadıkları doğal yaşam alanlarına uygun olarak yaratılmış bahçeleri ziyaret ediyorum. Birbiri ile oynayan yavru pandalar ve ağaçlar üzerinde dolanan kırmızı pandalar özellikle ilgimi çekiyor. Şaşkın ve sakar bu hayvanlar, onları görmeye gelen bütün herkese çok mutlu bir gün yaşatıyor.

Öğleden sonra şehir merkezine tekrar dönüp hostelden eşyalarımı alıp havaalanının yolunu tutuyorum. Bir saatlik bir yolculuk sonunda gece saat 22:00 civarında Xi’an’a varıyorum. Birbirine girmiş bir kuyrukta (Çin’deki kuyrukta bekleme anlayışı nedense beni hep aynı şekilde karşılıyor) şans eseri yerimi alıp ilk kalkan havaalanı ekspresi ile şehir merkezine iniyorum. Şehir merkezi ışıl ışıl, kırmızı fenerler her ağacı süslüyor. Bütün bu parıltıya rağmen devasa sokaklar o kadar boş ki, in cin top oynuyor. Onbeş yirmi dakikalık bir yürüyüşten sonra daracık bir ara sokakta bulunan Han Tang Inn isimli hostelime geliyorum ve altı kişilik bir odada bisküvi renkli ışıkta güzel bir uykuya dalıyorum.

19 Şubat 2013, Salı.

DSC03646

DSC03654

Leshan’da yer alan Dev Buddha.

DSC03650

Leshan, nehre karşı.

DSC03638

Wuyuo Tapınağı’nda ibadet için yakılan mumlar.

DSC03673

DSC03679

DSC03675

Wuhuo Tapınağı’nın bulunduğu kompleks içerisinde fener süslemeleri, her yeri rengarenk boyuyor.

Güne erkenden başlıyorum. Amacım bölgeye çok yakın olan Leshan şehrine uğrayıp burada yer alan Dev Buddha’yı ziyaret etmek. Hostelime beş dakikalık yürüme mesafesinde bulunan Xinnanmen Otobüs İstasyonu’ndan bir otobüse atlayıp iki saatlik bir yolculuk sonrasında Leshan’a varıyorum. Leshan otobüs istasyonunun hemen önünden kalkan 13 numaralı başka bir minibüs ile bir saat daha gittikten sonra sonunda Dev Buddha’nın bulunduğu bölgeye ulaşıyorum. Dev Buddha’ya uzanan merdivenleri hızlı hızlı tırmandıktan sonra gördüğüm Buddha heykeli çok etkileyici. 1200 yaşındaki, 71 metre boyundaki bu dev heykel, uçurumun kenarındaki kayalara kazınmış durumda. Oturan Buddha, tüm görkemi ile ziyaretçileri selamlıyor. Heykeli yukarıdan izleyebileceğiniz teraslarda biraz fotoğraf çektikten sonra Çinli turistlerle içinden çıkılmaz bir hal almış, son derece uzun kuyrukta yerimi alıp heykelin ayaklarının bulunduğu bölgeye inmeye karar veriyorum. Aşağıya inmem bir buçuk saatimi alıyor, yol boyunca acaba aşağı inmeme değiyor mu çektiğim çile diye tekrar tekrar kendimi sorgulamadan edemiyorum. Çinli turistler hayatım boyunca gördüğüm en kaba insan gruplarının en üst sıralarında yer alıyorlar. Sürekli balgam atmaları, suratınıza suratınıza sigara dumanı üflemeleri, burunlarını karıştırmaları ya da her şeyi geçtim hiçbir şey yapmıyor olsalar bile dik dik bakmaları bile yetiyor. Aşağıya indiğimdeyse Buddha’nın sadece ayak parmakları 8,5 metreye uzanıyor. Bölgede biraz dolandıktan ve Wuyuo Tapınağı’nı da ziyaret ettikten sonra buraya çok yakın bir yere kurulmuş panayırı ziyaret ediyorum. Panayırın tamamı yemek ve hediyelik eşyalarla dolu tezgahlardan oluşuyor. Tezgahların her biri birbirini tekrar ediyor. Öğleden sonra geldiğim istasyona geri dönüp ilk otobüse atlayıp Chengdu’ya ulaşıyorum.

Chengdu’ya varınca şehrin görmediğim kısımlarını görmek adına tekrar yürüyüşe başlıyorum. Bu sefer şehrin batısında yer alan Wuhuo Tapınağı ve Tibet Meydanı’nı görmeye gidiyorum. Tapınağın bulunduğu alana bilet alınarak giriliyor. Bu alan kocaman ve rengarenk fenerlerle süslenmiş, adeta bir görsel şölen sunuyor. Kompleksin her köşesinde farklı bir aktivite var. Konsept itibariyle bana biraz da bir önceki gün ziyaret ettiğim ara sokakları anımsatıyor. Turistlere yönelik mağazalar, restoranlar, yemek tezgahları bütün sokakları dolduruyor. Parklardan, birbiri içine girmiş göletlerden, labirent gibi sokaklardan ilerleyerek bir iki saat bölgeyi dolanıyorum. Sonrasında Tibet Meydanı’na uğrayıp otelime geri dönüyorum. Güzel bir yemekten sonra odama çekilip kitap okumaya dalıyorum.

18 Şubat 2013, Pazartesi.

DSC03516

Tianfu Meydanı’nda yer alan Mao heykeli.

DSC03517

Chengdu’nun sonsuza uzanan binaları.

DSC03520

DSC03537

DSC03544

Wenshu Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC03575

DSC03567

Wang Jian’ın mezarı.

DSC03589

DSC03594

DSC03600

Chengdu’nun restore edilmiş ara sokakları.

DSC03605

People’s Park meydanında dans edenler.

DSC03606

DSC03612

People’s Park’dan manzaralar.

Sabah 05:30’da uyanıyorum, amacım CAAC binasının yanından kalkan ilk havaalanı ekspresini yakalayıp Chengdu’ya olan uçağım için havaalanına ulaşmak. Havaalanı ekspresinin kalktığı yere bir taksi ile gitmeye karar veriyorum. Sokağa adımımı attığımda son derece puslu, yağmurlu ve karanlık bir Guilin sabahı beni karşılıyor. Bomboş ve geniş ana cadde üzerinde bir beş on dakika yürüdükten sonra bir taksi buluyorum ve şoföre üzerinde Çince “havaalanı ekspresi” yazan kağıdı gösteriyorum. Fiyat konusunda da 12 CNY olarak anlaşıyoruz. İyi diyorum beş dakikalık yolculuk zaten ancak bu kadar tutar; fakat on dakika kadar gittikten sonra ben şoförün beni yanlış anladığını ve CAAC yerine beni direk havaalanına götürdüğünü fark ediyorum. Üstelik, hostel aracılığıyla 90 CNY’ye ayarlayabileceğim transfer için 120 CNY’ye pazarlık bile yapmadan çoktan tamam demişim bile! Şoföre durumu anlatmaya çalışsam da değişecek bir şey olmadığını fark edince, havaalanına planladığımdan bir saat daha erken gidip uykuma kıydığım için kendime kızıyorum. Guilin’de Hong Kong ve Guangzhou’dan farklı olarak taksilerde şoförler demir kafeslerin içinde oturmuyor; diğer şehirlerde bu şekilde bir uygulamaya gidilmesinin nedeni de yaygın olan taksici soygunlarına karşı şoförleri korumak. Bu nedenle havaalanı yolu boyunca Çin pop şarkıları bana yakından eşlik ediyor. Taksinin camından yollar, binalar ve gece ışıkları akıp gidiyor. Kırkbeş dakika içinde havaalanına ulaşıyorum ve bol uyuklamalı bir yolculuk sonrası Chengdu’ya iniyorum.

Hemen havaalanının çıkış kapısının önünden kalkan havaalanı ekspresi ile yarım saatlik bir yolculuk sonrasında şehir merkezine varıyorum. Konaklayacağım Trafic Inn Hostel, şehrin ortasından geçen Jiang’an nehrinin hemen kıyısında yer alıyor. Kısa bir yürüyüşten sonra hostele ulaşıyorum ve çok ucuza ayarladığım iki kişilik odama yerleşiyorum. İşin güzel tarafı Chengdu, Guilin’e göre daha soğuk olmasına rağmen hostel odalarında klimaya ek olarak elektrikli battaniye de sağlanıyor. Bu da geceleri bastıran soğuklar için en ideal çözüm oluyor.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehir merkezinde dolanmaya karar veriyorum. Chengdu, Guilin’den sonra daha sevimli geliyor bana. Son derece modernleşmiş olmasına ve neredeyse tamamını yüksek batı tarzı binaların oluşturmasına rağmen, kendine has bir karakteri olduğunu görebiliyorsunuz. İlk iş olarak şehrin göbeğindeki Tianfu Meydanı’na gidiyorum. Bu meydanın ortasında kocaman bir Mao heykeli halkı selamlıyor. Gökdelenlerin arasından, devasa caddelerden ilerleyerek şehrin kuzeyine doğru yürüyorum. Kuzeyde yer alan Wenshu Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Bu tapınak, Chengdu’nun en büyük ve en iyi korunmuş Budist tapınağı olması ile ünlü. Ayrıca dünyada Zen Budizm’i için en önemli dört tapınaktan da bir tanesi. Tapınak içerisinde birkaç tur atıp genç Çinli gruplar ile fotoğraf çektirdikten sonra şehrin batısına doğru geçiyorum. Burada bir park içerisine konuşlanmış Wang Jian’ın mezarını ziyaret ediyorum. Bu mezar çok ilginç bir şekilde yerin yukarısında, yol kenarında yer alıyor ve etrafını birbirinden farklı yirmi dört adet müzik enstrümanı çalan kadın heykeli süslüyor. Buradan sonraki durağım ise bölgeye çok yakın olan, restore edilmiş geleneksel ara sokaklar (Zhai Alley, Kuan Alley) oluyor. Eski görünümüne uygun olarak yeniden yapılmış bu birbiri içine geçen ara sokakları mağazalar, şık restoranlar ve çay evleri süslüyor. Bölge, rengini duvarların koyu grisinden ve her yeri boyayan fenerlerin kırmızısından alıyor. Buradda ufak bir tur attıktan sonra hostelime geri dönmeye karar veriyorum. Yol üzerinde People’s Park’a yani Halkın Parkı’na uğramayı da ihmal etmiyorum. Bu parkın meydanlarında dans eden yaşlı çiftler ortamı şenlendiriyor ve hareketlendiriyor. Parkın ana meydanında yer alan “Monument to the Martyrs of the Railway Protection Movement” yani Demiryolu Koruma Harekâtı Şehitleri Anıtını da gördükten sonra kaybola kaybola geldiğim yere dönmeye çalışıyorum. Çin’de bir kere kaybolursanız, tam kayboluyorsunuz; çünkü şehirler ve mesafeler çok büyük. Çabam iki saat sonunda karşılığını veriyor ve tam da hava yeni kararmışken hostelime varıyorum. Güzel bir yemek ve hostelin ana salonunda gösterilen dvd keyfinden sonra odama yerleşiyorum.

Guilin, Çin.

Standard

17 Şubat 2013, Pazar.

Guilin’deki son günüm. Ertesi sabah çok erken bir saatte Chengdu’ya uçağım var, bu nedenle bu günü şehir merkezinde dolanarak, parklarda oturup insanları izleyerek geçiriyorum. Odaya dönmeden önce Li nehri kenarında yürüyorum. Hava kararmadan erkenden odama döndüğümde ise pazar gününe yakışır bir şekilde günün geri kalanı için yorganın altında filmler ve kitaplar beni bekliyor. Eşyalarımı toplayıp erkenden uykuya dalıyorum.

16 Şubat 2013, Cumartesi.

Foto 14

Foto 15

Foto 16

Huangluo Yao kasabasından manzaralar.

Foto 17

Foto 18

Uzun saçlı kadınların gösterilerinden kesitler.

Foto 19

Foto 20

Uzun saçlı kadınlar, geleneksel pembe kıyafetleri içinde el işleri satmaya çalışırken.

Foto 21

Foto 22

Foto 23

Lijang pirinç tarlaları.

Foto 24

Ping’an kasabası.

Foto 25

Ping’an kasabası yerelleri ateşte patates pişirirken.

Sabah yine erkenden uyanıyorum. Bu sefer Guilin’e asıl geliş amacım olan, “Dragon’s Backbone Terraces” olarak da anılan Longji Pirinç tarlalarını görmek için, İsveçli bir çiftle beraber hostelin ayarladığı küçük bir minibüse biniyoruz ve iki saatlik bir yolculuk sonrasında ilk olarak Huangluo Yao kasabasına varıyoruz. Bu kasaba aynı zamanda “Uzun Saçlılar Kasabası” olarak da anılıyor. Kasabanın bu kadar ünlü olmasının nedeni, burada yaşayan bütün kadınların saçlarının çok uzun olması. Kasabada yaşayan altmış kadar ailenin arasında, en uzun saçlı kadının saçı iki metreyi buluyor. Bu kasabada yaşayan kadınlar, saçlarını sadece on sekiz yaşına bastıklarında bir kere kesiyorlar. Evlenene kadar saçlarını alınlarının üzerinde topluyorlar. Saçlarını sadece evlendiklerinde ilk olarak kocalarına gösteriyorlar. Eğer olur da yanlışlıkla bekar kadınlardan birisinin saçını açık görürseniz, geleneklere göre üç sene kasabada kızın ailesi ile kalmanız gerekiyor. Kadınların topuz halindeki saçlarında üç demet saç bulunuyor: kendi saçları, dökülen saçlarını topladıkları bir demet ve on sekiz yaşında kestikleri demet. Bu kadınlar saçlarını özel bir şampuan ile yıkıyorlar, rehberimiz Alex’in dediğine göre bu şampuan çok kötü kokuyormuş; ama kadınların saçlarını görseniz pırıl pırıl parlıyor. Bu kadınları kasaba içerisinde pembe yerel kıyafetleri ile kolayca ayırt edebiliyorsunuz. Üstelik Çin hükümetinin “tek çocuk politikası” etnik azınlık oldukları için, bu gruba uygulanmıyor.

Kasabada önce küçük bir tur atıyoruz, birkaç yerel ahşap evi ziyaret ediyoruz. Sonrasında da kasabanın kadınları tarafından hazırlanan gösteriyi izlemek üzere, gösteri merkezindeki yerimizi alıyoruz. Bir saat boyunca kadınlar, yerel kıyafetleri içerisinde günlük hayatlarından sahneleri şarkılar eşliğinde bize sergiliyorlar. Bu sırada çay ve şekerleme ikram ediyorlar. İşin üzücü kısmı, bu kasabanın neredeyse bütün gizemini ve yerelliğini kaybetmiş olması. Son derece turistik bir mekan haline gelmiş kasabada, her şey turistler için yenilenmiş. Kasabanın sokaklarında yürürken, tamamen turistik bir yerde bulunduğunuzu iliğinize kadar hissediyorsunuz.

Yemek için Ping’an kasabasına geçiyoruz. Küçük bir restoranda bir masa dolusu son derece leziz Çin yemeği bize sunuluyor. Bölgeye özgü bambu arasında hazırlanan dolmalar özellikle denemeye değer. Yemek sonrasında pirinç tarlalarını görmek için Ping’an Zhuang kasabasına ilerliyoruz. Ping’an Zhuang, basamak basamak uzanan pirinç tarlalarının arasına kurulmuş küçücük bir kasaba. Buradaki pirinç tarlaları, şekil itibariyle yedi küçük tepe ve bir adet geniş tepeden oluştuğu için “yedi yıldız ve ay” adı ile anılıyor. Kasabanın daracık yolları ve merdivenlerinden yavaş yavaş yukarıya çıkarak iki adet gözlem yerinden tarlaları izliyorum. Hava yağmurlu ve pirinç sezonu olmadığı için birçok pirinç tarlasında lahana ve farklı sebzeler yetiştiriliyor. Kapalı hava ortama ayrı bir büyü katıyor. Çin’deki bütün görülmeye değer yerlerde olduğu gibi, bu kasaba da son derece turistik bir boyut kazanmış. Küçücük kasabada harıl harıl yeni oteller ve restoranlar için inşaat işleri devam ediyor. İki saat kadar pirinç tarlaları ve kasabanın daracık sokakları arasında turladıktan sonra Guilin merkezine dönmek için minibüsümüze atlıyorum. Şehir merkezine vardığımda ise odaya dönmeden önce şehir merkezinde biraz yürüyorum. Odaya döndüğümde de elektrikli ısıtıcının karşısındaki yerimi alıp kitaplarıma dalıyorum.

15 Şubat 2013, Cuma.

Foto 8

Guilin’den bizi Yangshou’ya götürecek tekneler limanda yolcularını beklerken.

Foto 9

Li nehri’nde teknelere taze meyve satan balıkçılar.

Foto 10

Foto 11

Foto 12

Li nehri manzaraları.

Foto 13

Yangshou’nun turistik ve kalabalık “Batı Sokağı”.

Sabah erkenden uyanıyorum. Bir gün önceden hostel aracılığıyla ayarladığım Guilin’den Yangshou’ya olan 83 kilometrelik Li Nehri turu için beni almaya gelen otobüste yerimi alıyorum. Otobüs yarım saatlik bir yolculuk sonrasında kalabalık Çinli turist gruplarının doldurduğu limana varıyor. Limanda biraz bekledikten sonra nehir üzerinde yer alan büyük nehir turu teknelerine biniyoruz. Üç katlı teknemizde, karşılıklı koltukların yer aldığı masalardan bir tanesine, Şanghay’da yaşayan İspanyol bir çiftin yanına oturuyorum. Bu noktadan sonra dört buçuk saat boyunca birbirinden güzel puslu manzaraları geçiyoruz. Sarı sığ örtü, beş parmak tepesi, boyanmış dokuz at tepesi yol üzerinde geçtiğimiz önemli simgeler oluyor. Öğlene doğru, leziz ve açık büfe Çin yemeklerini teknede yiyoruz. Sonrasında öğlen iki gibi Yangshou’ya varıyoruz.

Açıkçası, Yangshou beni hayal kırıklığına uğratıyor. Sakin bir balıkçı kasabası bulmayı beklerken ben, son derece turistik, limanında karabatak kuşları ile fotoğraf çektirmeniz karşılığında sizden para istemeye gelmiş balıkçıların beklediği bir kasaba ile karşılaşıyorum. Bu balıkçı karabatak kuşları bölgede çok meşhurlar. Eğitilmesi yıllar süren bu kuşların boğazlarına takılan bir kelepçe ile balıkları yutması engelleniyor ve balıkçılar da balıkları bu şekilde yakalıyorlar. Limanın hemen yakınındaki, şehrin merkezine uzanan “West Street” yani Batı Sokağı sağlı, sollu aynı ürünleri satan hediyelik eşya dükkanları, cafe’ler ve restoranlardan geçilmiyor. Kalabalık Çinli gruplardan adım atmak da çok mümkün olmuyor. Bir saat kadar bu sokak ve çevresinde dolandıktan sonra, yakınlardaki otobüs terminalinden bir otobüse biniyorum. İki saatlik bir yolculuk sonrasında Guilin’e geri dönüyorum. Her akşamüzeri olduğu gibi şehir merkezinde ve göl kenarında birkaç tur atıyorum ve hava karardıktan sonra otelime geri dönüyorum.

14 Şubat 2013, Perşembe.

Foto 5

Foto 6

Foto 7

Reed Flute Mağarası’ndan manzaralar.

Öğlene doğru kaldığım odayı boşaltıyorum. Nasıl olduysa bana daha ucuza, çok geniş ve Li Nehri manzaralı bir aile odası veren Guilin Riverside Hostel’e eşyalarımı taşıyorum. Yerleştikten sonra, hostelden aldığım bilgiler doğrultusunda, ana caddeden 3 numaralı yerel otobüse atlayıp yarım saatlik bir yolculuk sonrasında “Reed Flute” yani Kamış Flüt Mağarasına ulaşıyorum. Mağara ismini, bir zamanlar girişini kaplayan flütleri süslemek için kullanılan kamışlardan alıyor. Bu büyük ve görkemli mağara, doğallığı ile muazzam bir güzellik sunuyor; fakat ne yazık ki mağaranın her köşesini ışıklandırmak için kullanılan rengarenk spotlar ve her yeri dolduran kalabalık ve kaba Çinli turist grupları ortamın büyüsünü bozuyor. Mağaranın diskodan bozma köşelerini keşfettikten sonra, yağmurlu Guilin merkezine geri dönüyorum.

Şehir merkezinde bir şeyler yiyorum, Shan Gölü’nün etrafında bir tur atıyorum ve gün kararmaya yakınken odama doğru ilerliyorum. Oda o kadar soğuk ki, ne oturmak mümkün, ne de uyumak. Resepsiyondakiler çok yardımcı oluyorlar da, odaya koyabilmem için elektrikli bir ısıtıcı veriyorlar. Gece boyunca bu ısıtıcıyı dibimden ayırmıyorum. Bir süredir yolculuk ettiğim şehirlerde soğuk hava bütün kemiklerimi takırdatırken, yüzüme vuran sıcak, yaz mevsimini ne kadar özlediğimi hatırlatıyor. Japonya’dan sonra sıcak iklim kuşağından çıkmamaya karar veriyorum.

13 Şubat 2013, Çarşamba.

Foto 1

Guilin’in geniş caddeleri sizi adeta otoban ortasındaymışsınız gibi hissettiriyor.

Foto 2

Restoran önündeki yenmek için hazırlanmayı bekleyen canlı hayvanlar.

Foto 3

Foto 4

Shan Gölü’nde yer alan ikiz pagodalar: Güneş ve ay pagodaları.

Çok sersemlemiş ve yorgun uyanıyorum. Hava kapalı ve çok soğuk. Havanın kapalılığı bulutlardan mı, yoksa kendisini yoğun bir şekilde belli eden ve hissettiren hava kirliliğinden mi ayırt edemiyorum. Kat kat tişörtleri, uzun kolluları üzerime geçirip şehrin merkezinde bir yürüyüş yapmaya karar veriyorum. Şehir çok büyük olmasına rağmen, kaldığım Stairway Grand Otel, konumu itibari ile çok ideal. Şehrin ana caddesi olan Zhongshan Zhonglu’ya sadece beş dakika yürüme mesafesinde. Tek dezavantajım, kötü hava koşulları nedeniyle Çin’de turizm sezonu olmamasına rağmen, Çin Yeni Yılı dolayısıyla Çinlilerin tatil zamanına denk gelmiş olmam. Bu da çoğu otel ve ören yerinde normalin iki katı fiyat ödemem anlamına geliyor. Bu nedenle, iki günlük konaklamadan sonra görece daha ucuz bir otele geçmeye karar veriyorum.

Şehir turu sırasında yol kenarını süsleyen restoranları geçiyorum. Bu restoranların önlerine sıra sıra kafesler ve kırmızı leğenler dizilmiş. Küçüklü büyüklü balıklar, karidesler, yengeçler, kaplumbağalar, tavşanlar, tavuklar… aç müşteriler tarafından seçilmeyi bekliyor, adeta kurbanlık koyun misali. Ana caddeye vardığımda insanları izleyerek Shan Gölü’nün kıyısına kadar ilerliyorum. Shan Gölü, göl üzerinde yer alan aya ve güneşe adanmış ikiz pagodaları ile meşhur. Bu pagodalara karşı oturup sütlü çayımı içiyorum. Bu sırada yağmur da yavaştan etkisini göstermeye başlıyor. İp gibi ince ince yağan yağmur altında yürüyerek odama geri dönüyorum. Günü dinlenme günü ilan edip, odada bir şeyler okuyorum, dizi izliyorum. İlk ayların hızlı temposu, bünyem üzerindeki etkilerini iyiden iyiye belli ediyor da, bu mola verdiğim günler bana iyi geliyor.

Guangzhou, Çin.

Standard

12 Şubat 2013, Salı.

Foto 7

Foto 4

Zu Miao’dan yansımalar.

Foto 5

Çin satrancı ülkenin her yerinde genelde yaşlılar arasında oynanan bir oyun.

Foto 6

Zu Miao’da Kanton operasının doğuş noktasında, opera sanatçılarını izlerken.

Foto 8

Guangzhou sokakları.

Uyandıktan sonra günü biraz ağırdan alıyoruz ve öğlene doğru şehrin en güzel restoranlarından biri olan tarihi Beiyuang Cuisine’e gidiyoruz. Eski bir Çin bahçesi üzerine kurulmuş bu geniş ve çok katlı restoran, Çinli ailelerin de popüler uğrak yerlerinden bir tanesi. Ortaya çeşit çeşit farklı yemekler söylüyoruz. Ben muhtemelen hayatım boyunca yediğim en güzel Çin yemeklerini mideye indiriyorum.

Yemekten sonra şehir turu için, şehrin yerlisi olan rehberlerimizin peşine takılıyoruz. İşin ilginç yanı Guangzhou, özellikle de Afrika’dan aldığı göçlerle anılan çok büyük bir şehir. Bu yüzden şehirde birçok zenci ile karşılaşmanız mümkün. Passi ve bana sonsuz gibi gelen çok uzun bir yolculuktan sonra Foshan isimli kente varıyoruz. Öyle ki, Passi üç aktarmalı metro yolculuğumuz sonrasında “Yolculuk Pekin’e mi?” diye soruyor. Sonrasında kalabalıkları takip ederek Zu Miao kompleksine giriyoruz. İç içe geçmiş tapınaklardan ve avlulardan oluşan bu taoist tapınak kompleksi, 11. yüzyılda kurulmuş ve özellikle de Kanton operasının doğuş yeri olarak anılması ile meşhur. Wanfu sahnesinde hala ibadet amaçlı opera gösterileri sergileniyor. Biz de avludaki kalabalığa karışıp sahnedeki bol makyajlı, rengarenk kostümlü opera sanatçılarının şovuna kendimizi kaptırıyoruz. Tapınakları bir baştan bir başa gezdikten sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Şehir merkezinde yer alan “Temple of the Six Banyan Trees” yani Altı Banyan Ağacı Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz. Bu tapınak, 537 yılında Hindistan’dan getirilen kutsal emanetleri saklamak için inşa edilmiş, içerisinde de çeşitli pagodalar yer alıyor. Belli bir noktadan sonra Çin’deki bütün tapınaklar birbirinin aynı olduğu için, ben farkları ayırt edemez hale geliyorum. Aynı avlular, aynı binalar, aynı heykeller, aynı pagodalar derken tapınak içerisindeki mini turumuz da sonra eriyor.

Gün batımına doğru eve geri dönüyoruz. Ben hazırlanırken, Karen ve Flora bir Çin pembe dizisi izlemeye koyuluyorlar. Eşyalarımı topladıktan sonra Guilin’e olan uçuşum için havaalanı ekspresine biniyorum. Bir saatlik bir uçuştan sonra Guilin Havaalanı’nda beni konaklayacağım otelin görevlisi karşılıyor ve son derece lüks ve ucuz otelime getiriyor. Guilin yağmurlu, uyku güzel.

11 Şubat 2013, Pazartesi.

Foto 1

Foto 2

Foto 3

Liuhuahu Parkı’ndan manzaralar.

Sabah hazırlanıp evden çıkıyoruz, Hong Kong’da günlerden sonra güneş açmış durumda. Metro ile tren istasyonuna gidip kahvaltımızı istasyonda yapıyoruz. Sonrasında da Guangzhou’ya olan trenimizi beklemeye başlıyoruz. Çin Yeni Yılı dolayısıyla karşılaşmayı beklediğimiz yerli turist kalabalığından eser yok. Gümrük işlemlerimizi hızlıca halledip konforlu trenimizde yerimizi alıyoruz. İki saatlik bir yolculuk sonrasında Guangzhou’ya varıyoruz. Bir taksiye atlayıp doğruca Karen’ın kuzeninin evine gidiyoruz. Karen’ın kuzeni ve ailesi tatili geçirmek için akrabalarının yanına Hawaii’ye gitmişler, bu nedenle evde bizi yardımcıları Flora karşılıyor.

Girdiğimiz ev, o kadar ilginç bir şekilde döşenmiş ki. Ben bir süre etrafa meraklı gözlerle bakmaktan kendimi alamıyorum. Evin içerisinde devasa bir akvaryumdan tutun da, kocaman bir şeftali ağacına; rengarenk Buddha heykellerinden tutun da, çeşit çeşit mumlara kadar her şey var. Evin balkonunda tanrılara adanmış küçük bir bölüm bile yer alıyor. Biraz muhabbet ettikten sonra Flora bize yemek hazırlamaya girişiyor. Yarım saat içerisinde masayı 5-6 farklı çeşit Çin yemeği ile donatılmış buluyoruz. Minicik kaplarda yeşil çay eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra şehir merkezine, Liuhuahu Parkı’na gidiyoruz. Çin Yeni Yılı nedeniyle kutlamalar burada hala devam ediyor. Bütün park kırmızı fenerlerle süslenmiş durumda. Parkın etrafını çevreleyen kanallarda ve parkın ortasındaki devasa gölde rengarenk ışıklı tekneler turluyor. Parkın her yerine yayılmış farklı yemek tezgahları, çeşitli ürünleri pazarlamaya çalışan Çinli satıcılar, şarkı söyleyenler, sohbet edenler, Çin satrancı oynayanlar, çekirdek çitleyenler genel manzaramızı oluşturuyor. Etrafta biraz dolandıktan sonra topluca ayak masajına gitmeye karar veriyoruz. Karen, bunun kendileri için bir Guangzhou geleneği olduğunu söylüyor.

Akşamın 10’unda gittiğimiz masaj salonu, mekanın çok dolu olduğunu ve bir saat kadar beklememiz gerektiğini belirtiyor. Bize ayrılmış rahat odalardan bir tanesindeki geniş koltuklara yayılıp beklemeye koyuluyoruz. Ayaklarımız için kocaman sıcak su dolu tahta kovalar geldikten sonra 70 dakika sürecek masaj seansı da başlıyor. Ben lavanta aromasını seçiyorum, Karen zencefil. İşinin uzmanı görevliler önce bir omuz ve sırt masajı yapıyorlar, sonra ayaklara geçiyorlar. Ben halimden o kadar memnunum ki, etrafımdaki insanların aralıksız Çince muhabbetinden hiçbir şey anlamıyor oluşum bile rahatsız etmiyor beni. Bizim ayak masajımız bitmeye yakınken, Passi’nin sırt masajı da ateş dolu kaplarla yeni bir boyut kazanıyor. Küçük kaplardaki havayı alıp Passi’nin sırtına yapıştıran masörün seri hareketleri bizi bile şaşırtıyor. Bütün işlem sona erdikten sonra, Passi’nin bütün sırtı en az bir hafta boyunca geçmeyecek kocaman bordo halkalarla doluyor. Canının yandığını yüz ifadesinden anlayabiliyorsunuz.

Masaj sonrasında yavaş yavaş yürüyerek evin yolunu tutuyoruz. Ev sahiplerinin çocuklarının fotoğrafları ile dolu bir odadaki ranzada güzel bir uyku beni bekliyor.