Monthly Archives: Şubat 2013

Hong Kong & Macau.

Standard

10 Şubat 2013, Pazar.

Foto 2

Foto 3

Foto 4

Hong Kong Çin Yeni Yılı geçit töreninden manzaralar.

Bir önceki gece geç uyumanın etkisi ile herkes geç uyanıyor. Piotr ile ben, kendimize gelince kahvaltı hazırlamak için muz ve süt almaya çıkıyoruz. Yeni yılın ilk günü olduğu için bütün küçük işletmeler kapalı. Kutlamalar için çok fazla Çinli turist sokakları dolduruyor. Biz bulduğumuz büyük süpermarketten alacaklarımızı tamamladıktan sonra, eve gelip kahvaltı hazırlıyoruz. Biraz muhabbet ettikten sonra film izlemeye karar veriyoruz. Seçimimiz 1946 yılı yapımı “It’s a Wonderful Life” tan yana oluyor. Pazar günü tam da adına yakışır şekilde battaniyeler altında, sıcak içecekler ve güzel filmler ile geçiyor. Özlediğim türden. Film sonrasında Piotr bana yemek hazırlıyor. Her türlü sebzeyi kattığı karışım şaşırtıcı şekilde lezzetli. Sonrasında Piotr ve Kay beni otobüs durağına bırakıyorlar.

Hong Kong’a yine bir saatlik bir yolculuk sonrasında varıyorum. Kowloon istasyonunda inip kendimi yeni yıl kutlamalarının ortasında buluyorum. Yeni yıl geçit töreni çoktan başlamış bile. Kalabalık sokaklarda kocaman kuklalar, rengarenk kostümler, akrobatlar, dansçılar, bandolar yeteneklerini sergiliyor. Hava hala soğuk. Zaten çoktan burnu akmaya başlamış olan ben, sokaklarda bir iki tur attıktan sonra eve Karen’ların yanına gidip romantik film kuşağından bir film daha izlemeye dalıyoruz. Ertesi gün öğlenden Çin’e, Guangzhou’ya trenimiz var.

9 Şubat 2013, Cumartesi.

Macau’nun kumarhanelerle süslü manzarası.

St. Paul Kilisesi’nin kalıntıları.

Macau sokakları.

Piotr’un doğumgünü.

Macau’da yıl sonu kutlamaları.

Dünya çok küçük ya, bugün de bu önermeyi kanıtlayan günlerden bir tanesi; çünkü Kosova’da tanıştığım Polonyalı arkadaşım Piotr bir süredir Macau’da kalıyor ve ben de bugün onu ziyarete gideceğim, üstelik bugün Piotr’un da doğum günü. Evden öğlene doğru çıkıp Hong Kong’un feribot istasyonuna gidiyorum. Gümrük işlemlerini tamamladıktan sonra Macau’ya giden hızlı feribotlardan bir tanesine biniyorum. Yol bir saat kadar sürüyor. Terminalden çıkıp Piotr’un tarif ettiği gibi meşhur Grand Lisboa Kumarhanesi’nin ücretsiz servislerinden bir tanesini yakalıyorum. Macau, çoktan kendisini Asya’nın kumarhane cenneti olarak tanımlamış durumda. Birçok insan bu anlamda Las Vegas’ı solladığını bile söylüyor. Piotr, beni Grand Lisboa Oteli’nin önünde karşılıyor. Sonrasında bu eski Portekiz sömürgesi şehri beraber geziyoruz. Bir Asya ülkesinden çok, Akdeniz ülkesi özelliği taşıyan Macau’da Portekizce ve Çince iki resmi dil olarak kabul görüyor. Pratikte çok fazla kullanılmasa da, bütün devlet binalarının ve sokakların isimleri Portekizce olarak da yerlerini alıyor.

Piotr, bana Senato Meydanı’nı, 1602’de yapılmış fakat 1835’te ön cephesi dışında her yeri yanmış St. Paul Kilisesinin kalıntılarını gösteriyor. Monte Kalesi’ne çıkıyoruz, tapınakları, kütüphaneleri geziyoruz. Yeni yılın son günü için kutlamalar da yavaştan başlamış bile. Şehrin merkezine kurdukları renkli ışıklar, belirli saatlerde bandolar eşliğinde şehri boydan boya geçen ejderha kuklaları sokakları renklendiriyor.

Hava iyice soğuyana kadar etrafta dolanıp sonrasında Senato Meydanı’nı tepeden gören evlerine çıkıyoruz. Burada Piotr’un ev arkadaşları Kay ve Carlos ile tanışıyorum. Kay, Hong Konglu; Carlos ise Macau’da doğmuş bir Portekizli. Biraz muhabbet ettikten sonra bu üçlü arasında bağımlılık yaratmış “The Settlerz of Catan” isimli oyunu oynamaya başlıyoruz. Oyun o kadar keyifli ki saatin ne kadar çabuk geçtiğinin farkına varamıyorum ben. Bir tur oynadıktan sonra Piotr, Carlos ve ben yemeğe çıkıyoruz. Grand Lisboa Oteli’nin içindeki noodle restoranına gidiyoruz. Noodle’lar cam bir bölmenin arkasında iki tane aşçı tarafından taze şekilde açılıp hazırlanıyor. Çaylar ise akrobatik hareketler yapan bir genç tarafından bardaklara dolduruluyor. Piotr, bu çay seremonisini ilk keşfettiklerinde tekrar tekrar izlemek için 3-4 farklı çayı arka arkaya tattıklarını anlatıyor. Yemek sonrasında kumarhanenin içinde biraz dolanıyoruz.

Eve döndüğümüzde Kay’i, ailesi ile beraber iskambil oynarken buluyoruz. Beraber çıktıkları yılbaşı yemeğinden sonra kuzenleri ile hep beraber eve gelmişler. Biz, Piotr’la beraber ev halkına çay yapmaya girişiyoruz. Sonrasında da bütün akrabalarla beraber kalabalıkça bir grup iskambil oyununa dahil oluyoruz. 3-4 oyun oynadıktan sonra büyükler gidiyor, biz gençleri bir arada bırakıyorlar. Biz de tekrardan “The Settlers of Catan” oynamaya başlıyoruz. Oyun sabaha kadar sürüyor. Tam ben kazanacakken, Piotr benden önce çakal bir hamle ile oyuna son veriyor. Sonrasında yataklara dağılıyoruz.

8 Şubat 2013, Cuma.

Foto 10

Foto 11

Lantau’da teleferikle Büyük Buddha’nın bulunduğu tepeye çıkarken.

Foto 12

Foto 13

Meşhur Tian Tan Buddha.

Foto 14

Foto 15

Tai O balıkçı kasabası.

Foto 16

Tai O’da taze deniz ürünleri.

Foto 17

Hong Kong’un kocaman alışveriş merkezleri.

Foto 18

Karen’in evinden gece manzaraları.

Hong Kong’u çevreleyen bir sürü büyüklü küçüklü adacık var. Bunlardan en meşhuru tabi ki Hong Kong’un ekonomik kalbinin attığı Hong Kong adası. Haftanın son iş gününü biz de bu meşhur adacıklardan bir diğeri olan Lantau adasını görerek geçirmeye karar veriyoruz. Yüzölçümü olarak Hong Kong adasının iki katı olmasına rağmen, sadece 50000 nüfuslu Lantau, el değmemiş balıkçı köyleri ile meşhur. Aynı zamanda Hong Kong Uluslararası Havaalanı da burada yer alıyor.

Metro ile bu adaya açılan Tung Chung istasyona geldikten sonra teleferik ile Büyük Buddha’nın bulunduğu Po Lin Manastırı’na çıkıyoruz. Hava puslu ve yağmurlu olduğu için tatsız ve gri. Teleferik ile yemyeşil adanın ormanları üzerinden geçiyoruz. Manastırın olduğu bölgeye vardığımızda ise son derece yapay bir turistik merkez bizi karşılıyor. Turistler için yan yana dizilmiş pahalı hediyelik eşya dükkanları, Büyük Buddha’ya giden yolda bize eşlik ediyor. Dünyanın oturan en büyük bronz Buddha heykeli olan yirmi altı metrelik Tian Tan Buddha heykeli ise tüm görkemi ile kendisini gösteriyor. Heykelin etrafındaki tapınakları gezip otobüs ile deniz kenarındaki balıkçı kasabası Tai O’ya gitmeye karar veriyoruz. Tai O, tamamı suyun üzerine kurulmuş derme çatma balıkçı evlerinden oluşan küçücük bir balıkçı kasabası. Biz de botlardan bir tanesine atlayıp evler arasındaki meşhur kanal turunu gerçekleştiriyoruz. Kanal turundan sonra bizi denizin açıklarına çıkaran bot görevlisi, pembe başlı yunusları görme ihtimalimizin kötü hava koşulları nedeniyle düşük olduğunu söylese de şansımızı deniyoruz. Tekrar Tai O’ya döndüğümüzde daracık sokakları dolduran yemek kokularını takip edip restoranlardan bir tanesine giriyoruz. Enfes taze deniz ürünleri Hong Kong’da bizi hiç hayal kırıklığına uğratmıyor. Yemeğimizi yedikten sonra eve dönüyoruz.

Passi ile evde buluşup gecenin asıl önemli olayı olan, Karen’ın “dünyanın en güzel sushi restoranı” olarak adlandırdığı Hokkaido Sushi Restoranı’na gidiyoruz. Birbiri ardına tabak kulelerini dizerken ben de emin oluyorum, bu restoran gerçekten dünyanın en güzel sushi’lerini yapıyor. Taze, ucuz ve son derece lezzetli.  Tabak kulemiz artık bizim boyumuza ulaşmaya başlamışken hesabı isteyip Mongkok sokaklarında yılın son çalışma gününü alışveriş yaparak geçiren kalabalığa karışıyoruz. Alışveriş merkezleri dolup taşıyor. Biraz dolandıktan sonra eve dönüp her gece olduğu gibi Hong Kong’un tek İngilizce kanalı olan Pearl’ü açıp sevgililer günü öncesi romantik komedi kuşağından bir filmi izlemeye dalıyoruz.

7 Şubat 2013, Perşembe.

Foto 19

Yerel Hong Kong restoranında kahvaltı vakti.

Foto 20

Foto 23

Foto 22

Foto 21

Mongkok çiçek pazarından manzaralar.

Foto 24

Yuen Po Sokağı Kuş Marketi.

Foto 25

Mongkok sokak pazarları.

Foto 26

Hong Kong adasının geceye karşı manzarası.

Foto 27

Temple Sokağı’nın restoranları.

Uyandıktan sonra ilk işimiz Mongkok çiçek pazarına gitmek oluyor. Çiçek pazarı özellikle bugünlerde yerel halk için çok şey anlam ifade ediyor. Çiçek pazarının bulunduğu bölgeye yürümeye başladığınızda elinde birden çok çiçek taşıyan, uzun buketler ile insanlara çarpmadan yürümeye çalışan kalabalığı görebiliyorsunuz. Hafta sonu Çin Yeni Yılı kutlamaları başlayacağından, para, bereket, kariyerde yükselme anlamına gelen çiçekler çok revaçta. Özellikle de bereketi simgelediğinden kocaman saksılarda satılan küçük mandalinalar her evin, mağazanın, ofisin önüne sıra sıra dizilmiş durumda. Pazara girmeden önce yerel restoranlardan birinde Çince menüler arasında kaybolarak kahvaltılarımızı ısmarlıyoruz. Sonrasında da çiçek pazarının sokakları arasında kendimizi kaybediyoruz. Renk renk, boy boy, tür tür çiçekler her yeri süslüyor. Bir sokaktan öbürüne yaşlı teyzelerin çiçekçiler ile pazarlıklarını, güzel çiçekleri birbirlerinden önce kapma mücadelelerini izliyoruz. Karen için de fuşa renkli dikenli bir çiçek alıyoruz. El ile kesilmiş gibi duran üçgen yaprakları yüzünden Karen çiçeğe dragon çiçeği adını veriyor. Çiçek pazarından sonraki durağımız, Yuen Po Sokağı Kuş Marketi oluyor. Bu küçücük pazarda her türlü kuşu, kuş kafesini ve kuşları beslemek için sattıkları böcekleri bulabiliyorsunuz. Özellikle böcekler ve çekirgeler canlı bir şekilde kapalı poşetlerde satılıyor da ben bakmaya bile dayanamıyorum.

Sonraki durağımız da bölgeye açtıkları yeni yıl pazarı oluyor. Bütün şehri boydan boya süsleyen kırmızı, pembe, turuncu ve altın rengi süslerin benzerlerini burada satıyorlar. Buradan çıkıp Mongkok bölgesine kurulan açık hava pazarına gidiyoruz. Mongkok bölgesi aynı zamanda Hong Kong’un insan yoğunluğu en fazla olan mahallesi. Burada her sokağın kendisine özgü bir ürünü var; bazı yerler sadece yılbaşı süsü satıyor, bazı yerler elektronik ürünler, bazı yerler kadınlara özgü şeyler… Biz de yerel halka ayak uydurup tezgahları dolana dolana ilerliyoruz. Karen’ın akrabaları için küçük hediyeler alıyoruz. Karen bana “red pocket money” yani “kırmızı cep parası” geleneğinden bahsediyor. Küçük kırmızı ve süslü zarflara çocuklar ve henüz evlenmemiş gençler için hazırlanan bu paralar bizdeki bayram harçlığı geleneğini andırıyor. Karen da henüz evli olmadığı için, annesi Hawaii’den gelirken Amerika’daki bütün akrabalarından topladığı zarfları Karen’a getirdiğini ve bu geleneğin Karen evlenene kadar devam edeceğini söylüyor.

Buradan sonra ben yine prensesliğimden ödün vermeyerek kendimi ödüllendirmek adına Olympic alışveriş merkezi içerisindeki tırnak merkezine gidip manikür pedikür yaptırıyorum. Son iki aydır nemlendirici krem, adam gibi duş vs. benim için hayal unsurları olduğundan tırnaklarım adeta bir erkek çocuğununkini andırıyor. İki saatlik bir süreç sonrasında rengarenk tırnaklar biraz olsun beni hippiliğimden uzaklaştırıyor da ben de daha iyi hissediyorum.

Karen ile evde buluşup Passi’nin yanına Victoria Limanı’ndaki ışık gösterisini izlemeye gidiyoruz. Şansımıza hava o kadar puslu ki, bırakın lazer ve ışık gösterisini sonsuz yükseklikteki gökdelenlerin bile sadece yarısını görebiliyoruz. Gece manzarası Hong Kong’a ayrı bir hava katıyor. Neon ışıklı panolar, gri binaların sıradanlığına renk getirirken biz de Temple Sokağı’na doğru ilerliyoruz. Buradaki meşhur gece pazarına girmeden önce, küçük bir restoranın sokağa dizdiği masalardan birine oturup lezzetli deniz ürünlerini sipariş ediyoruz. Midyeler, istiridyeler, karidesler tüm tazeliği ile midemizi şenlendiriyor. Sonrasında bölgenin tarotçuları, el falı bakanları, seks oyuncakları satanları ile meşhur pazarında kendimizi buluyoruz. Hava iyice soğuyana kadar sokaklarda dolanıp evin yolunu tutuyoruz.

6 Şubat 2013, Çarşamba.

Foto 28

Foto 29

Çin Bankası’nın bulunduğu gökdelenden manzaralar.

Foto 30

Foto 31

Victoria Tepesi’nden (nam-ı diğer Peak’ten) Hong Kong’a kuşbakışı.

Foto 32

Hong Kong sokakları.

Foto 33

Çin Yeni Yılı nedeniyle bereket getirsin diye binaların önüne konulan mandalinalar.

Uçağım sabah 10 gibi Hong Kong havaalanına varıyor. Bir süredir uzak kaldığım medeniyet kucağını açmış beni karşılıyor; bunun en basit ve bariz örneği de havaalanı boyunca yayılmış ücretsiz kablosuz internet. Pasaport işlemlerini hallettikten sonra, Karen’ın daha önceden yolladığı detaylı bilgiler sayesinde, yirmi dakika kadar kısa bir sürede havaalanından şehir merkezine iniyorum. Her şer çok kolay ve sorunsuz işliyor. Metro ile Kowloon istasyonuna geldiğimde Karen beni karşılıyor ve evine doğru ilerliyoruz. Gördüğüm Hong Kong’un modern yüzü daha ilk dakikalarında kendisini bana sevdiriyor.

Karen ve erkek arkadaşı Finlandiyalı Passi’nin, Kowloon bölgesinin merkezindeki yüksek bloklardan oluşan sitesine giriyoruz. Küçük ve rengarenk apartman dairesinin duvarlarını Hawaii’den gönderilmiş kartpostallar ve posterler süslüyor. İlk işim güzel bir duş almak oluyor. Duş almanın lüks sayılmadığı anları özlemişim açıkçası. Güzel duş, temiz kıyafetler derken yepyeni bir insan olup çıkıyorum. Sonrasında evde biraz oyalanıp şehri görmeye çıkıyoruz. Şehrin ekonomik kalbinin attığı Hong Kong adasına metro ile geçiyoruz. Hong Kong’un yüksek gökdelenleri arasında ilerliyoruz. Bu bölgede her şey o kadar resmi ve o kadar gri ki, bir an için Asya’da olduğumu unutuyorum.

Gökdelenlerden bir tanesine Karen’ın insan kaynakları uzmanını ziyarete gidiyoruz. Karen için yeni bir iş bulduğundan, ona küçük bir hediye almış Karen. Sonrasında da “Bank of China” yani Çin Bankası’nın bulunduğu gökdelenin tepesine çıkıyoruz, şehri boydan boya ayağınızın altına seren manzarasını görmek için. Manzara nefes kesici. Griye karışan mavi, yüksek binalar, binalar arasında kaybolmuş nokta halindeki insanlar ve arabalar, Victoria limanı, Güney Çin denizinin kendini belli ettiği kıvrımlar… Buradan da “Peak Tram” adı verilen tramvay ile 552 metre yükseklikteki Victoria Tepesi’ne çıkıyoruz. Beş dakika süren yolculuk sonrasında içine girdiğimiz alışveriş merkezinin bulunduğu tepe, şehrin en yüksek noktası aynı zamanda. Alışveriş merkezinin terasından Hong Kong’u izliyoruz. Bütün metropolitanlığına rağmen yüzden 70’i yeşil alanlardan oluşan Hong Kong’un ormanlarını uzaktan görebiliyorsunuz buradan. Gökyüzü açık ve manzara net. Alışveriş merkezinin içinde biraz dolandıktan sonra yürüyerek şehir merkezinin işlek sokakları arasında tekrar kayboluyoruz. Öğle saati olduğu için, yemek yemeye çıkmış finans sektörü çalışanları sokakları dolduruyor. Amerikanvari havası şehrin merkezinde kendini iyice belli ediyor. Takım elbiseleri içerisinde birçok batılı insanı da ayırt edebiliyorsunuz. Bölgeye yayılmış yatırım bankaları, Uluslararası Finans Merkezi’nin iki tane kocaman binası, Dünya Ticaret Merkezi, uluslararası firmalar, denizaşırı şirketler… Hepsi Hong Kong’un bir finans merkezi haline gelmesine katkıda bulunuyor.

Şehir merkezi turumuzdan sonra gün batımı için Kowloon tarafına dönüyoruz. Hong Kong adası ve Kowloon arasında işleyen meşhur tarihi feribota yani Star Ferry’ye binerek. Bej ve yeşil feribot bizi Victoria Limanı’nda karşı tarafa taşıyor. Tsim Sha Tsui adı verilen bu bölgede Kowloon – Canton Demiryolu Saat Kulesi, Hong Kong Kültürel Merkezi, Hong Kong Uzay Müzesi, Hong Kong Sanat Müzesi sıra sıra dizilmiş bizi karşılıyor. Deniz kenarında Hong Kong siluetine karşı oturuyoruz. Yan yana dizilmiş mavi gri gökdelenler, ünlü Asya firmalarının isimlerinden oluşan kırmızı neon panolarıyla tam bir tezat oluşturuyor.

Uzun bir gün olmuş, önce eve gidip biraz dinleniyoruz, sonrasında da bir şeyler yemek için Karen’ın evinin dibindeki Olympic alışveriş merkezine kendimizi atıyoruz. Hong Kong’un en ilginç yanlarından bir tanesi her yerin birbirine bağlı olması. Bütün binalar, sokaklar, birbirine açılan koridorlarla bağlanmış. Sokaklara inmenize gerek kalmadan binalar arasından geçerek gitmek istediğiniz yerlere ilerleyebiliyorsunuz. Sorunsuz işleyen metro sistemi bütün şehri kapsıyor. Her metro istasyonu mutlaka bir alışveriş merkezine açılıyor, ki bu da sonsuz tüketim kültürünü iyice tetikliyor.

Reklamlar

Nepal.

Standard

Nepal: Genel Bilgiler

Her ne kadar Hindistan – Nepal sınır geçişi sancılı bir süreç olsa da; Nepal, Hindistan’dan sonra benim için yolculuk etmesi çok kolay bir ülke oldu. Kültür olarak Hindistan ile birbirlerine çok benzeseler de Nepal’de apayrı bir dünya ile karşılaştım. Bütün karmaşasının içerisinde birbirini tekrar eden düzenleri ile Nepal şehirleri bana beklediğimden çok daha fazlasını sundu. Bu anlamda Nepal, yolculuğum sırasında hem dinlenmem için iyi bir fırsat yaratırken, hem de fiziksel koşulları ile (ulaşım imkanları, konaklamalar, yiyecek seçenekleri) kendime iyi bakabilmeme yardımcı oldu.

Yolculuğumun Katmandu kısmına, Güney Koreli arkadaşım Jeong Min; Pokhara kısmına da otobüs yolculuğu sırasında tanıştığım Tayvanlı Frank eşlik etti.

Thamel Bölgesi’nde, dondurucu soğuklara karşı kat kat giyinmişken.

Foto 2

Boudhanath’ın meşhur stupa’sının önünde.

Foto 3

Jeong Min, Bhaktapur’un Durbar Meydanı’nda.

Foto 4

Himalayalara karşı gün doğumu.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Nepal küçük bir ülke, eğer sadece şehirleri görmek ve kültürel bir tur yapmak istiyorsanız 1-2 hafta bile fazla gelecektir; fakat Nepal’i asıl doğa sporları ile keşfetmeyi amaçlıyorsanız (doğa yürüyüşleri, rafting vs.) seçeceğiniz rotaya göre 3-4 haftalık bir süre uygun olacaktır.

Ben Nepal’i Ocak ayında ziyaret ettim. Hava gündüzleri ılık, geceleri ise dondurucu şekilde soğuktu. Birçok otelde ısıtma sistemi de olmadığı için kat kat battaniyelere sarılarak uyumak durumunda kaldık. Özellikle Katmandu’yu ikinci ziyaretim sırasında çok kapalı ve yağmurlu bir hava beni karşıladı. Ocak ayı, su seviyesinin de düşük olduğu bir döneme denk geldiğinden günlük 14 saat süren elektrik kesintileri yaşadık. Bu nedenlerden dolayı rahatlıkla söyleyebilirim ki, Nepal’in ideal dönemi Eylül – Kasım (ya da Şubat – Nisan). Bu dönem, hem muson yağmurları sonrasına denk düştüğü için açık ve temiz bir hava ile karşılaşıyorsunuz, hem de elektrik sıkıntısını fazla hissetmiyorsunuz.

Vize

Nepal vizesini ülkeye girişte beş dakika içerisinde sorunsuz alabiliyorsunuz. Doldurduğunuz tek sayfalık form ile beraber iki adet vesikalık fotoğraf sunmanız gerekiyor. Vize ücreti on beş günlük ziyaretler için 25 USD. Ücreti USD olarak ödemeniz gerekiyor.

Rota

Ben Nepal’e Hindistan üzerinden giriş yaptım (Varanasi’den Sunuali’ye, Sunuali üzerinden Katmandu’ya). Yolculuğum biraz problemli oldu, Varanasi’den Katmandu’ya varmam neredeyse otuz beş saatimi aldı. Katmandu’da Nepal kültürünün en güzel örneklerini gördüm. Katmandu’dan Patan’a, Boudhanath’a ve Bhaktapur’a günübirlik yolculuklarla geçtim. Katmandu’dan geçtiğim Pokhara’da ise göl ve Himalaya manzaraları eşliğinde doğanın tadını çıkarabildim. Nepal’de kaldığım 11 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

26.01.2013, Belahiya
27-30.01.2013, Katmandu (Patan, Boudhanath, Bhaktapur)
31.01-03.02.2013, Pokhara
04.02.2013, Katmandu

Bu bölgelere ek olarak Hindistan – Nepal sınırındayken bir saatlik mesafede olan Buddha’nın doğduğu Lumbini kentine Katmandu’da arkadaşımla buluşacağım için gidemedim. Ayrıca tek başıma olduğum için de doğa yürüyüşlerini (özellikle de Annapurna bölgesi) es geçmek durumunda kaldım.

Ulaşım

Ülke içerisinde yolculuk etmek kolay; fakat ülkede tren ağı olmadığı için tek alternatifiniz otobüsler ya da taksiler. Şehirler arasında giden rengarenk halk otobüslerine binerseniz ilk duraklarda önce davranıp yer kapmadıysanız uzun ve sancılı bir yolculuk sizi bekliyor demektir. Bu otobüslerde bavullarınızın otobüsün üzerindeki açık bölmeye konmasına hazırlıklı olun. Daracık ve sıkışık otobüs koltuklarında şans eseri yer bulursanız da bozuk ve tek şeritli yollarda çılgın şoförlere karşı dayanıklı olun.

Birçok şehir arasında “turist” otobüsü adı verilen, daha rahat ve daha hızlı giden otobüslerle yolculuk etmek en mantıklı seçenek. Bu otobüslerin biletlerini her şehirde rahatça bulabileceğiniz turizm firmaları aracılığıyla satın alabilirsiniz.

Konaklama

Nepal’de konaklamalar Hindistan’a göre daha ucuz, üstelik odalar da daha geniş ve temiz. Birçok otelde sıcak su ve çalışır kablosuz internet bağlantısı mevcut. Küçük çapta otellerde konaklayacaksanız, konaklamadan önce jeneratörleri olup olmadığını sormayı unutmayın, yoksa gün sonunda odaya döndüğünüzde huzursuz bir gece sizi bekliyor olabilir.

Benim yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

New Cottage Lodge, Belahiya – 700 RS (iki kişi konakladık)
Dolphin Guest House, Katmandu – 1100 RS (iki kişi konakladık)
Hotel Yambu, Katmandu – 1300 RS (iki kişi konakladık)
Yeti Guesthouse, Pokhara – 600 RS
Hotel Backpackers, Katmandu – 600 RS

Hotel Yambu, Katmandu.

Yeti Guesthouse, Pokhara.

Yiyecek içecek

Nepal yemekleri Hindistan yemeklerine çok benziyor, tek bir farkla, Nepal’de bu yemeklere ek olarak her türlü farklı mutfağını da bulabiliyorsunuz. İtalyan, Çin, Amerikan, Tibet bunlardan sadece bazıları. Nepal’de bulunduğunuz süre boyunca tatmanızı önereceğim üç çeşit farklı mutfak mevcut. Bunlardan ilki Nepal mutfağı. Özellikle adı içerisinde “Thakali” olan Nepal restoranlarını tercih etmelisiniz; çünkü Nepalliler bu etnik grubun yemek konusunda çok iyi olduğunu düşünüyor. Nepal’in en bilindik yerel yemeği “daal bhaat” adı verilen yemek türü. Hintlilerin Thali’sine benzeyen bu yemekte de benzer şekilde pirinç, mercimekten yapılmış birkaç tür yemek ve turşular tek bir demir tepside size sunuluyor. İkincisi Newari mutfağı. Nepal mutfağına göre daha zengin olan bu mutfakta çeşitli baharatlarla hazırlanmış et ve sebze yemeklerini tadabilirsiniz. Özellikle buffalo eti ve sütünün kullanıldığı yemekler çok leziz ve denemeye değer. Üçüncü ve son olarak da, ülkedeki yoğun Tibetli nüfusunun da etkisiyle Tibet mutfağı. Nepal’in her yerinde bulabileceğiniz en basit Tibet yemeği momos adı verilen içine isteğe göre et veya sebze konulan haşlanmış hamur işleri mutlaka tatmanız gereken yiyeceklerden.

Foto 8

Meşhur “daal bhaat”.

Foto 9

Tibet yemekler, momos ile beraber.

Foto 10 

Pokhara’nın doyurucu biftekleri.

Bhaktapur’un ünlü “kral yoğurdu”.

Pokhara, Nepal.

Standard

5 Şubat 2013, Salı.

Uyandığımda yağmurun sesini duyabiliyorum. Elektrikler kesik, yağmur da tüm şiddeti ile Katmandu sokaklarını ıslatıyor. Upuzun uykum bedenime gereken enerjiyi vermiş bile. Eşyalarımı toparladıktan sonra kahvaltı yapmak için daha önce de gittiğim Chikusa Cafe’nin yolunu tutuyorum. Bu karanlık, küçük ve loş mekan ucuz fiyatları ve ortamı ile Katmandu’da en sevdiğim yerlerden bir tanesi oluyor. Güzel ve doyurucu bir kahvaltıdan sonra yağmurdan ıslanmamaya çalışarak otelime geri dönüyorum, eşyalarımı alıp bir taksiye atlayıp havaalanının yolunu tutuyorum. Sonrası yine benim “airport blues” olarak adlandırdığım duygu karmaşası. Havaalanlarında saatler geçirmek bende hep çok garip duygular doğuruyor. Sanırım hiçbir yere ait olmama hissinin en çok kendisini gösterdiği yerler havaalanları. Herkes dünyanın farklı yerlerine dağılırken saatlerce aynı yerde beklemenin getirdiği anlamsız his. İşin garip tarafı ise istesem en fazla on – on beş saat içinde geldiğim yere, evime dönebilirim; fakat önümde uzun bir yol var. Gece ikide Hong Kong’a olan uçuşum için önce Delhi’ye uçacağım, yedi saatlik bir beklemeden sonra da Hong Kong için altı saatlik bir uçuş beni bekliyor olacak.

4 Şubat 2013, Pazartesi.

Sabah 07:30’daki otobüsüm için otobüs garına gidiyorum. Sonrasını çok hatırlamıyorum açıkçası. İlk gözümü açışımda mola vermişiz, ikinci gözümü açışımda da saat öğlen ikiye geliyor ve Katmandu sınırlarına girmişiz bile. Katmandu’ya varınca otobüsün durduğu yerden Thamel bölgesine kadar yürüyorum. Bir otele eşyalarımı yerleştirip kendimi direk dışarı atıyorum. Ertesi gün Hong Kong’a Delhi aktarmalı uçağım var ve Karen’ın yanında kalacağım. Nepal’den birkaç parça hediyenin onun hoşuna gideceğini düşünüyorum. Biraz alışverişten sonra odanın yolunu tutuyorum; ama ne işse sedatif almışım gibi yoğun uyku peşimi bir türlü bırakmıyor. Elli gündür bölük pörçük uykulardan sonra benim de çok şikayet edecek halim yok açıkçası. Onbeş saatlik bir uykuya merhaba diyorum.

3 Şubat 2013, Pazar.

Artık şehrin temposuna kendimi alıştırdığımdan mıdır bilinmez, yine geç uyanıyorum ve yataktan çıkmamak için her türlü numaraya başvuruyorum. Günü olabildiğince ağırdan alıyorum. Dizilerimi izliyorum, kitaplarımı okuyorum, çantamı toparlıyorum, sıcak suyun tadına vara vara duşumu alıyorum… Akşamüzeri sadece yemek yemek için odadan çıkıyorum.

Bu şehir bedenime ve ruhuma iyi geliyor. Güzel yemekler, samimi insanlar, sakin ve sessiz ortam tam da aradığım huzuru bana veriyor ve bir sonraki koşturma maratonum öncesi ilaç gibi geliyor.

2 Şubat 2013, Cumartesi.

IMG_3513

DSC02645

Gündoğumunda Himalayalar.

DSC02657

Devi’s Falls.

IMG_2164

DSC02675

Phewa Tal Gölü.

Sabah 05:30’da bizi almaya gelecek taksicinin kapımı çalması ile aşağıya iniyorum. Hava buz gibi. Üşüyeceğime garanti gözüyle baktığım için akan burnumun da alarmı ile iki battaniyemi, Katmandu ganimeti eldivenleri ve şapkamı da yanıma alıyorum. On – on beş dakikalık bir yolculuktan sonra Sarangkot’un tepesine varıyoruz. Bölge yabancı kaynıyor. Ellerimizi sıcak çay ile ısıtıp izleme tepesinin bir kenarına konuşlanıyoruz. Güneş kendisini tepelerin arkasından yavaş yavaş gösteriyor. Pembe ışınlar karlı tepelerin üzerini boyuyor ve sonunda Himalayalar da tüm görkemi ile güzelliğini sergiliyor. İki saat kadar tepede manzarayı izliyoruz. Gördüğümüz manzara karşısında soğuk hava bana mısın demiyor. Güneş artık iyiden iyiye tepeye çıktığında biz de otele dönüp uykularımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ben tekrardan öğlene doğru uyanıyorum. Kendime geldikten sonra şehir merkezine yürüyüşe çıkıyorum. Göl kenarında dalmış ilerlerken yine Frank’in “Hello” diyen sesi ben canlandırıyor. Bisiklet kiralamış şehri turluyormuş, ona katılmamı öneriyor. Bisikleti kiraladığı yerden bana da sepetli bir bisiklet kiralıyoruz. Bisikletin markası “Candy”. Şehrin gölden uzak tarafına gitmeye karar veriyoruz, on beş dakikalık bir yolculuk sonrasında yabancılarla çok da alakası olmayan yüzünü gösteriyor bize Pokhara. Birkaç tur attıktan sonra kendimizi meşhur Devi’s Falls’da buluyoruz. Bisikletlerimizi park edip içeri giriyoruz. Bu küçücük şelale Pokhara’nın görülmeye değer güzellikleri arasında yer alıyor; fakat su seviyesi çok düşük olduğu için bizi çok da etkileyemiyor. Hikayeye göre şelale, 1961 yılında burada erkek arkadaşıyla beraber çıplak olarak yüzmeye gelen İsviçreli Devin’ın boğulması sonrasında bu adı almış.

Minik şelaleyi gördükten sonra gölün öbür tarafına gitmek için başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Yolda ilerlerken hemen arkamda çok ciddi bir trafik kazası oluyor. İki motor yanlış sollamadan dolayı çok gürültülü bir şekilde birbirine çarpıyor da şoförlerden biri köprüden nehre düşüyor. Bu olay iki metre arkamda gerçekleştiği için ben çok korkuyorum. Sonrasında geri kalan yol boyunca, yolun bisiklet sürmesi zor toprak kısmından kenardan kenardan ilerliyorum. Merkeze geldikten sonra henüz turizme yeni yeni açılmaya başlanan gölün batı tarafına gidiyoruz. Bu bölgede yol çalışmaları ve otellerin inşaatları devam ediyor. Ufak bir turdan sonra bisikletlerimizi teslim edip otele geri dönüyoruz. Elektriklerin kesilmesine 1-2 saat varken, yemek öncesi bu durumdan yararlanmak günlük ritüelimiz haline geliyor.

Hava karardıktan sonra bir İtalyan restoranına gidip karnımızı doyuruyoruz. Ertesi gün Frank’in erkenden Katmandu’ya otobüsü var, bense bir gün daha kalıp hem biraz daha dinlenmeyi düşünüyorum, hem de bilgisayarda birikmiş işlerimi halletmeyi planlıyorum.

1 Şubat 2013, Cuma.

DSC02551

DSC02667

Göl kenarı manzaraları.

DSC02566

Tekne gezisinden.

Sabah uyandıktan sonra odada olabildiğince oyalanıyorum. “That 70’s Show” bölümlerini izliyorum. Sonrasında okuduğum kitapları daha fazla taşımamak ve eve göndermek adına postanenin yolunu tutuyorum. Daracık sokaklardan ve nehir kenarlarından geçtikten sonra sonunda tek odalı postaneyi buluyorum. Odanın içinde üç tane apaçi kılıklı genç (saçları garip bir şekilde dikilmiş, kapalı mekanda oturmalarına rağmen gözlerde güneş gözlükleri) beni selamlıyor. Ne postane, ne de ortam bende çok güven uyandırmasa da başka şansım olmadığından, beraber benim kitapları paketlemeye girişiyoruz. Arada ben kartpostallarımı yazıyorum. Yarım saat süren bir uğraştan sonra, postane işlemlerini tamamlayıp gölün kenarına geri dönüyorum.

Gölün yanı başında yer alan Basundhara Parkı’na gidip banklardan birine oturuyorum ve insanları izlemeye koyuluyorum. Göl olabildiğince geniş ve sıra sıra dizili tepelerin renkleri uzaklıklarına göre bir ton değişiyor. Göl kenarına dizilmiş rengarenk tekneler, tekne gezintisine çıkmış yabancılar, balık tutan yereller, çamaşır yıkayan kadınlar… Manzaraya dalmış otururken Frank’in “Hello” diyen sesi ile dünyaya tekrar dönüş yapıyorum. O da sabah için ayarladığı yamaç paraşütü turunu bitirmiş, çok keyif almış. Başından geçenleri ve gördüklerini anlatıyor. Biraz muhabbet ettikten sonra tekne kiralamaya karar veriyoruz. İlk amacımız küreklere kendimiz asılmakken, bir görevliyle beraber kiralamanın sadece 50 RS fark ettiğini görünce hemen görevliyi de beraberinde rica ediyoruz. Amacımız gölün ortasında yer alan Tal Barahi tapınağına kadar gidip geri dönmek. Tekne yolculuğu çok huzurlu. Yavaş yavaş süzüle süzüle yarım saatte tapınağa varıyoruz. Küçük adacığı kaplamış tapınakta bir on dakika mola verip tekrar tekneye bindiğimiz kıyıya dönüyoruz. Teknedeyken güneş dağların arkasına saklanıyor. Gölün üzerine hafif pembemsi gökyüzünün gölgesi düşüyor.

Otele dönüp elektriğin olduğu son bir iki saati değerlendirip yemek yemek için çıkıyoruz. Gittiğimiz biftek restoranı fazlasıyla doyurucu kocaman biftekleri ile keyfimizi yerine getiriyor. Uzun süredir kırmızı et yememiş ben için adeta bir şölene dönüşüyor karşıma gelen 300 gram’lık biftek. Güzel yemek ve sohbet bu şehri güzel yapan öğeler oluyor benim için her gece, her gece. Bundan sonra yavaştan otelimizin yolunu tutuyoruz. Otele dönünce ilk işimiz sabah gündoğumu için bir araç ayarlamak oluyor. Amacımız Himalayalar’ı gün doğumunda 1590 metre yüksekliğindeki Sarangkot tepesinden görmek.

31 Ocak 2013, Perşembe.

DSC02530

DSC02533

Phewa Tol Gölü.

DSC02537

Pokhara’nın turistik ana caddesi.

Sabah erkenden uyanıp otobüsümün kalkacağı sokağa yürümek için hazırlanıyorum. Bir önceki günden Jeong Min ile yürüme mesafelerini saat tutarak hesapladığımız için geç kalırım korkusu yok bu sefer. Hava henüz aydınlanmamış; fakat şehir erkenden uyanmış. Sokaklarda satıcılar, taksi şoförleri, insanlar yerlerini almışlar bile. Yarım saat öncesinden otobüsüme ulaşıyorum. İsminden dolayı tereddüt etsem de, “Open Heart Travels” yani “Açık Kalp Turizm” beni gayet konforlu bir otobüsle karşılıyor. Pokhara’ya yolculuğum sözde altı, uygulamada yedi buçuk saat sürüyor.

Yolculuk sırasında yanıma Frank oturuyor, biraz uyuklamadan sonra Pokhara’ya varana kadar muhabbet ediyoruz. Frank, Hong Kong’da çevre mühendisliği ve hava kirliliği üzerine bir üniversitede profesörlük yapıyor. Nepal’e de işi dolayısıyla gelmiş. Katmandu’da öğrencilerini araştırma yapsınlar diye bırakmış ve kendisi Pokhara’yı görmeye gidiyormuş. Yolculuk boyunca dik yamaçlardan, pirinç tarlalarından, daracık tek araçlık yollardan ilerliyoruz. Arada bir çay molası, bir de yemek molası veriyoruz ve öğleden sonra Himalayalar’ın  karlı tepelerinin bizi selamladığı Pokhara’ya varıyoruz.

Otobüs garında Frank’i karşılayacak otel görevlisinden eser yok. Zaten çok pahalıya kalacağı oteli boşverip o da benim gibi Yeti Guesthouse’a yerleşmeye karar veriyor. Bir taksi tutup konukevine gidiyoruz. Küçücük bir bahçe etrafına konuşlanmış bu güzel ve temiz konukevine oda başına 600 RS veriyoruz da Frank ikide bir durup “8 dolara kaldığımıza inanamıyorum.” diye tekrar ediyor. Bir iki saat otelin bahçesinde oturup dinleniyoruz. Ben bu sırada bir sonraki durağım olan Hong Kong için uçak biletimi alıyorum.

Günbatımına doğru şehri dolaşmaya çıkıyoruz. Şehir Phewa Tal gölünün etrafına kurulmuş. Oteller, cafe ve restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve kitapçılardan oluşan bir ana sokağı var. Eğer şehrin daha da iç bölgelerine girerseniz yerellerin mahallelerini görebiliyorsunuz. Bu şehrin özelliği genelde Himalayalar’a trekking yapmak için gelen birçok insanın başlangıç noktası olması. Bu yüzden turistik imkanları da oldukça geniş. Her türden, her bütçeden yemek alternatifi var. Buna ek olarak sokak boyunca yan yana dizilmiş süpermarketlerde de her türlü abur cubur elinizin altında. Özellikle Hindistan ve Sri Lanka sonrasında ben abur cubur açığımı bu marketlerden fazlasıyla kapatıyorum. Frank’le her günümüzü farklı bir mutfak deneyerek geçirmeye karar veriyoruz. Sokakları baştan başa yürüyüp gölün etrafında yarım bir tur atıyoruz. Hava kararmaya yakınken de yerel restoranlardan birine girip ilk Nepal yemeği denememizi yapıyoruz. Sonuç, şaşırtıcı derecede başarılı. Biralarımız eşliğinde yoldan geçen insanları izliyoruz. Yemekleri Frank ısmarlıyor, otel konusunda onu kara geçirdiğim için. Sonrasında yavaş yavaş yürüyerek otele geri dönüyoruz.

Otelimizde elektrikler kesilmiş bile. Nepal’in geri kalanında olduğu gibi, burada da elektrik sıkıntısı baki. Elektrik üretimi, hidroelektriğe dayalı. Yüksek sezonda, yani yağmurlardan sonra barajlar dolduğu için elektrik kesintisi adına bir problem yaşamadıklarını söylüyor restorandaki görevli; ama bugünlerde su seviyeleri çok düşük olduğu için kesintiler devam ediyormuş. Günde 14 saat elektrik kesintisi artık yerel halkın hayatının bir parçası olmuş bile. Yeni yapılan elektrik satın alım anlaşmaları ile 1-2 seneye bu problemin de ortadan kalkacağını umduklarını söylüyor görevli.

Katmandu, Nepal.

Standard

30 Ocak 2013, Çarşamba.

DSC02457

Bhaktapur Durbar Meydanı’nda öğrenciler oyun oynarken.

DSC02449

Saraydan geriye sadece iki üç meydancık kalmış.

DSC02442

55 Pencereli Saray olarak da anılan tahta işlemeciliğinin doruk noktalarından bir tanesi.

_MG_3467

DSC02477

Taumadhi Tol.

_MG_3468

DSC02501

Çömlekçiler Meydanı’nda kurumaya bırakılmış çömlekler güneşin etkisiyle griden turuncuya dönüyor.

DSC02508

Meşhur “Tavuskuşu Penceresi”.

DSC02515

Bhaktapur sokakları.

Sabah uyandıktan sonra kahvaltımızı yapmak için Chikusa isimli küçücük bir mekanın yolunu tutuyoruz. Aynı yolları tekrar tekrar yürüyüp kaybolduktan sonra şans eseri bulduğumuz mekanda kahvaltılar son derece leziz. Kahvaltı sonrası görmek istediğimiz ve şehrin biraz dışarısında yer alan Bhaktapur’a gidebilmek için yerel otobüslerden bir tanesine atlayıp sonsuz dur kalk’lar sonrasında tarihi kasabaya varıyoruz.

Bhaktapur, Katmandu ve Patan’da olduğu gibi Durbar Meydanı adı verilen ana meydanda toplanmış saray ve tapınakların etrafına kurulmuş küçücük bir kasaba. Ayrıca Bernardo Bertolucci, “Küçük Buddha”sının bir kısmını da burada çekmiş. Bu kasabada da daha önce gördüğümüz tapınaklara benzer tapınakları ziyaret ediyoruz. Bu kasabayı diğerlerinden farklı yapansa bozulmamış yerel yapısı. Kırmızı tuğladan binaların süslediği sokaklarında saatlerce yürümek huzur veriyor. Her yerde sokak satıcıları, ibadet edenler, muhabbet edenler… İki tane düğün alayına denk geliyoruz üstelik. Çiçeklerle süslenmiş gelin arabalarının üzerine gelin ve damadın isimleri ya da baş harfleri yazılmış. Bantlarla yapıştırılmış çiçekler arabaları renklendirirken, daracık sokaklardan bando eşliğinde geçmeye çalışan arabaları kırmızılar giymiş yoğun bir akraba kalabalığı takip ediyor.

Kasabada bizden başka akın akın gelmiş ilkokul öğrencileri etrafı geziyor. Hatta bunlardan bir kısmı geniş meydanı fırsat bilip futbol oynuyor. Biz aralarında kalıyoruz bir noktada. Küçük çocuklar sürekli fotoğraf makinelerimizi döndürdüğümüz yerlerden çıkıp el sallıyor bize. Durbar Meydanı’ndan sonra benzer şekilde Taumadhi Tol adı verilen ikinci meydana geçiyoruz. Bu meydanda Nepal’in en uzun tapınağı yer alıyor. Tapınağın merdivenlerinde tapınak koruyucuları olarak bilinen hayvanların ve tanrıların heykelleri kendilerini gösteriyor. İşin ilginç yanı bu tapınak koruyucularının her birinin bir önceki basamaktaki koruyucuya göre on kat güçlü olması. Yakınlardaki Potter’s Square yani Çömlekçiler Meydanı’nda kurutulmak üzere bırakılmış domuz kumbaraları ve su testilerine göz attıktan sonra üçüncü meydan olan Dattatreya Meydanı’na yürüyoruz. Bu meydan özellikle tahta işlemeciliği ile göz dolduruyor. Ara sokaklardan bir tanesinde yer alan tavuskuşu şeklindeki tahta işlemeli pencere, bölgenin ününe ün katıyor. Her hediyelik eşya dükkanında bu tavuskuşunun bir taklidini görebiliyorsunuz. Zaten bölgedeki restoran ve dükkanların çoğunun adı da “tavuskuşu”. Daha sonra tekrardan ana meydana dönüp burada bir tapınağın içerisine konuşlandırılmış turistik restoranda bölgeye özgü “juju dhau” yani “kral yoğurdumuzu” yiyoruz. İçine katılan baharatlar sayesinde tatlı bir aroma alan bu yoğurt, bölgenin en meşhur yiyeceği.

Gün batımını Bhaktapur’da izledikten sonra tekrar Katmandu’ya dönüyoruz. Biraz alışveriş yapıyoruz. Benim kuzeye gittikçe artan soğuklara karşı giyecek kıyafetim olmadığı için hemen eldivenlere, şapkalara, yün çoraplara saldırıyorum. Birkaç parça kıyafet aldıktan sonra otelin yolunu tutuyoruz. Ertesi gün benim Katmandu’dan Pokhara’ya erkenden otobüsüm var, Jeong Min’in de Güney Kore’ye uçağı.

29 Ocak 2013, Salı.

_MG_3449

IMG_2039

Görkemli Stupa’sı ile Boudhanath.

DSC02364

Pashupatinath’taki su kirliliği çok bariz şekilde kendisini belli ediyor.

DSC02297

Katmandu sokakları. (hava kirliliğine dikkat)

DSC02368

Katmandu’nun ana caddelerinde bir caminin duvarına yazılmış, “para çözümünüz değil!”

_MG_3463

_MG_3461

Swayambhunath, nam-ı diğer Maymunlar Tapınağı.

DSC02404

Güne erkenden başlıyoruz. Çok doyurucu bir kahvaltı sonrasında ilk işimiz Katmandu’nun birazcık dışarısında yer alan Boudhanath’ı ziyaret etmek. Micro-bus adı verilen küçücük minibüslere binip beş kilometre uzaktaki bu kasabaya gidiyoruz. Boudhanath’ı bu kadar özel yapan, dünyanın en büyük Stupa’sının burada yer alıyor olması. Tibetliler için çok kutsal sayılan bu mekanda saat yönünde iki üç tur atıyoruz. Stupa etrafında ibadet eden batılı turistler de yer alıyor. İbadet etmek için stupa’nın üzerinden aşağı suyla karıştırılmış safran atıldığını görebiliyorsunuz. Budha’nın arayış içerisindeki mavi gözleri Stupa’nın tepesinde dört köşede kendisini gösteriyor. Bu gözlerin yer aldığı bölmenin üzerinde de nirvanaya ulaşan 13 altın basamak yer alıyor.

Boudhanath’taki kısa turumuzdan sonra kasabaların arasındaki dar sokaklardan yürüyerek bir başka kutsal alan olan Pashupatinath’a ilerliyoruz. Pashupatinath, Nepal’in en önemli ibadet merkezlerinden biri sayılıyor. Birbiri ardına dizilmiş tapınaklara ek olarak burada ölülerin vücutlarını artık neredeyse suyu akmayan kirli bir nehir kenarında yakıyorlar. Katmandu’da her kutsal yere girişte olduğu gibi yabancılardan para alınıyor; ama biz fark etmeden yan girişlerden birinden girdiğimiz için bu ücreti ödemiyoruz. Saat daha yeni biri gösterirken önümüzde neredeyse koca bir günün daha olduğunu fark ediyoruz ve şehrin batısında yer alan Maymunlar Tapınağı olarak da bilinen Swayambhunath’a gidiyoruz. 1959 yılında Çin’in Tibet’i işgalinden sonra bu tapınağın etrafındaki mahalleler bölgeye gelen Tibetlilere ev sahipliği yapmaya başlamış. Günümüzde yoğun bir Tibetli nüfusu bu bölgede yaşıyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen inanılmaz diklikteki merdivenleri tırmandıktan sonra stupa’ya varıyoruz. Şehrin manzarası bu tepeden önümüze seriliyor. Maymunlar bütün tapınağı işgal etmiş durumda, en beklemediğiniz anda yolunuzu kesiyorlar ya da son sürat yanınızdan koşarak geçiyorlar. Stupa etrafında birkaç turdan sonra on kişilik bir micro-bus’a otuz kişi kadar binip şehir merkezine geri dönüyoruz.

Dinlenmek için Garden of Dreams adı verilen bahçeye giriyoruz. Bu küçük ve hala inşaat aşamasında olan bahçe Avusturya’nın bağışladığı paralar ile restore edilmiş. Şehrin karmaşasında sakin ve huzurlu bir ortam sunuyor. Nepalli erkeklerin sevgililerini getirdiği bu ortamda biraz oturduktan sonra yol üzerindeki bir İtalyan restoranında yemeğimizi yiyip odamıza geri dönüyoruz. Farkına varmasak da çok yorulmuşuz. Odada biraz dinleniyoruz. Hava karardıktan sonra Thamel üzerine tekrar çıkıp New Orleans Bar’da sıcak şaraplarımızı yudumluyoruz. Katmandu’nun buz kesen gecelerine karşı en iyi ilaç. Sonrasında tekrar odaya dönüp günü sonlandırıyoruz.

28 Ocak 2013, Pazartesi.

DSC02206

IMG_2002

IMG_2007

DSC02211

Katmandu’nun Durbar Meydanı’ndan manzaralar.

DSC02227

Kasthamandap’tan ibadet manzaraları.

DSC02272

Patan’da ihtiyarlar heyeti toplanmış, başlarında yerel şapkaları.

DSC02246

Patan’ın tahta işlemeciliği örnekleri.

Sabah erkenden uyanıp daha düzgün bir otel aramaya girişiyoruz. 3-4 tane otel gezdikten sonra geceliği 1350 Nepal Rupee’sine saray yavrusundan bozma, sıcak suyu olan (hatta küveti olan), tertemiz bir odayı Yambu Otel’den ayarlıyoruz. Eşyalarımızı otele getirip yerleştikten sonra ilk iş sıcak bir duş almak oluyor. Ben yolculuğa ilk çıktığım günden beri en güzel duşumu alıyorum, öyle ki suyun altından çıkmak çok zor geliyor. Saçımı bile en az on kere yıkıyorum. Sonrasında güzel bir kahvaltı için kendimizi Thamel sokaklarına atıyoruz. Konakladığımız Thamel bölgesi, şehrin en turistik bölgelerinde bir tanesi. Birbirini kesen ve birbirine paralel dizilen caddeler üzerinde restoranlar, cafe’ler, barlar, hediyelik eşya dükkanları, turizm acenteleri ve oteller yer alıyor. Buranın en ilginç yanlarından bir tanesi de özellikle Nepal’e gelen birçok insan trekking yapma amacıyla geldiği için, outdoor spor aktivitelerine yönelik markaların her türlü taklit ürününü iyi kalitede ve çok ucuza bu caddelerde bulabilmeniz. Her iki dükkandan bir tanesi mutlaka North Face montları, ayakkabıları, uyku tulumları, çantaları ve çadırları satıyor.

Kahvaltı için yol üzerindeki batı tarzı restoranlardan birine giriyoruz. Sıcak ekmek, leziz peynirler ve kaliteli kahve sonrasında midemiz bayram etmiş şekilde Thamel bölgesinin etrafını saran çarşıları gezerek şehrin kalbi olan Durbar Meydanı’na doğru ilerliyoruz. Yol üzerinde eskiden Tibet’e uzanan ticaret yolunun kullandığı rotayı takip ediyoruz. Buralar şimdi yerel halkın alışveriş yaptığı küçük küçük dükkanlar ve tezgahlar ile dolmuş.

Durbar Meydanı’na geldiğimizde yüksek tapınak çatıları bizi selamlıyor. Meydana girebilmek için 750 RS ödeyerek biletlerimizi alıyoruz. Meydanda irili ufaklı birbirinden farklı tapınaklar yer alıyor. Bu tapınakların yüksek merdivenlerinde öğrenciler, sevgililer, yaşlı amcalar ve teyzeler, dilenciler, satıcılar yerlerini almış etrafı izliyor. Teker teker tapınakları geziyoruz. Tapınakların birçoğu kapalı olsa da merdivenlerinden yukarı çıkıp manzarayı izlemeye değiyor. Sonrasında meydanda bulunan eski sarayı ziyaret ediyoruz. Sarayın birbirine açılan odalarında üç dört krala adanmış (Tribhuwan, Mahendra ve Birendra) müzeler yer alıyor. Bu müzelerde genelde krallara ait birbirini tekrar eden fotoğraflardan tutun da, kralların kişisel eşyalarına kadar çeşitli sergilemeler mevcut. Hatta müzelerden bir tanesinde kralın avladığı hayvanların doldurulmuş versiyonları bir odayı süslüyor. Buradan Kumari Chowk’a geçiyoruz. Yani “yaşayan Tanrıça” Kumari’nin yaşadığı mütevazi saraya. Kumari’ler Budist Shakya klanına ait üç ve beş yaşları arasındaki küçük kız çocuklarından seçiliyor. Bu Tanrıçalarda aranan fiziksel özellikler arasında deniz kabuğuna benzeyen bir boyun, banyan ağacına benzeyen bir vücut, inek kirpiklerine benzeyen kirpikler gibi garip betimlemeler yer alıyor. Bunun yanı sıra bu küçük kız çocuklarının yıldız fallarının krallarınki ile uyumlu olmasına bakılıyor. Bu Tanrıçalar ergenliğe girdiklerinde, Tanrısal özelliklerinin bedenlerini terk ettiğine inanıldığı için Tanrıçalıktan emekli oluyorlar. Sonrasındaki yaşam kendileri için zorlu geçiyor; çünkü kendileri ile evlenecek erkeklerin erken öldüğü inancı hakim. Şu anki Kumari 2008 yılında daha üç yaşındayken seçilmiş. O tarihten sonra krallık sistemi kalktığı için, bir sonraki Kumari’nin nasıl seçileceği bir muamma.

Buradan Katmandu’ya adını veren Kasthamandap adlı Katmandu’nun en eski binasına gidiyoruz. Aynı zamanda dünyadaki en eski odun binalardan biri olan bu yapının tek bir ağacın gövdesinden inşa edildiğine inanılıyor. Eski zamanlarda Tibet ticaret yolu sırasında dinlenme yeri olarak kullanılan bu bina, günümüzde daha dini bir özellik kazanmış durumunda ve içerisi ibadet eden insanlarla kaynıyor. Dumbar meydanının her yerine yayılmış hediyelik eşya satan tezgahlara da biraz baktıktan sonra Freak Street olarak da anılan Jhochhe isimli sokağa ilerliyoruz. Bu kısacık sokak 1960 ve 1970lerde hippilere ev sahipliği yapmış; ama bugün her yeri hediyelik eşya dükkanları ile dolu. Burada bir mola vererek bölgede 1965’ten beri varlığını koruyan Snowman isimli küçük cafe’de tatlılarımızı yiyip kahvemizi içiyoruz. Loş ortamı ve orijinalliğini koruyan iç dekorasyonu ile görülmeye değer bu küçük mekan, 1965’ten beri aynı aile tarafından işletiliyor.

Kısa molamızdan sonra Patan bölgesine ilerlemeye karar veriyoruz. Lalitpur olarak da anılan Patan bölgesi bir zamanlar krallığın başkentliğini yapmış küçük bir kasaba. Günümüzde Katmandu sınırları içerisinde yer alsa da bölgenin kimliğini koruduğunu görüyorsunuz. Patan bölgesinde yer alan Durbar Meydanı (durbar meydanı saray meydanı anlamına geldiği için her bölgede bir tane var), Katmandu Durbar Meydanı’na çok benziyor; ama daha iyi korunmuş ve turist açılımı çok yapılmamış. Gün batımını burada karşılıyoruz. Tapınaklar ve müzeler kapanmaya yakınken etrafta dolanıp fotoğraf çekiyoruz ve hava kararırken Thamel bölgesine geri dönüyoruz. Akşam yemeği için seçimimiz Yak isimli bir Tibet restoranından yana oluyor. Burada yerel Tibet yemeklerimizi sıcak biralarımız ile tamamlıyoruz. Yemekleri yedikten sonra bölgede yer alan Tom and Jerry isimli bir bara gidip güzel batı müziği eşliğinde bir şeyler içiyoruz. Şöminenin etrafında günün yorgunluğu ateşe karışıyor. Bu kadar uzun süreden sonra bünyeme giren alkol uykumu getiriyor. Yürümekten su toplamış ayaklarımızı dinlendirmek adına odamıza geri dönüyoruz.

27 Ocak 2013, Pazar.

DSC02171

Otelimizin resepsiyonunda asılı olan, Thamel bölgesindeki elektrik kesintisi saatlerini gösteren tablo. Nepal’de günde toplamda 14 saat elektrik kesintisi yaşanıyor.

Sabah erkenden otel görevlisinin sesi ile uyanıyorum. Meğersem Hindistan ve Nepal arasındaki on beş dakikalık saat farkını unutmuşum! Hızlıca hazırlanıp otel lobisinde otobüsümü beklemeye başlıyorum. 08:30 civarında rengarenk bir otobüs bozuk yol üzerinden beni almaya geliyor. Sunuali’nin Nepal tarafı olan Belahiya kasabası gündüz gözü ile bile korkunç. Benimle beraber binen yolcuların bavulları, otobüsün üzerindeki bölmeye yerleştiriliyor. Bana ise yabancı torpili geçiliyor ve benim bavulum aracın daha güvenli olan bagajında yerini alıyor. Yolun bundan sonraki Katmandu’ya kadar olan on saatlik kısmı hayal gibi. Bir kere her şeyden önce yol boyunca kazak ve hırka giymiş keçiler görüyorum. Bir noktada acaba ben mi keçileri kaçırıyorum diye sorgulasam da, fotoğraf çektim, kanıtlarım var! Yol bozuk, uzun, tehlikeli ve sıkıcı. Daracık koltuk arasına bacaklarım sığmıyor ve bütün sıkıştırmalar ertesi gün kendini bölgesel morluklar olarak belli ediyor. Otobüs yola çıktığının ilk saatinde küçük bir yol kenarı tapınağının önünde durup korna çalıyor. İçeriden yaşlı bir amca çıkıp elindeki renkli tozlar ile otobüsümüzü kutsuyor, dualar ediyor. Bunun karşılığında otobüs şoförü bağış veriyor. Bu kutsama bizi bundan sonraki deli sollamalardan koruyor yanlış anlamadıysam. Yol boyunca Nepal müzikleri dinliyoruz. Bana kalırsa on saat boyunca sadece tek bir şarkı dinliyoruz hissi baki. Uyuklaya uyuklaya on saati geçiriyorum. Bu sırada Jeong Min’in uçağı Katmandu’ya varıyor; fakat mesajları bana ulaşmadığı için bir türlü buluşma konusunda anlaşamıyoruz.

Ben otobüs garına geldiğimde bir taksi ile anlaşıyorum ve Katmandu’nun turist bölgesi olan Thamel’e gidiyorum. Burada sırayla otelleri araştırırken Jeong Min’in bir başkasının telefonundan bana attığı mesaj elime ulaşıyor. Thamel bölgesine gelmiş ve bir otel ayarlamış bile! On dakika içerisinde mesajdaki oteli buluyorum ve altı sene sonunda Jeong Min ile tekrar birbirimize kavuşuyoruz. Eşyaları odaya yerleştirip bir şeyler yemeye çıkıyoruz. Sonrasında bir kahve içip odaya geri dönüyoruz. Katmandu’da günlük 14 saat elektrik kesintisi yaşanıyor her gün. Bizim otelimiz de küçük bir pansiyon olduğu için ve jeneratörü olmadığı için bu kesintilerden nasibini alıyor. Elektriğin kesik olduğu saatler resepsiyonda bir tablo ile belirtiliyor. Karanlık odamızı küçük bir ışık aydınlatıyor. Oda çok soğuk. Kat kat giyinip yataklara giriyoruz. Uzun süreden sonra düz bir yerde yatacak olmak bile beni mutlu ediyor.

Hindistan.

Standard

Hindistan: Genel Bilgiler

Uzun yolculuğumun ilk ülkesi Hindistan hakkında tam olarak ne yazılır bilemiyorum. Daha önce de belirttiğim gibi kim ne derse desin, insanın gelip kendi gözleri ile görmeden, kendi duyuları ile deneyimlemeden anlayamayacağı ve anlatamayacağı bir ülke. Sizi daha ilk başında çarpan, yoran, zorlayan, enerjinizi tüketen; ama buna rağmen her köşeyi döndüğünüzde size sunduğu beklentilerinizin üzerindeki güzellikleri ile dengeyi bir yerde yakalamayı başaran bir ülke.

Hindistan’da yolculuk yapmak çok zor ve yorucu, özellikle de tek başınıza yolculuk yapıyorsanız (hele bir de beyaz bir kadınsanız); ama bir o kadar da öğretici. İnsanlar hakkında, durumlar hakkında, koşullar hakkında, en önemlisi kendiniz hakkında çok çabuk öğrenmenizi gerektiren bir ülke. Sunduğu kültürel çeşitlilikle sizi beslerken, karşınıza çıkardığı bitmek tükenmek bilmeyen zorluklarla sizi sınayan, bir yandan da güçlendiren bir ülke.

Bütün yolculuğum boyunca burada öğrendiğim bir şey varsa “Neden?”ya da “Nasıl?” diye sormamak gerektiği. Burası Hindistan! Her an, her yerde, her şey olabilir. Hiç beklemediğiniz manzaralarla ya da mantık akışlarıyla karşılaşabilirsiniz. Belli durumlara anlam veremeyebilirsiniz. Size hiç anlam ifade etmeyen ve neden o ortamda olduğunuzu sorgulatan konumlarda bulunabilirsiniz. Burayı güzel yapan taraflarından bir tanesi de bu özelliği zaten, sizi sürekli şaşırtabilmesi.

Günün sonunda muhtemelen bu ülkenin çoğu kişide uyandırdığı his ise aynı: tam bir aşk nefret ilişkisi. Ne kendisini tam olarak sevdirebiliyor, ne de nefret ettirebiliyor.

DSC00619

Jaipur’da Amber Kalesi’nde.

DSC00628

Jodhpur sokaklarında.

IMG_0682

Jodhpur’da sevgili Lalita ile.

DSC00784

Bombay, Elephanta Adası’nda.

IMG_1238

Varkala’da tren beklerken.

DSC01143

Madurai’nin meşhur tapınağında.

DSC01762

Chennai’de.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Hindistan çok büyük bir ülke. Aylarınızı ayırsanız da görülmesi gereken her yeri göremeyebilirsiniz. Ben toplamda 35 gün kaldım. Birazcık hızlı yolculuk yaptığım için bu 35 gün içerisine hem ülkenin kuzeyinde, hem de güneyinde birçok şehri sığdırabildim. Hala eksik olan birçok bölgem olsa da en azından beni tatmin edecek kadar yeri görebildim.

Ülkenin her bölgesi için mevsim açısından uygun dönemler değişiklik gösterebiliyor. Aralık – Ocak ayı için kuzey bölgeleri ideal sıcaklıktaydı; ancak gündüz ve gece arasındaki sıcaklık farkı çok yüksek olduğu için çoğu akşam soğuktan titreyerek uyandım. Gece yolculukları da bu anlamda çok zorlayıcı oldu; fakat güneye indikçe hava sıcaklıkları otuz dereceyi geçmeye başladı ve tropikal iklimin getirdiği sıcak hava ve nem çoğu şehirde bunaltıcı derecelere ulaştı.

Vize

Hindistan, diğer ülke vatandaşlarına vize verirken zorluk çıkarsa da Türklerin vize alması çok kolay. Ben Ankara’daki Hindistan Büyükelçiliği’ne ilgili evrakları sabahtan götürüp 43 dolar vize ücreti karşılığında teslim ettim ve öğleden sonra gidip üç aylık çok girişli vizemi teslim aldım.

Hindistan’ın vize politikaları birçok kez değişmiş durumda. Örneğin, 2012 sonuna kadar ülkeden bir kere çıkış yaptığınızda çok girişli vizeniz olsa bile tekrardan girebilmeniz için aradan iki ay geçmesini beklemeniz gerekiyordu; (belli durumlarda bu kuralın esnetilebildiğini duydum) fakat bu kural 2012 sonlarında kaldırıldı ve ben ülkeden giriş çıkışlarda bir problem yaşamadım. Sri Lanka’ya giderken çıkış yaptığım Hindistan’a on gün sonra tekrar aynı vize ile girişimi yapabildim.

Rota

Hindistan’a gelmeden önce özellikle Hindistan’dan ne beklediğinizi belirlemenizde fayda var; lakin Hindistan’ın size istediğiniz macerayı sunma ihtimali çok yüksek. Tarih kokan şehirlerden tutun da, çöl maceralarına kadar; plaj sefası ve partilerden tutun da, dağ tepelerinde çay tarlalarını gezmeye kadar; yoga ve meditasyon okullarından tutun da her türlü ruhsal ve dinsel beslenmeye kadar çok geniş bir yelpaze söz konusu. Ben 35 gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

india_political

14-15.12.2012, Yeni Delhi
16-17.12.2012, Amritsar
18.12.2012, Fatehpur Sikri
19.12.2012, Agra
20-22.12.2012, Jaipur
23.12.12.2012, Jodhpur
24-26.12.2012, Udaipur
27-29.12.2012, Bombay
30.12.2012 – 02.01.2013, Goa (Panaji, Old Goa, Madgaon, Palolem Kumsalı)
03.01.2013, Alleppey, Kollam
04-05.01.2013, Varkala
06-07.01.2013, Cochin
08.01.2013, Madurai

18-20.01.2013, Chennai
21-22.01.2013, Khajuraho
23-25.01.2013, Varanasi
26.01.2013, Gorakhpur, Sunauli

Bu bölgelere ek olarak içimde birazcık “Ah keşke gitmiş olsaydım” diyebileceğim yerler arasında ülkenin güneybatısında yer alan sahil kasabası Gokarna, tarihi kalıntılar ve manzaraları nedeniyle çok tercih edilen Hampi;  kuzeydoğuda yer alan karmaşa şehri Kolkata ve çay tarlaları ile meşhur Darjeeling; kuzeyde yer alan yoga okulları ve ashram’ları ile meşhur Riskisesh ve son olarak kuzeybatıda yer alan muazzam manzaralara sahip Kashmir bölgesi yer alıyor.

Ulaşım

Ülke içerisinde yolculuk etmek epey zor. Bir yerden bir yere giderken çok uzun mesafeleri saatler süren otobüs ve tren yolculuklarında geçirmeniz gerekebiliyor.

Tren ağı çok gelişmiş olup her yeri birbirine rahatlıkla bağlasa da, sizin tren bileti bulmanız o kadar rahat olamayabiliyor. Tren bileti almanın iki yolu var. Birincisi tren istasyonları. Genelde tren istasyonlarının kalabalığına ve karmaşasına karışmak ve bu karmaşayı göze alıp da istasyona gittiğinizde oradaki görevlilere derdinizi anlatmaya çalışmak benim gözümde çok büyüdüğü için ben bu yöntemi tercih etmedim. Tercihimi ikinci yöntemden, yani internet üzerinden biletleri almaktan yana kullandım. Hint demiryollarının bu konuda çok gelişmiş ve kullanımı kolay bir sitesi var: www.irctc.co.in. Siteden bilet alabilmek için üyelik şart. Üyelik işlemi sırasında size mobil onaylama kodu göndermek için bir adet Hint cep telefonu numarası isteniyor; ama bu aşamayı site yönetimine e-posta gönderip mobil onaylama kodunu bir gün içerisinde yazılı olarak alıp es geçebilirsiniz. Siteye üye olduktan sonra gitmek istediğiniz şehirler arasındaki tren alternatiflerini farklı sınıf ve fiyat seçenekleri ile görmeniz mümkün. İnternetten biletlerinizi alabilmenizin bir başka koşulu da garip bir şekilde Hindistan dışından bilet alacaksanız American Express kart kullanmanız. Bu koşulu da sağlıyorsanız, biletlerinizi 20 RS hizmet bedeli ödeyerek e-bilet şeklinde kolayca alabilirsiniz.

Tren biletlerinin en büyük sorunu çok çabuk tükeniyor olmaları. Eğer gideceğiniz rota belliyse bir iki hafta öncesinden biletlerinizi almakta fayda var. Bazen tükenmiş gibi gözüken biletler, istasyonlarda ekstra ücret karşılığında gişelerden ya da istasyon yöneticileri ile görüştükten sonra yoktan var olabiliyorlar. Eğer bu da olmadı diyelim, yolculuğunuzu gerçekleştirmeyi planladığınız günün bir gün öncesinde satışa sunulan “tatkal” yani acil durum biletlerini de erken davranırsanız normal biletlerden biraz daha pahalıya alabilirsiniz. Bilet alma konusundaki bir başka alternatif ise bekleme listelerine adınızı yazdırmanız. Trenin kalkmasına 3-4 saat kala netleşen listelerde şans eseri bilet bulmanız mümkün; ama bunun da tabi garantisi yok.

Eğer olur da bilet bulursanız tren yolculuklarının farklı sınıfları mevcut. Ben 2A ve Sleeper kategorisi ile yolculuk ettim. 2A kısa yolculuklarda klimalı ve geniş koltuklu vagonlarda yolculuk imkanı sunarken, uzun yolculuklarda son derece rahat yataklı vagonlarda yolculuk imkanı sunuyor. Sleeper kategorisinde ise durum biraz daha farklı. Eğer gündüz yolculuğu ve kısa süreli ise 3-4 kişilik sleeper kategorisi yataklarına beşer onar sıkışıp oturarak yolculuk yapıyorsunuz, bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Eğer uzun süreli gece yolculuğu ise ve şansınıza rezerve yatağınız varsa üç sıra alt alta dizilmiş ranzalarda yolculuk yapıyorsunuz. 2A’nın aksine bu yolculuklarda yastık, battaniye, çarşaf size verilmiyor.

Trenlere bir diğer alternatif ise otobüsler. Bol bol korno sesleri, çılgın sollamalar, tehlikeli araç kullanımı ve son ses Hint müziği sizi rahatsız etmiyorsa doğru yerdesiniz. Eğer eski püskü yerel otobüsleri tercih etmediyseniz, şehirler arasında yolculuk etmenize imkan sağlayan birçok özel firma var. Çoğu aynı kalite standardını korusa da firmaların otobüsleri farklılık gösterebiliyor. Bu yüzden otobüsleriniz seçerken Volvo ve Mercedes marka otobüsleri tercih etmenizi tavsiye ediyorum. Otobüsler arasında da farklı seçenekler mevcut. Normal koltuklu, yarı yataklı ve yataklı otobüsler var. Yataklı otobüslerde dikkat edilmesi gereken iki kişilik bölmelerden yer ayırtmamanız, yoksa yanınızda hiç tanımadığınız birisi ile uyumak durumunda kalabilirsiniz. Biletleri şehirlerin birçok yerine yayılmış turizm firmalarından alabileceğiniz gibi internet üzerinden www.redbus.in sitesinden de alabilirsiniz. Bu site birçok firma ve sefer detayına yer veriyor.

Konaklama

Hindistan’da konaklamalar çok ucuz ve ayıracağınız bütçeye göre size çok fazla alternatif sunuyor. Ben genelde 200-1500 Hint Rupee’si arasında değişen (genelde bu eğrinin ucuz tarafında kalan) konukevlerinde konakladım. Neredeyse her konakladığım oda için iki kişilik ücret vermek zorunda kaldım. Oteller çok temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Hijyen açısından birçok oda kirli yastık kılıfı ve çarşaflarla sınıfta kalıyor. Eğer Hindistan’da konaklayacaksanız soğuk su ile duş almaya, gecenin bir saatinde, sabahın bir köründe her türlü gürültü ile uyandırılmaya alışsanız iyi edersiniz.

Benim yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Hindustan Guest House, Yeni Delhi – 400 RS
Grand Hotel, Amritsar – 1477 RS
Tourist Rest House, Agra -720 RS
Hotel Arya Niwas, Jaipur – 1128 RS
Shiwam Guesthouse, Jodhpur – 350 RS
Hotel Minerwa, Udaipur – 600 RS
Salvation Army Hostel, Bombay – 250 RS
Tony Cottage Rooms and Huts, Palolem Beach, Goa – 500 RS
Dream Nest Heritage House, Alleppey – 500 RS
Lima Residency, Varkala – 600 RS (iki kişi konakladık)
Sea View Hotel, Ernakulam – 360 RS
Hotel Masa, Chennai – 660 RS
Hotel Zen, Khajuraho – 400 RS
Mirisha Guesthouse, Varanasi – 500 RS & 200 RS

IMG_0182

Hindustan Guesthouse, Yeni Delhi. (nam-ı diğer bir daha ölsem de kalmam)

IMG_0325

Grand Hotel, Amritsar. (konakladığım en pahalı otel)

IMG_0628

Shivam Guesthouse, Jodhpur.

IMG_0835

Salvation Army Hostel, Bombay.

IMG_1759

Masa Hotel, Chennai.

Yiyecek içecek

Hindistan yemekleri sonsuz bir seçeneği de beraberinde getiriyor. Her şehrin, her bölgenin, her etnik grubun ve dinin yemekleri farklılık gösterirken, bu da size farklı alternatifler sağlıyor. Yemekler arasındaki en temel ayrım vejetaryen yemekler ya da vejetaryen olmayan yemekler. Güneyde genelde vejetaryen ağırlıklı yemekler yer alırken, kuzey ve orta Hindistan’da Mughal geleneğinden çeşitli et yemekleri, Punjab bölgesinde de “tandoori” adı verilen özel bir fırında pişirilen yemekler ağırlık gösteriyor. Bol baharat ve rengarenk sunum yemeklerin en temel özelliğini oluşturuyor. Öyle ki Türkiye’den baharatlara alışık olan ben bile, her baharatlı yemekten sonra burnumun akmasına engel olamadım. Buna rağmen herkesin dediğinin aksine yemeklerden dolayı herhangi bir rahatsızlık yaşamadım ya da midemi bozmadım.

Pirinç yemeklerin çoğunda kullanılıyor, özellikle de güney bölgelerde. Haşlanmış, çeşitli baharat ve aromalarla zenginleştirilmiş pilav türleri birçok ana yemekle beraber sunuluyor. (Örneğin, pilau veya biryani) Kuzeyde ise yemeğinizin yanında çeşitli ekmekler sunuluyor. Bizdeki pidelerin küçük boyları olan roti ya da chapati en sık rastlanılanlar. Hamur balonlarına benzeyen puri ya da farklı versiyonu kachori de çoğu zaman ana yemeklerin yanında getiriliyor. Tandoori’de hazırlanan naan ekmekleri de lezzetli bir alternatif oluşturuyor. Deniz ürünleri özellikle güneyde, Kerala bölgesinde çok yaygın ve çok lezzetli. Köri ile hazırlanan balıklar, masala tarzında hazırlanan karides ve kalamarlar farklı damak tatlarına hitap ediyor. Dhal, Hindistan’da en çok rastlayacağınız yemek türlerinden bir tanesi. Yani köri ile hazırlanmış mercimek. Farklı çeşitlerde onlarca dhal türünü yolculuğunuz boyunca tatma imkanınız olacaktır. Çeşitli turşular, hint turşuları ve turplar yemeklerle beraber genelde ikram ediliyor.

Ülke çapında çok tercih edilen Thali, geleneksel olarak demir tepsilerde farklı bölmelerde 4-5 farklı yemek çeşidinin yanında pilav ile sunuluyor. Dosa adı verilen, genelde güney bölgelerde rastlanan geniş krepler, vejetaryen restoranlarda yer alıyor. Masala dosa istediğinizde ise bu kreplerin içine baharatlı patates koyuyorlar. İdli adı verilen pirinçten yapılan süngerimsi kekler de çok sık rastlayacağınız yemek türleri arasında yer alıyor.

Hindistan’da sokak yiyeceklerinin zenginliğine şaşırabilirsiniz. Her köşe başında haşlanmış, kızarmış ya da taze yemekleri hazırlayan küçük tezgahlar farklı tatlara ev sahipliği yapıyor. Bunlar arasında en yaygın olanı samosa adı verilen bohça şeklinde, içinde baharatlı haşlanmış patatesin bulunduğu kızartmalar ve kızartılmış sebzelerden oluşan bjaija’lar.

Taze sebze ve meyveler çok lezzetli. Her ne kadar Kabir bu kadar kalabalık bir nüfusu beslemek için yetiştirilen meyvelerde çok fazla kimyasal kullandığını söylese de, her yerde bulabileceğiniz meyveleri tatmanızı öneriyorum.

Tatlı olarak mithai adı verilen şekerlemeler çok meşhur. (Örneğin, barfi, halwa, ladoos) Özellikle de Bombay bu konuda en iyi şekerlemeleri yapan şehir olarak anılıyor. Çeşitli meyve ve yemişler ile hazırlanan, bizdeki lokum ve helvaya benzeyen; ama tadına baktığınızda anında bütün beyninize kadar sizi ele geçiren çok lezzetli bu küçük tadımlıklar, çoğu zaman gümüş bir kaplama ile size sunuluyor. Buna ek olarak bizdeki pudingi andıran kheer ya da pasayam gibi tatlılar yemeklerden sonra tercih ediliyor. Kulfi ise ülkenin birçok yerinde satılan, yoğun kremalı dondurmalara deniyor.

İçecekler ise taze meyve sularından tutun da, soda limona kadar birçok lezzette geliyor. Masala chai adı verilen yol kenarlarında hazırlanan tatlı, baharatlı ve sütlü çay ile lassi adı verilen yoğurttan hazırlanan (kimi zaman meyveli, şekerli ya da tuzlu) içecekler ise bütün yolculuk boyunca benim en favorilerim oluyor. Yerel, popüler ve her yerde bulabileceğiniz birası ise Kingfisher.

IMG_0475

Hint kahvaltısı, bol baharatlısından. Balon şeklindeki ekmekler puri ile beraber.

IMG_0672

IMG_1182

“Turist” kahvaltısı.

IMG_0450

Hint yemeklerinin en güzellerinden bir tanesi: Thali.

IMG_1911

IMG_0506

Masala tavuk çeşitleri.

DSC01747

Masala dosa, muz kabuğu üzerinde servis ediliyor.

IMG_1151

Çakma muz kabuğunda servisler, yemekler genelde sağ el ile yeniyor.

DSC00652

Jodhpur’da ev yemeği keyfi.

DSC01768

Hint şekerlemeleri.

_MG_2800

Jaipur’un meşhur lassi’si, tek kullanımlık toprak kaplarda servis ediliyor.

DSC02048

Varanasi’nin meşhur lassi’si daha çok bir tatlıyı andırıyor.

DSC02072

Masala chai hazırlanırken.

Varanasi, Hindistan.

Standard

26 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC02158

Dip ile Hindistan sınırından çıkmak üzereyken.

DSC02163

Nepal sınırına hoşgeldiniz.

Hindistan bana giderayak son kazığını atmasa olur muydu? Hint otobüslerinde genelde otobüse biniş saatinden daha erken bir saatte firmanın ofisine gidip otobüse bineceğinizi bildirmeniz gerekiyor. Benim otobüsüm 08:30’da olmasına rağmen, bildirim saati 07:00. Ben sabah 06:30’da ofisin önünde yerimi alıyorum. Tabi ki firma kapı duvar. Tozlu sokakta iki saat kadar çantamın üzerinde acaba yanlış yere mi geldim endişesi ile oturuyorum. 08:00’e doğru bisikleti ile gelen bir amca tıngır mıngır kepenkleri açıyor. Tüm işgüzarlığı ile gerekli bilgileri (!) veriyor. Toplamda altı kişi olduğumuzu (sonradan dört kişi olduğumuz anlaşılıyor) ve bu nedenle bizim için ayrı bir otobüs kaldıramayacaklarını; ama istasyondaki diğer otobüslere entegre edeceklerini söylüyorlar. Ben bu durumdan biraz huylanıyorum; ama durumun aslı astarı nedir görmeden de ses çıkarmak istemiyorum. Bilete dahil olan kahvaltıdan da zaten eser yok. En sonunda yarım saat rötarla başka bir amca, ben ve üç kişiyi peşine takıp bizi otobüs istasyonuna götürüyor. Bizi oradaki yerel otobüslerden birine bindirecekmiş, sınırda biz kendi işlemlerimizi hallettikten sonra, kalacağımız oteldeki görevli bizimle ilgilenecekmiş. Ben tenekeden bozma ve sıkışık otobüste yolculuk etmek için bu kadar para vermediğimi ve paramı geri istediğimi söylüyorum. Mevzu aslında paradan öte, lüks otobüs vaatlerinin aksine hiçbir şey yapmamalarına rağmen bu adamların cebine param girsin istememem. İstasyondan turun ofisine olan bütün yolu geri yürüyorum. Yarım saat kadar bekledikten sonra paramı geri alıyorum. Sonrasında tekrar otobüs istasyonuna gidiyorum, aynı otobüse bu sefer kendim bilet alıyorum. Nepal sınırındaki Sunuali şehrine ulaşabilmemin tek yolu önce Gorakhpur’a gitmem ve oradan ikinci bir otobüsle Sunuali’ye geçmem. Burada ilk hatamı yapıyorum, Gorakhpur’a trenle geçmek sadece 5:30 saat sürecekken, ben otobüsü tercih ettiğimden rahatsız yol 8 saat sürüyor.

Hava kararmaya yakın Gorakhpur’a geliyorum, oradan otobüslerin kalktığı yere rickshaw’la geçip Sunuali otobüsüne atlıyorum. Yanıma Dip oturuyor. Benim tek başıma yolculuk yapıyor olmamı, özellikle de bu kadar garip bir bölgede ne işimin olduğunu anlamlandıramıyor. Kendisi Nepalli; ama Hint ordusunda çalışıyor. Tatil olduğu için ailesinin yanına dönüyor. Bu noktadan sonra tam bir saat boyunca bana yolculuğumda neler yapmam gerektiği konusunda bilgi veriyor. Benim için fazlasıyla endişelendiği aşikar. Çok üşüdüğümü görünce çıkarıp kendi eldivenlerini vermeyi teklif ediyor. Kuzeye gittikçe havanın sıcaklığı daha da düşüyor. Teneke otobüsümüzün her yeri bozuk yoldan ve rüzgardan gümbür gümbür birbirine çarpıyor. Adeta içine birkaç çivi atılmış bir teneke kutuyu andırıyor. Yol o kadar tehlikeli ki, ben genç yaşımda kalp krizi geçirmek istemediğimden biraz uyumaya çalışıyorum. Arka fonda gösterilen Bollywood filmi ve ağzında tütün çiğneyerek çok rahatsız edici bir ses tonuyla konuşmaya çalışan Hint erkeklerinin sesleri buna engel oluyor tabi. Tam uyku ve uyanıklık arasındayken otobüs korku filmi seti gibi bir yerde duruyor. Her yer tozlu ve sisli. Işıksız ve puslu. Dip surat ifademi görünce bana sınıra kadar eşlik edeceğini, endişelenmemi söylüyor. Upuzun bir yolda ilerliyoruz. Her yer karanlık, köpekler havlıyor. Arada insan siluetleri sisin ve toz yumağının arasında yükselen araba farları ile kendilerini belli ediyor. Yol kenarlarında ateş yakmış insanlar bizi izliyor. Biz elimizi kolumuzu sallaya sallaya birkaç yüz metre yürüdükten sonra Hint sınırını geçiyoruz, Nepal sınırından çıkmadan ben giriş – çıkış damgalarını soruyorum. Meğersem Hint göçmenlik bürosu sınırdan çok önceymiş. Dip ile tekrar geri dönüyoruz ve önünden geçtiğimiz; ama karanlıktan dolayı fark etmediğimiz büroya giriyoruz. İçeride kimleri görelim: sabah otobüs firmasında beraber beklediğim gençler. Onlar da benim gibi çetrefilli ve bol beklemeli bir yolculuk sonrası ancak gelebilmişler. Hindistan çıkış, Nepal vizesi alış ve Nepal’e giriş işlemlerini hep beraber yapıyoruz. Sonrasında Belçikalı Isabelle ile ben Sunauli’nin Nepal tarafındaki otellerden birinde en azından gün aydınlanana kadar bir oda tutmaya karar veriyoruz. Geceliği 400 RS’ye New Cottage Lodge’dan bir oda ayarlıyoruz. Ben ertesi sabah 07:30 için Katmandu otobüs biletimi de bu otel aracılığıyla ayırt ediyorum. Katmandu’da Güney Koreli arkadaşım Jeong Min ile buluşacağımdan olabildiğince erken gitmemde fayda var. Sınırın Nepal tarafında koyu mavi buz gibi bir odada bölük pörçük bir uyku beni bekliyor.

25 Ocak 2013, Cuma.

DSC01959

DSC02104

 

DSC01952

_MG_3356

DSC02084

_MG_3326

_MG_3350

 

DSC02101

 

DSC02095

 

DSC02081

 

DSC02141

DSC02138

 

DSC02118

 

DSC02108

_MG_3358

_MG_3373

_MG_3392

_MG_3419

DSC01957

Ganj Nehri kıyısından manzaralar.

Sabah görece geniş olan odamı, otel içerisinde daha ucuz tek kişilik bir oda ile değiştiriyorum. Yeni odamın geceliği sadece 200 RS. Yani 4 dolar. Bunu söyledikten sonra fazla detay vermeme gerek var mı bilmiyorum; ama küflü duvarları ve kibrit kutusunu geçmeyen boyutu ile bu odada sadece sabahın erken saatindeki otobüsüme kadar kısacık bir uyku çekmeyi planlıyorum. Bu nedenle birazcık tasarruf etmek çok da zor gözükmüyor gözüme. İşin garip tarafı, bu kadar zamandır yolda olmama rağmen hala nerede tasarruf edip nerede etmemem gerektiğini öğrenememiş olmam. Yoksa bir yemeğe 1000 RS verirken, odalarda 100 RS’yi fazla görüyor olmak başka hangi mantıkla açıklanır bilemiyorum. Odanın ne boyutu, ne de hijyeni dert oluyor; en büyük problemim ön tarafa baktığı için sürekli maymunlar tarafından işgal edilen balkonumdan gelen sesler. Burada maymunlar epey saldırgan olabiliyorlar. Eğer pencerenizi ya da balkon kapınızı açık bırakırsanız, odaya döndüğünüzde bir maymunla rastlaşmanız ya da oda içerisindeki eşyalarınızı eksilmiş bulmanız ihtimaller dahilinde.

Yeni odama taşındıktan sonra güzel bir kahvaltı yapıp Ganj Nehri kenarına gidiyorum. Yavaş yavaş, salına salına en güneyde yer alan Assi Ghat’a kadar yürüyorum. Arada sırada merdivenlerin gölgesinde oturup insanları izliyorum. Neredeyse günümün tamamı bu şekilde geçiyor. Tekneleri ile Ganj Nehri üzerinde tur satmaya çalışanlar, dilenciler, fotoğraflarını çekin de karşılığında sizden para isteyebilsinler diye peşinizden ayrılmayan küçük çocuklar bir yana; kendi halinde nehirde yıkananlar, çamaşırlarını yıkayanlar, yıkanan çamaşırları kurusun diye merdivenlere serenler, tıraş olanlar, meditasyon ve yoga yapanlar, dua okuyanlar ya sadece benim gibi çevresindeki binlerce rengi ve hareketi sindirmeye çalışanlar…

Dasaswamedh Ghat’da ise farklı bir ritüele denk geliyorum. Müzikler eşliğinde kalabalıkça bir grup merdivenin başından itibaren Ganj nehrine doğru ilerliyor. Ortalarına aldıkları yaşlı teyze her iki üç adımda bir kendini yere atıyor, bunu takiben birisi önüne nehirden doldurduğu su ile bir çizgi çekiyor. Teyze ayağa kalkıyor, bir metre daha yürüyor sonra kendisini yine yere atıyor. Çevresindeki kalabalık grup da teyzeye destek oluyorlar. Bu tören nehre kadar, teyze kendisini orada suya bırakana kadar devam ediyor.

Şans eseri eski şehir olarak anılan kuzey bölgesine doğru geri yürürken, Meekyeong ile rastlaşıyorum. Akşam 19:30’da Blue Lassi’de buluşmak üzere sözleşiyoruz. Güzel olan kısmı 3-4 kere pratik yaptıktan sonra kendi bölgemden tapınak bölgesine kaybolmadan gidebilmeyi öğrenmiş olmam. Blue Lassi de zaten tapınakların olduğu sokak üzerinde yer alıyor. Günde iki kere uğradığım bu küçücük mekan benim kalbimi çoktan kazanmış durumda. Bütün şehri baştan başa son kez turladıktan sonra Meekyeong’la burada buluşuyoruz, kapanana kadar da muhabbet ediyoruz. Sonrasında ben odama dönüyorum, nasıl olsa ertesi gün sabah erkenden Nepal’e doğru uzanan bir otobüsüm var. Odaya doğru yürürken hem Hindistan’da, hem de şu ana kadar gördüğüm en etkileyici şehirlerden birinde son gecem olması dolayısıyla buruk hissediyorum. Ganj’ın öyle bir etkisi var ki, etrafındaki her şeyi büyülü bir hale dönüştürüyor. Soruyorum kendime acaba bir nehrin bu kadar günahı, bu kadar ölüyü, bu kadar sırrı kaldırabilmesinin imkanı var mı?

24 Ocak 2013, Perşembe.

DSC02052

DSC02047

 

 

DSC02054

DSC02056

Varanasi’nin sokakları.

DSC02063

Lassi hazırlanırken.

Uyandığımda öğlen olmuş bile! Odanın karanlığından ve yorgunluktan güneşin doğduğunun farkına varamıyorum. Sonrasında kendimi yine Varanasi labirentlerinde buluyorum. Yürüyeceğim mesafe on metre bile olsa, sürekli kaybolup aynı yere çıkmayı başardığım için saatler alıyor. Bir de kendi çapımda yürürken “Gördüğün bu dükkanı hatırla!” diyorum yol işareti olarak; yemin ederim yirmi metre sonra aynı dükkan karşıma tekrar çıkıyor. Aynı yazılarla. Dükkanın içinde de aynı amca oturuyor! Nasıl oluyor da her yer birbirine bu kadar benziyor, nasıl oluyor da her sokak kendini bu kadar tekrar edebiliyor çok anlayamasam da içten içe kaybolmak çok hoşuma gidiyor. Her kayboluşun bir kendini buluşu oluyor çünkü. Güzel bir kahvaltı sonrasında ilk iş olarak kendime Nepal’e bir otobüs bileti ayarlıyorum. Ertesi güne bilet kalmadığı için cumartesi sabahı 08:30’da kalkacak, Nepal sınırında bir gün konaklamalı olacak şekilde Paul Travels’den biletimi 1000 RS karşılığında alıyorum. Sonrasında kendime yün bir battaniye / şal alıyorum; çünkü kuzeye gittikçe gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı 20 dereceleri buluyor ve ben bu duruma çok alışık olmadığım için geceleri üşüyerek uyanıyorum.

Şehrin neredeyse her yerinde büyüklü küçüklü tapınaklar yer alıyor; ama bunların en ünlüsü çevresindeki askerlerden de kolayca ayırt edilebilen Vishwanath Tapınağı. Bu tapınak özellikle kubbesinde yer alan 800 kilo altın kaplama ile meşhur olmuş durumda. Biraz da bununla bağlantılı olarak tapınağın bulunduğu bölgeye girerken yanınızda pasaport ve paranızdan başka hiçbir şeye izin verilmiyor. Eşyalarınızı tapınak etrafındaki dükkanların dolaplarına kilitlemek durumunda kalıyorsunuz. Tapınağın yer aldığı sıkışık sokaklara yoğun güvenlik kontrolünden geçip girdiğinizde de Hindu olmadığınız için tapınağın içerisine girmenize izin verilmiyor. Uzaktan tapınağın parıldayan kubbesini ve ibadet eden Hinduları izleyebiliyorsunuz.

Günümün geri kalanı Varanasi labirentlerinde bir aşağı bir yukarı, hop aynı yer, bir yukarı bir aşağı, hop aynı yer mantığı ile geçiyor. Ganj Nehri kıyısında insanları izlemek, Varanasi sokaklarında ölü bedenleri taşıyan insan kalabalığına denk düşmek, yolu kapayan öküzleri bir Hintli gelsin de çeksin diye beklemek, sessiz sedasız arkadan gelip bir anda kornayı çalan motosikletlilere alışmaya çalışmak, sürekli muhabbet etmeye çalışan Hint erkekleri ile kovalamaca oynamak, bir anda dükkanlarından fırlayıp ayağınıza doğru çiğnedikleri tütünleri tüküren satıcıların atışlarının hedefi olmamak günlük maceralarımı oluşturuyor. Hava kararınca bu sefer ilk şoku atlatmış şekilde Manikarnika Ghat’da ölü yakma törenlerini tekrar izliyorum. Yanan ölü bedenlerden daha tatsız olan, Hintli bir erkeğin gelip açık açık sözleriyle beni taciz etmesi oluyor. Çok fazla ortalıkta dolanmak istemediğimden otelime geri dönüyorum.

23 Ocak 2013, Çarşamba.

DSC01964

Büyülü Ganj Nehri.

DSC02000

DSC02033

Her gece Ganj Nehri kenarında düzenlenen “ganga aarti” töreninden manzaralar.

DSC02028

Nehre sunulmak üzere hazırlanan çiçekler ve mumlar.

DSC02039

Gece ve pus ghat’lara yansırken.

DSC02042

Manikarnika Ghat’da ölü bedenler yakılırken.

Bir önceki gün otel lobisinde muhabbet ettiğim Güney Korelilerin bahsettiği, Güney Kore’de 450 km’yi iki saatte giden trenlerine inat, bizim tren 450 km’yi 14 saatte tamamlıyor. Varanasi’ye vardığımızda ben ve kompartıman arkadaşım Güney Koreli Meekyeong bir adet cycle rickshaw’a atlayıp kişi başı 20 RS’ye şehrin eski bölgesine gidiyoruz. Şu ana kadar Hindistan’da gördüğüm en kötü trafiklerden bir tanesi Varanasi’nin kirli sokaklarını işgal ediyor. Eski şehre varınca ayrılıyoruz ve otel arama maratonu başlıyor.

3-4 otele baktıktan, komisyoncuları ve yol göstericileri başımdan salmak için kıran kırana mücadele verdikten sonra, ölülerin yakıldığı Manikarnika Ghat’a çok yakın olan Mirisha Guesthouse’da temiz bir oda ayarlıyorum kendime. Eşyaları bıraktıktan sonra da Varanasi’nin sokaklarında buluyorum kendimi. Gördüğüm şehir beni o kadar heyecanlandırıyor ki, kısacık sürede Hindistan’da gezdiğim ve gördüğüm en favori şehrim olmayı başarıyor. Daracık rengarenk sokakların size sunacakları, bekleyeceğinizin ve hayal edebileceğinizin çok daha ötesinde. Birbiri içine geçen labirentleri andıran ve ne kadar uğraşırsanız uğraşın yol bulmanızın imkansız olduğu; ama eninde sonunda aynı yerlere çıkacağınız kalabalık sokaklar; satıcılarla, muhabbet edenlerle, masala çay satıcılarının tezgahları ile, motosikletlilerle, köpeklerle, keçilerle, yolları bazen tıkayan inek ve öküzlerle dolu. Bu daracık sokaklarda kaybola kaybola bir iki saat dolanıyorum, sonunda Ganj Nehri’nin kıyısına inip birbiri ardına sıralanan ghat’ları teker teker yürüyerek geçiyorum. Ganj Nehri’ne inen basamaklara “ghat” deniyor ve büyüklü küçüklü her ghat’da farklı bir atraksiyon var. Bu ghat’lar arasında sadece iki tanesinde ölülerin yakımı aktif olarak devam ediyor. Bunlardan bir tanesi benim konakladığım yerin yanındaki Manikarnika Ghat, bir diğeri de daha güneyde yer alan Harishchandra Ghat. Özellikle Manikarnika Ghat, bir Hindu’nun vücudunun yakılabileceği en kutsal yer olarak kabul ediliyor. Bu nedenle çoğu Hindu, Hinduizm’in yedi kutsal şehrinden biri olan Varanasi’ye ölmeye ve yakılmaya geliyor; çünkü burada ölmek aynı zamanda ölüm ve doğum döngüsünden çıkmak anlamına geliyor. Bölge yoğun bir is ve birbiri ardına dizilmiş odunlar ile çok kolay ayırt edilebiliyor. Nehir kenarına dizilmiş ölü vücutlar, Ganj Nehri’nde yıkanmadan sonra yakılmak üzere turuncu, pembe ve sarı parlak kumaşlara sarılı halde bekletiliyorlar.

Ganj büyülü gibi duruyor. Hafif bir isin kapladığı nehir, botlara, balıkçılara, evlenenlere, yıkananlara, çamaşırlarını yıkayanlara, ibadet edenlere, yoga yapanlara, nehre ikramlarını sunanlara kadar birçok insana büyüsünü sunuyor. Ghat’lar arasında yürüdükten sonra tekrar labirent sokaklara dalıp bir şeyler yemek üzere ünlü Brown Bread Bakery’ye gidiyorum. Bu restoran, “Learn for Life” isimli bir derneğe ait. Buradan kazanılan paralar, bu derneğe bağış olarak aktarılıp sosyal projelerde harcandığı için ayrıca daha da bir anlamlı. Daha sonraki durağım ise Hindistan’daki en iyi lassi’yi yaptığı söylenen Blue Lassi oluyor. Burası ününün hakkını da veriyor. Küçücük ve masmavi bu kutucuk yabancı turistlerle, duvarları da turistlerin referansları ile kaynıyor. İstediğim elmalı lassi, Jaipur’dakine benzer şekilde tek kullanımlık toprak kaplar içinde sunuluyor. Farklı olarak burada yoğurtlu bu içeceğin içine meyve parçaları da karıştırılıyor. Bu küçük mekanda, sokağa bakan tahta sıralarda otururken, her on dakikada bir kapının önünden rengarenk parlak kumaşlara sarılmış ölü bedenler, bir grup tarafından dualar eşliğinde bambu sopalar üzerinde Ganj Nehri’ne doğru taşınıyor. Hayatın içerisinde ölümün bu kadar yer alıyor olması ve bunun bu kadar doğal bir şekilde karşılanıyor olması bende şaşkınlık uyandırıyor.

Mutlu ve mesut, karnım doymuş bir şekilde Ganj Nehri’ne, Dasaswamedh Ghat’de düzenlenecek ve saat 19:00’da başlayacak “ganga aarti” gösterisini izlemek için dönüyorum. Bu tören her gün aynı saatte dans, müzik ve ateş gösterileri ile tekrarlanıyor. Yarım saat kadar süren danslar ve çeşitli ritüel hareketler sonrasında, grubu izleyen halk, dualar eşliğinde nehre ikramları olan çiçeklerini bırakıyorlar. Ganj Nehri’ni dolduran müzik, bir ağızdan okunan dualar, rengarenk çiçekler ve kumaşlar sonrasında her şeyin daha karanlık olduğu Manikarnika Ghat’a ilerliyorum. Yanı başında konaklamama rağmen ölü yakma törenleri ile ilk defa karşı karşıya geliyorum. Karanlığa rağmen, yoğun ve tatsız bir is her tarafı sarmalıyor. Merdivenlere ve nehir kenarına dizilmiş ölü bedenler yakılmayı bekliyor. Sürekli odunlar taşınıyor ateşleri güçlendirmek için. Ateşlerin arasında çeşitli vücut parçalarını seçebiliyorsunuz. Benim için ifade edemeyeceğim kadar garip bir etkisi oluyor bu manzaranın. Merakıma rağmen, rahatsız edici; kutsallığına rağmen, moral bozucu. Anlamlandıramadığım bir şekilde kötü hissederek odama geri dönüyorum. Günler sonunda sessiz ve kesintisiz bir uykuyu rahat bir yatakta yatacak olmak bile beni neşelendirmeye yetmiyor.