Monthly Archives: Mart 2013

Nagasaki, Japonya.

Standard

18 Mart 2013, Pazartesi.

IMG_3847

IMG_3936

Huzurlarınızda shinkansen.

 

Her gözümü açtığımda pencereler parçalanacakmış gibi takırdıyor, yağmur son kuvveti ile camlara çarpıyor. Gözümü kapıyorum. Biraz daha uyku. Tekrar açıyorum. Şimşekler çakıyor. Gözümü tekrar kapıyorum. Biraz daha uyku. Halbuki bugün için planım Thomas Bloke Glover için kurulmuş Glover Bahçeleri’ni görmekti. Burada yer alan Madame Butterfly Evi’ni ziyaret etmek için sabırsızlanıyordum; ama yine hava muhalefeti kendisini tüm gücüyle gösteriyor. Ben de öğlene kadar evde kalıp havanın sakinleşmesini bekliyorum biraz. Bugün Hiroşima’ya geçeceğim. Sam de hava yüzünden işe gidemiyor, o da benimle beraber evde oturuyor. Beraber geçirdiğimiz son günümüzde youtube’dan videolar izliyoruz.

Artık öğlene doğru yağmur dinip güneş bulutlar arasından kendisini göstermeye başlayınca Sam ile beraber evden çıkıyoruz. Tekrar görüşeceğimizden emin bir şekilde vedalaşıyoruz. O alışverişe gidiyor, bense tren istasyonunun yolunu tutuyorum. Hiroşima’ya olan yolculuğum için yine bir iki yerde tren değiştiriyorum ve dört saat sonunda şehre varıyorum.

Hiroşima tren istasyonundan dışarı adımımı attığımda hava çoktan kararmış. Buz gibi kesen bir soğuk bana hoş geldin diyor adeta. Tren istasyonunun önünden kalkan tramvaylardan birine atlayıp şehrin göbeğinde yer alan ryokan türü otelime gidiyorum. Burada üç gece konaklayacağım. Odam güzel olmasına güzel de, muhtemelen yerlerdeki hasır tatami’lerden dolayı çok yoğun bir koku var. Bir süredir ilk defa yalnız kalmamı da fırsat bilip güzel ve sıcak bir duş sonrası uykuya dalıyorum.

17 Mart 2013, Pazar.

Benim her plan yaptığım zamanda olduğu gibi, planım yine gelip beni popomdan ısırıyor. Dünya turumun en büyük hedeflerinden bir tanesi olan Japonya’da dövme yaptırmak (biliyorum çok klişe) için gelmeden önce birkaç yeri araştırmıştım; fakat her şeye Ayça ile karar veririz diye de ağırdan alıyordum. Ayça’nın gelmeyeceği anlaşılınca Tokyo’dayken bütün dövme sitelerine girip herkesin tekniklerini araştırıp bilinen dövmecilerin isimlerini çıkardım. Bunlardan içime sinebilecek gibi olanlara da e-posta gönderdim uygulamaları hakkında. En sonunda ünlü Genko ile anlaşıp zar zor 9 Nisan için randevu aldım. Normalde üç ay boyunca dolu olan Genko, boş gününde bana dövme yapmayı kabul etti. Bunun üzerine ben de 1 Nisan’a olan Filipinler biletimi alelacele 12 Nisan olarak değiştirdim. Bu durum beni biraz strese soktu açıkçası. Hem yolculuk giderek uzadığı için, hem de Japonya’ya soğuk havalarda bir ay ayırmanın çok fazla olduğunu düşündüğüm için.

Bir Pazar günü yine gri ve yağmurlu güne uyanıyoruz ya, en ideali çok da fazla dışarı çıkmamak gibi gözüküyor. Zaten bir önceki günden ve geceden fazlasıyla yorulmuşuz. Biz de bütün günü film ve dizi izleyerek geçirmeye karar veriyoruz. İlk seçimimiz tabi ki “Wreck It Ralph” isimli animasyon oluyor. Ben Türkiye’deyken yakalayamamıştım bu çizgi filmi ve kaçırdığım için de üzülüyordum. Sam’in arşivinde görünce de neyi izleyeceğimiz direk belli oldu. Bütün gün boyunca Wreck It Ralph, Futurama ve Shameless bölümleri arasında gidip geliyoruz. Pazar günleri için en yakıştırdığım kombinasyonlar: battaniye, film, sıcak içecek. Dışarıda yağmur olmasa planlar biraz daha farklı olabilirdi.

Akşamüzeri Sam’in evinin etrafındaki bölgeleri dolanmaya çıkıyoruz. Yağmur sonrası hava rahatlamış ve açılmış. Sokaklar Pazar günü olmasının da etkisiyle bomboş. Yerel sushi restoranının listesine adımızı yazdırıp biraz daha dolanmaya devam ediyoruz. Bir saat kadar sonra döndüğümüzde sıra hala bize gelmemiş. Yarım saat kadar daha bekledikten sonra sonunda bizi içeri alıyorlar. Dönen bandın etrafındaki bir masaya yerleşiyoruz. Toz halindeki yeşil çayları bardaklarımıza doldurup siparişlerimizi vermeye başlıyoruz. Bir tabak, iki tabak, üç tabak derken en lezzetli ve taze sushi’ler midemizi dolduruyor. Çok garip geliyor bana daha iki gün önce hiç tanımadığım bir insanın, sanki kırk yıllık dostummuş gibi hissettirmesi. Saatlerce muhabbet ve kahkaha iyi geliyor. Yemek sonrası eve dönüp bir şeyler daha izleyip erkenden uyuyoruz.

16 Mart 2013, Cumartesi.

DSC05099

DSC05087

Dejima bölgesinden.

DSC05108

Çin mahallesinden.

DSC05112

Nagasaki Barış Parkı’na düzenli olarak okul turları geliyor.

DSC05126

Atom bombası karşıtlığının simgesi haline gelmiş kağıt turnalar.

DSC05129

Barış Heykeli.

DSC05139

Türk Hükümeti tarafından hediye edilen “Sonsuzluk” isimli barış heykeli.

DSC05145

“Twenty Six Martyrs of Japan” anıtı.

IMG_3871

Şehir içi ulaşımda tramvaylar yaygın olarak kullanılıyor.

IMG_3887

Nagasaki limanından.

IMG_3899

IMG_3902

Nagasaki geceleri.

Güneşli bir Nagasaki sabahına uyanıyoruz. Sam, kahvaltı için hepimize çay ve Fransız tostu hazırlıyor. Bu sırada Polonyalı kızlar eşyalarını toparlıyorlar. Kahvaltı sonrasında hep beraber evden çıkıyoruz. Polonyalı kızlarla vedalaştıktan sonra biz Sam ile Nagasaki şehir merkezine iniyoruz. Burada Sam’in Yeni Zelandalı başka bir arkadaşı ile buluşacağız. Abby de Osaka’da İngilizce öğretmenliği yapıyor ve bahar tatili dolayısıyla ülkenin güney bölgelerini ziyarete gelmiş. Günü beraber geçirmeye karar veriyoruz. Bir şeyler içip biraz muhabbet ettikten sonra hep beraber Dejima bölgesine gidiyoruz. Sam’in burada öğrenciler ile katılması gereken bir proje var, biz de fırsattan istifade bölgeyi dolanıyoruz.

Dejima, tarihi ve küçük bir adacık. 1636 yılında Nagasaki halkı tarafından bölgede ticaretle meşgul Portekizlilerin Hristiyanlığı yaymasını engellemek amacıyla 15000 metre karelik yapay olarak kurulan bu ada, 1639 yılında Portekiz gemilerinin Japonya’ya girişi yasaklanınca bir süre sahipsiz kalmış. Sonrasında 1641 yılında Hollandalılar tarafından sahiplenilmiş. Hollandalılar bu bölgede 1859 yılına kadar yaşamışlar. Bu yapay ada üzerinde yer alan binaları ve sergileri ziyaret ettikten sonra Abby ile yürüyerek Nagasaki’nin Çin Mahallesi gidiyoruz. Bu Çin Mahallesi 15-19. yüzyılları arasında bölgeye ticaret için gelen Çinliler tarafından oluşturulmuş. Kırmızı fenerleri ve sütunları ile kendisini belli eden bu bölgede biraz dolanıyoruz, mağazaları ziyaret ediyoruz. Abby bana farklı çorapları topladığından söz ediyor. Hakikaten Japonya’da her köşede rengarenk çorap bulmanız mümkün. Çorap kültürü burada çok gelişmiş. Her renk, her boy, her desen çoraplar adım başı yer alan çorap mağazalarında satılıyor. Abby için kırmızı Hello Kitty ve Nagasaki amblemli bir çorap alıyoruz.

Buradan tramvaylardan birine atlayarak Nagasaki Barış Parkı’na gidiyoruz. 9 Ağustos 1945’te Japonya’ya atılan ikinci atom bombasını anmak için kurulan bu geniş alanda bombalamanın etkilerini görebiliyorsunuz. Yetmiş beş bin kişinin hayatını kaybettiği, bir o kadar kişinin de yaralandığı bu bombalama insanın en büyük kötülüğü yine kendisine yaptığının açık bir örneği niteliğinde. Park içerisinde bir müze, barış havuzu ve barış sembolleri bölgesi yer alıyor. Çeşitli ülkelerin gönderdiği barışı simgeleyen heykeller arasında Türkiye tarafından gönderilmiş “Sonsuzluk” isimli heykel de yer alıyor. Parkın merkezinde 10 metrelik Barış Heykeli bulunuyor. Bu heykelin sağ eli nükleer tehlikeyi, sol eli ise sonsuz barışı simgeliyor.

Abby’nin aynı akşam başka bir şehre otobüsü var bu yüzden eşyalarını toparlaması gerekiyor. Bir saat içerisinde tekrar buluşmaya sözleşip ayrılıyoruz. Aynı sırada Sam’in öğrencileri ile programı da biteceği için hep beraber son kez bir araya gelebileceğiz. Ben bu sırada tren istasyonun çok yakınında bulunan “Twenty Six Martyrs of Japan” bölgesini ziyaret ediyorum. Burada 1597 yılında öldürülen bir grup Hristiyanı temsilen bir anıt bulunuyor. Bu anıtın yer aldığı parkta biraz oturuyorum ve sonrasında Abby ve Sam’i telefon kulübesinden arıyorum. İkisiyle de istasyonda buluşmaya karar veriyoruz. Sam ile Abby’yi uğurladıktan sonra Japonya’da mutlaka deneyimlenmesi gereken “onsen” yani Japon banyosunu denemeye karar veriyoruz.

Gitmeyi planladığımız onsen’in tren istasyonundan kalkan ücretsiz servisleri ile Nagasaki’yi tepeden gören tesise varıyoruz. Açık büfe restoran için isimlerimizi yazdırıp manzarayı izlemeye koyuluyoruz. On beş dakika sonra bizi içeriye alıyorlar. Muazzam bir açık büfe yemek bizi bekliyor. Yemeklerin yer aldığı bölgeyi turlamayı daha yarılamamışken Sam’in de benim de tabaklarımız tepeleme doluyor. Karnımızı doyurduktan sonra onsen deneyimi için soyunma odalarına geçiyoruz. Kadınlar ve erkekler için ayrı banyo bölmeleri bulunuyor. Onsen’lerde herhangi bir şey giymeniz yasak, yani banyo içerisinde anadan doğma şekilde çıplak olmanız gerekiyor. Üstelik dövmeniz varsa onsen’lere girmenize izin verilmiyor. Zamanında yakuza’ları içeri sokmamak adına böyle bir kural getirilmiş. Banyo bölmesinden içeri girdiğimde gördüğüm manzara o kadar etkileyici ki, bir an için durup gördüklerimi sindirmem gerekiyor. İçerideki tek yabancı benim. 8-9 tane farklı boyda ve derecelerde havuz, her yaştan kadın ile dolup taşıyor. Kadınlar dinleniyor, kendilerini yıkıyorlar. Büyülü bir havası var ortamın. Onsen deneyiminin en etkileyici kısmı ise terasa çıktığımda kendisini gösteriyor. Teras buz gibi. Hava karanlık. Yıldızlar tepemde. İnanılmaz gece manzarasına karşı koydukları sımsıcak havuzlarda çıplak bir şekilde yerel deneyimin parçası olmak ise ifade edilemez. Hatırlanması gerekilen bir gece. Dakikalarca o havuz senin, bu havuz benim geziyorum. Saunada bulunan tuzlarla derime masaj yapıyorum. Tahta küvetlerde gözlerimi kapayıp etrafımdaki seslere kulak kabartıyorum. Sam ile buluşmayı planladığımız saat yaklaşınca da yıkanıp kurulanıp dışarı çıkıyorum. Yenilenmiş gibi hissediyorum. Her şey olması gerektiği gibi.

Nagasaki’de St. Patrick’s gecesi! Kutlamak adına Sam’in Japon arkadaşlarının yanına gitmeye karar veriyoruz. Sam ana dili gibi Japonca konuşabiliyor. Yolda yürürken yeşil giymiş batılı çocuklara denk geliyoruz da Sam direk muhabbeti kuruyor. İrlandalı ve İskoçlar. Bu geceyi kutlamak için daha ideal bir grup düşünülemezdi. Hep beraber önce liman kenarında bir şeyler içiyoruz. Sonrasında da sabaha kadar sürecek bar turumuz başlıyor. Gece boyunca 4-5 farklı barı ziyaret ediyoruz. Grubumuz her gittiğimiz yerde daha da genişliyor. Keyifli muhabbet, Guinness ve kahkahalar ortama karışıyor.

15 Mart 2013, Cuma.

IMG_3831

Son derece rahat Shinkansen vagonları.

Sabah Hayato ile beraber uyanıp vedalaşıyoruz, ben internetteki işlerimi hallediyorum, toparlanıyorum, Hayato’ya teşekkür notu yazıyorum ve evden çıkıp Tokyo tren istasyonunun yolunu tutuyorum. Yirmi bir günlük Japan Rain Pass’imi etkinleştirip ülkenin güneyinde yer alan Nagasaki’ye bir bilet alıyorum. İstasyondaki görevliler teker teker açıklıyorlar biletleri nasıl kullanacağımı ve ne yapmam gerektiğini.

Amacım ülkenin gitmek istediğim en uzak noktasından Japonya turuma başlayıp yavaş yavaş merkezi bölgelere geri dönmek. Nagasaki’ye olan bin kilometrelik yolculuğum sırasında saatte 240 – 320 km arasında hız yapan “kurşun tren” adı verilen Japon harikası yüksek hızlı shinkansen’ler ile yolculuk etme şansı yakalıyorum. Yolculuk sırasında üç tren aktarması yapıyorum ve shinkansen’lerin hızına hayran kalıyorum. Fakat ne yazık ki tren yolculuklarından aldığım tadı bu trenler ile alamıyorum. Trenler son derece rahat olmasına rağmen, dışarıdan son sürat hızla kayıp giden manzarayı izlemek imkansız. Ben alışmışım tabi tıkır tıkır giden eski ve yaşlı trenlere. Trenler son derece dakik işliyor. Durdukları istasyonlarda en fazla 1-2 dakika bekliyorlar, vaktinde indiniz indiniz yoksa bir sonraki durağa kadar gitmek zorunda kalabiliyorsunuz. Aynı şey binişler için de geçerli. Trenler içerisinde telefonla konuşmak için ve sigara içmek için ayrı bölgeler yer alıyor.

Yedi saatten biraz daha fazla bir sürede Nagasaki’ye varıyorum. Burada yine couchsurfing nimetlerinden yararlanıp Yeni Zelandalı Sam’in evinde kalacağım. Sam, bana evine nasıl ulaşacağım konusundaki detayları mesaj ile gönderiyor. Evine gitmek için yerel bir tren aktarması daha yapmam gerekiyor. Nagasaki’ye vardıktan sonra bineceğim trenin saatlerini kontrol ediyorum ve beklemeye koyuluyorum.

Bineceğim trenin platformunda beklerken dalgınlığıma geliyor da ilk gelen trene atlıyorum, meğersem asıl binmem gereken trenin gelmesine daha birkaç dakika varmış. Bir durak kadar gittikten sonra, trendekilere soruyorum teyit almak amacıyla: yanlış trendeyim! Ben şehrin kuzeyine gitmek isterken, doğusuna doğru ilerliyorum. İlk durakta inip platformun karşısına geçip gelecek treni beklemeye koyuluyorum. Bu arada düzenli aralıklarla telefon kulübelerinden Sam’i arayıp şaşkınlıklarım hakkında bilgi veriyorum. Bulunduğum istasyonda benden başka kimse yok. Etrafta yazan birkaç Japonca bilgilendirmeden, bu istasyona trenlerin saatte bir uğradığını anlıyorum. Yani bir sonraki trene tam bir saat var. Buz gibi istasyonda (aslında tam olarak istasyon da değil, üç yanı açık tren durağı) ellerimi hohlayarak ısıtıyorum. Bir saat nasıl geçiyor bilmiyorum. Sonunda başladığım istasyona tekrar varıyorum ve Sam’i tekrar arıyorum. İlk trene yarım saat var. “İstasyon karşısından geçen ilk otobüse atla, o da buraya geliyor.” diyor. Burada Sam de ilk şaşkınlığını yapıyor, saatin farkına varamadığı için. O saatte otobüs yok. Geçen 3-4 otobüse bölgenin ismini söylüyorum; ama hepsi elleri ile çarpı işareti yapıp oradan geçmediklerini söylüyorlar. Ben de “Amaaan, neyse” diyip ilk gördüğüm taksiye atlayıp normalde gitmem gereken tren istasyonuna gidiyorum. Sam’i arıyorum yine, o farklı bir yerde bekliyor beni. Birkaç dakika sonra tren istasyonuna koşarak gelen birini görüyorum! Sonunda kavuşuyoruz. Sam beni kocaman bir sarılma ve gülümseme ile karşılıyor. Sıcakkanlılığı üşümüş beni bile ısıtmaya yetiyor. Süpermarkete uğrayıp bana yiyecek bir şeyler alıyoruz.

Sam’in evinde benden başka iki tane Polonyalı kız daha kalıyor ve Sam’in Amerikalı arkadaşı da gece için Sam’in evinde bulunuyor. Sam, Nagasaki’de bir süredir Japon hükümetinin programı ile İngilizce öğretmeliği yapıyor. Japon hükümeti, okullarda ana dili İngilizce olan yüzlerce öğretmeni görevlendiriyor. Amaç çocukların İngilizce öğrenirken Japon aksanı ile öğrenmemeleri. Gece boyunca muhabbet edip içki oyunları oynuyoruz. Cuma gecesi ateşi. Hava aydınlanırken uyuyoruz. Sam, bana mutfakla oturma odası arasına yer yatağı hazırlıyor. Yeterli sayıda battaniye olmadığı için kat kat montları giyiyoruz. Hava buz gibi.

Tokyo, Japonya.

Standard

14 Mart 2013, Perşembe.

IMG_3775

Shinjuku Tren İstasyonu’nun etrafı kalabalıklara da ev sahipliği yapıyor.

IMG_3781

Tokyo garipliklerin memleketi gibi. Bu robotlar aslında “Robot Cafe” adı verilen cafe’lerdeki devasa garsonlar. Robotların içerisine oturan gerçek garsonlar, robotlar aracılığıyla siparişlerinizi alıp size servis yapıyorlar.

IMG_3731

Golden Gai’nin iç içe geçmiş barları, henüz erken saatler olduğu için birçoğu kapalı.

DSC05066

Meiji Tapınağı’nın yer aldığı orman.

DSC05078

Tapınağın son ziyaretçisi ben olunca, güvenlik görevlisi ile baş başa kaldık.

DSC05071

Tapınak girişinde yer alan tarihi sake saklama kapları.

IMG_3798

Harajuku’nun işlek alışveriş caddeleri.

IMG_3513

Tokyo metrosu.

Sabah uyanıyorum, tek tren hattı ile Tokyo’nun en yoğun bölgesi olarak da anılan Shinjuku bölgesine gidiyorum. Bu bölge o kadar canlı ve hayat dolu ki. Günde üç milyondan fazla insanı ağırlayan Shinjuku tren istasyonu dünyadaki en yoğun tren istasyonu olarak da biliniyor.

Shinjuku bölgesi aynı zamanda bütün canlılığı ile beraber tezatlığı da içerisinde barındırıyor. Bölgenin ara sokaklarda dolanıyorum. Electric Street olarak anılan elektronik eşyaların satıldığı caddeyi ziyaret ediyorum. Birbirine paralel olarak dizilmiş ara sokaklardan oluşan Golden-gai barlar bölgesine göz atıyorum. Saat henüz öğleni bile göstermediği için bütün barlar kapalı; fakat yan yana sıralanmış barların detaylarına hayran kalmamak mümkün değil. Ortama hakim olan kültürü yürürken bile hissedebiliyorsunuz. Aynı bölgede yer alan Kabukicho bölgesine ilerliyorum. Burası Tokyo’nun Kırmızı Fener Sokağı olarak biliniyor. Aynı zamanda da Japon mafyası yakuzanın da evi sayılıyor. Sonrasındaki durağım ise Kagurazaka yani Tokyo’nun son kalan geyşa bölgelerinden biri oluyor.

Saatlerce kareler çizerek ara sokakları yürüdükten sonra, biraz daha güneyde yer alana Meiji Tapınağı’na ilerliyorum. Kral Meiji ve eşi Kraliçe Shoken için yapılmış bu tapınak çok geniş bir ormanın içerisinde yer alıyor. Bu orman 365 farklı türden, 120000 farklı ağaca ev sahipliği yapıyor. Ormana girdiğinizde daha beş dakika öncesinde dünyanın en yoğun bölgesinden çıktığınıza inanamıyorsunuz. Ormanın göbeğinde yer alan tapınak ise koyu kahverengi ağırlıklı tonları ile dikkat çekiyor. Ben kapanışına yakın tapınağa geldiğim için de kalabalıklara yakalanmadan doyasıya sakinliğin tadını çıkarabiliyorum.

Hava kararmaya yakınken tapınağa çok yakın olan Harajuku bölgesine geçiyorum. Burası dünyaca ünlü bir bölge ve Japon alternatif sokak modasının da kalbinin attığı yer olarak biliniyor. Her Pazar günü değişik stillerde giyinmiş Japon gençleri burada buluşup sosyalleşiyor. Harajuku kızları olarak da bilinen grup modanın tanımını her gün burada yeniden yazıyor. Bu sokak, Omotesando adı verilen başka bir bölgeye açılıyor. Omotesando ise Tokyo’da gördüğüm en lüks ve en şık mağazalara ev sahipliği yapıyor.

Bu arada eklemekte fayda var, Japonya’da yolculuk edebilmeniz için en uygun yöntemlerden bir tanesi Japan Rail Pass adı verilen demiryollarında size sınırsız biniş hakkı tanıyan bileti almanız. Bu bileti ne yazık ki Japonya içerisinden alamıyorsunuz. Bizim biletlerimizi Ayça Türkiye’den almıştı ve gelemeyeceği anlaşılınca da apar topar kargo ile Tokyo’da ilk konakladığım otele göndermişti. Ben Hayato’nun evine dönmeden önce konakladığım otele geri dönüp buraya ulaşmış olan kargomu alıyorum.

Buradan da çok geç olmadan Hayato’nun evine geri dönüyorum. Hayato yine usta aşçılığını konuşturmuş ve masayı son derece leziz Japon yemekleri ile donatmış. Gece boyunca uykumuz gelene kadar muhabbet ediyoruz. Hayato, İngilizceyi son dört beş sene içerisinde tek başına öğrenmiş, bu yüzden bile aslında takdiri hak ediyor.

13 Mart 2013, Çarşamba.

DSC05019

Ueno parkının tapınakları ve pagodaları.

DSC05042

IMG_3663

Hama-rikyu Bahçeleri.

IMG_3630

Tokyo metrosu.

Sabah erkenden konakladığım odayı boşaltıyorum. Bugün yola çıktığımdan beri ilk “couchsurfing” deneyimimi yaşayacağım. Yani bir yerelin evinde konaklayacağım. Daha önce farklı ülkelerde kullandığım bu sistem henüz beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı ve her seferinde çok güzel deneyimler edinmemi sağladı. Bu uygulama sayesinde gitmek istediğiniz ülkedeki yerelleri referanslarına göre seçip evlerinde konaklama talebi gönderebiliyorsunuz. Sizi kabul etmeleri durumda da ücretsiz olarak o kişinin evinde kalıyorsunuz. Bu uygulama hem size yerel hayatı deneyimlemeniz için eşsiz bir fırsat sunarken, hem yeni arkadaşlar edinmenize, hem de bütçenize yardımcı oluyor.

Otelden ayrıldıktan sonra eşyalarımı Ikebukuro istasyonunda yer alan paralı dolaplardan bir tanesine bırakıyorum ve Ueno bölgesine geri gidiyorum. Bir önceki gün çok fazla vakit ayıramadığım Ueno Parkı’nı gezip içindeki tapınakları ziyaret ediyorum. Öğlen yemeğini bir süpermarketten aldığım “bento” ile yani set öğle yemeği menüsü ile parkta yiyorum.

Yemek sonrasında Tokyo istasyonunun bulunduğu Marunouchi bölgesine geçiyorum. Amacım Kraliyet Sarayı’nı ziyaret etmek. Kraliyet Sarayı, Japon hükümdarına ev sahiliği yapıyor. Bu saray bölgesi içerisinde Kraliyet ailesinin konutları, ana saray binası, arşiv, müze ve idari ofisler yer alıyor; ama öğreniyorum ki Kraliyet Sarayı’na sadece önceden rezervasyon yaparak girebiliyorsunuz. Ben de sarayın halka açık doğu bahçelerini geziyorum.

Kraliyet Sarayı’nda şansım yaver gitmeyince Marunouchi bölgesini dolanmaya karar veriyorum. Saray etrafında yer alan gökdelenlerle dolu bu bölge Tokyo’nun modern yüzünü gösteriyor. Bir önceki gün tanık olduğumdan çok farklı bir mimari beni karşılıyor. Ayrıca hava o kadar rüzgarlı ki, yolda yürürken düz bir çizgi üzerinde ilerlemek mümkün değil, herkes sağa sola savruluyor. Bir noktada gerçek anlamda uçmamak için ilk gördüğüm banka oturup biraz rüzgarın sakinleşmesini bekliyorum. Tokyo International Forum’u ziyaret ediyorum. Cam ve demirden oluşan bu devasa bina sergi alanları, restoranlar, mağazaları da içinde barındırıyor.

Buradan Ginza bölgesine geçiyorum. Ginza bölgesi, Tokyo’nun en lüks mahallelerinden bir tanesi. Büyük alışveriş merkezleri, şık mağazalar ve restoranlar bu bölgede yer alıyor. Ginza’nın ana caddesi üzerinden yürüyerek Japonya’nın en büyük balık pazarı olan Tsukiji Balık Pazarı’na varıyorum. Bu pazar sadece Japonya’nın değil ama aynı zamanda dünyanın da en büyük toptan balık ve deniz ürünleri pazarı. Türünün de en büyük örneği. Yaklaşık 900’e yakın toptancı bu pazarın içerisinde yer alıyor. Bu pazarın 2014 yılında Toyosu bölgesine taşınması söz konusu. Pazarın içinde görülmesi gerekilen bütün hareketlilik öğlene kalmadan bitiyor. Sabah 5’te başlayan ton balığı satışları 8 olmadan sonuçlanıyor ve saat öğlen 11’i gösterirken kamyonlar pazarı bir sonraki gün için boşaltıyor; ama dilerseniz günün herhangi bir saati pazar kompleksinin dışında yer alan Jogai açık balık pazarını ziyaret edebiliyorsunuz. Bugünü yanlış seçimler yaparak geçiren ben, ne yazık ki pazarın kapalı olduğu tek gün, yani Çarşamba günü buraya gelmişim.

Buradan yürüyerek Hama-rikyu Bahçeleri’ne gidiyorum. Şehrin göbeğinde adeta bir vaha gibi bu bahçeler. Adımınızı attığınızda bir anda unutuyorsunuz dünyanın en büyük şehirlerinden birinde yer aldığınızı. Sağdan soldan gözüken gökdelenler de olmasa… Sonsuza uzanan çiçek tarlaları ve göletler karşılıyor bahçeler içerisinde sizi. Gün batımını burada geçiriyorum ve sonrasında da yavaş yavaş yola koyuluyorum. Sırt çantamı istasyondan alıp ev sahibim Hayato’nun Kodaira’daki evine ulaşıyorum. Bu sırada yağmur başlamış durumda. Hayato beni istasyonda karşılıyor ve istasyonun hemen dibinde yer alan evine kadar eşlik ediyor. Karşılaştığım daire tipik bir Japon evi. Küçücük bu daire kaydırmalı panel kapılar ile odacıklara ayrılmış; oturma odası ve mutfak aynı bölmede yer alıyor. Tuvalet ve banyo ayrı bölümlerde bulunuyor. Hayato, aynı mahallede babasından devraldığı mücevher mağazasında çalışıyor. Bana çok güzel bir yemek hazırlamış. Yemek eşliğinde muhabbete koyuluyoruz. Bu sırada dışarıdaki fırtına da etkisini artırıyor. Yemek sonrasında konu Hayao Miyazaki’den açılınca biz de ünlü “Spirited Away” isimli animeyi tekrar izlemeye karar veriyoruz. En sevdiğim. Geceyi bitirmek için ne güzel bir seçim.

12 Mart 2013, Salı.

DSC04948

IMG_3543

DSC04934

DSC04936

Senso-ji Tapınağı’ndan manzaralar.

IMG_3533

Nakamise alışveriş sokağının yerel tatları.

DSC04960

Kappabashi Dogugai Sokağı devasa bir aşçı ile sizi selamlıyor.

IMG_3552

Asakusa’dan Ueno’ya doğru yürürken minik öğrenciler.

DSC04981

IMG_3586

Ameyoko alışveriş sokağının bulunduğu bölgeden.

DSC05006

DSC05013

DSC05003

Ueno Parkı’ndan, tapınak vs zeplin.

Güzel bir uykudan sonra güne oldukça geç başlıyorum. Ne yapacağım konusunda çok da bir fikrim yok. Bir önceki gece uyumadan önce rehberi biraz karıştırıp Tokyo mahalleleri hakkında bir şeyler okumuşum. Tokyo koca bir okyanus gibi geliyor bana, her büyük şehri keşfetmeye başlamadan önce olduğu gibi. Görülmesi gerekilen mahalleleri kafamda sıralıyorum ve sonunda şehir dışından gelenlerin ilk tercihi olan Asakusa bölgesi ile başlamaya karar veriyorum. Hava son iki aydır olduğu gibi Tokyo’da da soğuk. Henüz montları çıkarma sezonu gelmemiş. Akıllı telefonların nimetlerinden yararlanıp Tokyo’nun metro sistemine ilişkin bir uygulamayı telefonuma indiriyorum. Gitmek istediğiniz noktaya nasıl gidebileceğinizi, nerede hat değiştirmeniz gerektiğini ve yolculuğun ne kadar süreceğini belirten uygulama benim için dünyanın en kapsamlı metro hattına sahip Tokyo’da hayat kurtarıcı oluyor.

Asakusa bölgesine geldiğimde akın akın insan kalabalığı ile karşılaşıyorum. Bu bölge Edo döneminden beri koruduğu tarihi dokusu ile Tokyo’nun en turistik bölgelerinden bir tanesi. Sumira Nehri’nin kıyısında yer alan bu bölge aynı zamanda Tokyo’nun en eski geyşa bölgeleri arasında sayılıyor. Bu bölgede hala aktif görev alan geyşaların bulunduğu biliniyor. Bölgenin merkezinde yer alan Senso-ji Tapınağı bölgenin en çok ilgi gören yapılarından bir tanesi. Tokyo’nun en eski tapınağı olduğu bilinen bu Budist tapınağı 628 yılından beri tüm görkemi ile ayakta duruyor. Bölgeye Kaminarimon ismi verilen Gök Gürültüsü Kapısı’ndan giriliyor, kapıyı kocaman kırmızı feneri ile kolayca ayırt edebiliyorsunuz. Bu kapının sağında rüzgar tanrısı, solunda ise yıldırım tanrısı yer alıyor. Bu kapıdan içeri girdiğinizde sizi sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları ve yerel yiyeceklerin satıldığı büfeleri ile meşhur 250 metrelik Nakamise alışveriş sokağı karşılıyor. Ben tabi kendimi yola çıktığımdan beri çakma gurme ilan ettiğim için neredeyse her büfedeki ilginç yiyecekleri tatmayı ihmal etmiyorum. Bunlardan en sevdiğim ise balık şeklindeki içi çeşitli aromalarda kremalarla doldurulmuş balık bisküvileri oluyor. Bunlara “taiyaki” adı veriliyor.

Bölgenin merkezinde yer alan Senso-ji Tapınağı’nı da gezdikten sonra ilk işim bir turist bilgilendirme merkezi bulmak oluyor. Japonya’da tatil dönemi yaklaştığı için bir süredir aklımda olan Ghibli Müzesi biletlerini bir an önce almam lazım. Müzeyi ziyaret edebilmek için biletleri önceden almanız ve de müzeyi ziyaret edeceğiniz gün ve saat aralıklarını seçmeniz gerekiyor. Bilgilendirme merkezindeki görevli son derece yardımsever; ama ne yazık ki önümüzdeki on gün boyunca bilet bulamayacağımı belirtiyor. Yine de şansımı denememi öneriyor. Son olarak da İstanbul ve Tokyo’nun 2020 olimpiyatları için rakip olduğu konusundan dem vurup beni uğurluyor. Hakikaten Tokyo’nun neredeyse her köşesinde olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için aday olduğu konusunda broşürler ve posterler bulunuyor. Görevliden aldığım bilgiler doğrultusunda yol üzerinde bulunan Lawson adı verilen süpermarkete doğru ilerliyorum. Bu süpermarkette yer alan bilet makineleri sayesinde Ghibli Müzesi biletlerini almak mümkün. Süpermarketteki kasiyer bana makinenin nasıl kullanılacağını gösteriyor, on dakika kadar makineyi çözmeye çalışıp bütün günlerin dolu olduğunu görünce ben de rastgele bir tarih seçip müze biletimi ayın 28’ine alıyorum. Yani tam iki buçuk hafta sonrasına. O tarihlerde nerelerde olurum bilinmez; ama en azında elimde müzeye bir biletin bulunmasında fayda var.

Bilet işini de güvenceye aldıktan sonra Asakusa bölgesinden Ueno bölgesine yürümeye başlıyorum. Yolda yüz yıllık Kappabashi Dogugai Sokağı’na uğruyorum. Bu sokak her türden ve her çeşitten mutfak eşyasını satması ile meşhur. Girişinde sizi kocaman mutfak eşyaları karşılıyor. Bu arada yürürken dikkatimi çeken bir başka unsur da küçücük küçücük çocukların okullarından evlerine tek başlarına dönmeleri. Boyları neredeyse dizime kadar gelen bu ufaklıklar, sırtlarında boylarından büyük sırt çantaları, üzerlerinde tek örnek üniformaları ile tek başlarına işlek Tokyo sokaklarında yürüyorlar. Bu bile aslında Tokyo’nun ne kadar güvenilir olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Tokyo’nun genel olarak çok farklı bir havası var. Çok da kelimelere dökemeyeceğim bir hava. Ana sokaklarından bir adım atıp ara sokaklarına girdiğinizde tamamen farklı bir kültür ile sizi karşılayan bir hava. Bu yüzden Ueno bölgesine doğru yürürken bol bol ara sokaklara girip çıkıp kayboluyorum. Yolda küçük tapınakları ziyaret ediyorum.

Ueno bölgesi, daha çok bölgenin kalbinde yer alan Onshi Parkı ve parkta barındırdığı müzeleri ile meşhur. Tokyo Ulusal Müzesi, Batı Sanatı Ulusal Müzesi, Doğa ve Bilim Ulusal Müzesi, Ueno Hayvanat Bahçesi, Shinobazu Göleti ve sayısız tapınak bu parkın içerisinde yer alıyor. Bu bölge aynı zamanda Tokyo’nun çalışan sınıfına ve evsizlerinin birçoğuna da evsahipliği yapıyor. Ueno İstasyonu’nun etrafında yer alan Ameyoko alışveriş sokağı ucuz fiyatları ile kalabalıkları çekiyor. Hava kararana kadar zigzaglar çizerek sokakları yürüyorum. Gün batımını da Ueno Onshi Parkı’nda göletin yanında yapıyorum. Parktaki ışıklandırmalar gölet üzerinde rengarenk yansımalara neden oluyor. Bir de nedendir bilinmez gökyüzünde bir zeplin dolanıyor. Tam tapınakların üzerinde dolanan bu kocaman zeplin, kocaman bir tezat sunuyor. Metro ile birkaç hat değiştirerek konakladığım yere dönüyorum.

Bu arada belirtmekte fayda var. Japonya’da klozetler ayrı bir dünya. Güney Kore’deki tuvaletlere enteresan derdim ki, Japonya’dakileri görene kadarmış. Bir kere klozet kapağının üzerinde binlerce düğme var. Sifonu bile zor bulabiliyorsunuz bazen. Poponuzu yıkamak için çeşitli açılarda ve sıcaklıklarda su sıkmaktan tutun da, müzik çalmaya, klozet kapağını ısıtmaya kadar çok çeşitli özellikleri var bu klozet kapaklarının. Bu da her tuvalet deneyimini ayrı bir maceraya dönüştürüyor benim için.

11 Mart 2013, Pazartesi.

Sabahtan uyanıyoruz, hazırlanıyoruz. Ben Türkiye’ye postalanacak eşyalarımı ayırıyorum ve kaldığımız yere çok yakın olan postanenin yolunu tutuyoruz. Geniş postane binasına girdiğimizde gördüklerimiz Göksu’yla benim ağzımızın açık kalmasına neden oluyor. Her şey o kadar düzenli ve organize ki. Sizin sadece postalayacağınız şeyi getirmeniz yeterli. Postanede sizin için her şey düşünülmüş. Boy boy kutular, zarflar, gönderecekleriniz kırılmasın diye havalı pıtpıt poşetler, bantlar, kalemler. Her şey ama her şey… Biz de iki kutu alıyoruz. Bir tanesine okuduğum ve atmaya kıyamadığım kitaplarımı, diğerineyse Hindistan’dan beri taşıdığım soğuk hava ile mücadelemde en yakın dostum olan battaniyeleri ve birkaç hediyelik eşyayı koyuyoruz. On dakika içerisinde işlerimizi halledip, gönderime hazır hale getiriyoruz. Böylece sırt çantamdan tam tamına 8 kilo daha eksilmiş oluyor. Bu arada eklemekte fayda var sırt çantam Kaptan Mağara Adamı’nın vücudu gibi. Ne yaparsam yapayım ne içindekiler azalıyor, ne de yüküm hafifliyor. Düşününce yola çıktığım ilk güne göre yine de büyük ilerleme var. 20 kilodan, 10 kiloya kolay inilmiyor.

Sonrasında odaya dönüyoruz, ben eşyalarımı toparlıyorum ve havaalanın yolunu tutuyorum. Bu arada ilk plana göre Japonya’yı yakın arkadaşım Ayça ile gezmeyi planlarken Ayça’nın başına son hafta içerisinde gelen talihsiz serüvenler dizisi yüzünden yoluma tek başına devam etmem gerekiyor. Bu da açık söylemek gerekirse motivasyonumu baya düşürüyor ve ne yapacağım konusunda beni biraz afallatıyor. Çünkü nasıl olsa Ayça geliyor rahatlığı ile açıp Japonya haritasına bile adım akıllı bakmamışım. Bu telaşla ilk iki gece için apar topar konaklayacak bir yer ayarlayıp gerisini Tokyo’da düşünmeye karar veriyorum.

Seoul havaalanına tek metro hattı ile bir saatten kısa bir sürede ulaşıyorum. Tokyo için check-in işlemlerini yapmak üzere Jetstar Havayolları’nın gişesine geldiğimde tatsız bir sürprizle karşılaşıyorum. Görevliler check-in yapmama izin vermiyorlar. (Bu arada işin ilginç yanı ben zaten check-in işlemlerini internet üzerinden yapmışım ve orada sadece bavulumu bırakmak üzere bulunuyorum.) Söylediklerine göre ya dönüş biletine ya da sonraki ülkeye geçiş biletine ihtiyacım var. Yoksa Tokyo Narita Havaalanı’ndaki görevlilerin bana ülkeye giriş izni vermeme ihtimali var. Ben normal olarak panikliyorum. Havaalanındaki interneti kullanarak bir sonraki durağım olan Filipinler’e bilet almaya karar veriyorum; ve şansıma havaalanındaki internet bilgisayarımda çalışmıyor. Apar topar dört beş farklı köşe denedikten sonra sonunda sorunsuz çalışan internet bağlantısını buluyorum ve 1 Nisan tarihi için Filipinler’in başkenti Manila’ya uçak biletimi alıyorum.

Seoul Havaalanı gördüğüm en ilginç havaalanlarından bir tanesi. Siz yolculuk için telaşlı telaşlı koştururken bir köşede klasik müzik trio’su eserlerini sergiliyor, bir başka köşede yerel kostümler giymiş insanlar gösteriler sunuyor. Tokyo’ya yolculuğum iki buçuk saat kadar sürüyor. Tokyo’ya indiğimde panik modum hala geçmiş değil, hem Ayça gelemiyor, hem giderayak Filipinler biletini aceleye getirip almışım, hem de boşlukta dolanıyor gibi hissediyorum. Bir an için nerede, neden bulunduğumu algılayamıyorum.

Pasaport işlemleri için sonsuza uzanan bir sıraya giriyoruz. Görevliler sürekli önümüze Filipinli grupları geçiriyorlar. Sıra uzadıkça uzuyor. Bir buçuk saatlik bir beklemeden sonra sonunda sıra bana geliyor. Görevli kadın, temel soruları soruyor. Neden buradasın, ne yapıyorsun, yalnız mısın, tanıdığın var mı… Cevaplar hoşuna gitmemiş olacak ki, beni başka bir bölümde yer alan bir ofise yönlendiriyorlar. Bu arada belirtmekte fayda var. O kadar insan pasaport sırasına giriyor ve çıkıyor; ama aralarından sadece ben bu odaya alınıyorum. Bir Türk olarak yine pasaportumun dezavantajı ile bu odada bulunuyorum. Odadaki görevli neden geldiğimi, ne yapacağımı tekrar soruyor. Benim ne yapacağım konusunda kendimin bir fikri yok ki, adama anlatayım. Gezeceğim diyorum, planını göster diyor. Planım yok ki demiyorum tabi çat pat anlatıyorum kafamdakileri. İngilizcesi çok da iyi olmayan amca ile anlaşmak da ayrı bir dert. Sonunda “Sırt çantalılardan mısın?” diyor, “Hah, evet!” diyorum. “Tamam o zaman.” diye cevap veriyor. Pasaport işlemlerimi hallediyor. Benim sinirim bozulmuş bir kere, çenemi tutabilene aşk olsun. Görevli giriş damgalı pasaportumu verdikten sonra (ne olur, ne olmaz kendimi garantiye alıyorum, pasaportum elimde!) sorgu sırası bana geçiyor. O kadar insan varken, neden sadece benim bu odaya alındığımı soruyorum. Görevli anlamıyor sorumu, ben de inatla tekrarlıyorum. Sonunda bana bunun kendisinin işi olduğunu, hiçbir açıklama yapmak zorunda olmadığını sert bir tavırla ifade ediyor. Ben de bunun ayrımcılık olduğunu söylüyorum, o da olmadığını söylüyor. Ben artık sınır dışı edilmeden kapıdan fıyıyorum.

Havaalanından bir trenle şehir merkezine geçiyorum, şehir merkezinden tren değiştirip yerel bir tren hattıyla konaklayacağım Ikebukuro bölgesine gidiyorum. Otelin bana yolladığı tarifleri takip ederek konaklayacağım Kimi Ryokan isimli yeri buluyorum. Burası “ryokan” türünde bir otel. Yani tamamen geleneksel. Otelden içeri girmeden ayakkabılarınızı çıkarıp girişteki küçük dolaplara yerleştiriyorsunuz. Küçük odalarında yerlere serili tatami’ler yani hasır halılar var. Bunların üzerinde futon adı verilen yer yatakları yer alıyor. Banyo ve tuvalet ortak kullanımlı. Son derece temiz ve rahat odama kendimi atıyorum. Çok uzun bir gün olmuş. Biraz sakinliğin iyi geleceği dakikalar.

Güney Kore.

Standard

Güney Kore: Genel Bilgiler

Güney Kore, şu ana kadar ziyaret ettiğim Asya ülkeleri arasında en kolay seyahat ettiğim ülkelerden bir tanesi oldu. Bundaki etkenler çok yakın arkadaşım Göksu’nun yolculuk sırasında bana eşlik etmesi ya da Seoul’da Güney Koreli bir ailenin yanında kalmamız değildi sadece. Her şeyden önce Güney Kore, yabancılara karşı çok açık ve yardımsever. (Söylemeden geçemeyeceğim özellikle Seoul’da insanlar son derece iyi giyimli.) 2010 – 2012 yılını “Visit Korea” yani “Kore’yi ziyaret et” yılı ilan eden hükümet, yabancılara yönelik ücretsiz birçok etkinlik ve şehirler arası transfer sağlamış. Biz şansımıza üç ayla bu fırsatı kaçırdık. Ülkede her şey çok düzenli ve pratik bir şekilde işliyor. Tanıştığım herkes ilgili ve cana yakındı. Şehirler ise yürürken bile aslında her şeyin – bizim şehirlerimizin aksine – “vatandaş” için olduğunu hissettiriyor size.

Her şey çift dilde yazıldığı ve yabancılara yönelik her yerde İngilizce de yer aldığı için problem yaşamıyorsunuz. Her turistik bölgede mutlaka bir adet “Turist Bilgilendirme Ofisi” yer alıyor. Üstelik bu ofislere ek olarak turistlerin yoğun olduğu mahallelerde sokaklarda gönüllü rehberler siz yürürken bir şeye ihtiyacınız olup olmadığını soruyorlar; fakat konu ülkedeki insanlarla iletişime gelince problem işte orada başlıyor. Güney Korelilerin birçoğu İngilizce bilmiyor. Bilen kesim ise utangaçlıklarından genelde İngilizce konuşmaya çekiniyor.

Genel anlamda, Güney Kore gelişmiş şehirleri ve karmaşık kültürü ile benim uzak doğu ruhunu tam anlamıyla hissedebildiğim bir yer değildi; ama benim için bu ülkeyi güzel yapan gezdiğim ve gördüğüm yerlerden öte deneyimlediklerim oldu.

20130306_125038

Gyeongbokgung sarayında.

DSC04691

Göksu, Busan’daki Birleşmiş Milletler Anıtsal Mezarlığı’nda.

IMG_3370

Göksu ve Busan’ın permalı saçlı, tenis şapkalı teyzeleri.

IMG_3206

İlk gece, Kore Barbeküsü sırasında.

DSC04884

Gyenongju’da kraliyet mezarlarının olduğu bölgede.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Güney Kore çok küçük bir ülke, bu nedenle kapsamlı bir gezi için on – on beş gün kadar bir süre yeterli olacaktır.

Ülkeyi ziyaret için en ideal zamanlar Nisan – Haziran ve Eylül – Ekim dönemi. Bizim ziyaretimiz sırasında hava çok soğuktu, öyle ki belli günler yürürken ellerimizi ve ayaklarımızı hissedemez hale geldik. Fakat Çin’den farklı olarak ülkedeki kapalı mekanlarda yerden ısıtma sistemi var. Çok kullanışlı bu sistem sayesinde konakladığımız yerlerde hiç üşümedik. (Kapalı mekanda üşümemeyi avantaj sayacağım hiç aklıma gelmezdi!)

Vize

Güney Kore için Türk vatandaşlarının vizeye ihtiyacı yok. Girişte direk 90 gün süreli kalış izninizi temin edebiliyorsunuz.

Rota

Biz ülke içerisindeki yolculuğumuza Seoul’dan başlayıp yolculuğumuzu Seoul’da bitirdik. Günübirlik olarak Kuzey Kore sınırındaki silahsız alanı ziyaret ettik. Birer günümüzü ülkenin ikinci en büyük şehri Busan’a ve barındırdığı tarihsel öğelerle meşhur Gyeongju’ya ayırdık. Güney Kore’de kaldığımız 8 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettik.

map_of_south-korea

04-07.03.2013, Seoul
08.03.2013, Busan
09.03.2013, Gyeongju
10-11.03.2013, Seoul

Bu bölgelere ek olarak eğer daha fazla vaktimiz olsaydı meşhur Jeju adasını da ziyaret etmeyi çok isterdim.

Ulaşım

Ülke yüzölçümü itibari ile çok küçük olduğu için bir başından bir başına en fazla 5-6 saat içerisinde gidebiliyorsunuz. Şehirler arası yolculuk söz konusu olduğunda her yere düzenli ve sık şekilde otobüs ve tren seferleri var. İstasyonlara gidip çok kolay bir şekilde biletlerinizi aynı gün için temin edebiliyorsunuz. Şehir içinde ise, özellikle büyük şehirlerde, çok kapsamlı bir metro ağı var. En fazla 2-3 hat değiştirerek her nereye gitmek istiyorsanız ulaşmanız çok kolay. Eğer belli şehirleri günübirlik gezmek istiyorsanız da her tren, otobüs ve metro istasyonunda boy boy bozuk para ile çalışan kilitli dolaplar mevcut. Bu da eşyalarınızı nereye koyacağınız derdini ortadan kaldırıyor.

Konaklama

Biz Seoul’da dört gün kadar bir arkadaşımızın ailesi ile kaldık. Sonrasında Busan’da bir, Seoul’da bir gece konakladık ve genel olarak temizlik, rahatlık açısından konakladığımız yerlerden memnun kaldık.

Yolculuk boyunca konakladığımız oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Seoul – Jeong Min’in ailesi ile kaldık.
Mirabell Motel, Busan – 45000 KRW (iki kişi konakladık)
City Hostel Korea, Seoul – 50000 KRW (iki kişi konakladık)

DSC04664

Mirabell Hotel, Busan.

Yiyecek içecek

Güney Kore’nin meşhur yemeklerinden bazılarını tatma fırsatı bulduk. Bunlardan en meşhuru şüphesiz “kimchi” yani sebze turşusu. Genelde lahanadan yapılıyor, bizim lahana turşusunun bir farklı versiyonu. Kimchi, günlük hayatın o kadar içindeki, her yemekle beraber size sunuluyor. Bazen meze olarak masanızda bulabiliyorsunuz, bazen de ana yemeğin içinde yer alıyor. İşin ilginç tarafı Koreliler fotoğraf çekilirken de “Kimchi” diyorlar. Bir diğer turşulanmış yemekleri Dongchimi. Çorba niyetine yemek öncesi yeniyor. Mideyi koruduğuna inanılıyor. Çiğ olarak yenilen yemeklere Hoe deniyor, genelde bunlar taze balık çeşitlerinden oluşuyor. Jeon ise genelde krep benzeri, içerisinde yumurta ve çeşitli sebzelerin yer aldığı (özellikle yeşil soğan) yemeklere deniyor. Bibimbap karışık pirinç ve sebzelerle hazırlanıyor ve genelde üzerine yumurta kırılıyor. Genelde yemeklerle beraber “banchan” adı verilen küçük mezeler sunuluyor. Bunlar çoğunlukla sebzelerden oluşuyor.

Kore barbeküsü, Kore’ye gittiğinizde mutlaka tatmanız gereken bir lezzet. Etler önünüzde hazırlanıyor. Biz iki deneyimimizde de dana kaburgası yedik, son derece yumuşak ve leziz bu etler, şimdiye kadar tattığım en leziz et sıralamasına en üst sıradan girdiler.

Tatlılara gelince Hangwa, buğday unundan yapılan çeşitli şekerlemelere verilen genel ad. Örneğin, yumilgwa tahıl unu ve balı kızartarak hazırlanıyor. Göksu ile bizim favorimiz olan yakgwa ise bizim şambabayı andırıyor. Buğday unu, bal ve susam yağı ile yapılıyor.

İçeceklere gelince, Kore’nin en meşhur alkollü içeceği “soju”. Bu içecek tahıl ya da tatlı patatesten yapılıyor ve yüzde yirmi alkol içeriyor. Çok keskin bir tada sahip olan bu içecek küçük shot bardaklarında servis ediliyor ve yudum yudum içiliyor. Alkolsüz içecekler konusunda da bizim favorimiz mısır çayı oldu.

IMG_3456

20130310_193340

Kore barbeküsü yanında sunulan mezelerle masayı süslüyor. Fotoğrafın en sağ köşesinde ise krebe benzeyen jeon’u görebilirsiniz.

IMG_3202

Kimchi çeşitleri ve çiğ balık (hoe).

IMG_3340

DMZ’de sundukları bibimbap.

DSC04472

Post-it’lerle süslü kahvaltımız.

IMG_3284

Sokakta satılan son derece leziz, arasında yumurta bulunan atıştırmalıklar.

DSC04662

Balık şeklinde dökme pişirme kaplarında hazırlanan kekler.

20130305_110044

Yumilgwa ve yakgwa.

Seoul, Güney Kore.

Standard

10 Mart 2013, Pazar.

IMG_3451-2

Namdaemun Pazarı’ndan.

Günlerdir erken uyanıp saatlerce yürümenin getirdiği yorgunluğun ve penceresiz bir odada konaklamanın da etkisiyle, Pazar gününe geç bir başlangıç yapıyoruz. Uyandığımızda saat öğlene geliyor. İlk işimiz Myengdong bölgesine gitmek oluyor. Hava çok soğuk. Ayazdan dolayı ellerimizi ceplerimizden çıkaramıyoruz bile. Burada kahvaltımızı yapıp Göksu için para bozduruyoruz. Biraz gündüz gözüyle bölgeyi gördükten sonra Insa-dong bölgesine geçiyoruz. Buraya tekrar geliş amacımız bir önceki turumuzda gözümüze kestirdiğimiz hediyelik eşyaları almak. Göksu beğendiği seramikleri alıyor, ben bir iki mıknatıs alıyorum derken kendimizi Itaewon bölgesinde buluyoruz. Itaewon tamamen yabancılar için sonradan yaratılmış bir bölge. Müslüman nüfusun (dolayısıyla kebapçıların ve camilerin) çoğu bu bölgede bulunuyor. Çok kültürlülüğü ile ünlü bu mahallede aynı zamanda her ülkenin mutfağını tadabiliyorsunuz. Mağazalar, cafe’ler, restoranlar, dükkanlar tamamen yabancı müşterilere yönelik. Bizim buraya asıl geliş amacımız ise bir haftalık yolculuğumuz sırasında hiç kitapçı görmemiş olmamız. Benimse bir sonraki gün Japonya’ya geçmeden önce bir rehber kitaba ihtiyacım var. Buradaki yabancı dilde kitap satan kocaman kitapçıyı buluyoruz ve ben aradığım rehber kitabı alıyorum.

Artık gün batmaya yakınken tekrardan şehir merkezine dönüp şehrin en büyük pazarlarından biri olan Namdaemun Pazarı’nı ziyaret ediyoruz. Pazar günü olduğu ve hava da kararmaya başladığı için tezgahların çoğu çoktan kapanmış. Pazar sokaklarını biraz dolandıktan sonra Myengdong’a yürüyoruz. Amacımız gitmeden önce Kore barbeküsünü tekrar denemek. Yol üzerindeki restoranlardan birine giriyoruz. Garsonla anlaşmamız yaklaşık on beş dakikamızı alıyor. Ne o bizi anlıyor, ne biz onu. Sonunda yemek siparişimizi veriyoruz. Yemekler gelmeye başladığında farkına varıyoruz ki anlaşamadığımız için en az beş kişilik yemek istemişiz! Tabi ki hesap da duruma yakışırcasına geliyor. Duruma gülsek mi, üzülsek mi karar veremiyoruz. Yemek sonrası metroyla odaya dönüyoruz. Bir haftadır bu ülkede fark ettiğimiz diğer bir mevzu ise metro içerisinde kimse konuşmuyor. (ben ve Göksu hariç) Herkes akıllı telefonlarına gömülmüş ya da kitap okuyarak yolculuk ediyor. Biz sustuğumuzda etrafımızda yankılanan sessizlik bizi de şaşırtıyor. Odaya dönünce ben eşyalarımı ayıklıyorum, ertesi gün Japonya’ya uçak biletim var ve sırt çantam benimle devam etmek için fazlasıyla ağır!

Gyeongju, Güney Kore.

Standard

9 Mart 2013, Cumartesi.

DSC04798

DSC04802

DSC04808

DSC04824

Bulguksa Tapınağı’ndan manzaralar.

DSC04821

Bulguksa Tapınağı’nda yer alan küçük taştan kuleler.

DSC04778

DSC04907

Noseo-ri’deki kral mezarları.

DSC04872

Tepedeki deli tabi ki de benim.

Hafta içi hafta sonu demeden arka arkaya sürekli erken uyanıyoruz ya, Göksu “Bir de güya tatildeyim.” diyip gülüyor. Yine bir hafta sonu, yine biz erkenden yollardayız. Önce metro ile şehrin en kuzeyinde yer alan Busan Otobüs İstasyonu’na gidiyoruz. Gyeongju için biletimizi bir gün önceden ayırtmışız. 09:30’da otobüsümüz yola koyuluyor. 270000 nüfuslu bu küçük şehir, her köşesinde tarihi bir öğeyi barındırmakla meşhur. Sadece şehrin merkezinde 35 kraliyet mezarı ve 155 höyük yer alıyor. Bu sayı şehrin dışına çıktıkça dört yüz küsura kadar ulaşıyor. Ev sahipliği yaptığı bütün tarihi eserler nedeniyle, Gyeongju’ya aynı zamanda “duvarsız müze” de deniyor.

Biz bir saatlik yolculuk sonrasında öğlene doğru Gyeongju Otobüs İstasyonu’na varıyoruz. Şehri keşfe çıkmadan önce amacımız eşyalarımızı kilitli dolaplara yerleştirmek; fakat şansımıza dolaplar o kadar küçük ki. Benim sırt çantamı bu dolaplardan birine sığdırabilmek için adeta mücadele veriyoruz. İçinden eşya çıkarıyoruz, eğiyoruz büküyoruz, her türlü farlı şekilde dolaba sokmaya uğraşıyoruz derken mücadelemiz başarı ile sonuçlanıyor da biz de şehir merkezine doğru turumuza başlıyoruz.

Pazar günü olduğu için bütün bankalar kapalı, etrafta da hiç döviz bürosu yok. Biz de sırayla bankaların ATM’lerini denemeye koyuluyoruz. Güney Kore’de uluslararası bir banka kartınız varsa sadece bunu kabul eden büyük bankalar aracılığıyla para çekebiliyorsunuz. İki üç banka denedikten sonra sonunda birinde şansımız yaver gidiyor da biz de tren istasyonunun önünden kalkan otobüslerden birine atlayıp Bulguksa Tapınağı’na doğru yola çıkıyoruz. Bindiğimiz otobüste her şeyin Korece olması en başta bizi korkutuyor; fakat burada turistlere yönelik çok güzel bir uygulama olduğunu fark ediyoruz. Ne zaman turistik bir durağa gelsek, durak ismi ve bu bölgede yer alan tarihi mekanlar İngilizce olarak da anons ediliyor. Böylece bizim de acaba kaybolacak mıyız endişemiz ortadan kalkıyor. Bulguksa Tapınağı’na yarım saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra varıyoruz. Bu tapınak UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor, aynı zamanda Kore Budizmi için de büyük önem taşıyor. Ulusal hazine niteliğindeki birçok eser de bu tapınağın içerisinde bulunuyor. Bunlardan en önemlileri Dabotap ve Seokgatap isimli taş pagodalar. Bu tapınak alanındaki en ilgi çekici şeylerden bir tanesi ise tapınaklardan bir tanesinin arka bahçesinde yer alan üst üste büyükten küçüğe kulecikler halinde dizilmiş yüzlerce taş.

Bulguksa Tapınağı’nın birbirine açılan meydanlarını dolandıktan sonra tapınak önünden kalkan ayrı bir minibüse binerek virajlı dağ yollarından yukarı çıkıyoruz ve Bulguksa Tapınağı’na bağlı Seokguram Grotto’ya varıyoruz. Bulguksa Tapınağı’ndan dört kilometre uzakta, Tohamsan Dağı’nda yer alan bu inziva yeri, oturan Buddha heykeli ile meşhur. Minibüsten indikten sonra balonlar ile süslenmiş patika yolunu takip ederek orman içerisinde ilerliyoruz. Sonunda meşhur Buddha’nın yer aldığı bölüme geliyoruz. Koruma amaçlı cam bölmelerle kapatılmış Buddha’ya ucundan göz attıktan sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Şehrin düzenli ara sokaklarında kalabalıkları takip ederek birkaç tur attıktan sonra bir şeyler yemek için bir yere oturuyoruz. Biraz soluklanıyoruz ve akşam Seoul’a olan otobüsümüzü yakalamak için yavaş yavaş otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz. İstasyona doğru ilerlerken sabah da dikkatimizi çeken, şehrin göbeğinde yer alan kral mezarlarını ziyaret ediyoruz. (Tumuli in Noseo-ri) İlk gördüğümüzde bir parkta yer alan saman tepeciklerine benzeyen ve çok da anlamlandıramadığımız bu mezarlar, batan güneş eşliğinde adeta bir görsel şölen sunuyor bize. Önce Göksu, sonra ben tüm şebekliğimizle inmesi ayrı bir macera olan bu mezar tepeciklerinin üzerine çıkıyoruz. Etrafta hoplayıp zıplayıp bol bol fotoğraf çektikten sonra otobüs istasyonuna gidiyoruz. Dört beş saatlik bir yolculuk sonrasında Seoul’a varıyoruz. Buz gibi kesen bir ayaz Seoul’da bizi karşılıyor. Tüm günün verdiği yorgunlukla ayarladığımız küçük hostelimize yerleşiyoruz.

 

 

 

Busan, Güney Kore.

Standard

8 Mart 2013, Cuma.

DSC04699

DSC04711

DSC04725

DSC04738

Busan Birleşmiş Milletler Anıtsal Mezarlığı.

DSC04754

DSC04756

DSC04757

DSC04767

Jagalchi Balık Pazarı.

DSC04771

DSC04774

Busan’ın rengarenk sokakları.

Sabah içeriden gelen klasik müzik sesi eşliğinde uyanıyoruz da bir an Göksu da, ben de nerede olduğumuzu algılayamıyoruz. Jeong Min’in annesi dün aldığımız çiçeğin de motivasyonu ile sabah erkenden uyanmış, bizim için müziği son ses açmış, ziyafet niteliğinde bir kahvaltı hazırlamış, bir de üstüne bizim için yolculuk sırasında ihtiyaç duyabileceğimiz ufak tefek şeylerden birer paket hazırlamış. Kahvaltımızı edip eşyalarımızı toparlıyoruz ve saat 07:30’da evden çıkıyoruz. Jeong Min’in annesi (inatla Jeong Min’in annesi diyorum; çünkü ilk gün çok hızlı şekilde adını söyledikten ve biz anlamadıktan sonra bir daha sormaya utandık, adı da bizim için “Min anne” kaldı) bizi yol üzerindeki otobüs istasyonuna bırakıyor. Beş saat kadar süren otobüs yolculuğumuz son derece konforlu geçiyor. Otobüse biner binmez çift dilde açıklayıcı videolar ekranlarda gösteriliyor. Güney Kore, şu ana kadar gördüğüm en turist dostu ülkelerden biri olmaya aday.

Yolda bir mola yerinde duruyoruz, burada her şey o kadar sistematik ve pratik ki. Batı yemeği, Kore yemeği, atıştırmalık, çay-kahve diye bölümlere ayrılmış dükkanlar var. Öğlen saatler biri gösterdiğinde Busan’a varıyoruz. Şehrin kuzeyinde yer alan otobüs istasyonundan metro ile uzunca bir yolculuk sonrasında tren istasyonuna yakın bir bölgede yer alan otelimize yerleşiyoruz. Otel odasında şaşırtıcı olarak bize özel bir masaüstü bilgisayar ve modem de yer alıyor. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra şehri keşfe çıkıyoruz.

Busan, Güney Kore’nin en büyük liman kenti aynı zamanda ülkenin Seoul’dan sonraki en büyük ikinci şehri. Şehirle ilgili ilk fark ettiğimiz ayrıntı, orta yaşlı ve yaşlı teyzelerde kısa permalı saç ve tenis şapkası modası olduğu. Şehirdeki ilk durağımız Kore Şehitleri Anıtı olarak da bilinen United Nations Memorial Cemetery yani Birleşmiş Milletler Anıtsal Mezarlığı oluyor. Metro ile çok kolay şekilde ulaşılabilen bu bölgeye, bizim şaşkınlığımız yüzünden varmamız normalden fazla zaman alıyor. Girişte nereden olduğumuzu soruyorlar, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Broşürler arasında Türkçe görmek bizi şaşırtıyor. 1955 yılında, Güney Kore Parlamentosu tarafından Birleşmiş Milletler’e, yapılan hizmetleri ve feda edilen hayatları anmak adına mezarlık olarak kullanılması için kalıcı olarak verilen bu arazi, aynı zamanda türünün tek örneği. Yani Birleşmiş Milletler tarafından kurulan dünyadaki tek mezarlık. Kore Savaşı sırasında 1950 – 1953 yılları arasında 17 ülkeden, 40896 kişi hayatını kaybetmiş; fakat bu Anıtsal Mezarlık’ta sadece 2300 kişi gömülü. Savaşta şehit olan 724 Türk askerinin 462’sinin defnedildiği Türk şehitliği de burada yer alıyor. Son derece bakımlı ve etkileyici şekilde düzenlenmiş bu mezarlıkta bir iki saat kadar dolanıyoruz. Hayatlarını kaybetmiş askerlerinin ad, soyad ve yaşlarının yazdığı küçük taşları inceliyoruz. Birçoğu o kadar genç ki. Bunlardan en genci 17 yaşındaki JP Daunt isimli asker; bu nedenle onu anmak için bir su yolu yapılmış mezarların sonuna. Anıtsal mezarlıkta, şehit düşen bütün askerlerin isimlerinin yer aldığı mermer bir duvar; ülkelere adanmış iki anıtsal salon da yer alıyor. Genel olarak yazılardan ve mezarlığın bu kadar düzenli olmasından, Güney Kore’nin minnettarlığını hissedebiliyorsunuz. Bütün yolculuk boyunca da Türk olduğumuzu söylediğimizde insanların yüzüne bir gülümseme yayılıyor, birçoğu “Savaşta siz bize yardımcı oldunuz.” diyor.

Hava kararmaya yakınken şehir merkezine geri dönüyoruz. Bir şeyler atıştırdıktan sonra Güney Kore’nin en büyük balık pazarı olan Jagalchi Balık Pazarı’nı ziyarete gidiyoruz. Bu devasa kapalı pazarın her katında farklı bir ürün satılıyor. Giriş katını sıra sıra dizilmiş taze deniz ürünleri tezgahları doldururken, ikinci katında her türlü kurutulmuş deniz ürününü bulabiliyorsunuz. Aynı zamanda dilediğiniz ürününü seçip yiyebileceğiniz küçük büfe türünde restoranlar da burada yer alıyor. Buradan sonra Seomyeon olarak da bilinen şehir merkezindeki sokaklarda yürüyoruz. Özellikle BIFF (Busan International Film Festival) Meydanı etrafındaki ara sokaklarda gece ışıkları arasında mağazaları dolanıyoruz. Yan yana sıralanmış sokak yemeği satıcılarından birkaçının sattıklarını deniyorum ben. Güney Kore’de şu ana kadar hiçbir sokak yemeği beni hayal kırıklığına uğratmıyor. Hepsi son derece leziz. Sonrasında geniş caddelerden yürüyerek tren istasyonunun bulunduğu bölgeye, otelimize geri dönüyoruz. Ertesi sabah 09:30’da Busan’dan Gyeongju’ya otobüsümüz var.

 

 

Seoul, Güney Kore.

Standard

7 Mart 2013, Perşembe.

DSC04587

Camp Bonifas’taki brifingden.

IMG_3319

JSA. Arka tarafta Kuzey Kore’ye dönük bekleyen askerleri görebiliyorsunuz.

DSC04608

Ana Konferans Salonu, Güney Koreli asker eşliğinde.

DSC04648

Dorasan Tren İstasyonu.

DSC04621

Baltalama olayının gerçekleştiği bölge ve “Geri Dönüşü Olmayan Köprü”.

Sabah 05:00’de yağmura uyanıyoruz ya içimden küfürleri saymadan edemiyorum. İki üç gecedir adam gibi uyuyamıyorum; üstüne bir de zaten oldum olası hava hala karanlıkken uyanmayı sevmiyorum. Bizimle beraber Jeong Min’in annesi de uyanıyor, bizim turumuz için çıkın hazırlamaya girişiyor. Evden çıkarken biz, içerisinde minik minik atıştırmalıkların bulunduğu bir paketi de bize veriyor. Koştur koştur ilk metro seferini yakalayıp üç aktarma sonrasında Amerikan üssünün bulunduğu bölgeye varıyoruz. Turumuzu kapsamlı bir araştırmadan sonra USO aracılığıyla ayarlıyoruz; çünkü USO’nun turu Güney – Kuzey Kore sınırında görmek istediğimiz her şeyi kapsıyor. USO, Amerikan ordusunun sosyal ve eğlence organizasyonu. Bu nedenle daha binanın içerisine girdiğinizde kendinizi Amerika’ya gelmiş gibi hissediyorsunuz. Üs içerisindeki yarım saatlik bekleme süresince bol bol Amerikan propagandasına maruz kalıyoruz, televizyonlarda Chavez’in ölüm haberleri yanlı bir şekilde yansıtılıyor. Otobüsümüz, 07:30’da üssü terk ediyor

Bir saatlik bir yolculuktan sonra ilk durağımız Güney ve Kuzey Kore arasında yer alan Camp Bonifas oluyor. Burası, DMZ dışında yer alan Amerikan – Güney Kore askerlerinin ortak üssü. Bu üs, adını 1976 yılında Kuzey Kore askerleri tarafından baltalarla öldürülen Amerikan askerinden alıyor. Bu asker iki ülke arasındaki gözlemevini kapatan ağacı baltayla kesmek istediği sırada, Kuzey Koreli askerlerin saldırısına uğruyor, bu nedenle bu bölgede yaşanan kritik olaylardan biri sayılıyor. Üs içerisinde bir konferans salonuna alınıyoruz ve Amerikalı bir asker tarafından bize Kore Savaşı ve bölgenin geçmişi hakkında kısa bir brifing veriliyor. İkinci durağımız, Joint Security Area (JSA) yani Birleşik Güvenlik Alanı oluyor. Burası, 27 Temmuz 1953 yılında imzalanan ateşkes sonucu Güney ve Kuzey Kore arasında oluşturulmuş yansız bir bölge. Bu bölgeye üssün özel otobüsleri ile geçiş yapıyoruz. Her adımımızda sıkı sıkı uyarılıyoruz. Mimiklerimizden, giydiğimiz kıyafetlere, çektiğimiz fotoğraflara kadar belli kısıtlamalar söz konusu. Bu yansız bölge, terk edilmiş Panmunjeom kasabasında yer alıyor. Biz de Kuzey ve Güney Kore arasında ateşkesin imzalandığı ve sonrasında da düzenli toplantıların yapıldığı ana konferans salonunu ziyaret ediyoruz. Resmi olarak, Kuzey Kore toprağına en yakın olabileceğimiz noktadayız. Biz konferans salonu içerisindeyken iki Güney Kore askeri de bizimle beraber Taekwondo duruşu adı verilen garip bir bekleme halinde duruyor. Ortamdaki gerginliği hissedebiliyorsunuz.

Sonrasında iki ülkenin Daesongdong ve Gijeongdong kasabalarını görebileceğimiz gözlem bölgesi olan Dora’ya gidiyoruz. Bu iki kasaba, DMZ bölgesi içerisinde 1953 ateşkesi sonrasında oluşturulmuş. Güney Kore tarafında yer alan Daesongdong’da (Özgürlük Kasabası olarak da anılıyor) iki yüz kadar Güney Koreli son derece iyi koşullarda yaşıyor. Vergi ödemedikleri için burada yaşayan çiftçilerin yıllık gelirinin 80000 USD’den fazla olduğu biliniyor; fakat burada yaşayanların bölge dışına çıkmaları konusunda belli kısıtlamalar var. Yılda sadece toplamda üç ayı buranın dışarısında geçirebiliyorlar. Üstelik her gün akşam 11’de dışarı çıkma yasakları var. Kuzey Kore’nin Gijeongdong kasabasında ise ayrı bir hikaye söz konusu. Burası Barış Kasabası olarak da anılıyor; fakat Güney Koreliler bu bölgeye Propaganda Kasabası diyor. Aslında bu kasabada kimsenin yaşamadığına inanıyorlar. Bize anlatılana göre burada her evde ışıklar aynı saatte kararıyormuş, üstelik binaların üst katlarına doğru ışıkların enerjisi azalıyormuş. Bu da ışık kaynağının tek bir merkezden geldiği savını güçlendiriyormuş. Propaganda Kasabası’nı kayda değer yapan ayrı bir husus da kasabada yer alan 160 metrelik bayrak direği. Güney Kore tarafında yer alandan daha uzun olsun diye inşa edilen bu bayrak direğinde yer alan bayrağın 300 kilo olduğu biliniyor. Dora gözlem tepesinde sıra sıra dizilmiş dürbünlerle bu kasabaları inceleyebiliyorsunuz; ama şansımıza hava o kadar sisli ki bırakın Kuzey Kore’yi iki metre ötesini bile net göremiyoruz. Bize de sadece hayal etmek ve duvarlara astıkları fotoğraflara bakıp hayal gücümüzü çalıştırmak düşüyor. Buradan “Third Inflation Tunnel” yani iki ülke arasındaki üçüncü tünele geçiyoruz. 1974’ten bu yana Kuzey ve Güney Kore arasında dört adet tünel bulunmuş, bizim ziyaret ettiğimiz bunlardan üçüncüsü. Sürpriz bir çıkarma yapabilmek için Kuzey Koreliler tarafından kazılan bu tünellerde sarı sarı dinamit işaretlerini ve tüneli kömür aramak amacıyla kazdıklarını iddia edebilsinler diye duvarlara sürülmüş kömür tozlarını görebiliyorsunuz. Tünele giriş neyse de, çıkış bizim için ayrı bir yaşam mücadelesi oluyor. Son derece dik tünel yokuşunu çıkarken Göksu da ben de her adımda “Ha gayret” diyerek kendimizi motive etmeye çalışıyoruz. Yemek molası vermeden önce son durağımız Dorasan Tren İstasyonu oluyor. Bu durak, iki Kore’nin birleşmesine yönelik umudu simgeliyor aynı zamanda.

Dorasan Tren İstasyonu sonrasında yemek yemek üzere nerede olduğunu çok da anlayamadığım bir yere götürülüyoruz. Burada geleneksel Kore yemekleri bize sunuluyor. Yemek sonrasında grup içerisinde Kuzey Kore tarafından getirilmiş biraları almak isteyen olup olmadığı soruluyor, tabi bizim eller hemen havaya. Yemek sonrasında otobüslere dağılıp USO’ya geri dönüyoruz.

Hala hava kararmadığı için şarkısı ile de meşhur Gangnam Bölgesi’ne gitmeye karar veriyoruz. Bu bölge, daha çok modern binalar ve şık mağazalarla dolu. Birkaç tur atıyoruz, birkaç mağazayı ziyaret ediyoruz; sonrasında bir yere oturup kahvelerimizi içiyoruz ve sokaktan geçenleri izlemeye koyuluyoruz. Kahveler sonrasında Göksu, Güney Koreli arkadaşı ile buluşmaya gidiyor, ben onu beklerken başka bir yere oturuyorum. Birkaç saat sonra eve dönmeye koyuluyoruz, dönüş yolunda Jeong Min’lerdeki son gecemiz olduğu için, annesine bir demet çiçek alıyoruz da çok mutlu oluyor çiçekleri görünce. Toparlanıp erkenden uyumaya koyuluyoruz.

6 Mart 2013, Çarşamba.

DSC04491

DSC04502

DSC04522

Gyeongbokgung Sarayı’ndan.

DSC04509

Saraydaki koruma değişim törenleri sırasında.

DSC04571

IMG_3277

Bukchon Hanok Kasabası’ndan.

DSC04579

Gwangjang Pazarı.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Jeong Min’in annesini, yine bizim için kahvaltı masasını donatmış buluyoruz. Küçük notlar, post-it’ler leziz öğünlerin yanını süslüyor. Kahvaltı sonrasında ilk işimiz konakladığımız yere çok yakın olan otobüs istasyonuna (Express Bus Station) gidip Cuma gününe Busan için bir otobüs bileti almak oluyor.

Otobüs biletlerimizi aldıktan sonra şehir merkezine gidip Gyeongbokgung Sarayı’nı ziyaret ediyoruz. 1395 yılında yapılmış bu saray, Joseon Hanedanlığı tarafından Seoul’da inşa edilmiş beş saraydan ilki ve en büyüğü. Birbiri içerisine geçen avlulardan ve binalardan oluşan bu sarayı gezmemiz iki üç saatimizi alıyor. Üstelik sarayda her saat başı korumaların değişim töreni oluyor, yüksek binalar ve inşaat vinçleri manzarasında bu geleneksel değişim seremonisini izlemek son derece ilginç bir tezat oluşturuyor. Buradan sonra Changdeokgung Sarayı’nı gezmek için yola düşüyoruz. Fakat mimari olarak, Gyeongbokgung ile bir farkı olmadığı için, üstelik bu sarayı anlamlı yapan gizli bahçeyi görmek için düzenlenen turu beklemek zorunda olduğumuzdan bu sarayı es geçiyoruz. İki saray arasında yer alan tarihi evlerin bulunduğu Bukchon Hanok Kasabası’na ilerliyoruz. Bu küçük ve bohem kasaba Seoul’un geri kalanına kıyasla farklı bir hava taşıyor. İkinci el kıyafet satan butik mağazalar, el işi atölyeleri, şık cafe’ler sokakları dolduruyor. Birçoğu stüdyo ve atölye olarak kullanılmakta olan tarihi evlerin arasında tur atıp daracık sokaklarda kayboluyoruz.

Bir saat kadar bu bölgede dolandıktan sonra Insa-dong olarak bilinen trafiğe kapalı alışveriş sokağına gidiyoruz. Bu sokakta, turistik ürün adına satılan her şeyi bulmak mümkün. Birbirinin kopyası ucuz Çin malı ürünler olduğundan gereksiz pahalı fiyatlarla tezgahları süslüyor. Ellerimiz boş bu sokaktan ilerleyerek, gece pazarının yer aldığı Gwangjang Pazarı’na geçiyoruz sonrasında. Gwangjang’da birbiri ardına dizilmiş envai çeşit deniz ürünü ve farklı yiyecek, küçücük masaları doldurmuş insanlara sunuluyor. Pazar rengarenk. Kokular, görüntüler hiç alışık olmadığımız türden. Burada gördüklerimiz Göksu’ya sonunda “Sanırım Asya’ya geldiğimi şimdi anladım.” dedirtiyor.

Havanın kararmasının da etkisiyle ayaklarımız artık saatlerdir yürümekten yorgun, eve dönmeye karar veriyoruz. Ertesi gün 07:30’da başlayacak DMZ turumuz için sabah 05:00’de uyanmamız gerekecek.

5 Mart 2013, Salı.

IMG_3220

Nanta gösterisi öncesi. Fotoğraf çekmek yasaktı.

DSC04461

DSC04466

Myengdong Bölgesi.

Uyandığımızda öğlen olmuş bile; fakat Göksu da ben de bir türlü kendimize gelemiyoruz. Mutfağa geçtiğimizde son derece incelikle hazırlanmış bir kahvaltı sofrası bizi bekliyor. Jeong Min’in annesi işe gitmeden önce, bizi düşünecek kadar misafirperver. Her farklı yiyeceğin üzerine post-it’ler ile açıklamalarını yazmış; gün içerisinde yanımıza almamız için ufak tefek atıştırmalıklar hazırlamış. Üstelik bir gün öncesinde çok beğendiğimiz mısır çayını da bizim için demleyip termoslara koymuş. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra ilk iş nerede olduğumuzu, nasıl hareket etmemiz gerektiğini çözmeye çalışıyoruz. Her yeri, her ismi, her numarayı ezberlemeye uğraşarak siteden çıktıktan sonra metroya atlayıp Amerikan üssünün bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Amacımız Güney ve Kuzey Kore arasındaki DMZ (Demilitarized zone) için bir tur ayarlamak. Bunu da Amerikan üssü içerisinde yer alan Koridoor Tours aracılığıyla 80 USD ödeyerek Perşembe günü için ayarlıyoruz. Sonrasında tur firmasının yer aldığı bölgeden yürüyerek şehir merkezine, popüler Myengdong’a gidiyoruz. Burada Jeong Min’in bizim için yer ayırttığı Nanta gösterisini izlemeyi planlıyoruz. Gösterinin oynayacağı Nanta tiyatrosuna sora sora ucu ucuna yetişiyoruz. Bu gösteri 1997’den beri oynanan ve üstelik Broadway’de de sahne almış çok popüler bir oyun. Gösteri boyunca beş kişilik ekip mutfak teması üzerine kurulmuş bir konu üzerinden danslarla, müziklerle, mutfak eşyaları ile çok eğlenceli bir şov sergiliyorlar. Öyle ki seyircileri de dahil ettikleri oyun sırasında bütün tiyatro kahkahalara boğuluyor. Özellikle Göksu’nun yanında oturan Malezyalı teyzenin kahkahaları bizi gösteriden daha çok eğlendiriyor.

Sonrasında Myengdong bölgesinin trafiğe kapalı ve bol ışıklı sokaklarında bir aşağı bir yukarı yürüyoruz, mağazaları dolanıyoruz. Akşam yemeğimizi de yedikten sonra yanlış metro hattı seçimi yaptığımız için çok uzun bir yolculuk sonrasında eve varıyoruz. Seoul’un metro sistemi son derece kapsamlı ve istediğiniz yere çok uzakta bile olsanız en fazla 2-3 hat değiştirerek ulaşabiliyorsunuz. İşin ilginç yanı, metronun altında olası savaş ihtimaline ve tehlikelere karşı hazırlanmış dolaplarda, gaz maskelerini de içeren önlem paketleri yer alıyor. Eve gidince gece uykusu bölük pörçük geliyor.

4 Mart 2013, Pazartesi.

Sabah uyanıyorum, kahvaltımı yapıyorum, duşumu alıyorum. Günler sonunda ilk defa odama İngilizce konuşabilen Çinli kızların düşmesini fırsat bilip bol bol muhabbet ediyorum. Öğlene doğru eşyalarımı toplayıp metro istasyonunun yolunu tutuyorum. Bir klasik: neredeyse geldiğim günden beri kapalı havası ile suratları ekşiten Şanghay’da pırıl pırıl güneş tepede. Bir saat süren metro yolculuğu sonrasında havaalanına varıyorum. Seoul’a olan yolculuğum iki saat kadar sürüyor. Son derece modern Seoul havaalanına vardığımda, Göksu’nun uçağının inmesine de on beş dakika var. Pasaport işlemlerini hallettikten sonra, havaalanını kaplayan ücretsiz kablosuz internet aracılığıyla Göksu’yla bulunduğumuz konumları teyit ediyoruz. Ben Türk Havayollarının bagaj bandının dibinde beklemeye başlıyorum. Çok uzun zamandır görmediğim Türk insanı akın akın bavullarını almaya geliyor. Gidip ilk gördüğüm Türkçe konuşana sarılmamak için kendimi zor tutuyorum, derken Göksu geliyor. Sekseninci günümü tamamladığım şu günde, en sevdiklerimden birini karşımda görmek bütün motivasyonumu yerine getiriyor. Bu sırada Güney Koreli arkadaşım Jeong Min’in babası da bizi karşılamaya geldiğini belirten bir mesaj atıyor ve biz havaalanının kapısı önünde buluşuyoruz. Göksu’nun “Şirinler Ülkesi”ne geldik derken ne kadar haklı olduğu bir kez daha kanıtlanıyor. Daha ilk dakikalarında olmamıza rağmen herkes şirinler köyünden fırlamış gibi.

Jeong Min’in babası, Hyung Geun bizi havaalanında kocaman bir gülümseme ile karşılıyor; bizim için bir restoranda rezervasyon yaptırdığını ve hep beraber oraya gideceğimizi belirtiyor. Bir saat kadar bir araba yolculuğundan sonra şehrin güneyinde yer alan Kyungbokkung isimli bir restorana giriyoruz. Jeong Min ve annesi bizi yemeği yiyeceğimiz küçük bir odacıkta bekliyor. Bu odaya girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Odaya girdiğimizde de yere çok yakın olan masalarda yerlerimizi alıyoruz. Sonrasında 2-3 saat sürecek bir yemek şöleni başlıyor. Bizim için önceden karar verilmiş; ama yediğimiz her bir yemeğin son derece leziz olduğu,  on – on beş farklı türde yemek önümüze geliyor. Kapanışı yumuşacık Kore Barbeküsü etler ile yaptıktan sonra masada artık tabak ve çanaktan boş yer bulamayınca ben “80 parça yemek takımını bizim için heba ettiler.” diyorum da gülüyoruz Göksu’yla.

Yemek sonrasında eve geçiyoruz. Çok geniş bir sitenin içerisinde yer alan bu tipik Kore evinde bize odalarımız gösteriliyor. Jeong Min tıp okulu için yurduna dönüyor, Hyung Geun işi için farklı bir bölgeye gidiyor; biz de Jeong Min’in annesi ve kız kardeşi ile evde kalıyoruz. İlk gecemizi daha çok değişime adapte olmaya çalışarak geçiriyoruz, biraz özlem giderdikten sonra erkenden uyuyoruz.

Hong Kong, Macau, Çin.

Standard

Hong Kong, Macau, Çin: Genel Bilgiler

Hindistan, Sri Lanka ve Nepal sonrasında Hong Kong’da gezinmek benim için doğrusunu söylemek gerekirse tam bir kültür şoku oldu. Finansın kalbinin attığı sonsuz gökdelenler, ister istemez kendinizi bir şekilde içinde bulduğunuz kocaman alışveriş merkezleri, tüketim çılgınlığının yaşandığı gösterişli mağazalar, kurallara uyan insanlar, her yerde kendisini gösteren düzen ve temizlik beklemediğim şekilde sağlı sollu geldi. Özellikle de son iki aydır temiz tuvalet bile görmemiş bir insan olarak, Hong Kong’daki her dakikamda kendimi ışığa kapılmış gibi hissettim. Hong Kong’da yarı Amerikalı yarı Hong Konglu arkadaşım Karen’la beraber kaldığım için, her şey görece daha kolaydı. Harita taşımak zorunda bile hissetmedim. İnsanlarla iletişim, yer yön bulma, yemek seçimi konusunda hiçbir problem yaşamadım. Bütün bunların yanı sıra, Hong Kong’da geçirdiğim zamandan çok keyif almama rağmen bir türlü Asya’da olduğum hissini alamadım.

Hong Kong sonrası Macau, deneyimlemesi ilginç bir yer oldu benim için.  Asya’nın kalbindeki bu küçük Portekiz, her köşe başını dolduran kumarhaneleri ve dolayısıyla bölgeye akın akın gelen Çinli turistleri ile meşhur.  Evlerinde kaldığım Hong Konglu ve Portekizli çocuklarla çok güzel vakit geçirdim. Bir anda yeni yıl kutlamaların ortasına Çinli aileler ile iskambil kartı ve oyunlar oynarken buldum kendimi. Keşke daha fazla kalabilseydim dedim içimden.

Çin ise bu sefer beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu sefer diyorum; çünkü 2008’de Pekin ve Qingdao’yu ziyaret etmiştim. O zaman, muhtemelen ilk defa Uzak Doğu’da olmanın da etkisiyle gördüklerim beni büyülemişti. Bu sefer, Çin’in bana sunduklarını sevmedim. Bunda Çin’i gezmek için en kötü mevsiminde orada bulunmamın da payı var tabi. Sezon dışı gitmeme rağmen, Çin Yeni Yılı’na denk düştüğüm için her gittiğim şehirde yoğun bir Çinli turist nüfusu ile karşılaştım ve dolayısıyla daha yüksek fiyatlarla. Çin’i genel olarak çok fazla “turistleşmiş” buldum. Tamamen iç turizme yönelik atılımlara ağırlık vermiş, her şeyi ticarileştirmiş ve dolayısıyla büyüsü bozulmuş. Gri, sevimsiz ve karaktersiz şehirlerine ısınamadım bir türlü.

DSC02986

Hong Kong’un meşhur Mongkok bölgesinde.

DSC03066

Tai O balıkçı kasabasında kanallar arasında tekne turunda.

IMG_2375

Guangzhou’da ayak masajı öncesi, Karen ile beraber.

DSC03496

Lijang pirinç tarlalarında.

IMG_2592

Leshan’da Dev Buddha ile.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Hong Kong’u hakkıyla gezmek istiyorsanız bir hafta ayırmanın yerinde olacağına inanıyorum.  Macau görece küçük, bu nedenle 2-3 gün bile fazla kaçacaktır (tabi amacanızı kumar oynamak değilse). Söz konusu olan Çin olunca, ne yapmak istediğinize bağlı olarak süre bir ay, hatta bir aydan daha fazla bile olabilir.

Hong Kong ve Macau’nun yıl boyu mevsimi çok uygun. Çin için ise bölgelerine göre uygun mevsimler değişse de en ideali eylül – kasım ve nisan – haziran dönemleri. Hong Kong ve Macau’da görece ılıman mevsim beni karşılasa da, Çin yolculuğum sırasında çok soğuk ve tatsız bir havaya denk geldim. İstisnasız gittiğim her şehirde yağmur yağdı. Geceleri soğuk yüzünden, uyumak için şekilden şekle büründüm. Güneş kolay kolay yüzünü göstermedi. Dolayısıyla, bu bütün yolculuk boyunca moduma da yansıdı.

Vize

Hong Kong ve Macau vize istemediği için girişte direk 90 gün kalış izninizi alabiliyorsunuz.

Çin vizesi ise ayrı bir problem. 2008 yılındaki başvurum sırasında Londra’daki Çin Büyükelçiliği’nden almaya çalıştığım vizeyi alamamıştım, Büyükelçilik bana vize veremeyeceğini ve Türkiye’den başvurmam gerektiğini belirtmişti. Ben de apar topar pasaportumu Türkiye’ye göndermiştim. Vize işlemleri Türkiye’de bir aya yakın sürmüş, çok da çetrefilli geçmişti. Bu nedenle, bu sefer durumu riske etmek istemediğim için Ankara’da bir vize başvuru merkezi aracılığıyla başvurumu yaptım ve dokuz gün sonunda üç ay içerisinde kullanılacak bir aylık vizemi 160 dolar karşılığında aldım. Vizeyi aldığım gün, görevli bana çok şanslı olduğumu çünkü benden sonra vize politikasının değiştiğini, artık Çin’den vize almanın daha zor olduğunu belirtti. Hong Kong’dayken ise her köşe başında 5-6 saat içinde Çin vizesi sağlayabilecek merkezler olduğunu gördüm. Bir arkadaşım (kendisi Polonyalı) vizesini bu vize merkezlerinden biri aracılığıyla çok kolay aldığını söyledi; ama bu konu Türkler için de geçerli midir emin değilim.

Rota

Nepal’e kara yoluyla geçtikten sonra Katmandu’dan Delhi aktarmalı olarak Hong Kong’a uçtum. Çin’e Hong Kong üzerinden giriş yaptım ve kuzeyden güneye bir rota izledim. Yolculuğumu Şanghay’da tamamladım. Hong Kong, Macau ve Çin’de kaldığım 28 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_china

06-09.02.2013, Hong Kong
10.02.2013, Macau
11.02.2013, Hong Kong
12.02.2013, Guangzhou, Foshan
13-17.02.2013, Guilin, Yangshou, Ping’an
18-20.02.2013, Chengdu, Leshan
21-23.02.2013, Xi’an
24.02-04.03.2013, Şanghay, Zhujiajiao

Çin’de gittiğim bütün şehirlerin son derece turistik olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle eğer tekrar gitme şansım olursa daha el değmemiş bölgelere, yani Tibet sınırı ve Rusya sınırındaki kasabalara gitmeyi isterdim. Harbin, Urumçi ve Kaşgar bölgeleri özellikle içimde kalan yerler oldu.

Ulaşım

Hong Kong’da şehir içerisinde yolculuk etmek çok kolay, Octopus ismi verilen, şehir içinde otobüslerde ve metro sisteminde kullanılabilen ulaşım kartını alıp bu karta belli bir miktar para yükleyerek yolculuğunuzu kolaylaştırabilirsiniz. Şehrin tamamını kaplayan bir metro sistemi olduğu için istediğiniz bölgelere ulaşmak da son derece çok kolay olacaktır. Hong Kong’dan Macau’ya düzenli feribot seferleri ile ulaşabilirsiniz. Macau merkezini ise yürüyerek gezmek en keyiflisi.

Söz konusu Çin olunca en büyük problem iletişim oluyor. Genelde otobüs duraklarının isimleri Şanghay ve Pekin gibi büyük şehirler dışında Latin alfabesi ile belirtilmiyor, çoğu yerde hislerinize güvenmek zorunda kalıyorsunuz. En yararlısı konakladığınız yerden gideceğiniz yerlerin Çince isimlerini alıp taksi ve otobüs şoförlerine göstermek oluyor. (Bazen bu bile işe yaramayabiliyor.) Ülke içinde çok kapsamlı bir tren ve otobüs ağı var. Fakat ben bu sefer birazcık bütçemin de dışına çıkarak görece uygun uçak biletlerinin satıldığı www.ctrip.com (veya www.elong.net) sitesinden faydalandım. Çoğu yere Çin’in bütçe havayollarını kullanarak ulaştım.

Konaklama

Hong Kong ve Macau’da arkadaşlarımın yanında kaldığım için yorum yapamayacağım; ama konaklama konusunda Çin beni çok şaşırttı. Çin’de konakladığım hiçbir hostel veya otel beni hayalkırıklığına uğratmadı; aksine beklentilerimin çok da üstünde odalar ve imkanlar sundu. Temiz, rahat, ucuz ve yabancı dostu hosteller Çin’de fazlasıyla yaygın. Bu hostellerin tek problemi olarak ısınmayı gösterebilirim. Kış mevsimi sezon dışı olduğu için, konakladığım yerlerde soğuk havaya karşı yeterli önlemler alınmamıştı.

Benim yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hong Kong – Karen’ın yanında kaldım.
Macau – Piotr’un yanında kaldım.
Guangzhou – Karen’ın kuzeninde kaldım.
Starway Grand, Guilin – 228 CNY
Riverside Hostel, Guilin – 120 CNY
Trafic Inn Hostel, Chengdu – 125 CNY
Han Tang Inn, Xi’an -50 CNY
Mingtown Etour Youth Hostel, Şanghay – 55 CNY

DSC03237

Starway Grand Hotel, Guilin.

DSC03255

Riverside Hostel, Guilin.

IMG_2556

Trafic Inn Hostel, Chengdu.

Yiyecek içecek

Söz konusu yemek olunca bu bölgelerin yemeklerini iki üç çeşit ile toparlayabileceğimi çok sanmıyorum, onun yerine yediklerimizden bazılarının fotoğraflarını koymak daha mantıklı olacak diye düşünüyorum. Çeşitler bu bölgelerde inanılmaz derecede zengin. Önemli olan doğru seçimi yapmak. Buna bağlı olarak son derece leziz yemeklerle karşılaşabileceğiniz gibi, hayal kırıklığına uğramanız da mümkün. Belirtmek de fayda var, yediğim hiçbir Çin yemeği, Türkiye’de ya da Avrupa’da Çin lokantalarında yediklerime benzemiyor.

DSC02785

IMG_2283

Noodle’lar genelde sulu geliyor, yemeklerin yanında mutlaka bir tür bitki çayı ikram ediliyor.

DSC02972

Özellikle Hong Kong’un deniz ürünleri çok leziz ve taze.

DSC02980

Hong Kong ve Çin’de birçok restoran, ürünlerinin taze olduğunu gözünüze sokmak istercesine leğenler içerisinden yemek istediğiniz hayvanı seçmenize izin veriyor.

IMG_2199

IMG_2200

DSC03450

Ping’an’da yediğimiz yemek. Özellikle bamboo yerel yemekler arasında üst sırayı çekiyor.

P1030192

Guangzhou’nun her birinin içinde mutlaka pirinç bulunan ziyafetleri.

DSC03866

Chengdu “hotpot” adı verilen, içeriğini kendinizin seçtiği, masanızda kaynayan bir tencerenin bulunduğu yemek türü ile meşhur.

DSC03933

Şanghay’ın yarı kızarmış meşhur çin mantıları.

IMG_2355

Çin ev yemeği!

IMG_3160

Çinliler her türlü ürünün kurutulmuşunu yiyorlar, bunlar arasında deniz ürünleri en çok tüketilenler arasında yer alıyor.

DSC02990

Tatlılar! Her köşe başında sadece şekerli pastane ürünleri satan fırınlara rastlamak mümkün.

Şanghay, Çin.

Standard

3 Mart 2013, Pazar.

Yarın Güney Kore’ye uçağım var. Bu nedenle Şanghay’daki son günümü Çin’in ucuz hizmetlerinden yararlanarak geçirmeye karar veriyorum ve Dragonfly isimli masaj salonuna gitmek için kolları sıvıyorum. Şehrin birçok alanında farklı branşları olan bu masaj salonu, daha içeri girer girmez sıcak ortamı ile sizi rahatlatmaya yetiyor. Ben bir saatlik vücut, bir saatlik de ayak masajı paketi alıyorum. İlk olarak beni küçük bir odaya alıyorlar, oda loş ışıklı ve yasemin kokuyor. Bana ortamın renklerine uygun sütlü kahve renkli pijamalar ve terlikler giydiriyorlar ve masaj seansı başlıyor.

Bir saatlik vücut masajı, kaskatı kesilmiş omuzlarıma, her şehirde daha da ağırlaşan çantamı taşımaktan bitkin sırtıma iyi geliyor. Sonrasında beni büyükçe başka bir odaya alıyorlar. Ayak masajı başlıyor. Yanımda masajları devam eden insanlardan uyuyanlar, hatta horlayanlar bile var. İki saat sonrasında pamuk şekeri kıvamında masaj salonundan çıkıp hostelin yolunu tutuyorum, eşyalarımı hazırlayıp yarının uçağına hazırlanıyorum. Güney Kore’de bana Göksu eşlik edecek, o yüzden keyfim yerinde. Uzun gün geceye karışıyor.

2 Mart 2013, Cumartesi.

Genel olarak bugün de kayda değer hiçbir şey yapmıyorum. Sadece sokakları yürüyorum. Bütün gün boyunca. Geçtiğim yolları tekrar tekrar geçiyorum. Binaları tekrar izliyorum, insanların arasına tekrar karışıyorum. Aynı adımları tekrar atıyorum. Şehrin doğusuna, batısına tekrar gidiyorum. Kısaca her şeyi tekrarlıyorum. Artık yanıma harita bile almıyorum. Şanghay, diğer gezdiğim Çin şehirlerinden çok farklı. Kolay kolay kaybolmanıza izin vermiyor. Akşama doğru hostele dönüyorum, bilgisayarımı alıp ısmarladığım yasemin çayı eşliğinde filmlerim arasında kayboluyorum.

1 Mart 2013, Cuma.

Şanghay’dan Güney Kore’ye geçiş tarihim sonradan belli olduğu için bu şehirde planladığımdan daha uzun kalmak durumdayım. En azından dinlenirim diye düşünmeme rağmen; konakladığım hostel soğukluğu nedeniyle dinlenmeme çok imkan vermiyor. Ben de sürekli dışarıda, yürüdüğüm yolları iki kere yürüyerek, mağazaları iki kere gezerek geçiriyorum zamanımı. Bugüne ise yine geç başlıyorum, hava yine kapalı ve yağmurlu. Ben de Pudong bölgesinin şehrin diğer kısımlarına göre daha gösterişli ve lüks olan alışveriş merkezlerini gezerek geçiriyorum vaktimi. Hava kararınca tekrar konakladığım bölgeye geri dönüyorum. Bu sefer uzun zamandır özlediğim bir şeyi yapmaya karar veriyorum ve Grand Theater’da gösterimde olan 2-3 İngilizce filmden muhtemelen en kötüsüne, “Stolen” isimli Nicolas Cage’in oynadığı Hollywood filmine bilet alıyorum.

Sinemaya girdiğimde duyduğum mısır kokusunu (ama Çin’de her şeyde olduğu gibi patlamış mısırlar da şekerli) ve sinemanın huzurunu özlemişim. Birkaç saatliğine de olsa sıcacık bir yerde olmak da iyi geliyor. Bir an nerede olduğumu unutuyorum; öyle ki bir hafta sonu evden Panora’ya gitmişim de, çıkışta otoparktan arabamı alıp tekrar eve dönecekmişim gibi hissediyorum. Tabi film sonrasında, Şanghay sokaklarına çıkınca soğuk hava ve insan kalabalığı üstüme üstüme gelince nerede olduğumu bir kez daha hatırlıyorum. Yavaş yavaş hostelime geri dönüyorum.

28 Şubat 2013, Perşembe.

DSC04327

DSC04437

DSC04439

The Bund Sightseeing Tunnel’de ışık şovları.

DSC04336

Pudong Bölgesi.

DSC04352

DSC04355

Şanghay Finans Merkezi’nin gözlem terasından manzaralar.

DSC04393

DSC04411

Şanghay Finans Merkezi.

DSC04445

Şanghay Sirk Dünyası’nda akrobasi gösterisi öncesi. Gösteri sırasında fotoğrafa izin verilmiyor.

Sabah uyandıktan sonra Huangpu Nehri’nin karşı kıyısında yer alan The Bund’ın öbür tarafına, yani Pudong bölgesine gitmeye karar veriyorum. Burası aynı zamanda Şanghay’ın en yeni bölgesi olarak kabul görüyor. Özellikle 1990’lardan sonra bu karşı kıyı, Çin’in ekonomik ve ticari merkezi olarak genişliyor. Nehri geçmek için “The Bund Sightseeing Tunnel”i deneyimliyorum. 5-10 dakikalık yolculuk boyunca yer aldığımız küçük kompartman, nehrin altından tünel içerisindeki ışık ve ses oyunları arasında ilerliyor.

Pudong bölgesine geçtiğimde Oriental Pearl Tower, Şanghay Borsası, Şanghay Kulesi ve Dünya Finans Merkezi ve bilimum görkemli gökdelen beni karşılıyor. İlk iş olarak Şanghay Finans Merkezi’nin ziyaretçilere açık gözlem merkezlerine çıkmaya karar veriyorum. Belli bir ücret karşılığında dilerseniz bu yüksek gökdelenin 94, 97 ve 100. Katlarından şehrin manzarasını izleyebiliyorsunuz. Ben de bir bilet alıp gökdelenin tepesine çıkıyorum. Şansıma bir önceki günün yağmuru, havanın bütün bulanıklığını da götürmüş, manzara diğer günlere kıyasla daha net gözüküyor. Buranın üç farklı katından manzaranın tadını çıkardıktan sonra hava kararmaya yakınken akşama yer ayırttığım akrobasi gösterisini izlemek üzere metroya atlayıp Şanghay Sirk Dünyası’na gidiyorum. Bu arada belirtmek de fayda var, Şanghay’ın çok iyi işleyen bir metro sistemi var. 420 kmlik ağı ile dünyanın en uzun üçüncü metrosu sahip Şanghay’da istediğiniz her bölgeye bir metro durağı kadar uzaksınız.

Şanghay Sirk Dünyası’nda “ERA – Intersection of Time“ isimli milyon dolarlık gösteriyi izlemeye gidiyorum. Her gün saat 19:00’da tekrarlanan bu gösterinin özelliği dans, akrobasi, multimedya gösterilerini birleştiriyor olması. İlk yarım saati hafif ama etkileyici numaraları izleyerek geçiriyoruz. Sonrasında sıra bir grup gencin halkalar içinden atladığı bölüme geliyor. Burada akrobatlardan bir tanesi gösteri sırasında halkaya takılıyor ve bütün dekorla beraber yere düşüyor. Hareketleri birbirine bağlı diğer akrobatlarda yere düşen akrobata takılıp düşüyorlar. Gülsem mi, üzülsem mi çok kestiremiyorum, ama sahnede birbirine girmiş dekorlar ve akrobatlar izleyenleri şaşırtıyor. Hemen toparlanıyorlar ve sonraki gösterilere sıra geliyor. Muazzam dans gösterilerini izledikten sonra, bu bir önceki düşen şaşkın akrobatları bu sefer çok yüksek kendisi etrafında dönen fare tekerine benzer bir dekorla çıkıyorlar sahneye. Bu dekor üzerinde sundukları şovda da bir iki tanesinin ayağı takılıyor da en az otuz metrelik dekordan düşecek gibi oluyorlar. Herkesin yüreği ağzına geliyor. Ben içimden “Aman çocuğum siz bir içeride oturun.” diye geçiriyorum. Gösterinin en etkileyici kısmı ise sonlarına doğru motosikletlerle yapılan şovlar oluyor. Yedi adet motosiklet çok küçük bir demir kafesin içinde birbirlerine çarpmadan son sürat hızla akrobatik şovlar sergiliyor. İki saatlik gösteri ben kalp krizi geçirmeden bitiyor da rahat bir nefes alarak hostelime geri dönüyorum.

27 Şubat 2013, Çarşamba.

DSC04301

DSC04306

DSC04310

M50 Sanat Bölgesi’nden manzaralar.

Sabahı çok ağırdan alıyorum. Kahvaltı sonrası hostelin cafe’sinde saatlerce oyalanıyorum. Artık öğlen olmaya yakınken kalkıp Şanghay’ın modern sanat anlamında kalbinin attığı, M50 olarak da bilinen 50 Moganshan Road bölgesine gitmeye karar veriyorum. Bu mahalle, Şanghay Tren İstasyonu’na çok yakın bir bölgede yer alıyor. Metrodan çıktıktan sonra yirmi dakikalık bir yürüyüş sonrasında yüzden fazla sanatçının stüdyosunun yer aldığı alana varıyorum. 2000 yılında yerel artist Xue Song’un kullanılmamakta olan endüstriyel alanları kiralaması ile bölgenin ilk adımları da atılmış oluyor. Sonrasında diğer artistler de Xue Song’u takip ediyorlar, bugün bu alan iç içe geçmiş ve halka açık farklı galerilere ve stüdyolara ev sahipliği yapıyor. Burada ShanghART, EastLink Gallery gibi galerileri ziyaret edip özellikle Qiu Sheng Xian’ın eserlerine hayran kaldıktan sonra şehir merkezine geri dönüyorum. Hava son derece soğuk olduğu için akşama kadar kapalı alışveriş merkezlerini dolanıyorum. Isındıkça sokaklara çıkıp yürüyorum; tekrar üşüyünce sıcak alışveriş merkezlerine sığınıyorum. Bir de Ankara’daki alışveriş merkezlerinden çok fazlalar diye şikayet ederdim, Uzakdoğu’nun çılgın tüketim kültürünü çok hafife almışım. Yorulana kadar sokaklarda ve alışveriş merkezlerinde dolandıktan sonra dediklerimden tek kelime anlamayan oda arkadaşlarımın bulunduğu hostelime geri dönüyorum. Bu hostelin dezavantajı, hava soğuk olduğu için tek ısıtmanın odalarda yer alan klimalar olması. Bu klimaları da sadece akşam dokuz, sabah dokuz arasında çalıştırıyorlar. Bu nedenle ben de akşam dokuzdan önce odaya gitmemek için elimden geleni yapıyorum. Dışarıda üşümeye tamam; fakat kapalı mekanda üşümek moralimi çok bozuyor.

26 Şubat 2013, Salı.

DSC04155

DSC04160

Şanghay Modern Sanat Müzesi’nden manzaralar.

DSC04220

DSC04183

Şanghay Müzesi.

DSC04246

The Bund’da gece manzarası.

DSC04278

House of Blues and Jazz’da “The Greg Luttrell Band” sahnede.

Gece aralıksız yağmurun sesine uyanıyorum, tekrar ve tekrar. Sabah uyandığımda da dışarıda fırtına kopuyor. Yağmur o kadar şiddetli ki, hostelin içerisindeki açık alanlarda yürürken bile saniyeler içerisinde sırılsıklam oluyorum. Ben de bugünü kapalı mekanları gezerek geçirmeye karar veriyorum. Şansıma gezmek istediğim müzelerin hepsi de People’s Square içerisindeki parkta yer alıyor.

İlk olarak Şanghay Modern Sanat Müzesi’ni ziyaret ediyorum. Bu küçük müzede “Existence” yani varoluş isimli bir sergi yer alıyor. Wang Weiwei’nin küratörlüğünü yaptığı Çinli yedi genç sanatçının eserlerinden oluşan iki katlı müzedeki eserler görmeye değer. Buradan çıkıp yavaş yavaş parkın diğer tarafında yer alan ücretsiz Şanghay Müzesi’ne doğru ilerlerken, çok iyi İngilizce konuşan bir grup Çinli genç beni durduruyor ve fotoğraflarını çekmemi istiyor. Ellerinde Şanghay haritaları var, buranın turisti oldukları her hallerinden belli oluyor. Biraz muhabbet ediyoruz. Bana Pekin’den geldiklerini, öğrenci olduklarını anlatıyorlar. Ben tam yanlarından ayrılacakken bana Şanghay’ın Şanzelize’si olarak anılan sokağı bilip bilmediğimi soruyorlar. Ben bilmediğimi söylüyorum (sonradan anlaşılıyor ki, öyle bir sokak aslında yok). Bana bu sokakta çok ünlü çayevleri olduğunu ve çok güzel gösteriler düzenlendiklerini, grupça oraya gideceklerini, beni çok sevdiklerini ve benim de onlara katılmamı istediklerini söylüyorlar. Bu noktada ben duruma ayıyorum; çünkü bu da Çin’deki en temel dolandırma yöntemlerinden bir tanesi. Üstelik Ella, Sri Lanka’da tanıştığım James, Xi’an da tanıştığım Marleen de bu numaranın kurbanı olduklarını bana daha önce anlatmışlardı. Bu ekip arkadaşça yaklaşarak sizi tavladıktan sonra, anlaşmalı oldukları çayevine götürüyor, sonrasında hesap o kadar astronomik bir rakam çıkıyor ki, kalabalık bir grup olduğunuz için itiraz etmeye hakkınız olmuyor. Siz paşa paşa neredeyse normal değerinin yüz katı bir hesap ödüyorsunuz. Yanınızdaki ekip ve çayevi de karlarını bölüşüyorlar.

Bu ekibin yanından ısrarlarına rağmen kaçarcasına uzaklaştıktan sonra Şanghay Müzesi’ne giriyorum. Bu müze son derece güzel organize edilmiş ve her sergi salonunun girişinde üç dilde açıklamaların yazdığı tek sayfalık broşürler yer alıyor. Galeriler arasında Çin yeşim taşı sergisi, mobilya sergisi, bronz ve tarihi heykel sergisi, kaligrafi sergisi, resim sergisi, seramik sergisi, azınlık grupları sergisi gibi farklı sergiler yer alıyor.

Şanghay Müzesi’nden çıktığımda yağmur dinmiş, hava da kararmış durumda. Ben de The Bund bölgesine yürüyerek, nehir kıyısını bir de gece gözüyle görmeye karar veriyorum. Hava soğuk olmasına rağmen saatlerce nehir kenarında oturuyorum. Amacım buradan, bölgeye çok yakın olan House of Blues and Jazz’da saat 21:00’de başlayacak canlı müziği yakalamak. Biraz oyalandıktan sonra bu sevimli bara giriyorum, yüksek taburelerden birinde yerimi alıyorum. Beyaz şarabımı, peynir tabağımı ısmarlıyorum. Canlı müzik, Amerikalı grubun gelmesi ile başlıyor. Bir buçuk saat kadar grubun çaldığı müzikler arasında kaybolduktan sonra kalkıp hostelime geri dönüyorum. Yürürken hava keskin ve kesici, ışıklar her yeri aydınlatıyor, keyfimse yerinde.

25 Şubat 2013, Pazartesi.

DSC04067

Zhujiajio’yu boydan boya geçen kanallar.

DSC04071

Bölgede yerel yemekler sokak tezgahlarını süslüyor.

DSC04090

Turistik özelliğine rağmen sık sık balıkçıları da görebiliyorsunuz.

DSC04103

DSC04132

DSC04150

Zhujiajiao kanallarından manzaralar.

Sabah uyanıp hostelin iki katlı cafe’sinde kahvaltımı yapıyorum. Her sabah olduğu gibi hostelin şişko gri kedisi, geniş kırmızı koltuklarda yamacımda. Huysuz kedi ne yaparsa yapsın, sevimliliğine karşı koyamıyorsunuz. Kahvaltı sonrasında People’s Square’in güneyinden kalkan otobüslere binip geleneksel özelliğini korumuş Zhujiajiao kasabasına gitmeye karar veriyorum. Bir saatlik bir yolculuk sonrasında tarihi kasabanın yer aldığı bölgeye varıyorum. Otobüs istasyonu, şehrin merkezinde yer alıyor. İstasyonun hemen karşısındaki Zhuxi Bahçeleri’nde kısa bir yürüyüşten sonra şehrin eski merkezine yöneliyorum.

Şehrin eski merkezi, iç içe geçmiş kanallardan ve bu kanalları süsleyen toplamda 36 taş köprüden oluşuyor. Dilerseniz teknelerle kanal turu yapabiliyorsunuz. Şehrin sokakları buram buram yerel yemek kokuyor. Birbiri ardına dizilmiş baharatçılar, Çin malı turistik hediye satıcıları ve çay dükkanlarına ek olarak, son derece sevimli küçük cafe’ler de kanal kenarlarını renklendiriyor. Bölgede çok fazla yabancı olmasa da, Çinli turistler gani gani. Dilerseniz bölgede yer alan Kezhi Bahçeleri’ni ve Yuanjin Budist Tağınağı’nı belli bir ücret ödeyerek ziyaret edebiliyorsunuz.

Kapalı havaya inat saatlerce bir aşağı, bir yukarı sokakları yürüyorum. Hava kararmaya yakın otobüs istasyonuna geri dönüp Şanghay’a bir bilet alıyorum. Kimse İngilizce konuşamadığı için herkesle el kol hareketleri ile anlaşıyorum. Şanghay’a vardığımda çoktan gece ışıkları kendisini göstermeye başlamış. Gökdelenlerin ve rengarenk tabelaların arasından ilerleyerek şehir merkezinde yürüyorum. Saatin yedi olması ile beraber Fener Festivali dolayısıyla iki saat sürecek bir havai fişek gösterisi de Şanghay gökyüzünü aydınlatıyor. Havai fişekleri izledikten sonra odama geri dönüyorum.

24 Şubat 2013, Pazar.

DSC04026

Xintiandi bölgesi.

DSC04037

French concession bölgesine uzanan sokaklar.

DSC04041

Tianzifang sokakları.

DSC04017

Gece manzarasında Nanjing Sokağı.

Uyandıktan sonra günü şehrin batısında dolanarak geçirmeye karar veriyorum ve “French Concession” olarak da bilinen bölgeye gidiyorum. Bu bölge, 1849 yılında Fransızların Şanghay’ın belli alanlarına yerleşme hakkını elde etmelerinden sonra giderek genişlemiş. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızlar bölgeden çekilmişler. Şu anda bu geniş mahalleyi Şanghay’ın geri kalan bölgelerinde olduğu gibi lüks alışveriş merkezleri, restoranlar ve devasa siteler doldurmuş durumda. İşin ilginç tarafı bölgenin tarihine de uygun şekilde an itibariyle Şanghay’da yaşayan yabancıların birçoğu da yerleşmek için bu mahalleyi tercih ediyor. Sokaklarda yürürken benim gibi şaşkın şaşkın etrafı gezen yabancılara ek olarak; çocuklarını gezintiye çıkarmış, market alışverişini yapmış “yerel” yabancı ailelere de sıkça rastlıyorsunuz.

Bölgenin görülmeye değer iki ana merkezi var. Bunlardan ilki Xintiandi. Xintiandi, birbiri ardına dizilmiş son derece lüks restoran ve cafe’lerden oluşan, ortasından geçen yol dolayısıyla iki bölüme ayrılmış, sadece yayalara açık kısacık bir sokak. Sokağın sonunu devasa Xintiandi alışveriş merkezi süslüyor. Buradan yürüyerek Tianzifang bölgesine geçiyorum. Tianzifang, Xintiandi’ye göre daha renkli. Labirent gibi iç içe geçmiş, daracık sokakları, koyu tuğla duvarları ile butik mağazalara, tek oda cafe’lere, rengarenk ve çeşit çeşit restoranlara ev sahipliği yapıyor. Aynı yolları tekrar tekrar dolanıp kalabalığa karışıyorum. Mağazalara göz atıyorum. Sonrasında French Concession’ı oluşturan diğer ana caddeleri keşfe çıkıyorum. Fuxing, Huaihai, Ruijin, Shaanxi, Fumin caddelerini saatlerce yürüyorum. Bazı bazı yürürken kapalı ve küçük sitelere denk geliyorum. Kuruması için sitelerin meydanlarını geçen kablolara asılmış çamaşırlar rengarenk manzaralar sunuyor. Sonrasında hava kararmışken konakladığım bölgeye geri yürüyorum. Bir de gece gözüyle Nanjing Sokağı’nı turluyorum. Parıltılı ve süslü tabelalar, gece karanlığını aydınlatıyor. Hostelime geri dönüp her gün değişen oda arkadaşlarım arasında (geneli İngilizce bilmeyen Çinli kızlar) yerimi alıyorum.

23 Şubat 2013, Cumartesi.

DSC03937

Nanjing Sokağı’ndan manzaralar.

DSC03952

The Bund’dan Şanghay’ın finans merkezi Pudong’un gökdelenlerini izlemeye gelenler.

DSC03978

Old Village boyunca kurulmuş fenerler.

DSC04002

Old Village’da çay seremonisi.

DSC04008

Old Village’ın meşhur dumpling’leri nam-ı diğer çin mantıları.

DSC04011

DSC04013

DSC04015

Fener Festivali öncesi Old Village’ı dolduran kalabalıklar.

Sabah saat 05:45. Telefonumun alarmı en çirkin sesi ile çalıyor. Bir önceki günden ayarladığım havaalanı transferinin gelmesine on beş dakika var. Hazırlanıp kimseyi uyandırmadan hostel odasından çıkıyorum, gün yine ağarmamış. En sevmediğim sabah karanlığı, sessizlik içinde etrafı boyamış. Nasıl geçtiğini anlamadığım bir yolculuk sonrasında Şanghay’a varıyorum. Havaalanından direk metroya atlayarak ayarladığım hostelin bulunduğu, aynı zamanda şehrin kalbinin attığı People’s Square bölgesine gidiyorum. Metrodan inip kısa bir mesafe yürüyorum ve daracık bir ara sokakta yer alan hostelime ulaşıyorum. Çin’de şu ana kadar konakladığım hiçbir hostel beni hayal kırıklığına uğratmıyor. Hepsi tasarım açısından son derece modern ve tarz bir şekilde döşenmiş. Genelde konaklayacak ziyaretçilerin her ihtiyacına hitap ediyor.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra şehri keşfetmek adına etrafta yürümeye girişiyorum. İlk olarak People’s Square adı verilen meydanı ve yakınlarında bulunan parkı dolanıyorum. Sonrasında sadece yayalara açık olan, sağlı sollu mağazaların doldurduğu, ortasında küçük bir trenin yolcuları geniş caddenin başından sonuna taşıdığı Nanjing yolu üzerinden ilerleyerek Huangpu nehri kenarına gidiyorum. Bu bölgeye aynı zamanda “The Bund” ismi veriliyor. Nehrin karşı tarafında yer alan Pudong bölgesi, devasa gri aynalı gökdelenleri ile bu kıyıyı selamlıyor. Asya’nın finans anlamında başkentliğini bu bölge üstleniyor. Nehrin bulunduğum tarafı ise birbirinden güzel ve çeşitli mimari dönemlere ait binalara ev sahipliği yapıyor. Asya Binası, Şanghay Kulübü, Nissin Binası bunlardan sadece birkaçını oluşturuyor.

The Bund bölgesinden sonra geniş caddeler üzerinden yürüyerek “Old Village” olarak da anılan Eski Kasaba kısmına gidiyorum. Bu mahalle Şanghay’ın en eski bölgesi olarak biliniyor. Şekil itibariyle yuvarlak bir alana yayılmış, eskiden etrafını güvenlik amaçlı duvarların sardığı bu bölge iki gün sonra kutlanacak olan Fener Festivali nedeniyle tamamen kapatılmış. İçeriye ancak bilet alarak girebiliyorsunuz. Girdiğinizde ise bölgeyi kaplayan rengarenk boy boy fenerlerle karşılaşıyorsunuz. Her yeri süsleyen küçük kırmızı fenerlere ek olarak, kutlamalara özgü Çin mitolojisinden hikayeler anlatan hareketli fenerler de bahçeleri ve göletleri renklendiriyor. Yuyuan Bahçeleri yani Mutluluk Bahçeleri ve City God Tapınağı da bu bölgede yer alıyor. Her yer o kadar kalabalık ki adım atmakta bile zorlanıyorum. Ben de hem yürümekten yorulduğumdan, hem de biraz sakinliğin iyi geleceğini düşündüğümden bir tapınağın giriş katında yer alan Huxingting Çay Evi’ne kendimi atıyorum. Burası Şanghay’ın en eski ve meşhur çay evlerinden bir tanesi. Çinli bir ailenin masasında yerimi alıp yeşil çay ve yasemin çayı sipariş ediyorum. Çayları hazırlayan görevli önümde şahane bir seremoni sahnelerken çayların nasıl hazırlanması gerektiği konusunda da bana ipuçları veriyor. Bu tür çayevlerinde siz masadan kalkana kadar servis devam ediyor. Patlayana kadar çay içtikten sonra bölgede birkaç tur daha atıp hostele dönmeye karar veriyorum. Havanın kararmasının da etkisiyle Eski Kasaba iyice kalabalıklaşmış, iğne atsanız yere düşmeyecek bir hal almış; fakat buna ek olarak fenerler de tüm renklerini gözler önüne seriyor. Bir saat kadar yürüdükten sonra hostele varıyorum. Aynı odada konakladığım Çinli kızlarla biraz muhabbetten sonra güzel bir uyku beni bekliyor.

Xi’an, Çin.

Standard

22 Şubat 2013, Cuma.

DSC03870

Büyük Kaz Pagodası.

DSC03885

Büyük Kaz Pagodası önünde gerçekleşen su oyunları.

DSC03905

Xi’an’ın Büyük Camiisi.

DSC03914

DSC03918

DSC03917

Müslüman Mahallesi’nden manzaralar.

Xi’an’daki ikinci günümü şehir merkezini gezerek geçirmeye karar veriyorum. İlk olarak konakladığım yerin yakınlarından kalkan yerel otobüslerden bir tanesine binerek, hostelden aldığım bilgiler doğrultusunda sekizinci durağa kadar içimden sayarak Giant Big Goose Pagoda yani Büyük Kaz Pagoda’sını ziyarete gidiyorum. Pagodanın etrafı çok kalabalık; son 2-3 aydır gördüğüm büyüleyici tapınak ve pagodalardan sonra artık daha fazla tapınak görmenin çok da ilgimi çekmediğini fark ediyorum burada. Bu nedenle tapınağın içine bile girmeden etrafında dolanıyorum, insanları izliyorum. Bu tapınağın önünde yer alan havuzlarda Asya’nın en büyük su gösterisi düzenleniyor. Kalabalık arasında kendime bir yer açıp ben de bu kısa gösteriyi izlemeye dalıyorum.

Pagoda’yı dolandıktan sonra şehir merkezine dönüyorum. Şehrin merkezini çevreleyen devasa surlar hala İpek Yolu döneminden kalma görkemini koruyor. Şehrin göbeğinde yer alan, Müslümanların çoğunlukta olduğu, Müslüman bölgesine gidiyorum. Burası aynı zamanda şehrin yemek cenneti. Her türlü leziz Çin yemeğini çok ucuz fiyata bulabiliyorsunuz. Ben de kalabalık arasına karışıp saatlerce bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Daracık hanlardan geçip bölgenin merkezinde yer alan Great Mosque of Xi’an yani Büyük Camii’yi ziyaret ediyorum. Bu camii daha önce gördüğüm hiçbir Müslüman yapısına benzemiyor. 742 yılında yapılmış, Çin’in en eski camilerinden biri olan bu camiinin mimarisi tamamen Çin öğeleri ile dolu; Arapça yazan birkaç yazıyı ve süslemeleri saymazsak. Buradan şehrin mimari simgeleri haline gelmiş, şehri kesen iki büyük ana cadde üzerinde tüm görkemini koruyan Bell Tower (Çan Kulesi) ve Drum Tower (Davul Kulesi) adlı iki yapıyı görmeye gidiyorum. Xi’an son derece modernleşmiş bir şehir olmasına rağmen, tarih sevenlere çok geniş bir yelpaze sunuyor.

İşin en ilginç yanlarından bir tanesi ise Xi’an’da Çinlilerin taklit yeteneğine bir kez daha hayran kalıyorum. Şehirde o kadar fazla sahte Apple dükkanı var ki, içeriye girdiğinizde satılan markaların isimlerine dikkat etmeseniz orijinalinden ayırt etmeniz mümkün olmayacak. Yollarda çalıntı telefon, sahte saat satanlar her kaldırım köşesinde sizi selamlıyor. Yürürken sahte çanta satmak için yanınıza yaklaşanları atlatmak artık yeni taktikler gerektiriyor.

Hava karardıktan sonra hostele geri dönüyorum. Keren ile biraz lafladıktan sonra, ben erkenden yatıyorum; ertesi sabah 08:00’de Çin’deki son durağım olan Şanghay’a uçak biletim var.

21 Şubat 2013, Perşembe.

DSC03797

Terracotta Savaşçıları’nın yer aldığı üç numaralı kazı alanı.

DSC03820

İki numaralı kazı alanı genelde üstü örtülü tepeciklerden oluşuyor.

DSC03860

DSC03843

_MG_3644

Bir numaralı kazı alanından manzaralar.

Sabah uyanıp hostelden aldığım yol tarifleri doğrultusunda Terracotta Savaşçıları’nı görmek için önce yerel bir otobüs ile tren istasyonuna gidiyorum. Otobüste şans eseri aynı odada kaldığım Kanadalı Marleen ile rastlaşıyorum ve günün geri kalanını beraber geçirmeye karar veriyoruz. Marleen, üniversiteden yeni mezun olmuş; tekrardan okula dönüp ikinci bir derece daha almadan önce 5-6 ay kadar Asya’yı gezmeye karar vermiş. Marleen ile tren istasyonunun otoparkından kalkan 306 numaralı otobüslere binip bir saat süren bir yolculuk sonrasında Terracotta Savaşçıları’nın olduğu bölgeye varıyoruz. 306 numaralı otobüs, savaşçıların yer aldığı komplekse gelmeden önce gezmek isteyenler için bir dönem kralların favori mekanı olan Li Dağı’nın eteklerinde yer alan Huaqing Kaplıcaları’nda ve Qin Shi Huang’ın mezarında da duruyor. Qin Shi Huang’ın mezarının tamamlanması 38 yıl sürmüş, inşası boyunca 700000 kadar işçi çalıştırılmış, sonrasında da bu işçilerin birçoğu mezarın sırlarını ifşa etmesinler diye mezarla beraber canlı canlı gömülmüş. Anlatılan bütün bu görkemine rağmen kazı çalışmaları çok tehlikeli olduğu için mezara ilişkin gün yüzüne çıkan çok fazla bir şey yok. Biz de bu iki turistik merkezi es geçiyoruz.

Terracotta Savaşçıları’nı hep ıssız bir bölgede, doğanın ortasında, el değmemiş olarak hayal eden ben, bir kez daha Çin’in turizm anlayışını hafife aldığımı anlıyorum. Her şeyden önce savaşçıların olduğu bölge şehir merkezine çok yakın. Savaşçıların keşfedilişi de çok kısa zaman öncesine dayandığı için turistler için yaratılan suni alan devasa ve yepyeni. 1974 yılında kuyu kazan çiftçilerin bulduğu savaşa hazır pozisyondaki binlerce savaşçı ise nefes kesici. Bazıları Çin’in birleştirici ilk hükümdarı Qin Shi Huang’ın bu savaşçıları yaptırması arkasındaki nedenin ölümden sonra karşılaşacağı ruhlar olduğunu söylese de, çoğu arkeolog asıl nedenin hükümdarın öldükten sonra da hükümdarlık kurma isteği olduğu konusunda hemfikir. Bu nedenle ortalama bir Çinliden daha uzun 8000 asker (işin ilginç yanı her birinin farklı bir surata sahip olması), 130 savaş arabası, 520 at ve 150 süvari at Qin Shi Huang’ın mezarının yakınlarında gömülü olarak keşfediliyor. Bütün bu orduya ek olarak gömülerde akrobatlar ve müzisyenler gibi askeri görevi olmayan heykeller de bulunuyor.

120 CNY ödeyerek girdiğimiz bölgede (öğrenciler için 60 CNY) ziyaret edilecek kazı alanları üç binada toplanmış durumda. Kitabımızın önerisine uyarak biz de en küçük olandan yani üç numaralı binadan başlıyoruz. Bu binada 72 adet savaşçı ve at yer alıyor. Bir kısmı hala gömülü olan heykellerden sadece çok azını sağlam bir şekilde görebiliyorsunuz. Buradan iki numaralı binaya geçiyoruz. Üçüncüye kıyasla çok büyük olan bu kazı alanında henüz günışığına çıkmamış gömülü binlerce savaşçıya ev sahipliği yapan tepecikleri ve parçalanmış birkaç heykeli görebiliyorsunuz. En son olarak bir numaralı kazı alanına giriyoruz ve rehberin neden sondan başlayın dediğini burada daha iyi anlıyoruz. Sıra sıra dizilmiş binlerce savaşçı tüm heybetiyle bizi karşılıyor. Marleen de, ben de sessizce dakikalarca savaşçıları izliyoruz. Farklı suratları, rütbelerine göre farklı kıyafetleri ve saç modelleri ile karşımızda duran ordu, Xi’an’a gelme nedenimi bir kez daha hatırlatıyor bana. Kazı alanının etrafında bir tur atıyoruz, heykelleri inceliyoruz. Aynı zamanda burada bir köşede restore edilmek için bekleyen savaşçıları da görebiliyorsunuz.

Kazı alanlarından sonra Terracotta Savaşçıları ile ilgili müzeyi de ziyaret edip şehir merkezine geri dönüyoruz. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişiz; çoktan öğleden sonra olmuş bile. Hostelimizin giriş katında yer alan barda biraz oyalanıp yemek yemeyi planlıyoruz. Bu sırada odamıza yeni katılmış olan İsrailli Keren de bizimle gelmeye karar veriyor. Aradığımız noodle restoranını bir türlü bulamıyoruz, meğersem restoran kapanmış. Biz de “hotpot” olarak anılan, önünüze kaynayan devasa tencerelerin yerleştirildiği, sizin de içeriğini dilediğiniz gibi seçtiğiniz bir restorana gidiyoruz. Ben önümdeki fokurdayan tenceredekilerin kaynar sıcaklıkta olduğunu sürekli unutup her seferinde dilimi yakıyorum. Saatlerce muhabbet ettikten sonra hostele geri dönüyoruz. Hostelin barında bir grup gitar çalıyor, uyumaya çıkmadan önce biz de onların arasındaki yerimizi alıyoruz.