Anuradhapura, Sri Lanka.

Standard

9 Ocak 2013, Çarşamba.

DSC01185

Görkemli dokuz katından geriye sadece tek bir kat ve sütunlar kalan “Brazen Palace”.

_MG_2989

Thuparama Dagoba, kırk bir adet sütunu ile.

DSC01204

IMG_2941

Ruvanveliseya Dagoba’dan ibadet manzaraları.

IMG_2955

Ruvanveliseya Dagoba’daki ölü pozisyonundaki Buddha.

DSC01267

Abhayagiri Manastırı’nda yer alan “ay taşı”.

IMG_2938

Mirisavatiya Dagoba.

 

Uyudum mu, uyumadım mı belli değil, sabahın köründe uyanıyorum. İlk iş panik odasını, yani banyoyu kontrol etmek. Hamamböceği nalları dikmiş, banyonun ortasında duruyor. Odadan çıkıp bir süredir ihmal ettiğim doyurucu kahvaltımı, meşhur Seylan çayı eşliğinde yapıyorum. Anuradhapura’da bulunma nedenim, bu şehrin Sri Lanka’nın kültürel ve dinsel simgelerinden bir tanesi olması. Şehir aynı zamanda UNESCO’nun kültürel miras listesinde yer alıyor. 11. yüzyıla kadar Sri Lanka’nın başkentliğini de yapmış şehrin birçok kısmına yayılmış tarihi dagobalar, arkeolojik kalıntılar ve manastırlar var. İlk planım bisiklet kiralayıp bütün şehri baştan başa gezmek. Şehrin tarihi alanı üç kilometrekarelik bir alana yayılmış durumda. Ayrıca bu tarihi eserleri gezmek için 3250 Sri Lanka Rupee’si, yani 25 dolar kadar bir ücret ödemeniz gerekiyor. Otel sahibinin rehberlik de yapacak bir rickshaw sürücüsünü biletler de dahil 5000 RS’ye ayarlama fikri üzerine zaten uykusuz olan ben, bu fikri kabul ediyorum ve sabah 09:00’da konakladığım otelden Rauff ile beraber çıkıyorum.

Anuradhapura kalıntıları genel olarak dört bölgeye ayrılıyor: Mahahivara, Abhayagiri Manastırı, Kale ve Jetavanarama. Biz Jetavanarama bölgesinden başlıyoruz ve buradaki devasa Dagoba’yı ziyaret ediyoruz. Her ziyaret ettiğimiz dagobada etrafta kırmızı ve turuncu kıyafetleriyle keşişler, beyaz dagobalara renk tezatlığı oluşturuyor. Rauff bana yapıların hikayelerini, hangi kral zamanında yapıldıklarını anlatıyor. Benim ilk etapta göremediğim kenarda kıyıda kalmış duvar resimlerini gösteriyor. Üstelik ağaçlar konusunda da epeyce bilgili olan Rauff bana ağaçların çeşitlerini ve hangi hastalığa iyi gelebileceklerini de teker teker anlatıyor. Yolda bir ağaçtan toplayıp yediğimiz “wood apple” yani tahta elmalar o kadar lezzetli ki.

Buradan Mahahivara bölgesine ilerliyoruz. Sri Maha Bodhi, yani kutsal ağacı görüyoruz. Bu ağaç dünyanın en eski ağacı olarak da bilinen, MÖ. 288 yılında dikilen incir ağacının Hindistan’dan getirilen sağ dalı üzerine büyümüş. Zaten bu dalı koruma altına aldıklarını görebiliyorsunuz. Ağacın yanına sadece önemli devlet yetkilileri çıkabiliyorlarmış. Hindular için çok kutsal olan bu bölgede, birçok ziyaretçi bağışlarını sunuyor Buddha’ya. Rauff da bana ağacın yere düşmüş yapraklarını saklamam için hediye ediyor. Sonra bronz çatısı yüzünden “Bronz Saray” olarak da anılan ve zamanında 1000 keşişe de ev sahipliği yapmış binanın kalıntılarını görüyoruz. Sonraki durağımız 55 metrelik beyaz gövdesiyle yükselen Ruvanvelisaya ile bölgedeki ve muhtemelen dünyadaki en eski dagoba olan Thuparama Dagoba oluyor. Bu küçük dagobanın etrafında 41 tane sütun bulunuyor.

Sonrasında Mirisavatiya Dagoba’ya göz atıp Kraliyet Bahçelerine gidiyoruz. Tissa Wewa suni gölünün yanında yer alan bu bahçelerin en büyük özelliği “yıldız kapısına” da ev sahipliği yapması. Bir kayaya kazınmış bu kapı şeklindeki duvar yazılarının bir eşi de Mısır da bulunuyormuş. Bu kapının farklı boyutlara açılabildiğine inanılıyor. Çok bilinmeyen ve yıllarca saklı kalmış bu hikayenin son dönemde çok fazla kez anlatıldığını ifade ediyor Rauff. Kaya tapınağı olan Isurumuniya Vihara, tepesinde yer alan dagobası, nilüfer göleti, buddha ayak izi, ölüm pozisyonundaki dev buddha heykeli ve küçük müzesi ile bizi karşılıyor. Sonrasında Rauff bana Vessagiriya kaya manastırlarındaki sanksritçe yazıların silinmeye yüz tutmuş izlerini gösteriyor.

Bir önceki günlerin yağmurları etkisini o kadar kuvvetli hissettirmiş ki, bölgedeki bazı evlerin ilk katları ve bazı pirinç tarlaları komple su altında kalmış. Rauff bile bazen yolları değiştirmek zorunda kalıyor, rickshaw’ımızın sulardan geçemeyeceğini anlayınca. Yağmur sonrası hava yemyeşil ve temiz Sri Lanka havasını besliyor. O kadar huzurlu ve sakin ki etraf. Özellikle Hindistan’dan sonra çok iyi geliyor bana Sri Lanka. Sıcak ve neme rağmen, nefes almak kolay; ama tabi terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir mola veriyoruz yol kenarında. “Ginger beer”larımızı içiyoruz. Bu içecek zencefilden yapılıyor ve adı bira olmasına rağmen alkollü değil. Gazozumsu tadı genzimi yakıyor.

Yola devam ediyoruz. Abhayagiri Manastırı’nı ziyaret ediyoruz. Bölgenin kuzeybatısındaki eskiden keşişler için okul olarak kullanılan yapının kalıtlılarına gittiğimizde burada çok güzel korunmuş bir “aytaşı” görüyoruz. Bu taşın ilk halkasını ateş oluşturuyor. İkinci halkasını fil, at, aslan ve boğa figürlerinin bulunduğu hayvan halkası oluşturuyor. Bu hayvanlar sırayla yaşamın evrelerini simgeliyorlar. Üçüncü halka çeşitli çiçek figürlerini resmediyor ve bu da hayatın inişleri ve çıkışları ile farklı güzellikleri olduğunu ifade ediyor. Dördüncü halkada ağızlarında çiçekler tutan kazlar var. Bu kazların iyi ve kötüyü ayırt etme yeteneği olduğuna inanılıyor. Beşinci halka nilüfer çiçeğini temsil ederken, altıncı halka da nirvanayı sembolize ediyor. Bu taş parçasının anlamı, hayatımız boyunca karşılaştığımız durumlarda iyi olanları alıp benimsersek nirvanaya ulaşabileceğimiz, aksini yaparsak da ateşe düşeceğimiz şeklinde yorumlanıyor.

Buradan sonra keşişlerin Sanskritçe öğrendiği bir okulun içindeki devasa meditasyon yapan Buddha heykelini yani Samandhi Buddha’yı ziyaret ediyoruz. Bir sonraki durağımız da keşişlerin banyo havuzları olan ikiz havuzlar yani Kuttam Pokuna oluyor. Buradan çıkıp kale bölgesine gidiyoruz. Kendisinden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamış olan kraliyet sarayını görüyoruz, benim burada çamurlar arasında ayağım kayıyor da yere kapaklanıyorum. Sonra ayaklarımı kenardaki musluktan yıkamak zorunda kalıyorum. Mahapali Manastır yemekhanesi, Dalada Maligawa, Buddha’nın dişinin saklandığı ilk kutsal emanet sonraki duraklarımız oluyor.

Saate bir bakıyorum daha öğlen bir. Sanki tüm gün gezmişim gibi hissediyorum ve şehirde yapılacak her şeyi Rauff’un mükemmel rehberliği ile yarım günde bitirmiş oluyoruz. Ben de bir gün daha bu şehirde kalmama gerek olmadığını düşünüyorum. Otele dönüp kesik elektriklere rağmen eşyalarımı topluyorum. Rauff beni otobüs istasyonuna bırakıyor. Ben de bir sonraki şehrim olan daha güneydeki Dambulla’ya gitmek üzere bir buçuk saat sürecek olan ekspres otobüste yerimi alıyorum. Şehre gelince bir otel bulup yerleşiyorum.

Dambulla yol üzeri şehri gibi. Çok fazla bir özelliği yok. Ama yakınlarındaki mağaralar görülmeye değer ve buradan Sigiriya bölgesine geçiş için de en ideal durak. Otele yerleşip günler sonrasında internet bulmanın keyfi ile odada oyalanıyorum. Sonrasında yol üzerindeki yerel restoranlardan birine girip meşhur kase şeklindeki omletlerden ve kızarmış pilavlardan yiyorum. Yol üzerinde yürürken insanlarla muhabbet ediyorum. Dinlenmek üzere otelime geri dönüyorum.

Reklamlar

One response »

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s