Dambulla, Kandy, Sri Lanka.

Standard

11 Ocak 2013, Cuma.

DSC01372

Dambulla mağara tapınaklarının girişine doğru ilerlerken, Altın Buddha.

DSC01376

DSC01383

Dambulla mağara tapınaklarının içerisinden.

DSC01454

DSC01482

Kandy’deki kutsal diş seramonisinden.

DSC01483

Helga’s Folly’de beyaz şarap keyfi.

Sabah odayı boşaltmadan önce, kaldığım yere çok yakın olan Dambulla mağara tapınaklarını görmeye gidiyorum. Yol üzerinde ilk olarak Altın Dagoba ve devasa altın renkli Buddha beni karşılıyor. Burada gezilecek ve görülecek her şey aynı alana toplanmış durumda. Dilerseniz Dambulla Müzesi’ni de gezebiliyorsunuz. Buddha’nın yanından yukarı doğru uzanan dik merdivenlerden çıkarak mağara tapınaklarına da ulaşmak mümkün. Tapınak giriş biletlerinin fiyatı, Sri Lanka’daki her tarihi alana giriş gibi yine çok pahalı: 1500 RS. Tepede irili ufaklı beş adet mağara tapınağı yan yana dizilmiş. Her tapınağın içerisinde rengarenk duvar resimleri ve birbiri ardına sıralanmış Buddha heykelleri görülmeye değer.

Mağaraları gördükten sonra otelime geri dönüp eşyalarımı toplayıp otobüs istasyonun yolunu tutuyorum. Amacım 80 km uzaktaki, Sri Lanka’nın kültürel başkenti olarak da anılan şehri, Kandy’yi ziyaret etmek. Bindiğim ekspres otobüs iki saatte beni Kandy’ye ulaştırıyor. Bir otel ayarlayıp eşyalarımı bıraktıktan sonra şehir merkezine ilerliyorum. Kandy’nin merkezinde kocaman bir göl var. Bu gölün etrafında mağazalarla dolu boydan boya uzanan sokaklar şehre canlılık katıyor. Burada şehir havası, Sri Lanka’nın geri kalanından farklı olarak kendisini iyiden iyiye hissettiriyor.

Şehir merkezindeki restoranlardan birinde güzel bir tavuk köri pilav yedikten sonra, yemeğimi geleneksel tatlı wattalappam ile tamamlıyorum. Gölü çevreleyen sokakları arşınlayıp tren istasyonuna uğramaya karar veriyorum. Yarınki Ella yolculuğum için kendime bir bilet alıyorum. Ne yazık ki, her zaman olduğu gibi birinci sınıf kalmamış, ikinci sınıflarda da koltuklar dolu. Tam kendime başka bir trene bilet alacakken, şans eseri ikinci sınıfta bir koltuk boşalıyor da oradan yerimi ayırt ettiriyorum. Sri Lanka’nın iç bölgesini baştan başa geçen ve muhteşem manzaralara sahip olduğu söylenen Badulla treni ile yolculuk esas amacım.

Tren istasyonundan çıkıp şehir merkezinde yer alan iki üç küçük tapınağı gezdikten sonra, Kandy için anlamı büyük olan Buddha’nın dişinin saklandığı “Temple of the Sacred Tooth Relic”e gidiyorum. Bu tapınakta oyalana oyalana vakit öldürüyorum, amacım 18:30’daki puja’yı, yani kutsal dişin ibadete açıldığı töreni yakalayabilmek. Günde üç defa gerçekleşen bu seremonilerde, kutsal dişin saklandığı altın dagoba gün yüzüne çıkarılıyor ve kapalı olan birkaç oda ibadete açılıyor. Her Budist’in hayatında bir kere yapması gereken ibadetlerden birisi olarak anılıyor kutsal emanet sayılan dişi görmek.

Tapınak içerisinde aynı zamanda, oturan Buddha’ların sergilendiği genişçe bir oda olan Alut Maligawa, kutsal dişle ilgili yazışmaların ve hediyelerin saklandığı iki katlı Sri Dalada Müzesi ve 1925’te yakalandıktan sonra devlete hizmetlerinden dolayı 1984’te ulusal miras ilan edilmiş Rajah’nın (yani devasa bir filin) doldurulmuş vücudunun saklandığı odayı ziyaret edebiliyorsunuz.

Seremoniyi beklerken, dinlenmek için oturduğum taşın üzerinde ilk Sri Lanka evlenme teklifimi de alıyorum. Yanıma gidip gelip sorular soran amcanın biri, sırasıyla nereli olduğumu, adımı ve en sonunda da evli olup olmadığımı soruyor. Hayır cevabını alınca da, kendisiyle evlenir miyim onu soruyor. Benim cevabım yine olumsuz olunca da Sri Lankalıların iyi kocalar olacağını söylüyor. Gerçi bunun en büyük kanıtı Kandy’de yolda rastladığım bir rickshaw’ın üzerinde yazan “Life is better with a wife.” yani “Hayat eşle daha güzel.” sözü olabilir.

Gün batımı ile beraber seremoni de davullar eşliğinde başlıyor. İbadet edenlerin yanı sıra, yabancılar da kalabalığın büyük bir kısmını oluşturuyorlar. Gerçeği olmadığı iddialarını bir kenara bırakıp sıraya giren biz yabancılar da, iki saniye kadar altın kaseye göz kırpıp yolumuza devam ediyoruz.

Tapınaktan çıktıktan sonra cuma gecesini odada geçirmek yerine “Helga’s Folly” olarak anılan, dünyanın en sıra dışı otellerinden biri kabul edilen, Helga de Silva’nın tasarladığı (Stereophonics’in bu kadın için yazdığı bir şarkı da mevcut) meşhur otele gidip bir şeyler içmek için bir rickshaw’a atlıyorum. Otel bir tepenin üzerine inşa edilmiş. İçerisi karanlık ve loş ışıklarla süslenmiş. Tasarım genel olarak romantiklik ve korkutuculuk arasında gidip geliyor: devasa çam ağacını ve camları süsleyen rengarenk küçük ışıklar, gotik lambalar, büyük ve katman katman erimiş mumlar, duvarları dolduran sonsuz çerçeveler ve maskeler, içinde kaybolduğunuz kadife koltuklar. Ve arka fonda Frank Sinatra. Beyaz şarabım elimde. Koca salonda sadece ben. Hayatı yaşanılabilir yapan deneyimleri cebe doldurmak için ya bütün bu yolculuk; işte bu dakikalarda daha da anlam kazanıyor.

Otele geri dönüş yolu uzun ve karanlık, birazcık korkmama rağmen 20 dakika içinde odamdayım.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s