Monthly Archives: Ocak 2013

Anuradhapura, Sri Lanka.

Standard

9 Ocak 2013, Çarşamba.

DSC01185

Görkemli dokuz katından geriye sadece tek bir kat ve sütunlar kalan “Brazen Palace”.

_MG_2989

Thuparama Dagoba, kırk bir adet sütunu ile.

DSC01204

IMG_2941

Ruvanveliseya Dagoba’dan ibadet manzaraları.

IMG_2955

Ruvanveliseya Dagoba’daki ölü pozisyonundaki Buddha.

DSC01267

Abhayagiri Manastırı’nda yer alan “ay taşı”.

IMG_2938

Mirisavatiya Dagoba.

 

Uyudum mu, uyumadım mı belli değil, sabahın köründe uyanıyorum. İlk iş panik odasını, yani banyoyu kontrol etmek. Hamamböceği nalları dikmiş, banyonun ortasında duruyor. Odadan çıkıp bir süredir ihmal ettiğim doyurucu kahvaltımı, meşhur Seylan çayı eşliğinde yapıyorum. Anuradhapura’da bulunma nedenim, bu şehrin Sri Lanka’nın kültürel ve dinsel simgelerinden bir tanesi olması. Şehir aynı zamanda UNESCO’nun kültürel miras listesinde yer alıyor. 11. yüzyıla kadar Sri Lanka’nın başkentliğini de yapmış şehrin birçok kısmına yayılmış tarihi dagobalar, arkeolojik kalıntılar ve manastırlar var. İlk planım bisiklet kiralayıp bütün şehri baştan başa gezmek. Şehrin tarihi alanı üç kilometrekarelik bir alana yayılmış durumda. Ayrıca bu tarihi eserleri gezmek için 3250 Sri Lanka Rupee’si, yani 25 dolar kadar bir ücret ödemeniz gerekiyor. Otel sahibinin rehberlik de yapacak bir rickshaw sürücüsünü biletler de dahil 5000 RS’ye ayarlama fikri üzerine zaten uykusuz olan ben, bu fikri kabul ediyorum ve sabah 09:00’da konakladığım otelden Rauff ile beraber çıkıyorum.

Anuradhapura kalıntıları genel olarak dört bölgeye ayrılıyor: Mahahivara, Abhayagiri Manastırı, Kale ve Jetavanarama. Biz Jetavanarama bölgesinden başlıyoruz ve buradaki devasa Dagoba’yı ziyaret ediyoruz. Her ziyaret ettiğimiz dagobada etrafta kırmızı ve turuncu kıyafetleriyle keşişler, beyaz dagobalara renk tezatlığı oluşturuyor. Rauff bana yapıların hikayelerini, hangi kral zamanında yapıldıklarını anlatıyor. Benim ilk etapta göremediğim kenarda kıyıda kalmış duvar resimlerini gösteriyor. Üstelik ağaçlar konusunda da epeyce bilgili olan Rauff bana ağaçların çeşitlerini ve hangi hastalığa iyi gelebileceklerini de teker teker anlatıyor. Yolda bir ağaçtan toplayıp yediğimiz “wood apple” yani tahta elmalar o kadar lezzetli ki.

Buradan Mahahivara bölgesine ilerliyoruz. Sri Maha Bodhi, yani kutsal ağacı görüyoruz. Bu ağaç dünyanın en eski ağacı olarak da bilinen, MÖ. 288 yılında dikilen incir ağacının Hindistan’dan getirilen sağ dalı üzerine büyümüş. Zaten bu dalı koruma altına aldıklarını görebiliyorsunuz. Ağacın yanına sadece önemli devlet yetkilileri çıkabiliyorlarmış. Hindular için çok kutsal olan bu bölgede, birçok ziyaretçi bağışlarını sunuyor Buddha’ya. Rauff da bana ağacın yere düşmüş yapraklarını saklamam için hediye ediyor. Sonra bronz çatısı yüzünden “Bronz Saray” olarak da anılan ve zamanında 1000 keşişe de ev sahipliği yapmış binanın kalıntılarını görüyoruz. Sonraki durağımız 55 metrelik beyaz gövdesiyle yükselen Ruvanvelisaya ile bölgedeki ve muhtemelen dünyadaki en eski dagoba olan Thuparama Dagoba oluyor. Bu küçük dagobanın etrafında 41 tane sütun bulunuyor.

Sonrasında Mirisavatiya Dagoba’ya göz atıp Kraliyet Bahçelerine gidiyoruz. Tissa Wewa suni gölünün yanında yer alan bu bahçelerin en büyük özelliği “yıldız kapısına” da ev sahipliği yapması. Bir kayaya kazınmış bu kapı şeklindeki duvar yazılarının bir eşi de Mısır da bulunuyormuş. Bu kapının farklı boyutlara açılabildiğine inanılıyor. Çok bilinmeyen ve yıllarca saklı kalmış bu hikayenin son dönemde çok fazla kez anlatıldığını ifade ediyor Rauff. Kaya tapınağı olan Isurumuniya Vihara, tepesinde yer alan dagobası, nilüfer göleti, buddha ayak izi, ölüm pozisyonundaki dev buddha heykeli ve küçük müzesi ile bizi karşılıyor. Sonrasında Rauff bana Vessagiriya kaya manastırlarındaki sanksritçe yazıların silinmeye yüz tutmuş izlerini gösteriyor.

Bir önceki günlerin yağmurları etkisini o kadar kuvvetli hissettirmiş ki, bölgedeki bazı evlerin ilk katları ve bazı pirinç tarlaları komple su altında kalmış. Rauff bile bazen yolları değiştirmek zorunda kalıyor, rickshaw’ımızın sulardan geçemeyeceğini anlayınca. Yağmur sonrası hava yemyeşil ve temiz Sri Lanka havasını besliyor. O kadar huzurlu ve sakin ki etraf. Özellikle Hindistan’dan sonra çok iyi geliyor bana Sri Lanka. Sıcak ve neme rağmen, nefes almak kolay; ama tabi terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir mola veriyoruz yol kenarında. “Ginger beer”larımızı içiyoruz. Bu içecek zencefilden yapılıyor ve adı bira olmasına rağmen alkollü değil. Gazozumsu tadı genzimi yakıyor.

Yola devam ediyoruz. Abhayagiri Manastırı’nı ziyaret ediyoruz. Bölgenin kuzeybatısındaki eskiden keşişler için okul olarak kullanılan yapının kalıtlılarına gittiğimizde burada çok güzel korunmuş bir “aytaşı” görüyoruz. Bu taşın ilk halkasını ateş oluşturuyor. İkinci halkasını fil, at, aslan ve boğa figürlerinin bulunduğu hayvan halkası oluşturuyor. Bu hayvanlar sırayla yaşamın evrelerini simgeliyorlar. Üçüncü halka çeşitli çiçek figürlerini resmediyor ve bu da hayatın inişleri ve çıkışları ile farklı güzellikleri olduğunu ifade ediyor. Dördüncü halkada ağızlarında çiçekler tutan kazlar var. Bu kazların iyi ve kötüyü ayırt etme yeteneği olduğuna inanılıyor. Beşinci halka nilüfer çiçeğini temsil ederken, altıncı halka da nirvanayı sembolize ediyor. Bu taş parçasının anlamı, hayatımız boyunca karşılaştığımız durumlarda iyi olanları alıp benimsersek nirvanaya ulaşabileceğimiz, aksini yaparsak da ateşe düşeceğimiz şeklinde yorumlanıyor.

Buradan sonra keşişlerin Sanskritçe öğrendiği bir okulun içindeki devasa meditasyon yapan Buddha heykelini yani Samandhi Buddha’yı ziyaret ediyoruz. Bir sonraki durağımız da keşişlerin banyo havuzları olan ikiz havuzlar yani Kuttam Pokuna oluyor. Buradan çıkıp kale bölgesine gidiyoruz. Kendisinden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamış olan kraliyet sarayını görüyoruz, benim burada çamurlar arasında ayağım kayıyor da yere kapaklanıyorum. Sonra ayaklarımı kenardaki musluktan yıkamak zorunda kalıyorum. Mahapali Manastır yemekhanesi, Dalada Maligawa, Buddha’nın dişinin saklandığı ilk kutsal emanet sonraki duraklarımız oluyor.

Saate bir bakıyorum daha öğlen bir. Sanki tüm gün gezmişim gibi hissediyorum ve şehirde yapılacak her şeyi Rauff’un mükemmel rehberliği ile yarım günde bitirmiş oluyoruz. Ben de bir gün daha bu şehirde kalmama gerek olmadığını düşünüyorum. Otele dönüp kesik elektriklere rağmen eşyalarımı topluyorum. Rauff beni otobüs istasyonuna bırakıyor. Ben de bir sonraki şehrim olan daha güneydeki Dambulla’ya gitmek üzere bir buçuk saat sürecek olan ekspres otobüste yerimi alıyorum. Şehre gelince bir otel bulup yerleşiyorum.

Dambulla yol üzeri şehri gibi. Çok fazla bir özelliği yok. Ama yakınlarındaki mağaralar görülmeye değer ve buradan Sigiriya bölgesine geçiş için de en ideal durak. Otele yerleşip günler sonrasında internet bulmanın keyfi ile odada oyalanıyorum. Sonrasında yol üzerindeki yerel restoranlardan birine girip meşhur kase şeklindeki omletlerden ve kızarmış pilavlardan yiyorum. Yol üzerinde yürürken insanlarla muhabbet ediyorum. Dinlenmek üzere otelime geri dönüyorum.

Madurai, Hindistan.

Standard

8 Ocak 2013, Salı.

DSC01102

DSC01099

DSC01161

DSC01102

Meenakshi Amman Tapınağı’nın muazzam işlemeleri.

 

DSC01127

DSC01137

DSC01149

DSC01132

Hindu olmayanlar belirli bir ücret karşılığında sadece tapınağın belirli kısımlarını gezebiliyorlar.

Sabah 6’da Madurai’ye varıyoruz. Varışımız o kadar ani oluyor ki henüz kimse vardığımızı anlayamamış, neredeyiz diye birbirine soruyor. Şehir capcanlı olmasına rağmen, hava hala karanlık. Gün henüz ağarmamışken bir yerlere varmak beni huzursuz ediyor. Sarah’nın aynı gece Pondicherry’ye otobüs bileti var, bileti aldığı firmayı bulup bavullarımızı oraya bırakıyoruz. Biraz orada güneşin kendisini göstermesini bekledikten sonra şehir merkezine inip güzel bir hindu kahvaltısı yaptıktan sonra meşhur Meenakshi Amman Tapınağı’na giriyoruz. Güney Hindistan’ın en önemli tapınaklarından biri sayılan bu tapınak, Hindistan’ın en eski şehirlerinden biri olan Madurai’nin (2500 senelik) merkezinde çok geniş bir alanı kaplıyor. Şehir merkezinden uzaktayken bile tapınağın rengarenk heykel işlemeleri ile dolu kulelerini görebiliyorsunuz. En büyüğü güneydeki 52 metrelik kule olmak üzere toplamda 14 kule tapınağı, Hindu mitolojisinden tanrı, şeytan, hayvan ve kahraman figürleri ile çevreliyor. Günde yaklaşık 15000 ziyaretçi aldığı tahmin edilen tapınağın belli kısımlarına giremiyorsunuz; ama gördüğümüz kadarı bile bizi tatmin etmeye yetiyor. Her yerde ibadet eden Hindular, rengarenk duvar ve tavan süslemeleri, heykeller var. İyi ki diyorum, bu şehri atlamamışım. Bir süre daha tapınakta dolandıktan sonra Sarah’yla vedalaşıp bavulumu almaya gidiyorum. Havaalanı şehir merkezinden sadece on kilometre uzakta; ama kaç saat süreceğini kestiremediğim için önceden gitmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Colombo, Sri Lanka’ya olan uçağım saat 12:45’te. Yerel bir otobüse atlayıp havaalanına yakın bir yerde iniyorum, yolun geri kalanı içinse bir rickshaw kiralıyorum.

Havaalanı geniş ve modern. Değişik bir prosedürleri var, bizde tıkır tıkır işleyen sistemin aksine her adımınızdan önce size anons yapmalarını beklemek zorundasınız. Check-in için anons, sonra pasaport kontrolü için anons, sonra güvenlik kontrolü için anons, sonra uçağın bekleme salonuna gitmek için anons…  Ben gümrük kontrolünden sonra Hindistan’a bir sonraki girişimde bir problem olmayacağını teyit ediyorum. Vize prosedürleri daha yeni değiştiği için kapıda kalma ihtimali canımı sıkıyor doğrusu. Bir problem olmayacağını söylüyorlar.

Bu arada Kanadalı Sam ile tanışıyorum, her bekleme süresinde birbirimize denk düşüp muhabbet ediyoruz. O da Hindistan’da iki aydan sonra, Sri Lanka’ya dinlenmek ve sörf yapmak için gidiyormuş. Uçağımız çok küçük ve pırpırlı. Colombo uçuşu sadece 50 dakika sürüyor. İndiğimizde ben canım Murat’ın iki hafta önce aynı havaalanına benim için bıraktığı rehber kitabı almaya uğraşıyorum. İlgili kişi olmasa da, şansıma kitap masanın üzerinde duruyor. Onu aldıktan sonra kapıda vize başvurumu yapıyorum. Daha doğrusu sadece tek sayfalık bir form dolduruyorum ve 35 dolar ödüyorum (geçen seneden bu yana fiyatlar artmış, dilerseniz başvurunuzu internet üzerinden de yapabiliyorsunuz). Sonra şehir merkezine gitmek için yola koyuluyoruz Sam ile. Havaalanının dışından direk otobüsler kalkıyor. Colombo havaalanı aslında Colombo’da değil; ama Colombo’ya 30 km uzakta olan Katunayake’de. Ve tahmin edeceğiniz üzere bu Katunayake ve Colombo arasındaki bu 30 km’lik yol, iki saat sürüyor. Sam, Colombo’da durmadan direk güneye Hikkaduwa’ya gitmeyi istiyor; ben de aynı şekilde Colombo’da vakit geçirmeden gideceğim en kuzey şehre yani Anuradhapura’ya gitmek istiyorum. Her şey tıkır tıkır işliyor. Klimalı otobüsümüz bizi şehir merkezinde bırakıyor. Ben Anuradhapura’ya gidecek ilk otobüse atlıyorum. Tabi nereden bilebilirim, 200 km’lik yolu yedi saatte gideceğimizi. Yol o kadar sancılı ki. İki buçuk kişilik koltukta üç kişi oturduğumuza mı, sürekli ani frenlerle öne fırladığıma mı, yoksa on santimetre beni zıplatan çukurlara mı şaşırayım bilemiyorum. Muhtemelen günün son otobüsüne bindiğim için otobüs balık istifi gibi. En başta, yok şuna kolum değmesin, buna bacağım çarpmasın derken, üçüncü duraktan sonra kaç kişi ile nasıl temas halindeydim sayamıyorum. Yolun yarısından sonra bir de fırtına çıkıyor, birçok yol yağmurdan kapanmış. Belli yerlerde de yol çalışmaları var. Yolum uzadıkça uzuyor.

Sonuç olarak gece yarısına doğru elli kere rehbere baksam da ismini ezberleyemediğim Anuradhapura’ya geliyorum. Bir rickshaw’cı ile anlaşıp rehberde belirtilen otellere gidiyorum sırayla. Çok fazla otel alternatifi yok, üstelik olanlar da çok pahalı. Benim gitmek istediklerimin hepsi dolmuş. Son şansım diyerek gittiğim yerde bir odalarının boş olduğunu öğreniyorum ve hemen yerleşmeye karar veriyorum. Oda çok eski ve nemli. Üstelik banyonun kapısını açar açmaz güzel bir duş almayı beklerken, kocaman bir hamamböceği beni karşılıyor. Bu sefer resepsiyondaki aslan amcam da yok. Ben de panik odası taktiği uygulamaya karar veriyorum. Banyonun ışığını açık bırakıp kapının deliklerine tuvalet kağıdı sıkıştırıp hamamböceğini banyoya kilitliyorum. Ya da kendimi odaya kilitliyorum. Sonra da taş gibi yatakta bölük pörçük bir uykuya gözlerimi kapatıyorum.

Kochi, Hindistan.

Standard

7 Ocak 2013, Pazartesi.

DSC01030

DSC01036

Mattancherry sokakları.

DSC01049

DSC01046

DSC01051

Fort Cochin’de balıkçılar.

DSC01058

DSC01062

DSC01084

DSC01078

Kochi Bienal’inden.

Sabah ilk iş Kochi ana karası olan Ernakulam’dan Mattancherry’ye 3,5 RS ödeyerek bir feribot bileti alıyorum. Yarım saat süren bir yolculuk sonrasında Mattancherry’ye varıyorum. Amacım meşhur Mattancherry Sarayı’nı (nam-ı diğer Hollanda Sarayı) görmek. Diğer Hint şehirlerinde gördüğüm tarzda bir saray bekleyen ben, sarayın önünden üçüncü kez geçişimde aslında aradığım yerin orası olduğunu anlayabiliyorum. Bu saray 1555 yılında Hollandalılar tarafından Kochi Raja’sına armağan edilmiş, muhtemelen ticaret ayrıcalıkları alabilmek için. Bu alçakgönüllü yapının en güzel tarafı duvarlarında çok iyi korunmuş “mural”ların yani duvar resimlerinin bulunması. Çeşitli Hint mitolojisi öğelerinden sahneler barındıran bu duvar resimlerini, kesik elektriklere rağmen incelemeye çalışıyoruz. Vantilatörler de çalışmadığı için içerisi o kadar sıcak ki, birazdan Oz Büyücüsü’ndeki cadı gibi eriyeceğim hissine kapılıyorum.

Saraydan çıktıktan sonra Yahudi mahallesine doğru yol alıyorum. Bir zamanlar baharat ticaretinin merkezi olan bu bölgede, baharatçıların yerini şu anda turistlere yönelik antika dükkanları almış. Döneme damgasını vuran daracık sokaklar ve rengarenk binalara ek olarak çok iyi şekilde korunmuş Pardesi Sinagog’u da yabancıların ziyaretine açık durumda. Bu küçük sinagogun en ilgi çekici yanlarından biri ise döşemelerini Çin’den getirilmiş mavi beyaz seramiklerin oluşturması.

Mattancherry sokaklarında biraz dolanıp fotoğraf çektikten sonra, tekrar bir feribota atlayıp diğer taraftaki Fort Kochi’ye gidiyorum. Önce Fort Kochi deniz kenarındaki balıkçıları ziyaret edip teknelerden topladıkları balıkları yerleştirmelerini izliyorum, sonrasında Kerala kanal turu sırasında da gördüğüm Çin usulü balık ağlarına göz atıyorum. Fort Kochi’nde şansıma Hindistan’ın ilk sanat bienali olan Kochi-Muziris Bienal’i düzenleniyor. 50 RS ödeyerek biletimi alıyorum. Bienal şehrin çeşitli bölgelerine yayılmış durumda. Beş tane ana merkezi var. Ana merkezlere ek olarak bir o kadar da şehrin sokaklarında ve binaların dış cephelerinde sanat eserleri yer alıyor. Aynı zamanda belli cafe’ler, restoranlar ve sanat galerileri de bienale ait bazı eserlere ev sahipliği yapıyor. Zaman kısıtlamasından dolayı ben bu merkezlerden sadece Aspinwall Hall ve Moidu’s Heritage’ı ziyaret edebiliyorum. Terk edilmiş ve kullanılmayan binaları birer sanat merkezi haline getirmeleri fikri çok hoşuma gidiyor. Aspinwall Hall’da İnsan Kaynakları Gelişiminden sorumlu Devlet Bakanı Dr. Shashi Tharoor’un “Küreselleşme ve İnsan Hayali” konuşmasını da dinleme fırsatı buluyorum. Bakanın konuşması hem benim üstüne çalıştığım konu hakkında olduğu için, hem de Hindistan’a ilişkin öğeleri genel dinamiklerle birleştirdiği için ilgimi çekiyor. Biraz daha etrafta dolanıp bir şeyler yedikten sonra şehrin merkezine, Ernakalum’a geri dönüyorum. Otelin şansıma 24 saat süre ile odayı tutma politikası var. Yani akşam 7’ye kadar odadan çıkmak zorunda değilim, bu da Madurai’ye olan otobüsümden iki buçuk saat önceye düşüyor. Mükemmel zamanlama! Madurai’ye gidiş amacım, Sri Lanka’ya gidecek olan uçağımın bu şehirden kalkıyor olması. Üstelik vakit yaratabilirsem eğer güney Hindistan’ın en önemli ve görkemli tapınaklarından birini de görme şansım var.

Otelden çıkıyorum, yolun kenarındaki rickshaw’cılara doğru ilerlerken bir de ne göreyim,  Manoj orada! Bir süredir bende alışkanlık haline gelmiş olan otobüs garlarına, tren istasyonlarına ve havaalanlarına erken gitme alışkanlığı yüzünden ben erkenden gitmeye karar verdiğimi söylüyorum. Manoj beni motosikleti ile bırakmayı öneriyor. Motosikletinin arkasına benim sırt çantasını bağlıyoruz, ben de Manoj’un arkasına oturuyorum. Otobüsün kalkacağı yere gidip otobüsten, saatinden ve yerimden emin olduktan sonra sırt çantamı bırakıp şehri biraz daha gezmeye karar veriyoruz. Manoj motosiklette, ben arkasında şehrin çok da karışık olmayan trafiğinde ilerliyoruz. Uzun zamandır motosiklet arkasında yolculuk yapmamış ben, bunun tadını çıkarıyorum. Manoj bana Portekizlilerden kalma birkaç okul binasını, kiliseyi ve katedrali gösteriyor. Hatta bunlardan bir tanesi Gemi Katedrali diye anılan, son derece modern ve üçgen biçiminde bir katedral. Daha önce papalardan bir tanesi burayı ziyaret etmiş. Şehirdeki mini bir turdan sonra otobüsün durağına yakın bir yerde bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Otobüs saati geldiğinde, Manoj benim sağ salim bindiğimden emin olup ayrılıyor. Ben de yanımda oturan Belçikalı Sarah ile biraz muhabbet ettikten sonra uykuya dalıyorum.

6 Ocak 2013, Pazar.

DSC01008

Cochin sokakları.

Öğlene kadar bir sonraki günlerin planlarını az çok yaptıktan sonra, Tom ile Sri Lanka’da tekrar görüşmek üzere vedalaşıyoruz. Ben tren garına gidiyorum ve Kochi’ye gidecek ilk trene “sleeper” sınıfından biletimi alıyorum. Tam kitap okumaya dalmışken, dün gecenin kahramanları da tren garında boy gösteriyorlar. İngilizler; yani Joe, Rosie ve Ruby. Üstelik yanlarında Kerala Blues grubundan Alok ve Rizwan da var. Onlar da yol üzerindeki, benim daha iki gün önce geldiğim Alleppey şehrine gideceklermiş. Hep beraber treni beklerken muhabbet ediyoruz. Tren geldiğinde de rezervasyonsuz sınıftan olduğumuz için kocaman çantalarımızla yer bulup sıkışmaya çalışıyoruz. Bulduğumuz küçük kompartımanlardan bir tanesinde Hintli ailelerin arasına yer açıp oturuyoruz. Yol uzun, muhabbet keyifli. Bir noktada sessizlik olunca Ruby pembe ukulelesini çıkarıp Beirut’tan bir şeyler çalmaya başlıyor da ah diyorum içimden. Biraz müzik, biraz tren tıkırtısı, biraz Hintli satıcıların bağrışları, işte Hindistan yollarının hikayesi. Ekibi yarı yolda uğurladıktan sonra benim iki saatlik yolum daha var.

Rahatsız ve sıkışık bir iki saat sonrasında Kochi’ye varıyorum. Rickshaw kiralama, otel bulma ve yerleşme faslından sonra şehri biraz da akşam karanlığında göreyim diye yola koyuluyorum. Yılbaşı süsleri hala rengarenk etrafı aydınlatıyor. Ben şaşkın her yeri, her kokuyu, her taşı sindirmeye çalışıyorum. Bu sırada yanıma birisi geliyor da konuşmaya başlıyoruz: sevgili ve samimi Manoj. Daha sonra gecenin sonuna kadar benim Kochi’deki yerel rehberim oluyor kendisi. Bana tapınakları gezdiriyor, binaların ve şehrin hikayesini anlatıyor. Bilmediğim şekilde tapınaklardaki saat yönünde ilerleme ritüelinden bahsediyor.  Tapınak içerisinde siyah kıyafetlerle gezen ailelerin yakında 170 km uzaklıktaki bir tapınağa (son altı km’lik yolu çıplak ayakla tırmanıyorlarmış) ibadet için gideceklerinden ve 41 + 7 gün boyunca belirli bir oruç düzenini takip edeceklerinden bahsediyor. Buradaki aileler de yola çıkmadan önce yanlarında Tanrılara sunmak için götürecekleri temiz Hindistan cevizi ve baharatlardan oluşan çıkınlarını hazırlatıyorlar. Manoj’la Broadway ve Market sokaklarını Pazar gecesi toparlanmaları sırasında geziyoruz. Artık benim pilim bitmeye yakın Manoj beni bir çatı katı restoranına götürüyor da biraları içince enerjim yerine geliyor; ama o kadar çok sivrisinek var ki! Çok fazla dayanamayıp sonunda pes ediyorum ben. Gece sonunda otelime yakın olmamıza rağmen yolları karıştırınca Manoj benimle dalga geçiyor şaşkın diye. Diyorum, her zamanki halim.

Odaya geri döndüğümde, banyoda beni kocaman bir hamamböceği karşılıyor. Antenlerinden Ankara’ya yol olur, o derece. Bilen bilir, hayattaki en büyük fobimdir kendileri. Öyle ki Hindistan’a ilk geldiğim gün yanımda koca bir şişe Raid haşere ilacı da taşımıştım da, Delhi’deki o korkunç odamdan bile böcek çıkmayınca bir sonraki şehre götürme ihtiyacı duymamıştım.  Resepsiyondaki aslan amcamı çağırıyorum hemen. Tek hamlede ustalıkla hamamböceği arkadaşı imha edip yanında götürüyor, ben de uzun bir uykuya başlamadan önce rahat bir nefes alıyorum.

Varkala, Hindistan.

Standard

5 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC00982

DSC00979

 

Varkala plajları.

DSC00990

 

Open-mic gecesi.

Güzel bir uykudan sonra, gündüz gözü ile Varkala’yı geziyoruz. Varkala, şehir merkezi dışında hiç gördüğüm diğer Hindistan şehirlerine benzemiyor. Sonsuz bir kumsalı, kayalık tepesine yerleşmiş okyanusu gören cafe’leri ,restoranları ve otelleri var. Yazlık mekan havası ile adeta yunan adalarını andırıyor. Sağlı sollu her tarafa yayılmış Tibet el sanatları ve hediyelik eşya dükkanları, yoga ve ayurveda merkezleri sayıca bol. Plajdaki kalabalık Goa sahillerinden sonra daha insani geliyor. Özellikle de plaj ortasında ibadet ritüellerine sahne olacağınız ana plaj olan Papanasham plajı yerine yolun sonundaki siyah plajı tercih ederseniz. Dalgaların büyüklüğü uzaktan bile seçilebiliyor, bu yüzden birçok rehber Varkala’da yüzmek konusunda ziyaretçileri uyarıyor.

Tom’la bir restorana oturup okyanusa karşı kahvaltımızı yapıyoruz. Kahvaltı porsiyonları büyük, doyurucu ve lezzetli. Sonrasında o okyanusa doğru yol alıyor, bense ilk bulduğum internet cafe’ye kendimi atıp Sri Lanka için gidiş dönüş uçak biletimi 6500 RS kadar bir ücret ödeyerek alıyorum. Benim daha önce araştırdığım uçak biletlerine kıyasla o kadar ucuz ki, keyfim yerine geliyor.

Varkala kayalıkları boyunca yürüyüp ortamı kolaçan ettikten sonra, yerel otobüsle şehir merkezine iniyorum. Hem para çekiyorum, hem- de insan kalabalığına tekrar alışmaya çalışıyorum. Plaja tekrar döndüğümde gün batımına daha 2-3 saatim var. Ben de eşyalarımı bir kenara bırakıp okyanusa atlıyorum. Güneş okyanus üzerinden kaybolana kadar da sudan çıkmıyorum. Dalgalar uzaktan göründüğünden çok daha kuvvetli ve etkili. Artık yüzüyor muyum, dayak mı yiyorum belli değil; ama keyfim yerinde.

Hava kararınca odaya dönüp duşumu alıyorum. Tom’la akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Gördüğü barlardan bir tanesinde “open microphone” gecesi, yani açık mikrofon gecesi varmış. Oraya gitmeyi öneriyor. Kabul ediyorum. Öyle ki akşam saatlerinde girdiğimiz Chill Out Lounge’dan gün ağarmaya yakın ayrılıyoruz. Öncelikle yemek efsane; tandoori tavuklar ve Hindistan cevizi ile yapılmış Kerala bölgesine özgü yemekler midemizi şenlendiriyor. Sonrasında başlayan müzik ortamı ise hepimizin neşesini yerine getiriyor. Sırayla insanlar çıkıp şarkılar söyleyip gitar çalıyorlar. Her şey o kadar olması gerektiği gibi ki. Size renklerden mi bahsedeyim ya da çalınan şarkıların seçimlerinden mi bilemiyorum. Mesela siz hiç Hintçe blues dinlemiş miydiniz? Her sahneye çıkana eşlik eden grubumuz: Kerala Blues. Tom, Jack Johnson’dan bir şeyler çalıyor ve söylüyor. Berlin’den geldiğini sonradan öğrendiğimiz Christian ortamı dakikasında renklendiriyor. İngilizler ise Bob Dylan’dan giriyor. Rus bir amca bütün barı fazlasıyla şaşırtsa da, Sovyet dönemi Rus ezgilerinden çıkıyor. Gecenin şarkısı ise yaşlı bir İngiliz amcanın söylediği “They tried to make me go to ashram, but i said no no no!” oluyor. Ne bir eksik, ne bir fazla. Her şey gerçekten olması gerektiği gibi.

Geceyarısından sonra biz küçük bir ekip barın arkasındaki çimenliklere geçip ateş yakıyoruz. Sayımız az; ama müziğimiz kaliteli. Saatin nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile. Artık Tom’un parmak uçları gitar çalmaktan yanmaya başlamışken, Christan ortadan kaybolmuşken,  moda sektöründe olduğunu anladığımız Fransız Jill amca, alkolün de etkisiyle on saniyede bir Tom’a ne kadar yetenekli olduğunu hatırlatırken biz de otele dönme vaktinin geldiğini anlıyoruz. Odaya dönerken düşündüğüm tek şey, hayatımda geçirdiğim en güzel gecelerden bir tanesini yaşamış olduğum.

Alleppey, Hindistan.

Standard

4 Ocak 2013, Cuma.

DSC00868

DSC00874

DSC00908

 

DSC00911

DSC00926

DSC00931

DSC00945

DSC00901

DSC00957

 

DSC00964

 

DSC00951

 

Kanal turundan manzaralar.

Erkenden odamı boşaltıyorum, bana verdikleri geniş evde benden başka kimse yok. Ben de odanın ücretini anahtarla beraber masanın üzerindeki küçük vazoya bırakıyorum. Gün boyu sürecek ve beni 80 km uzaklıktaki Kollam’a kanallar aracılığıyla götürecek feribot turu için istasyona gidiyorum. Rengarenk feribotta yerimi alıyorum. Teker teker aynı turu yapmak için eşyalarını toplamış yabancılar da feribotun üst katını doldurmaya başlıyorlar. Saat 10:30 olduğunda biz de artık yola koyuluyoruz. Tam tamına yedi buçuk saat boyunca kah genişleyen, kah daralan kanallarda insanların yakalayabildiğimiz günlük hayatlarına şahit oluyoruz. Çamaşır yıkayanlar, balık tutanlar, suda yüzen çocuklar… Yolculuğun bir noktasında yüzlerce minik ördeğe denk geliyoruz da, herkes fotoğraf çekmek için feribotun ön tarafına doğru geliyor. O sırada biz de Tom ile tanışıyoruz. Kendisi Avustralyalı bir makine mühendisi. Okulu yeni bitirmiş ve çalışmaya başlamadan önce uzunca bir süre yolculuk yapmaya karar vermiş. Beş aydır yoldaymış, aşağı yukarı aynı rotayı takip edeceğimizi fark edince bunun üzerinden biraz muhabbet ediyoruz. Birisi yemek, birisi çay için olmak üzere iki mola veriyoruz. Biz de o sırada Tom’la ülkelerden, yollardan, yolculuk yapmaktan, müzikten bahsediyoruz. Tom şu ana kadar gezdiği ülkelerde başına gelenleri anlatıyor. Zorlukları ve kolaylıkları ile. O sırada feribotumuz ağır aksak ilerliyor. Yol üzerinde gördüğümüz çin usulü balık ağları hepimizi şaşırtıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar seksen kilometre de geçmiş oluyor.

Kollam’a vardığımızda, Tom’la bizim planımız direk Varkala’ya geçmek ve orada konaklamak. Fark ediyoruz ki bunu tek düşünen biz değiliz; feribottaki yabancıların yarısı da aynı şeyi planlamış. Hep beraber otobüs durağından bineceğimiz otobüsü öğrenip yola koyuluyoruz. Kollam içerisinde mini bir turdan sonra, bir saat kadar eski bir otobüsle ilerleyip başka bir otobüse biniyoruz. Bu sırada sayımız dörde düşmüş durumda. Ben, Tom ve İsviçreli bir çift. Onlar da dört aylık izin alıp Nepal ve Hindistan’ı gezmeye karar vermişler. Hep beraber Hindistan anılarımızı paylaşıp gülüyoruz otobüsün gürültüsünde. Varkala’ya vardığımızda dağılıp otel bulmaya çalışıyoruz. Tom ve ben bölgeye göre ucuz bir otel bulup oraya yerleşiyoruz. Otelimiz kayalıklardan okyanusa bakıyor. Hava o kadar sıcak ki, akşamın bir saati olmasına rağmen nemden ve esintisizlikten on dakikalık yürüme sonrasında sırılsıklam kalıyoruz. Duşları uyumadan önceye bırakıp otel ararken gördüğümüz, üç katlı çok güzel şekilde ışıklandırılmış, okyanusa karşı olan restorana gitmeye karar veriyoruz. Tom bir balık istiyor, bense karides masala. Yemekler bir buçuk saat rötarla gelse de, bizi tatmin etmeye yetiyor. Kapanışı da “hello to the queen” isimli efsane tatlı ile yapıyoruz. Gece güzel, sinekler bol, sineklerin gözdesi ben ise huzursuz. Biralarımızı yudumlayıp odaya geri dönüyoruz. Benim ertesi gün yapmam gereken ilk iş Tom’dan da aldığım ipuçları sayesinde Madurai’den Kolombo’ya, yani Sri Lanka’ya bir uçak bileti ayarlamak. En ucuz uçaklar buradan kalkıyormuş çünkü. Güzel bir uyku beni bekliyor.

3 Ocak 2013, Perşembe.

DSC00853

Trenden manzaralar.

DSC00856

Alleppey sokakları.

DSC00860

Indian Coffee House.

Trenim öğleden sonra Alleppey’e varıyor. Her tren yolculuğunda olduğu gibi, bu yolculuğa da anlamlar katıyorum ben. Müzik dinlerken şehirler, kasabalar, insanlar birbirlerine karışıyor. Huzurum ve keyfim yerine geliyor. Arada çay, kuruyemiş, meyve, yemek ve cips satanların sesleri duyuluyor. Yol uzun, yol güzel.

Alleppey’e vardığımda klimali tren vagonundan inişimle sıcak havanın yüzüme çarpması bir oluyor. Önceden ödemeli (yani önceden ne kadar para ödeyeceğiniz oradaki görevlilerce belirleniyor, bu şekilde dolandırılma ihtimaliniz de ortadan kalkıyor) bir rickshaw’a binip ayarladığım otele gidiyorum. Rickshaw yolu bilmediği için beni çok alakasız bir yerde bırakıyor, ben de araçla geldiğim yol kadar bir yolu yürüyorum. Ayarladığım otel (nam-ı diğer Dream Nest) yeni bir villanın içerisindeki odalardan oluşuyor. Bana da geniş, rahat ve temiz bir oda veriyorlar. Hem de sadece 500 RS. Yani Goa’da kaldığım gecekondu ile aynı fiyata! Güzel tarafı odanın içerisinde kum ve çeşitli hayvanlar da yok.

Odaya yerleştikten sonra şehir merkezine yürümek için dışarı çıkıyorum. Alleppey (diğer adı Alappuzha) beni çok güzel karşılıyor. Yabancısınız diye size dik dik bakanlar yok, herkes samimice selam veriyor. Her soru sorduğum insan bana yardımcı olmaya çalışıyor. Küçük çocuklar el sallıyorlar. Ben ilk iş olarak şehrin küçük ve düzenlice ayrılmış merkezinde yer alan iki tapınağı geziyorum. Tapınaklardan bir tanesi küçük ama rengarenk heykelleri ile etrafı renklendiriyor. Tapınağın girişindeki kemerde üç maymun heykeli var üstelik. Diğer tapınak ise çok geniş bir alana yayılmış ve ortadaki ana ibadet odasından başka küçük küçük kulübelerden oluşuyor.

Tapınaklardan sonra meşhur Indian Coffee House şubelerinden bir tanesine gidiyorum. Bu restoranların özelliği 1940larda Kahve Kurulu tarafından başlatılmış olmaları. Amaçları ise o dönemden bu yana hem çalışanlarına daha iyi koşullar sunmak, hem de kahve kullanımı yaygınlaştırmak. Bu küçük ve eski restoranda Hindistan genelinde yediğim en ucuz (ama ne yazık ki en kötü) yemeği yiyorum. Garsonlar giydikleri eski usul giysiler ve kafalarına taktıkları garip şapkalar ile ayırt ediliyorlar. Buradan çıkıp kanal kenarından botları, kanoları ve tekneleri inceleyerek uzun bir yürüyüş yapıyorum. Nasıl olsa buraya geliş amacım yarın gerçekleştireceğim “backwaters” turu. Yani Alleppey ve Kollam arasında 7-8 saat sürecek olan kanal turu. Otele geç dönüyorum, çünkü şehirde yürümek iyi geliyor bana. Dönerken de yarın için biletimi alıyorum. 10:30’da başlayacak tur için 300 RS ödüyorum botların kalktığı yerdeki istasyon yöneticisine. Odaya gelip güzel bir duşun ardından uyku alemine merhaba diyorum.

Goa, Hindistan.

Standard

2 Ocak 2013, Salı.

DSC00821

DSC00817

DSC00816

DSC00814

Palolem plajından manzaralar.

Uykusuz ve uzun bir gece. Bölük pörçük uykudan uyanıyorum. Dışarıdaki banyoya giderken ev sahiplerinin beyaz köpeği ile karşı karşıya geliyorum. Huzursuzluğumu sezmiş olacak ki bana saldırmaya iki adım kadar uzakta. Ev sahibi köpeği sakinleştiriyor. Ben elimi yüzümü yıkayıp kendime geliyorum. Gidip yandaki restoranda klasik kahvaltımı yapıyorum: peynirli omlet ve muzlu lassi. Sahilde oturuyorum biraz. Kum ve okyanus ayaklarımda. Güneş yakıcı. Su serin. Biraz kitap okuyup akşam 11’deki trenim için istasyona erkenden gitmeye karar veriyorum; çünkü yoldayken en sevdiğim şeylerden bir tanesidir istasyonlarda beklemek.

İstasyon Madgaon şehir merkezinden biraz uzakta ve ne yazık ki istasyonda bavul bırakmak için bir yer de bulunmuyor. Bu da her Çarşamba Anjuna Plajı’nda düzenlenen bit pazarına gidemeyeceğim anlamına geliyor. İstasyonun kadınlar için olan bekleme salonuna saat beş gibi, yani trenimden tam altı saat önce gidiyorum. Sevdiğim renkler ve kokular tüm dalgaları ile burada. Rengarenk sarilerine sarınmış, burunlarında hızmaları, ellerinde ayaklarında yüzükleri, kulaklarında küpeleri ve toplanmış saçları ile Hint kadınları. Beni yalnız başıma gören herkes yanıma gelip sohbet etmeye çalışıyor. Bu sırada Heena ve Chandi (kendisinin facebook takma adı Changdi barby imiş) ile tanışıyorum. 20 ve 18 yaşlarında iki genç kız. Makine mühendisliği okuyorlar. Ellerinde Hindistan’ın en çok satan aşk romanı. Heena ile biraz muhabbet ettikten sonra bana bir bilezik hediye ediyor anı olarak. Hintli kadınlardan hediye olarak aldığım bileziklerle Ankara’ya döndüğümde bir bijuteri açarım herhalde bu gidişle.

Tam biraz sakinledim kitabıma döneyim derken Hintli bir çocuk geliyor yanıma, sormayın dostlarım kadınlar bekleme salonunda bu adamın ne işi olduğunu. Hadi diyorum Anıl yabanilik yapma, güzel güzel konuş. Adı Robin. İsmini babasının hayran olduğu ünlü bir Hint kriket oyuncusundan almış. Kendisi Bombay’da bilgisayar mühendisi olarak çalışıyormuş ve Bombaylı gençlerin birçoğu gibi o da yılbaşını kutlamak için Goa plajlarını ve partilerini tercih etmiş. Yine ismim üzerine bir muhabbet başlıyor: Anıl Kangal. Kimse bu ismin bir Türk ismi olduğuna inanmıyor, Hintlilerin çoğu da uydurduğumu düşünüyorlar. Çünkü Anil çok yaygın bir erkek ismi Hindistan’da. (Can’ın yıllar önce bana anlattığı ünlü iktisatçı Anil Kumar’dan tutun da, ünlü Bollywood oyuncusu Anil Kapoor’a kadar) Daha da komiği Kangal da Hintçe de iflas etmiş anlamına geliyor. Yani bu iki ad bir araya geldiğinde bulunmaz dalga malzemesi de tüm sevenlerime çıkmış oluyor. Biraz muhabbetten sonra Robin yanımdan ayrılıyor, ben biraz kitap okuyorum, biraz yeni gelen turistlerle sohbet ediyorum. Sonunda yorgun argın trenim ağır ağır geliyor. Bütün maviliği üzerinde. Bir o başa, bir bu başa yürüyorum vagonumu bulmak için. Bulduğumda ise benim bölmemde dört tane adam oturuyor. Beni görünce ışık görmüş tavşan gibi bana bakıyorlar. Sonradan anlaşılıyor ki bunlar rezervasyonsuz trene binenler. Vagonun sonundaki bölmede olduğum için sadece iki yatak, yani iki kişilik yer var. O yüzden ben de dört kişiyi bir yatakta otururken görünce şaşırıyorum. Bana yardımcı oluyorlar, eşyalarımı yerleştiriyorum ve üst yataktaki yerimi alıyorum. Arada bakıyorum aşağıdakilerin sayısı zamanla azalıyor. En sonunda yere gazete sermiş üzerinde yatan bir amca, alt yatakta yatan başka bir amca ve ben kalıyoruz. Zaten onlar da sabah erkenden önceki duraklarda iniyorlar.

1 Ocak 2013, Salı.

Yeni yılın ilk günü. Ağırdan alınacak günlerden bir tanesi daha. Son üç haftadır o kadar hızlı tempoya alışmış bünyem için, yavaş günler duvara toslama etkisi yapıyor biraz. Hala büyükşehir çocuğuyum ne de olsa. Yola devam ettiğim sürece yorgunluğumu hissetmiyorum; ama durduğumda yorgunluk bütün arkadaşları ile beraber merhaba diyor bana.

Tabi ki tahmin edilen oluyor ve tren bileti için bekleme listesinden çıkamıyorum; fakat bütün günü en azından kendime vakit ayırarak, okyanusa karşı kitap okuyarak geçiriyorum.  Bazen ben istemesem bile zorunlu dinlenme günleri yaratıyor yolun kendisi. Bunları bu şekilde kabul edip bu şekilde üzerine gitmek gerekiyor.

Akşam olunca internet cafe’nin birisinden Ankara’ya geri dönüş yapıyorum. Yeni yılın ilk gününde hayat yine küçük oyunlarını sunuyor ya bana. Aynen yola çıkarayak yaptığı gibi. Şu ana kadar yapmam dediğim ne varsa yapmak zorunda kaldığım için. Büyük laf etmem dediğim ne varsa ettiğim için. Sen misin diyor bir şeylere tutunmaya çalışan, sen misin hayatında her şeyi siyahına beyazına oturtan. Al bakalım bu da benden sana gelsin, zamanla öğreneceksin.

Odaya yürürken sahilden gelen müzik sesleri duyuyorum, bakmak için gittiğimde kalabalıkça bir grup bir şeyler çalıp söylüyor. Gecenin en güzel ilacı yine kendisi oluyor ya, işte bu anlarda anlaşılıyor. Yanlarında müziği dinlerken yıldızlar tepemizde hiç olmadığı kadar berrak. Müzik sesleri dalga seslerine, bir gece daha denize karışıyor.

31 Aralık 2012, Pazartesi.

Yılın son günü. Hani ben çok severim ya anlam yüklemeyi başlangıçlara ve bitişlere. Bugün için de plaj sefasından başka bir şey yapayım diyorum ve Goa’nın merkezi olan Panaji ve eski merkezi olan Old Goa’yı (nam-ı diğer eski Goa) ziyaret etmeye karar veriyorum. Sabah erkenden Madgaon’a gidecek bir otobüse biniyorum, oradan da Panaji’ye gidecek bir otobüse biniyorum, oradan da Eski Goa’ya gidecek bir otobüse biniyorum. Yani sizin anlayacağınız bütün günüm yollarda otobüs maratonları ile geçiyor. Cam kenarında rüzgar tenimi okşarken yerellerin günlük hayatlarına dahil olmuş gibi hissediyorum. Saatlerce akıp giden kasabaları ve hayatları izliyorum. Sonunda Eski Goa’ya vardığımda ise aradan beş saat geçmiş oluyor. Bu küçük kasaba, 15. ve 18. yüzyıllar arasında Portekiz sömürgesi etkisi ile bölgenin başkentliğini yapmış. Portekizlilerin izleri bütün şehir planlamasında kendisini gösteriyor. Aslında genel olarak Goa’da bu havayı sezebiliyorsunuz. Portekiz mimarisinin etkilerine ek olarak, birçok binanın, dükkanın, barın ismi Portekizce kelimelerden oluşuyor ve Hıristiyan nüfus da çok fazla. Binalar kırmızı toprağa tezat oluşturacak canlı renkleri ile sizi selamlıyor. Canlı morlar, pembeler, yeşiller bölgedeki bütün kasabaları renklendiriyor.

Eski Goa’da da sıra sıra dizilmiş, Murat’ın betimlemesiyle “salaş” kiliseler ve katedraller var. Bunlardan Sé de Santa Catarina Katedrali Asya’nın en büyük katedrali olma özelliğini koruyor. Bu küçük kasaba bir arkeoloji müzesi ve Hıristiyan Sanatı Müzesine de ev sahipliği yapıyor. Kavurucu sıcak altında bölgeyi gezdikten sonra önce Panaji’ye geçiyorum otobüsle. Biraz bu yeni başkenti dolanıyorum, sonrasında da Madgaon’a geçiyorum. Madgaon pazarı sonsuz insan kalabalığı ve satıcıları ile yorucu; ama hükümet bahçelerinin düzeni de bir o kadar dinlendirici.

Palolem’e akşama doğru varıyorum. İlk işim bir internet cafe bulup bir sonraki gün için “acil durum kotasından” tren bileti ayırtmak; fakat bunca zamandır benim yeni fark ettiğim bir uygulama var. Tren biletleri 24 saat öncesinden değil de, tren yolculuğunun gerçekleşeceği günün 24 saat öncesinde satışa çıkıyor. Yani bir sonraki akşam 19:20 için ayırtmak istediğim tren aslında bir gün öncesinin sabahında satışa çıkmış bile! Kerala bölgesine gitmeyi istiyorum, bu yüzden Alleppey’e bir bilet bakınıyorum. Tek tren var ve ne yazık ki bütün biletler satılmış bile! Acil durum listesinin bekleme sırasına ikinci sıradan adımı yazdırıyorum. Bu sefer çok umutlu değilim. Ne olur ne olmaz, garanti olsun diye, bir de bir sonraki gece için yine acil durum kotasından tren biletimi kesin şekilde alıyorum. 16 saatlik bir başka yolculuğu otobüslerde geçirmeye enerjim ve mecalim yok bu sefer.

Sonrasında yılı sonlandırmak için kumsalda uzun bir yürüyüşe çıkıyorum. Kıyıdan iyice çekilmiş deniz suları ayaklarımı yalıyor. Bütün kumsalı karaya çekilmiş tekneler, sağa sola oturmuş insan kalabalığı ve yol kenarındaki barların masaları doldurmuş durumda. Her yerde sonsuz bir müzik kirliliği (ve ne hikmetse her iki bardan birinde gangnam style çalıyor!) ve akın akın insan var. Canım babam arıyor yeni yıl için. İki senedir yanlarından çok uzakta kutluyorum yılbaşlarını. Geçen sene de Sydney’de bir plajdaydım yeni yıla girerken. Yeni yılın bana hediyesi bol yolculuk olmuştu da, bu sene de aynısını bekliyorum yolculuk tanrılarından. Saatler 12’yi gösterdiğinde havai fişek gösterileri ve birbirine (ve hatta bana da!) sarılmaya çalışan Hintliler arasında yeni yıla başlıyorum. Kenardan kıyıdan bu karmaşayı izledikten sonra sevgili kulübeme çekiliyorum.

30 Aralık 2012, Pazar.

Coğrafi olarak büyük ülkelerde yolculuk ederken, bir yerden bir yere gitmenin çok uzun sürmesinden şikayet etmemek gerekiyor; ama Hindistan’da izin verirseniz bütün şikayetlerimi yüksek sesle sıralamak istiyorum. Tamamen plansız hareket ettiğim için her seferinde tren ayarlamalarını kaçırıyorum ve daha fazla opsiyon sunan otobüsler son şansım olarak ortaya çıkıyor. Bunlar arasında sürekli yolculuk yaptığım yataklı otobüsler teoride çok pratik ve rahat; fakat bu ne yazık ki size daha fazla sarsıntı olarak geri dönüyor. Özellikle de şoförler Hindistan’dakiler gibi heyecan ve adrenalin tutkunuysa gece yarım saatte bir uyanıp hala yaşayıp yaşamadığınızı kontrol etmek istiyorsunuz. Bombay’dan Goa’ya on altı saatlik yolculuk da onlardan biri oldu benim için. Bol ve keskin virajlı yollarda ilerlerken düşmemek için kendimi o kadar kasıyorum ki, sürekli sırtıma çarpan demir çubuğun etkileri bir gün sonra ortaya çıkıyor.

Öğlene doğru Goa’da ilk durağımız olan Mapusa’ya varıyoruz. Otobüs Mapusa’dan sonra, güneye doğru Panaji ve Madgaon duraklarına ilerliyor sırasıyla. Hava çok sıcak ve nemi gözeneklerinizde hissedebiliyorsunuz. Madgaon’a vardıktan sonra gitmek istediğim güney plajına yani Palolem’e ulaşabilmek için 50 km’lik bir yolum daha var. Bindiğim yerel otobüste şans eseri kendime kıyıda köşede bir yer buluyorum. Sürekli yolcu alan otobüs her durakta daha da kalabalıklaşıyor. Yol iki saatten biraz daha uzun sürüyor. Hindistan’a özgü olduğunu varsaydığım kısa mesafeleri, sonsuz saatlerde gitme problemi kendisini bir kez daha gösteriyor.

Palolem plajına varınca konaklamak için bir yerler bakınıyorum; ama her yer yılbaşı ve yüksek sezon etkisi ile fiyatlarını ikiye üçe katlamış. Dört beş yer gezdikten sonra, tenimi kavuran güneşe daha fazla dayanamayıp ilk ziyaret ettiğim, sahilin dibindeki kulübelerden birinde geceliği 500 RS’ye konaklamayı kabul ediyorum. Bu kulübenin banyosu dışarıda; gecekondudan bozma yapının kapısı da kapanmıyor, kapansa bile on cm’lik bir boşluk dışarıya merhaba diyor. Siz uyurken, yalnız olmadığınızı hissedebiliyorsunuz. Bunun da kanıtı zaten bir gecelik uyku sonrasında her yerime sıktığım sineksavar spreylere rağmen sonsuz sinek ısırığı (buna göz kapağım da dahil!). Tek ve en büyük avantajı ise sahilde olmasının da etkisiyle uyurken dalga seslerini size kadar getirmesi.

Üstümü değiştirip biraz kendime geldikten sonra sonsuz beyaz kumsala iniyorum. Okyanus kıyısı, deniz kokusu, yumuşacık kumlar. Sahilde biraz yürüyorum. Hindistan’da her yerde olduğu gibi, burada da profil biraz ilginç. Kumsalda sizden başka neredeyse tamamını Hintli erkeklerin oluşturduğu gruplar var. Bunlar komünal halde gezip, komünal halde eğleniyorlar. Hele mayoyla olmaya görün, plajın yıldızı olmaya adaysınız demek oluyor gözlerinde. Bu gruplara ek olarak kendi korunmuş bölgelerinde diğer turistlerle beraber güneşlenen batılı turistler kızarmaya hazır beyaz tenleri ile dikkat çekiyor.  Son olarak da ailecek denizin tadını çıkarmaya gelmiş yereller var. Balıkçılar, köpekler, öküzler ve çeşitli kuşlar da plajın diğer sakinleri.

Kendimi okyanusun ferahlatan sularına bıraktıktan sonra sahilde biraz oturuyorum, sonrasında biraz daha kumsalın tadını çıkarıp kaldığım yerde soğuk duşumu alıyorum. Gün batımını izlemek için sahile oturuyorum. Güneş deniz mavisine karışırken bir gece daha bitiyor. İnternet bulma çabalarım çok sonuç vermeyince odaya erkenden dönüp biraz kitap okuyup kendimi uykunun ellerine bırakıyorum.