Pokhara, Nepal.

Standard

5 Şubat 2013, Salı.

Uyandığımda yağmurun sesini duyabiliyorum. Elektrikler kesik, yağmur da tüm şiddeti ile Katmandu sokaklarını ıslatıyor. Upuzun uykum bedenime gereken enerjiyi vermiş bile. Eşyalarımı toparladıktan sonra kahvaltı yapmak için daha önce de gittiğim Chikusa Cafe’nin yolunu tutuyorum. Bu karanlık, küçük ve loş mekan ucuz fiyatları ve ortamı ile Katmandu’da en sevdiğim yerlerden bir tanesi oluyor. Güzel ve doyurucu bir kahvaltıdan sonra yağmurdan ıslanmamaya çalışarak otelime geri dönüyorum, eşyalarımı alıp bir taksiye atlayıp havaalanının yolunu tutuyorum. Sonrası yine benim “airport blues” olarak adlandırdığım duygu karmaşası. Havaalanlarında saatler geçirmek bende hep çok garip duygular doğuruyor. Sanırım hiçbir yere ait olmama hissinin en çok kendisini gösterdiği yerler havaalanları. Herkes dünyanın farklı yerlerine dağılırken saatlerce aynı yerde beklemenin getirdiği anlamsız his. İşin garip tarafı ise istesem en fazla on – on beş saat içinde geldiğim yere, evime dönebilirim; fakat önümde uzun bir yol var. Gece ikide Hong Kong’a olan uçuşum için önce Delhi’ye uçacağım, yedi saatlik bir beklemeden sonra da Hong Kong için altı saatlik bir uçuş beni bekliyor olacak.

4 Şubat 2013, Pazartesi.

Sabah 07:30’daki otobüsüm için otobüs garına gidiyorum. Sonrasını çok hatırlamıyorum açıkçası. İlk gözümü açışımda mola vermişiz, ikinci gözümü açışımda da saat öğlen ikiye geliyor ve Katmandu sınırlarına girmişiz bile. Katmandu’ya varınca otobüsün durduğu yerden Thamel bölgesine kadar yürüyorum. Bir otele eşyalarımı yerleştirip kendimi direk dışarı atıyorum. Ertesi gün Hong Kong’a Delhi aktarmalı uçağım var ve Karen’ın yanında kalacağım. Nepal’den birkaç parça hediyenin onun hoşuna gideceğini düşünüyorum. Biraz alışverişten sonra odanın yolunu tutuyorum; ama ne işse sedatif almışım gibi yoğun uyku peşimi bir türlü bırakmıyor. Elli gündür bölük pörçük uykulardan sonra benim de çok şikayet edecek halim yok açıkçası. Onbeş saatlik bir uykuya merhaba diyorum.

3 Şubat 2013, Pazar.

Artık şehrin temposuna kendimi alıştırdığımdan mıdır bilinmez, yine geç uyanıyorum ve yataktan çıkmamak için her türlü numaraya başvuruyorum. Günü olabildiğince ağırdan alıyorum. Dizilerimi izliyorum, kitaplarımı okuyorum, çantamı toparlıyorum, sıcak suyun tadına vara vara duşumu alıyorum… Akşamüzeri sadece yemek yemek için odadan çıkıyorum.

Bu şehir bedenime ve ruhuma iyi geliyor. Güzel yemekler, samimi insanlar, sakin ve sessiz ortam tam da aradığım huzuru bana veriyor ve bir sonraki koşturma maratonum öncesi ilaç gibi geliyor.

2 Şubat 2013, Cumartesi.

IMG_3513

DSC02645

Gündoğumunda Himalayalar.

DSC02657

Devi’s Falls.

IMG_2164

DSC02675

Phewa Tal Gölü.

Sabah 05:30’da bizi almaya gelecek taksicinin kapımı çalması ile aşağıya iniyorum. Hava buz gibi. Üşüyeceğime garanti gözüyle baktığım için akan burnumun da alarmı ile iki battaniyemi, Katmandu ganimeti eldivenleri ve şapkamı da yanıma alıyorum. On – on beş dakikalık bir yolculuktan sonra Sarangkot’un tepesine varıyoruz. Bölge yabancı kaynıyor. Ellerimizi sıcak çay ile ısıtıp izleme tepesinin bir kenarına konuşlanıyoruz. Güneş kendisini tepelerin arkasından yavaş yavaş gösteriyor. Pembe ışınlar karlı tepelerin üzerini boyuyor ve sonunda Himalayalar da tüm görkemi ile güzelliğini sergiliyor. İki saat kadar tepede manzarayı izliyoruz. Gördüğümüz manzara karşısında soğuk hava bana mısın demiyor. Güneş artık iyiden iyiye tepeye çıktığında biz de otele dönüp uykularımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ben tekrardan öğlene doğru uyanıyorum. Kendime geldikten sonra şehir merkezine yürüyüşe çıkıyorum. Göl kenarında dalmış ilerlerken yine Frank’in “Hello” diyen sesi ben canlandırıyor. Bisiklet kiralamış şehri turluyormuş, ona katılmamı öneriyor. Bisikleti kiraladığı yerden bana da sepetli bir bisiklet kiralıyoruz. Bisikletin markası “Candy”. Şehrin gölden uzak tarafına gitmeye karar veriyoruz, on beş dakikalık bir yolculuk sonrasında yabancılarla çok da alakası olmayan yüzünü gösteriyor bize Pokhara. Birkaç tur attıktan sonra kendimizi meşhur Devi’s Falls’da buluyoruz. Bisikletlerimizi park edip içeri giriyoruz. Bu küçücük şelale Pokhara’nın görülmeye değer güzellikleri arasında yer alıyor; fakat su seviyesi çok düşük olduğu için bizi çok da etkileyemiyor. Hikayeye göre şelale, 1961 yılında burada erkek arkadaşıyla beraber çıplak olarak yüzmeye gelen İsviçreli Devin’ın boğulması sonrasında bu adı almış.

Minik şelaleyi gördükten sonra gölün öbür tarafına gitmek için başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Yolda ilerlerken hemen arkamda çok ciddi bir trafik kazası oluyor. İki motor yanlış sollamadan dolayı çok gürültülü bir şekilde birbirine çarpıyor da şoförlerden biri köprüden nehre düşüyor. Bu olay iki metre arkamda gerçekleştiği için ben çok korkuyorum. Sonrasında geri kalan yol boyunca, yolun bisiklet sürmesi zor toprak kısmından kenardan kenardan ilerliyorum. Merkeze geldikten sonra henüz turizme yeni yeni açılmaya başlanan gölün batı tarafına gidiyoruz. Bu bölgede yol çalışmaları ve otellerin inşaatları devam ediyor. Ufak bir turdan sonra bisikletlerimizi teslim edip otele geri dönüyoruz. Elektriklerin kesilmesine 1-2 saat varken, yemek öncesi bu durumdan yararlanmak günlük ritüelimiz haline geliyor.

Hava karardıktan sonra bir İtalyan restoranına gidip karnımızı doyuruyoruz. Ertesi gün Frank’in erkenden Katmandu’ya otobüsü var, bense bir gün daha kalıp hem biraz daha dinlenmeyi düşünüyorum, hem de bilgisayarda birikmiş işlerimi halletmeyi planlıyorum.

1 Şubat 2013, Cuma.

DSC02551

DSC02667

Göl kenarı manzaraları.

DSC02566

Tekne gezisinden.

Sabah uyandıktan sonra odada olabildiğince oyalanıyorum. “That 70’s Show” bölümlerini izliyorum. Sonrasında okuduğum kitapları daha fazla taşımamak ve eve göndermek adına postanenin yolunu tutuyorum. Daracık sokaklardan ve nehir kenarlarından geçtikten sonra sonunda tek odalı postaneyi buluyorum. Odanın içinde üç tane apaçi kılıklı genç (saçları garip bir şekilde dikilmiş, kapalı mekanda oturmalarına rağmen gözlerde güneş gözlükleri) beni selamlıyor. Ne postane, ne de ortam bende çok güven uyandırmasa da başka şansım olmadığından, beraber benim kitapları paketlemeye girişiyoruz. Arada ben kartpostallarımı yazıyorum. Yarım saat süren bir uğraştan sonra, postane işlemlerini tamamlayıp gölün kenarına geri dönüyorum.

Gölün yanı başında yer alan Basundhara Parkı’na gidip banklardan birine oturuyorum ve insanları izlemeye koyuluyorum. Göl olabildiğince geniş ve sıra sıra dizili tepelerin renkleri uzaklıklarına göre bir ton değişiyor. Göl kenarına dizilmiş rengarenk tekneler, tekne gezintisine çıkmış yabancılar, balık tutan yereller, çamaşır yıkayan kadınlar… Manzaraya dalmış otururken Frank’in “Hello” diyen sesi ile dünyaya tekrar dönüş yapıyorum. O da sabah için ayarladığı yamaç paraşütü turunu bitirmiş, çok keyif almış. Başından geçenleri ve gördüklerini anlatıyor. Biraz muhabbet ettikten sonra tekne kiralamaya karar veriyoruz. İlk amacımız küreklere kendimiz asılmakken, bir görevliyle beraber kiralamanın sadece 50 RS fark ettiğini görünce hemen görevliyi de beraberinde rica ediyoruz. Amacımız gölün ortasında yer alan Tal Barahi tapınağına kadar gidip geri dönmek. Tekne yolculuğu çok huzurlu. Yavaş yavaş süzüle süzüle yarım saatte tapınağa varıyoruz. Küçük adacığı kaplamış tapınakta bir on dakika mola verip tekrar tekneye bindiğimiz kıyıya dönüyoruz. Teknedeyken güneş dağların arkasına saklanıyor. Gölün üzerine hafif pembemsi gökyüzünün gölgesi düşüyor.

Otele dönüp elektriğin olduğu son bir iki saati değerlendirip yemek yemek için çıkıyoruz. Gittiğimiz biftek restoranı fazlasıyla doyurucu kocaman biftekleri ile keyfimizi yerine getiriyor. Uzun süredir kırmızı et yememiş ben için adeta bir şölene dönüşüyor karşıma gelen 300 gram’lık biftek. Güzel yemek ve sohbet bu şehri güzel yapan öğeler oluyor benim için her gece, her gece. Bundan sonra yavaştan otelimizin yolunu tutuyoruz. Otele dönünce ilk işimiz sabah gündoğumu için bir araç ayarlamak oluyor. Amacımız Himalayalar’ı gün doğumunda 1590 metre yüksekliğindeki Sarangkot tepesinden görmek.

31 Ocak 2013, Perşembe.

DSC02530

DSC02533

Phewa Tol Gölü.

DSC02537

Pokhara’nın turistik ana caddesi.

Sabah erkenden uyanıp otobüsümün kalkacağı sokağa yürümek için hazırlanıyorum. Bir önceki günden Jeong Min ile yürüme mesafelerini saat tutarak hesapladığımız için geç kalırım korkusu yok bu sefer. Hava henüz aydınlanmamış; fakat şehir erkenden uyanmış. Sokaklarda satıcılar, taksi şoförleri, insanlar yerlerini almışlar bile. Yarım saat öncesinden otobüsüme ulaşıyorum. İsminden dolayı tereddüt etsem de, “Open Heart Travels” yani “Açık Kalp Turizm” beni gayet konforlu bir otobüsle karşılıyor. Pokhara’ya yolculuğum sözde altı, uygulamada yedi buçuk saat sürüyor.

Yolculuk sırasında yanıma Frank oturuyor, biraz uyuklamadan sonra Pokhara’ya varana kadar muhabbet ediyoruz. Frank, Hong Kong’da çevre mühendisliği ve hava kirliliği üzerine bir üniversitede profesörlük yapıyor. Nepal’e de işi dolayısıyla gelmiş. Katmandu’da öğrencilerini araştırma yapsınlar diye bırakmış ve kendisi Pokhara’yı görmeye gidiyormuş. Yolculuk boyunca dik yamaçlardan, pirinç tarlalarından, daracık tek araçlık yollardan ilerliyoruz. Arada bir çay molası, bir de yemek molası veriyoruz ve öğleden sonra Himalayalar’ın  karlı tepelerinin bizi selamladığı Pokhara’ya varıyoruz.

Otobüs garında Frank’i karşılayacak otel görevlisinden eser yok. Zaten çok pahalıya kalacağı oteli boşverip o da benim gibi Yeti Guesthouse’a yerleşmeye karar veriyor. Bir taksi tutup konukevine gidiyoruz. Küçücük bir bahçe etrafına konuşlanmış bu güzel ve temiz konukevine oda başına 600 RS veriyoruz da Frank ikide bir durup “8 dolara kaldığımıza inanamıyorum.” diye tekrar ediyor. Bir iki saat otelin bahçesinde oturup dinleniyoruz. Ben bu sırada bir sonraki durağım olan Hong Kong için uçak biletimi alıyorum.

Günbatımına doğru şehri dolaşmaya çıkıyoruz. Şehir Phewa Tal gölünün etrafına kurulmuş. Oteller, cafe ve restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve kitapçılardan oluşan bir ana sokağı var. Eğer şehrin daha da iç bölgelerine girerseniz yerellerin mahallelerini görebiliyorsunuz. Bu şehrin özelliği genelde Himalayalar’a trekking yapmak için gelen birçok insanın başlangıç noktası olması. Bu yüzden turistik imkanları da oldukça geniş. Her türden, her bütçeden yemek alternatifi var. Buna ek olarak sokak boyunca yan yana dizilmiş süpermarketlerde de her türlü abur cubur elinizin altında. Özellikle Hindistan ve Sri Lanka sonrasında ben abur cubur açığımı bu marketlerden fazlasıyla kapatıyorum. Frank’le her günümüzü farklı bir mutfak deneyerek geçirmeye karar veriyoruz. Sokakları baştan başa yürüyüp gölün etrafında yarım bir tur atıyoruz. Hava kararmaya yakınken de yerel restoranlardan birine girip ilk Nepal yemeği denememizi yapıyoruz. Sonuç, şaşırtıcı derecede başarılı. Biralarımız eşliğinde yoldan geçen insanları izliyoruz. Yemekleri Frank ısmarlıyor, otel konusunda onu kara geçirdiğim için. Sonrasında yavaş yavaş yürüyerek otele geri dönüyoruz.

Otelimizde elektrikler kesilmiş bile. Nepal’in geri kalanında olduğu gibi, burada da elektrik sıkıntısı baki. Elektrik üretimi, hidroelektriğe dayalı. Yüksek sezonda, yani yağmurlardan sonra barajlar dolduğu için elektrik kesintisi adına bir problem yaşamadıklarını söylüyor restorandaki görevli; ama bugünlerde su seviyeleri çok düşük olduğu için kesintiler devam ediyormuş. Günde 14 saat elektrik kesintisi artık yerel halkın hayatının bir parçası olmuş bile. Yeni yapılan elektrik satın alım anlaşmaları ile 1-2 seneye bu problemin de ortadan kalkacağını umduklarını söylüyor görevli.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s