Monthly Archives: Ocak 2013

Khajuraho, Hindistan.

Standard

22 Ocak 2013, Salı.

 

DSC01880

DSC01862

DSC01822

_MG_3189

_MG_3195

_MG_3268

_MG_3170

_MG_3282

Tapınak işlemelerinden detaylar.

DSC01880

IMG_3143

DSC01924

Batı tapınakları bölgesinden manzaralar.

IMG_1907

Hint erkeklerinin erotik işlemelerle imtihanı.

DSC01840

DSC01811

Khajuraho “old village” yani eski kasabadan kesitler.

DSC01845

Halkın umumi tuvaleti: Hindistan, küçük tapınaklara karşı.

IMG_1873

Ganimetlerimin postalanmaya hazırlanmasını beklerken, terzi iş başında.

Sabah gecenin tüm uykusuzluğuna rağmen 07:00’de, uykumu alamamış ve yorgun uyanıyorum. Amacım ilk olarak şehir merkezine yakın otobüs istasyonuna gidip buradaki tren bileti gişesinden Varanasi için bilet alternatiflerini soruşturmak; sonrasında da istasyonun hemen karşısındaki postaneden Hindistan ve Sri Lanka ganimetlerimi eve göndermek.

Otelden dışarı adımımı attığımda dün gece iki cümle kurduğum herkes sokakta pusuya yatmış beni bekliyor gibi davranıyor. Şehrin küçük olmasının en kötü tarafı başınızdan kimseyi savamayışınız. Bir kişiye görünmeden kaçtım diye sevinirken, öbür köşeden diğer bir kişi sırıtarak karşınıza çıkabiliyor. Motosikletle gezme teklifleri yenileniyor, ben artık yalan söyleme konusunda yeni teknikler geliştirmeye başlıyorum, derken otobüs istasyonuna varıyorum. Öğrendiğime göre Khajuraho’dan Varanasi’ye otobüs yok; tek alternatifim tren. Bundelkhand Express’i de haftanın sadece üç günü var: Salı, Cuma ve Pazar. Cuma gününe kadar bu şehirde bekleme fikri tüylerimi diken diken ettiğinden hemen aynı gece için bilet arayışlarına girişiyorum. Tren bileti gişesindeki amcam, sadece bana özel “sleeper” sınıfında (sleeper sınıfı şu ana kadar yolculuk yapmadığım bir sınıf, 72 kişilik vagonlarda, alt alta dizilmiş üçerli ranzalardan oluşuyor) yer bulabileceğini söylüyor ve buluyor da. Tabi ki Hindistan’daki her şey gibi bu da karşılıksız değil. “Ben seni mutlu ettim, şimdi sen de beni mutlu et.” diyor amcam. Bilet ücretinden daha yüksek bir miktarı rüşveti de içerecek şekilde verip tren biletimi alıyorum. Buradan sonra postaneye gidiyorum, postane kapalı. Ben de önce otele dönüp odayı boşaltıyorum. Şehrin güneyine ve doğusuna yayılmış tapınakları daha rahat gezebilmek için otel aracılığıyla bir bisiklet kiralıyorum. Eski ve paslanmaya yüz tutmuş, sert ve rahatsız selesi ile bordo bisikletimle birkaç denemeden sonra düz yola çıkmayı başarıyorum. Trafiğin akış yönüne alışmaya çalışarak yola koyuluyorum.

Postane bu sırada açılmış. İçerideki görevliler bana çok yardımcı oluyorlar. Benim parça pinçik alakasız hediyelik eşyalarımı paketleyebilmem ve Hint posta standartlarına getirebilmem için öncesinde bir terzi bulmam gerekiyor. Jaipur’da bu paketleme işini postanenin içinde görevli terziler yapıyordu, daha küçük postaneler bu durumlarda, Khajuraho’da olduğu gibi, sizi yerel terzilere yönlendiriyorlar. Postaneden bir görevli benimle beraber otobüs istasyonunun yakınlarındaki terzinin küçük dükkanına eşlik ediyor; fakat terzi henüz dükkanı açmamış. Biz de kenardaki çay yapan başka bir amcanın yanına oturuyoruz. O sırada terzi aranıyor, on beş dakikaya gelme sözü alınıyor. Benim de yapacak bir işim yok, Bollywood filmi izleyen güruha katılıyorum. Filmde kadın adamı öptüğünde bir anda ortam değişiyor, yeşillik bir alana ışınlanıp kadınlar ve erkekler gruplar halinde dans ederek şarkılar söylemeye başlıyorlar. Benim ilgili izleyişim, çevremdekilerin de hoşuna gidiyor ki herkes filmle ilgili yorumlarını anlatıyor bana.

Terzi geldiğinde paketleme için hummalı bir süreç de başlıyor. En başta eşyalarımı güzelce bir çantaya yerleştiriyoruz, çantayı bir kutuya aktarıyoruz. Sonrasında terzi küçük küçük beyaz kumaş parçalarını birbirine ekleyerek bu kutuyu kaplayacak bir kumaş zarf dikiyor. Yarım saat sonra kutum gönderilmeye hazır. Posta ofisine dönüp resmi işlemleri hallettikten sonra ben de batıda yer alan tapınakların yolunu tutuyorum.

Khajuraho’nun tapınakları şehrin üç bölümüne yayılmış durumda: doğu, güney ve batı. Doğu ve güneydeki tapınakları ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz; fakat batı bölgesi, tapınakların en yoğun bir arada yer aldığı bölge olduğu için, tapınaklar da çok iyi bir şekilde korunmuş olarak burada sergilendiği için girerken 250 RS ödemeniz gerekiyor. Doğu bölgesinde üç adet tapınak yer alıyor, bunlar aynı zamanda Jain Tapınakları olarak da anılıyor. İşlemeleri ile Hindu tapınaklarının en güzel örnekleri sayılıyor bu şehirdeki tapınaklar. İşin ilginç tarafı ben bu tapınakları gezerken, kırk günün sonunda ilk defa başka Türkler ile rastlaşıyorum, İstanbullu bir karı koca. İki haftalığına Hindistan’a gelmişler. Biraz muhabbetten sonra ben bisikletime atlayıp güneydeki tapınakları gezmek için ilerliyorum. Bu sırada köylerin ve boydan boya uzanan çiçek tarlalarının arasından bisikletle geçiyorum. Köylerdeki evlerin Jodhpur’u andıran mavi boyalı duvarları ve rengarenk manzaraları adeta görsel şölen sunuyor. Her rastlaştığım çocuk ise “Hello, rupee” diye arkamdan bağırıyor. Nasıl olsa yabancı olmak demek, Hintlilerin gözünde çoğu zaman para anlamına geliyor. Güneş etkisini biraz azalttıktan sonra da batı tapınaklarına geçyorum. Bir sesli rehber alıp tapınakların içerisinde kendimi kaybediyorum.

Khajuraho’da yer alan bu tapınakların bu kadar ünlü olmalarında muazzam mimari yapılarından ve heykelcilik düzeylerinden öte, işlemelerde seks sahnelerinin yer almasının da çok büyük bir payı var. Bu kutsal tapınaklarda, bu seks sahnelerinin neden işlendiği konusu ise hala tartışmalı. Bazıları bunun kötülüklerden korunmak için olduğunu söylerken, bazıları da bu sahnelerin daha derin ve ruhani anlamlar taşıdığına, nirvanayı temsil ettiğine inanıyor. Bu sahneler bütün tapınaklarda mimari kesişim noktalarına işlenmiş durumda, bu yüzden metafiziki bir anlamı olduğuna da inanılıyor. Çeşitli elastik pozisyonların sergilendiği grup seks sahnelerinden tutun da, birbirleri ile flörtleşen sevgililere kadar neler yok ki. Sadece seks içerikli işlemeler de değil, kutsal peri kızlarının bin bir güzellikteki sahneleri de bu işlemelerde yer alıyor. İç çamaşırlarını giyerken, aynalara bakarken, top atarken, kollarında seks sonrası tırnak izlerini sergilerken, ayaklarındaki dikenleri çıkarırken, çeşitli müzik enstrümanlarını çalarken… Tapınak işlemecilerinin espritüel yanları da arada sırada kendisini gösteriyor. Örneğin, Lakshman Tapınağı’nda alt sıralarda yan yana dizilmiş filler yer alıyor, bu fillerin hepsi size dönük bakıyorlar; fakat tapınağın iç köşelerine doğru bu fillerden biri sola dönmüş hemen yanında sevişen çifti izliyor şekilde resmedilmiş. Gün batmaya yakınken tapınaklar bölgesinden çıkıyorum, manzarası ile meşhur Blue Sky Cafe’nin sonradan eklemeli ağaç katına oturup gün batımında tapınakların renginin değişmesini izliyorum.

Sonrasında otele dönüp tren saatime kadar otelde beklemeye karar veriyorum. O sırada oteldeki Güney Korelilerle muhabbete başlıyoruz. O kadar kalabalıklar ki. Her gelenle biraz muhabbetten sonra 11’deki trenim için istasyonun yolunu tutuyorum. Tren istasyonunun bekleme salonunda çekik gözlü olmayan bir ben varım. Trenimiz bir saat rötarla geliyor. Bindiğimiz trenin elektrikleri kesik, heyecanlı bir yer bulma macerasından sonra fark ediyoruz ki bütün vagon sadece turistlere ayrılmış. Bu turistlerin yüzde doksanını da Güney Koreliler oluşturuyor. Güney Koreliler yolculuk işinde de uzmanlar, son derece profesyonel ve kolay taşınabilen yolculuk eşyası adına ne varsa, hepsi onlarda. Küçücük çantalarından kocaman uyku tulumları çıkıyor, sarılıp uyuyorlar. Ben de o arada artık çantamdan beni sıcak tutabilecek ne varsa bulup kendimi sarıp sarmalıyorum. Bölük pörçük bir uyku da beraberinde geliyor.

21 Ocak 2013, Pazartesi.

Havaalanının içerisinde uyumanın avantajlarından biri: ilk defa bir uçağı kaçırma korkusu olmadan uyanıyorum, uyandıktan on dakika sonra biniş kartlarım da elimde. Chennai’den Khajuraho’ya uçuşum aktarmalarla dolu, ilk duraksa Delhi. İki buçuk saatlik konforlu bir yolculuktan sonra Delhi’ye varıyorum ve üç saat sonraki uçuşumu beklemeye koyuluyorum. Delhi havaalanı son derece modern ve benim Hindistan’da görmediğim bütün turistler şık kıyafetleri ile burada toplanmış durumdalar. İnsanları gördükçe bir ayı geçkin süreden sonra ilk defa birbirleri ile hiç alakası olmayan ütüsüz ve eski kıyafetlerimi sorguluyorum.

Delhi’den bineceğim Khajuraho uçuşunun iki yerde durması bekleniyor. Durmaktan neyin kast edildiğini çok da algılayamıyorum ben en başta. Uçağım iki saat rötarla kalkıyor. İlk olarak Agra’da durup yolcu indirip yeni yolcuları aldıktan sonra ben de durumu anlıyorum. Sonraki durağımız ise Varanasi oluyor. Aynı uygulama burada da kendisini gösteriyor. Dolmuş misali, uçakla şehirlere uğrayıp yolcu indirip alıyoruz. Son durağımız Khajuraho’ya vardığımızda ben artık sonsuz inip kalkmalardan yorgun, bacaklarım hareketsizlikten uyuşmuş, kulaklarım basınçtan şaşkın; havaalanından şehre gitmenin bir yolunu araştırıyorum. Hava kararmış olduğu için, havaalanı da şehir merkezinden epeyce uzakta olduğu için, kapıda bekleyen polis görevlisi çok alternatifim olmadığını ve taksi ile 200 RS ödeyerek şehre gidebileceğimi söylüyor. Sonradan fark ediyorum ki havaalanı bölgesinden dışarıya doğru biraz yürüdüğünüzde burada alternatifleriniz daha çok artıyor. Ben taksi şoförlerinden birisiyle anlaşıyorum, eğer taksiye havaalanının dışından binersem sabit ücretin yarısını, yani 100 RS’yi ödeyebileceğimi söylüyor, kabul ediyorum. Khajuraho’nun tek ve kısacık bir sokaktan oluşan küçücük şehir merkezine geldiğimde de yoğun bir erkek ilgisiyle karşılaşıyoru. Zaten ortalıkta tek bir adet bile kadın yok. Artık kendi kendime yabani olmama kararı almış olan ben, kimseyi terslemeden biraz da beni getiren şoförün yardımıyla, Zen Otel’de geceliği 400 RS ‘ye konaklamayı kabul ediyorum. Üstüne çirkeflik yapıp wi-fi kullanımını da bedavaya getiriyorum.

Odaya eşyalarımı bıraktıktan sonra bir şeyler yemeye çıkıyorum. Yolda iki üç kişi muhabbet etmeye çalışıyor, her muhabbet ettiğim insan sonraki gün motosikleti ile şehrin doğu ve güneyinde yer alan tapınaklarını gezdirmeyi öneriyor. Konuşmaya çalışan erkeklerin tavırları Hindistan’ın diğer bölgelerinden görmediğim kadar rahatsız edici. Bu yüzden yemekten sonra, Lassi Corner’da muzlu lassi’mi içip erkenden otele çekiliyorum. Bir süredir adam gibi bir uyku uyuyamamış olan ben, otel odasına girdiğimde bangır bangır gelen gürültülü müziğin kaynağını anlayamıyorum. Çıkıp baktığımda da yüksek duvarların arkasında bir yerlerde bir şeylerin kutlandığı anlaşılıyor. Kötü batı disko müziği ve araya karışan Hint ezgileri eşliğinde müzik son ses gece 03:00’e kadar sürüyor. Sonraki gün öğrendiğime göre bir düğün kutlamasıymış. Uykusuz gece sabaha karışıyor.

Chennai, Hindistan.

Standard

20 Ocak 2013, Pazar.

IMG_1852

Havaalanın yatak ve duş hizmeti.

Otelin 24 saat politikası gereği, bir önceki gün 08:30’da giriş yaptığım otel odasını 08:30’da boşaltmam gerekiyor. Şehrin neredeyse birçoğunu yürüyerek gezmiş olan ben, bugünü es verme günü ilan edip direk tren istasyonuna gidiyorum. Tren istasyonundaki bekleme salonunda 4-5 saat kitap okuduktan, Hint müziği kliplerini ve tartışma programlarını izledikten, insanlarla muhabbet ettikten sonra havaalanına gitmek için yerel trene biniyorum. Trende yanına düştüğüm bir teyze benimle sohbet etmeye çalışıyor. Açık olan saçlarımı bir lastikle topluyor, karşılığında şişe suyumdan içiyor (burada çok yaygın bir durum, insanlarla iki kelime edin suyunuzu içmek için işaret ediyorlar, ağızlarını değdirmeden suyunuzu içiyorlar).

Havaalanına uçağımdan o kadar erken bir vakitte geliyorum ki, normal olarak kapıdaki sıkı kontrol sırasında beni içeri almıyorlar. Ben de havaalanı yöneticisi ile görüşmeye gidiyorum. Bana istersem havaalanında “bed and bath” yani “yatak ve duş” hizmetinden yararlanabileceğimi söylüyor. Önümde 15 saate yakın olan ben, 400 RS ödeyerek bu hizmeti kullanmayı kabul ediyorum. Havaalanın içerisinde kadınlara ve erkeklere ayrı olarak hazırlanmış bu geniş alanda, sıralanmış temiz yataklar ve iç tarafta da temiz duşlar yer alıyor. Benim de işime geliyor açıkçası. Güzel bir yemekten sonra, sabaha karşı olan uçuşumu beklerken bütün gün burada dinleniyorum.

19 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC01730

DSC01726

DSC01753

Chennai’de metro çalışmaları ve yargıtay binası.

IMG_1775

IMG_1791

Trenden manzaralar.

Günü ağırdan alıyorum. Geç uyanıp odadan geç çıkıyorum. Sonrasında trene atlayıp Chennai Fort olarak bilinen bölgeye gidiyorum. Haritada aslında kısa gözüken, uzun uzun mesafeleri saatlerce yürüdükten sonra Georgetown bölgesinin sokaklarındaki dağınık ve kalabalık pazarlara dalıyorum, ardından Chennai’nin yargıtayını ziyaret etmeye karar veriyorum. Uzaktan yavruağzı rengi ve mimarisi ile dikkat çeken adli bölgeye giriyorum. Cumartesi olduğu için ziyaretçilere izin olduğunu söylüyorlar. İçeri girebilmem için bir güvenlik görevlisinin bana eşlik etmesi gerekiyor; ama benim yanında bulunduğum iki kadın görevli arasında bir tartışma çıkıyor ben beklerken. Daha genç görevli anlamadığım bir konuda azar işittikten sonra, sinirlenerek gidiyor. Yirmi dakika sonra ağlayarak geri geliyor. Bu sürede ben ne olup bittiğini anlamadan şaşkın şaşkın etrafa bakınıyorum. Sonunda yoldan geçen başka bir kadın görevli beni gezdirmeye razı oluyor. Sırayla adli binaların içerilerine giriyoruz. Aktif durumdaki aile mahkemesinde görülmekte olan bir davaya göz atıyoruz. Bombay’da olduğu gibi burada da koridorlar ve mahkeme salonları sıra sıra yerlere ve masalara dizilmiş mat renkli saman kağıtlarla dolu. En sonunda 1892 yılında yapılan yargıtay binasına ilerliyoruz. Bu bina Escher eserlerinden fırlamış gibi birbiri içine geçen merdivenler ve koridorlardan oluşuyor. Tatil olması nedeniyle boş koridorlarda ilerliyoruz. Görevli bana hafta içi buraların çok kalabalık olduğunu, yürünmeyecek hale geldiğini anlatıyor çat pat İngilizcesi ile. Küçük turdan sonra ben Chennai kalesine gitmek için adli bölgeden çıkıyorum.

Kale denince daha önceki Hint şehirlerinde gördüğüm gibi bir yapı bekleyen ben, kalenin aslında hala aktif şekilde kullanılmakta olan bir askeri bölge olduğunun farkına daracık yollarda üzerime üzerime gelen askeri araçları ve her yerdeki uyarı tabelalarını görünce varıyorum. Etrafında bir tur attıktan sonra, içerisinde yer alan müzeyi gezmekten vazgeçip Marina kumsalının olduğu bölgeye yürüyorum. Bütün Chennai maceram da sürekli yürüyerek geçiyor aslında. Öğleden sonra artık sıcaktan, nemden ve yürümekten yorulmuşken otelimin olduğu bölgeye geri dönüyorum. Güzel bir yemekten sonra erkenden odama çekilip soğuk duş sonrası kitabıma dalıyorum.

18 Ocak 2013, Cuma.

DSC01720

Otelimin bulunduğu Egmore bölgesi.

DSC01724

IMG_1767

DSC01742

Chennai sokaklarından.

DSC01732

Anna Salai Caddesi üzerinde yürürken.

DSC01750

Hint kınası.

Sri Lanka için uçak biletimi ucuz Spicejet havayolundan alırken gidiş dönüş almanın çok avantajlı olduğunu fark etmiştim, bu nedenle biletimi Madurai’den gidiş ve Madurai’ye dönüş olarak almıştım. Fakat dönüşte direk uçuş bulunmadığı için havayolu bana Chennai üzerinden bir aktarma sunmuştu. Bütün Sri Lanka yolculuğum boyunca da ben içten içe uçuşumu bölmenin çok iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Yoksa Madurai’den tekrar kuzeye gidebilmek için arkası kesilmeyen otobüsler ve trenler beni bekleyecek. Şansıma havaalanına gittiğimde bunun mümkün olduğunu ve biletimin sadece Chennai’ye kadar olan kısmına check-in yapabildiğimi öğreniyorum. Hindistan’a tekrar dönme amacım, kuzeyde yr alan görmediğim Khajuraho ve Varanasi şehirlerini görüp Varanasi üzerinden Nepal’e karayolu ile geçmek. Bu nedenle çok da vakit kaybetmek istemiyorum.

Chennai’ye sabaha karşı 04:30 sularında varıyoruz. Bavullar gecikmeli olarak geliyor, ben eşyalarımı alıp en azından hava aydınlanana kadar havaalanında biraz uyumayı amaçlıyorum. Fakat havaalanın varış terminalinde bekleyecek ve uyuyacak yer yok. Sri Lanka’da ve Hindistan’da gördüğüm bir uygulama ise havaalanlarına girişlerin çok sıkı kontrol edildiği. Yani bileti olmayan havaalanından içeri giremiyor. Eğer bir tanıdığınızı yolcu edecekseniz ise bunun için ayrıca para ödeyerek bir giriş bileti almanız gerekiyor. Colombo’daki ücret 300 RS idi mesela. Chennai’de ben de uyanıklık yapıp Madurai uçak biletimi gösteriyorum, böylece içeri girip iki saat kadar uyuyorum. Bu arada hava aydınlanıyor, günün ilk sinek ısırıkları vücudumdaki yerlerini alıyorlar. Ben de şehir merkezine gidip bir otel bulmaya karar veriyorum; fakat havaalanındaki görevli beni havaalanından dışarı çıkarmıyor. Uçak biletini kullanmayacağımı söylüyorum, o da gidip havayolundan bir görevliye durumu anlatmam gerektiğini, ancak o şekilde çıkabileceğimi belirtiyor. Ben derdimi gidip anlatıyorum, görevli neden bileti kullanmaktan vazgeçtiğimi çok anlamıyor, Kenan Işık misali bana iki üç kere son kararım olup olmadığını soruyor. Sonunda havaalanından çıkabiliyorum. Havaalanı terminallerine çok yakın bir mesafede Tirusulam tren istasyonu var. Buradan 6 Hint Rupee’si karşılığında tren biletimi alıp şehrin göbeğine, Egmore istasyonuna yarım saatten kısa bir sürede geliyorum. Egmore istasyonunun etrafı otel kaynıyor. Ben de her katı farklı renk olan, görece düzgün ve ucuz odaları ile meşhur Masa Otel’de kendime bir oda tutuyorum. Tek kişilik oda kalmadığı için yine ve yeniden iki kişilik ücret yani 660 RS ödemeye razı oluyorum.

Biraz uyuduktan sonra şehri keşfe çıkıyorum. Hindistan’ın dördüncü en büyük kenti olan Chennai’de tarih adına çok bir kalıntı yok; büyük şehir olmanın getirdiği geniş sokaklar,  yüksek ve karaktersiz binalar, gürültü, trafik, kirlilik her yerde. Hindistan’a geldiğim kendisini o kadar belli ediyor ki. Arada bir internet cafe’ye girip pazartesi için Chennai’den Khajuraho’ya uçak biletimi alıyorum. (Bileti almamış olsam 50 saatlik bir tren ve otobüs yolculuğu zinciri beni bekleyecekti, şimdi de 3 adet aktarma beni bekliyor). Sonrasında da hava kararana kadar şehri bir baştan başa yürüyorum Anna Salai caddesi üzerinden. Ziyaret etmeyi denediğim müzeler Cuma günleri kapalı olduğu için yürümek en güzel alternatif. Bütün cadde üzerinde metro çalışmaları devam ediyor. İnsanlar yabancılara alışık olacaklar ki, kimse rahatsız edici şekilde bakmıyor. Çocuklarla fotoğraf çektiriyorum, rastladığım insanlar nereden geldiğimi soruyor, yanından geçtiklerim el sallıyor. Ben de artık Hindistan’ı olduğu gibi kabul etmişim zaten, garip bir huzur oluşuyor içimde.

Akşam yemeğimi Murugan Idly Shop’ta muz yaprakları üzerine yerleştirdikleri son derece lezzetli vejetaryen öğünlerle ve krep hamuruna benzer ama daha kalın bir şekilde hazırlanan patatesli dosa ile tamamlıyorum. Sonrasında tren istasyonuna doğru yürürken, Hint kınası yapanları sıra sıra dizilmiş şekilde görüyorum. Ne zamandır içimde kalan Hint kınası merakı canlanıyor. Birisi ile anlaşıp sol el ve koluma boydan boya ince ince işlenen Hint kınasını yaptırıyorum. Daha yirmilerine gelmemiş çocuk kınayı on dakikadan kısa bir sürede o kadar seri ve ince işçilikle tamamlıyor ki hayret ediyorum. Kına bozulmadan kalabalık Chennai sokaklarında tren istasyonuna ulaşmak ise ayrı bir macera oluyor benim için. Sonrasında kaçak olarak bindiğim trende kadınlar vagonunun sakinliği ve güvenliğinde Egmore’a gelip otelime ilerliyorum.

Sri Lanka.

Standard

Sri Lanka: Genel Bilgiler

Sri Lanka, uzun yolculuğum sırasında ilk seyahat ettiğim ülke olmasa da, ilk tamamladığım ülke oldu. Hakkında iyi kötü birtakım fikirlerim olmasına rağmen, çok daha farklı bir ülke ile karşılaştım ve Sri Lanka’nın bana sunduklarını çok sevdim. Daha uçakla adanın üzerine inerken görebildiğim bitmek tükenmek bilmeyen palmiye ağaçları, ışıksız daracık yollar, kızıl topraklar ve adayı kucaklayan okyanus, bütün Sri Lanka’yı anlatan anahtar öğeler oldu benim için.

Adanın her tarafına yayılmış bembeyaz dagoba’lara, turuncu ve kırmızı kıyafetleri ile bu kutsal yapıların etrafında dolanan keşişlere, adanın kuzeyinde yer alan tarihi kentlere, her türden hayvana ve bitkiye ev sahipliği yapan korunmuş yemyeşil doğasına, içten, yardımsever ve güler yüzlü halkına, adanın tamamına yayılmış sakinliğine ve huzuruna hayran kaldım.

DSC01361

Sigiriya’nın tepesine doğru çıkarken, sırılsıklam olmama çeyrek kala.

DSC01599

Ella’da yerel barda.

Ne kadar süre ayrılmalı ve ne zaman gitmeli?

Ben ilk ayımın getirdiği heyecanla birazcık hızlı yolculuk yaptığım için Sri Lanka’da on gün kaldım; fakat adanın tadını doya doya çıkarmak adına buraya 2-3 hafta ayırmanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Lakin bu ülkenin size sunacağı şeyler çok fazla: antik kentler ve korunmuş alanlarla dolu tarih, tertemiz havası ile doğaya doyacağınız uzun yürüyüş yolları, özellikle adanın güneyinde ve doğusunda yoğunlaşmış plaj keyfi ve Colombo ile Kandy gibi şehirlerde rastlayacağınız şehir karmaşası.

Mevsim olarak en ideal dönem kasım ve nisan arası olsa da, bu aylarda ülkenin kuzey ve orta bölgelerinde aniden bastıran yoğun yağmurlara karşı hazırlıklı olmak gerek. Bu yüzden ülke genelinde insanları sürekli rengarenk kocaman şemsiyeleri ile görmek mümkün. Yakıcı güneş ışınlarından ve bir anda kendisini gösteren hızlı ve duraksız yağmurdan ancak bu şekilde korunabiliyorlar.

Vize

Normalde Sri Lanka hükümeti Türkiye’den vize istemiyordu; fakat 2012 başında uygulamaya başladığı bir politika ile bütün yabancıların ülkeye girişte vize almaları zorunlu hale geldi. İsterseniz internet üzerinden başvuru yapabileceğiniz gibi, havaalanından ülkeye girişte de vizenizi kısa bir süre içerisinde alabiliyorsunuz. Ben 35 dolar karşılığında bir aylık vizemi beş dakika içerisinde alabildim.

Rota

Özellikle Hindistan’dan Sri Lanka’ya yolculuk yapan birçok yabancı, dinlenmek adına Sri Lanka’nın plajlarına yönelip bütün tatillerini burada geçirmeyi tercih ediyor. Ben ise tarih, doğa ve okyanus keyfini birleştirmek istedim ve on gün boyunca aşağıdaki rotayı takip ettim.

map_of_sri-lanka

08.01.2013, Anuradhapura
09.01.2013, Dambulla
10.01.2013, Dambulla, Sigiriya
11.01.2013, Kandy
12.01.2013, Ella
13.01.2013, Tissamaharama, Deverawewa
14.01.2013, Yala Milli Parkı, Matara, Mirissa
15.01.2013, Mirissa
16.01.2013, Mirissa, Galle, Weligama, Koggala
17.01.2013, Colombo

Bu bölgelere ek olarak Sri Lanka iç savaşının barış ile sonuçlanması sonucunda turizme açılan kuzeydeki Jafra bölgesi ve plajları ile meşhur doğu bölgesi (özellikle Arugam Bay) de görülmeye değer yerler arasında.

Ulaşım

Ülke içerisinde otobüslerle yolculuk çok kolay, birkaç otobüs değiştirmek zorunda bile olsanız bir yerden bir yere mutlaka otobüsler aracılığıyla istediğiniz saatte ulaşabiliyorsunuz. Akşam otobüsleri özellikle çok dolu ve sıkışık olabiliyor. Üstelik şoförler çok gözükara kullanıyorlar araçları. Tek şerit gidiş geliş olduğu için kalbiniz ağzınızda şoförlerin tehlikeli sollamalarına alışmak zorunda kalıyorsunuz. Otobüs durakları dışında yolcu alınmıyor ve bu duraklar da çok sık olduğu için şehir içinde ve dışında çok fazla kez dur kalk yapabiliyorsunuz. Belli bölgelerde yerel otobüslere alternatif olarak klimali ekspres minibüsler de görev yapıyor. Bunlar fiyat olarak biraz daha pahalı olsa da yolculuk etmesi daha rahat. Bütün otobüslerde görevli bir muavin yer alıyor. Bu muavin hem duraklardan yolcuları toplamakla, hem de otobüs içerisinde biletleri satmakla görevli. Biletleri alırken özellikle dikkatli olmak gerekiyor; çünkü yabancı olduğunuzu gören bazı uyanık muavinler size farklı bir fiyat söyleyebiliyorlar. Otobüslerde şoförün arkasındaki ilk koltuk din adamlarına ayrılmış durumda. Eğer burada oturuyorsanız, otobüse bir keşiş bindiğinde yer vermeniz gerekiyor. Yollar genelde bozuk olmasına rağmen çoğu yerde yol yapım çalışmaları devam ediyor. Bu yüzden kısa mesafeleri çok uzun saatlerde gitmeyi göze almak gerekiyor. Otobüsleri ilginç yapan bir diğer unsur da, duraklarda otobüslere bir anda atlayan satıcılar. Haşlanmış mısır, meyve, kuruyemiş, kızarmış karides, çeşitli hamur işleri, şekerlemeler, piyango biletleri, boyama kitapları satıcıların size pazarlamaya çalışacağı ürünler arasında yer alıyor. Bu satıcılar otobüse bir anda bindikleri gibi, otobüs giderken de bir anda ortadan kayboluyorlar.

Şehirlerarası yolculuklarda trenler daha güvenli ve konforlu. Trenlerde üç sınıf ile yolculuk yapabiliyorsunuz: birinci, ikinci ve üçüncü. Genelde birinci sınıf klimalı ve koltuk numaraları belli bir vagondan oluşuyor. Trenin kalitesine göre ikinci sınıf kalitesi değişebiliyor. Yabancıların birçoğunun tercih ettiği Kandy ve Badulla arasındaki trenin manzaraları görülmeye değer. Yol boyunca tanık olacağınız kasabalar, çay tarlaları, yemyeşil ormanlar nefesinizi kesebiliyor. Ek olarak Colombo’yu güney sahiline bağlayan tren de sahile paralel gitmesi ve balıkçı kasabalarının arasından geçmesi dolayısıyla eğlenceli bir yolculuğu garantiliyor.

Konaklama

Sri Lanka’da turist pazarı yeni yeni gelişmeye başladığı için konukevleri ve oteller de bu konuda kendilerine düşenleri yapmaya başlamış. Konaklama fiyatları Hindistan’a kıyasla biraz daha pahalı. Bütçe konaklamaları için oda başına 1000-2500 Sri Lanka Rupee’si arasında değişen bir miktar ödemeye hazırlıklı olmak gerekiyor. Otellerin çoğu temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Ülke genelinde çok fazla sinek olduğu için yatakların üzerinde rengarenk cibinlikler neredeyse her otelde sizi bekliyor. Çoğu otelde sıcak su bulunmuyor.

Benim yolculuk boyunca konakladığım oteller ve fiyatları aşağıdaki gibi:

Lake View Tourist Guest House, Anuradhapura – 1500 RS
Sun Ray Inn, Dambulla – 1500 RS
Star Light Guest House, Kandy – 1500 RS
Ella – 3500 RS (iki kişi konakladık)
Mihisara Guest House, Tissamaharama – 1200 RS
Amarasinghe Guest House, Mirissa – 1500 RS

IMG_1368

Sun Ray Inn, Dambulla.

IMG_1559

Ella’daki isimsiz otelimiz.

Yiyecek içecek

Sri Lanka yemekleri çeşitlilik açısından çok zengin değil. En bilindik ve her yerde rastlayacağınız yemeği pilav ve köri. Pilav yanında getirdikleri üç dört adet köri çeşidi ile tamamlanan bu yemeğin yanında dilerseniz balık, tavuk ya da kuzu eti sipariş edebiliyorsunuz. Bunun dışında rotti adı verilen, bizdeki böreğe benzeyen hamur işlerini her yerde bulmanız mümkün. Bu hamur işinin doğranması ve çeşitli sebzeler ile karıştırılması ile hazırlanan kotthu rotti ise ülke çapında çok popüler. İçinde çeşitli sebzelerin bulunduğu kızarmış pilav da çok sık yenilen yemekler arasında. Benim en çok sevdiğim yiyeceklerden bir tanesi hoppers adı verilen, ince çıtır hamurdan yapılan ve ortasına yumurta kırılan kase şeklindeki atıştırmalıklar oldu. Tatlı olarak wattalapam adlı sütlü tatlılarını tercih edebileceğiniz gibi, ülkenin genelinde çok yaygın bulunan lezzetli ve tatlı meyveleri de deneyebilirsiniz. Marketlerde satılan küçük yoğurtların neredeyse tamamı şekerli olduğu için bunlar da atıştırmalıklara alternatif olabilir. Ülkenin resmi içeceği tabi ki muhteşem Seylan çayı ve lezzetli meyve suları. Genelde tercih edilen bira markası Lion; ama buna ek olarak zencefil birası adı verilen alkolsüz içecek de yereller tarafından çok sık tüketiliyor. Yemekler sağ el ile yeniyor. Yabancılar için kaynar suyun içinde getirdikleri kaşık ve çatallar bazı restoranlarda yer alıyor. İlginç bir şekilde “hotel” kavramını yanlış anlayan Sri Lanka’lılar, restoranlarına “hotel” ismini veriyorlar. Bu kavram karmaşası sizi de şaşırtmasın. Restoranlarda tabaklar ince bir buzdolabı poşetine sarılmış şekilde yemekleri getiriyorlar.

IMG_1374

Yumurtalı hoppers.

IMG_1454

Hoppers yapım aşamasında.

IMG_1375

Kızarmış pilav.

IMG_1412

IMG_1441

Pilav ve köri çeşitleri.

IMG_1560

Meşhur kotthu rotti.

Colombo, Sri Lanka.

Standard

17 Ocak 2013, Perşembe.

DSC01710

Galle tren garı.

DSC01715

IMG_1737

Trenden manzaralar.

Perşembeyi cumaya bağlayan gece Hindistan’a uçağım olduğu için (ne yazık ki uçak gece 03:00’de) bu günü Colombo’da geçirmeye ve oradan havaalanına geçmeye karar veriyorum. Bir önceki gün Galle’deyken tren garından öğrendiğime göre Galle’den Colombo’ya 11:15’te bir tren kalkıyor. Biletler de yolculuk gününde satın alınabiliyor. Sabah erkenden uyanıp kahvaltımı yaptıktan sonra otobüsle Galle’ye gidiyorum.

Badulla treninin lüks ikinci sınıf koltuklarına güvenip aldığım ikinci sınıf tren bileti, beni hayal kırıklığına uğratıyor. Tren, tam anlamıyla dökülüyor. Giderken hoplaya zıplaya bir hal oluyoruz. Güzel tarafı ise trenin rotası: kıyı şeridinden okyanusa paralel gidiyor. Önce bütün turistik sahil kasabalarının içlerinden geçiyoruz. Görece küçük balıkçı kasabalarına sıra gelince bina kalabalığı da azalıyor. Eğlenceli bir Avustralyalı grupla yol boyunca gülüyoruz. Üç saatin sonunda Colombo’ya varınca ben eşyalarımı tren garına bırakıp hemen şehri dolaşmaya çıkıyorum. Hava çok sıcak ve Colombo da çok nemli. Güneyin sessiz sakin ortamından sonra gürültü, kornalar, trafik ve karmaşa tekrar merhaba diyor burada bana. Çok fazla vaktim olmadığı için deniz kenarındaki Kollupitiya bölgesi ile gezimi sınırlamaya karar veriyorum. Zaten bir süredir almayı planladığım Sri Lanka maskelerini sabit fiyatlarla satan devlete ait Laksala mağazası da burada yer alıyor. Otobüsle bu bölgeye ulaştıktan sonra geri kalanını yürüyorum. Colombo kendi içinde belli bir düzene sahip çok büyük ve gelişmiş bir şehir. Şehrin çoğu bölgesinde kentleşme ile beraber inşaatlaşma da devam ediyor. Yüksek binalar ve geniş yollar, size başkentte olduğunuzu hissettiriyor. 2-3 saatlik bir maratondan sonra tren istasyonuna geri dönüp eşyalarımı alıyorum. Tren istasyonunun karşısından kalkan klimalı havaalanı otobüslerine biniyorum. Otobüs bileti 100 RS olmasına rağmen (ki ilk geldiğimizde aynı otobüsle aynı yolculuk için Sam ve benden kişi başı 350 RS almışlardı!) 200 RS ödüyorum, çantam nedeniyle.

Colombo havaalanı aslında Colombo’da değil de şehrin 30 km kuzeyindeki Katunayake isimli bir kasabada olduğu için ve bu 30 km’lik yol 2-3 saat sürdüğü için ben yine durumu riske etmemek adına erkenden havaalanına gidiyorum. Havaalanında kitap okumaca, müzik dinlemece derken yolum uzun. Umarım Hindistan uçak biletlerini sorunsuz halledebilirim.

Mirissa, Sri Lanka.

Standard

16 Ocak 2013, Çarşamba.

IMG_1677

Galle’de balıkçıların eylemi.

DSC01678

DSC01685

DSC01687

Galle’den manzaralar.

Sabah uyandığımda kendimi çok daha iyi hissediyorum. Halsizlik devam etse de, en azından keyfim yerinde. Otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, sahil kıyısında görmek istediğim küçük kasabaları ziyaret etmeye karar veriyorum. İlk durağım Galle oluyor. Galle, güneyin en görülmeye değer kasabalarından bir tanesi. Okyanus kıyısına 17. yüzyılda Hollandalılar tarafından kurulmuş kalesi, bugün son derece turistik bir merkez haline gelmiş. Kale duvarları, içerisinde barındırdığı koloni dönemi Avrupa stili mimarisi, kiliseleri, tapınakları, hükümet binaları, daracık sokakları, butik otelleri, şık restoran ve cafe’leri, turistlere yönelik hediyelik eşya dükkanları ile Sri Lanka’nın güney sahilindeki diğer balıkçı kasabalarından ayrılıyor.

Sonraki durağım sörfçülerin meşhur plajı Unawatuna oluyor. Unawatuna’yı görünce, Mirissa plajını seçmekle ne kadar da doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anlıyorum. Bölgeye girdiğiniz anda bina kalabalığı da başlıyor. Yüksek binalar deniz kokusuna ulaşmayı iyice engellerken, sahil şeridine dizilmiş otellerin duvarları kasabanın içerisinden geçerken bile denizi görmenizi engelliyor. Plaj ise kalabalık. 2004 yılında Tsunami sonrasında yıkılan bu plaj, daha sonrasında yeniden inşa edilmiş; fakat ne yazık ki bu yeniden inşa süreci sırasında planlamalara çok da kulak asılmamış. Çoğu otel ve restoran denize daha yakın olabilmek adına bu planları yok saymış.

Unawatuna’da çok durmuyorum, bir sonraki sahil kasabası Koggala’nın çubuk üzerinde balık tutan balıkçılarını görmek için bu kasabaya ilerliyorum. Denizin yükseldiği zamanlarda, çubuklarının üzerine çıkan balıkçılardan çok fazla yok, sadece iki balıkçıya denk geliyorum. Onlar da zaten kendi aralarında muhabbete dalmış durumdalar.

Mirissa’ya dönüp kendimi okyanusun sularına bırakmadan önce son durak olarak Weligama’da duruyorum. Weligama, Mirissa’ya on beş dakika uzaklıkta küçük bir balıkçı kasabası. Genelde sörfe yeni başlayanların tercih ettiği bir kasaba olmasına rağmen, burada turistlere yönelik çok bir açılım yapılmamış. Kumsalında turistlerden öte, balıkçı kayıklarını görmeniz daha olası. Bu küçük kasabayı benim için özel yapansa kumsalından on – on beş metre uzaktaki küçük Taprobane adası. Bu adaya deniz seviyesi düşük olduğunda yürünebiliyor. Uzaktan bakıldığında denizin ortasına kondurulmuş palmiye ağacı yumağı gibi gözüken bu küçük adacık, en sevdiğim kitabın yazarı Paul Bowles’a da bir dönem ev sahipliği yapmış. Kendisi, 1950’lerde “The Spider’s House” isimli kitabını burada yazmış.

Otele eşyalarımı bırakmak için dönerken yolda Peter ile karşılaşıyorum. Kumsalda buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ben kumsalda kitabıma dalmışken Peter uzaktan gülümseyerek geliyor. Sonrasında da gün batana kadar muhabbet ediyoruz. Peter, yirmi yıla yakındır Asya’ya düzenli olarak seyahat ettiği için bu konuda çok deneyimli. Bana başından geçenleri anlatıyor bu süreç içerisinde. Hindistan’a ilk yolculuk yaptığı 1994’ten bu yana değişenlerden bahsediyor. Akşam yemeğinden sonra, o oteline, ben kendi otelime çekiliyorum. Biraz Coupling bölümleri ile kendimi oyalayıp ertesi gün için çantamı hazırlıyorum.

15 Ocak 2013, Salı.

IMG_1633

IMG_1635

IMG_1639

IMG_1645

IMG_1682

IMG_1693

Mirissa’nın sonsuz kumsalları ve tertemiz denizi.

DSC01676

Balina ve yunus izlemek için kullanılan teknelerin yer aldığı limandan.

Bu sefer sabah 06:30’da beni mavi balinaları izlemeye götürecek turun ofisinde bekliyorum. Bir rickshaw beni ve Fransız çifti teknelerin kalktığı limana bırakıyor. Bir önceki günden bünyesi yorgun ben, tekneye biner binmez işlerin renginin çok da istediğim gibi gitmeyeceğini hissediyorum. Lakin 2-3 saat süreceğini umduğumuz balina turu, bizim tam tamına beş saat mavi balina aramamız, toplamda on dakika ucundan iki küçük mavi balina ve bir yunus görmemiz ve iki saatte geri dönmemiz şeklinde son buluyor. İşin kötü tarafı teknenin beş saatlik balina arama maratonu boyunca dalgalarla mücadelesi, benim midemin alt üst olmasına yetiyor. Teknedekilerin ikram ettikleri şekerli çaylar da bu durumu fenalaştırıyor. Sonuç olarak ben neredeyse bütün yedi saatlik turu baygın vaziyette sıralardan birinde uyuyarak geçiriyorum. Herkes benim halime acıyan gözlerle bakarken, benim ayakta duracak gücüm yok.

Öğleden sonra karaya tekrar vardığımızda, biraz daha kendime geliyorum. Avusturyalı Peter ile beraber limandan şehir merkezine yürüyoruz, ben de enerjimi tekrar toplayabilmek için odaya gidip direk uyuyorum. Uzunca bir uykudan sonra gün batımı için sahile iniyorum. Serin su bedenime iyi geliyor; ama halsizlik baki. Hava kararınca odaya dönüp güzel bir duş sonrasında, odada eski Coupling bölümlerini izliyorum. Ertesi gün de aynı otelde kalıp tempoyu biraz daha yavaştan almaya karar veriyorum.

Yala Milli Parkı, Sri Lanka.

Standard

14 Ocak 2013, Pazartesi.

DSC01659

Safari araçları kızıl topraklarda.

DSC01657

Araçlardan bir tanesinin lastiği bozuk yollara dayanamıyor da patlıyor.

DSC01656

_MG_3087

Gölün tadını çıkaran buffalolar.

IMG_3062

_MG_3040

Safarinin en güzel tarafı bu yalıçapkını kuşlarıydı.

IMG_1596

_MG_3117

Sabah telefonun alarmı 04:45’i gösterdiğinde ben de zor da olsa uyanıyorum. Hazırlanıp dışarı çıkıyorum. Gökyüzü berrak ve yıldızlar o kadar çoklar ki. Şehir hayatında görmeye alışmadığımız manzaralar. Saat 05:00 olunca altı kişilik safari aracı bizi Yala Milli Parkı’na götürmek için otelimizden alıyor. Karanlık ve soğuk gecenin içinde ilerliyoruz. Gün ağarmaya yakın, milli parka varıyoruz ve yedi saat sürecek safari maceramız da böylece başlamış oluyor.

Araba, uçak ve tren gibi ulaşım araçlarına biner binmez uykusu gelen bir insan olarak ben, safarinin çok da bana göre bir şey olmadığını bu yolculuk sırasında anlıyorum. Parkın birbiri içine geçen bozuk yolları arasında saatlerce değişik bir hayvan görme umuduyla dolaşıyoruz. Buffalolar, timsahlar, ejderler, domuzlar, maymunlar, rengarenk kuşlar ve ara sıra rastladığımız filler; benim Hindistan sokaklarından alışık olduğum simalar olduklarından çok da ilgimi çekmiyorlar. Şans eseri rastladığımız hayvanların peşine sıra sıra toplanan safari araçlarının genel tutumu da çok hoşuma gitmiyor. Yedi saat böyle geçiyor ve ne yazık ki şansımıza safarinin yıldızı leoparları göremiyoruz.

Öğlene doğru kaldığım yere beni bırakıyorlar, ben de nihayet güneye deniz kenarına inebilmek için çetrefilli yolculuğuma başlıyorum. Önce Matara’ya gitmek için bir otobüse atlıyorum, Matara’dan da Mirissa adlı küçük kasabaya gidebilmek için bir başka otobüse biniyorum. Sri Lanka’nın en güzel yanlarından biri gitmek istediğiniz her yere otobüsleri kullanarak çok kolay şekilde ulaşabilmeniz. Güneş batmadan Mirissa’ya varıp bir otel ayarladıktan sonra koşa koşa kendimi denize atıyorum. Beyaz kumlar ve berrak deniz bünyeme o kadar iyi geliyor ki; gün batana kadar da denizden çıkmıyorum. Artık hava kararınca kendime mavi balina turu ayarlamak ve bir şeyler yemek için otelin yolunu tutuyorum. Ayarladığım mavi balina turu sabah  06:30’da başlıyor, yani yine erkenden başlayan bir gün bekliyor.

Tissamaharama, Deberawewa, Sri Lanka.

Standard

13 Ocak 2013, Pazar.

DSC01609

Tissa Wewa Gölü ve güneşin tadını çıkaran timsahlar.

DSC01622

Tahta elmalar arasındaki yılanlar yol kenarını süslüyor.

DSC01631

Yatala Wehera isimli beyaz dagoba.

DSC01647

Pirinç tarlaları.

Sabah uyanıp çok güzel bir kahvaltı yapıyoruz James’le. Onun yolu Kegalle’e kadar uzun, bense Tissa olarak da anılan Tissamaharama’ya gideceğim. Tissa’dan bir sonraki gün Yala Milli Parkı’na yarım günlük bir safari ayarlayıp Sri Lanka’nın vahşi yaşamına yakından tanık olacağım. James’le vedalaştıktan sonra Wellawaya’ya gidecek otobüse atlıyorum. Wellawaya’da otobüs değiştirip Tissa’ya kadar beni götürecek başka bir otobüse biniyorum. Otobüse biner binmez, benimle ilgilenip çantamı koyabileceğim bir yer açıyorlar. Sonrasında da ilk boşalan yere, ayaktaki o kadar insana rağmen beni oturtuyorlar. Bütün otobüs yolculuğu boyunca aklıma bir önceki gün James’le yaptığımız espriler geldiği için kendi kendime gülüyorum.

Tissa’ya vardığımda Tissa ve Deberawewa arasında yer alan bir otelde makul bir fiyata yer ayarlıyorum. Ertesi günün safari turunu da bu otel aracılığıyla ayırtıyorum. Ücret her şey dahil kişi başı 7000 RS. Tek başıma olmasam bu fiyat bana daha farklı yansırdı tabi; ama buna değeceğini umuyorum. Safari sabah 05:00’te başlayacak, ben de hızlıca bir şehir merkezinde görülecekleri (dagoba, dagoba ve daha fazla dagoba) gezip odaya dönmeye karar veriyorum.

Odada biraz oyalandıktan sonra önce Tissa Wewa gölünü görmek için pirinç tarlalarının arasındaki yolu takip ediyorum. O sırada oteldeki görevli yanımdan motosikletiyle geçerken beni gölün etrafında motoru ile gezdirmeyi teklif ediyor. Kabul ediyorum. Böylece yolculuğumun ikinci motosiklet deneyimi de başlıyor. Göl etrafında ilerlerken kocaman timsahları kayaların üzerinde güneşlenirken ya da suların kıyıya yakın yerlerinde yüzerken görmek mümkün. Göl turundan sonra ben Tissa’nın mekezine doğru ilerleyip Yatala Wehera isimli beyaz dagobayı ve yanındaki küçük ve yıkık müzeyi ziyaret ediyorum. Çimenlerin arasında yılanlar dolanıyor. Bu beni biraz korkutuyor. Sonrasında restore edilmiş Tissa Dagoba’yı ziyaret edip kaldığım bölgeye doğru geri yürüyorum. Gün batıyor. Ayağımın bastığı toprak kızıl. Sağımda ve solumda uzanan pirinç tarlaları. Yolda göz göze geldiğim herkes selam veriyor ya da el sallıyor. İçimde huzur ve durduk yere gülme hissi. Her şey olması gerektiği gibi. Ne eksik, ne fazla.

Ella, Sri Lanka.

Standard

12 Ocak 2013, Cumartesi.

DSC01426

Kandy Tren İstasyonu’nun tren tablosu.

DSC01541

Uçsuz bucaksız çay tarlaları.

DSC01571

DSC01581

Aniden bastıran yoğun sis.

DSC01594

Trenimiz.

Her tren ve otobüs yolculuğumda olduğu gibi erkenden istasyonda yerimi alıyorum. Trenin gelmesine daha iki saat var. Bekleme salonuna gidip sütlü çayımı içerken bir yandan da gideceğim şehirler hakkında bir şeyler okumaya çalışıyorum. Saat 10:50’de Badulla’ya gidecek olan trenim geliyor. Görevlinin söylediğine göre, tren Badulla’da değil de iki durak öncesinde duracakmış. Yani bu demek oluyor ki gitmek istediğim şehre ulaşabilmek için, belli bir noktadan sonra otobüse bineceğim. Tren biletim numaralı olduğu için, kendi koltuğumu bulana kadar en az bir beş altı kişiyi yerinden etmeye çabalıyorum. Yardımlar sonunda yerimi bulup oturduktan sonrası rahat. Tren beklediğim kadar kalabalık değil; fakat çok fazla yabancı var.

Tam tamına 6,5 saat boyunca o kadar güzel manzaralar akıyor ki tren camından, bunları kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Oyuncak gibi gözüken küçük bej tren istasyonları, bulutlara değen tepeler, uçsuz bucaksız çay ve pirinç tarlaları, en olmadık yerlerde kendini gösteren insanlar. Ve yeşil. Yemyeşil. Yolun son bir iki saatinde o kadar yükseğe çıkıyoruz ki bir anda sis bastırıyor, hava en az bir on derece fark ediyor. Görünmez beyaz bulutların içinden geçerken, tek ayırt edilebilen ağaç siluetleri. Yavaştan ineceğimiz istasyona gelirken, ben bir yandan arkadaki yabancıyı kontrol ediyorum. Vagonda sadece ikimiz kalmışız, bu kötüye işaret olmasa gerek. İnmeye yakın muhabbet etmeye başlıyoruz: James. Avustralyalı. Alice Springs’te aborjinlere ilkokul öğretmenliği yapıyor. Bir aylığına Sri Lanka’ya gelmiş. Bütün yol boyunca bir başta o, bir başta ben kocaman kulaklıklarla müzik dinlemişiz. O, The National dinlerken, ben Frank Zappa’da takılı kalmışım. Konuşmaya başladıktan sonra soruyoruz kendimize, neden daha önce konuşmadık diye. Bandarawela’da duran trenimizden inip yabancı akınını takip edip Ella’ya gidecek otobüsleri buluyoruz. Kalabalık bir otobüste kendimize yer açıp yarım saat içerisinde küçük Ella kasabasına varıyoruz. Birkaç yere konaklama için yer sorduktan sonra ilk gördüğümüz yepyeni olan otele girip eşyalarımızı bırakıyoruz. Otel o kadar yeni ki, daha adını bile koymamış sahibi. Şu ana kadar kaldığım en temiz oda olduğunu söyleyince ben, James şakayla karışık yeni olduğu içindir, bir de seneye gör sen diyor.

Bir başından bir başına toplasanız 500 metre etmeyecek şehir merkezinde yürüdükten sonra yerel restoranlardan birine kendimizi atıp kotthu rotti’lerimizi yiyoruz. Amacımız şehre ilk girdiğimiz noktada bulunan yerel barda biralarımızla cumartesi gecesini kutlamak. Doğru tercihi yaptığımızı mekandan içeri girince fark ediyoruz. Bu salaş ve karanlık barda yabancılardan kimse yok. Yerel halkın iş çıkışı geldiği ve saatlerce oturup muhabbet ettiği bir yer. Biz de James’le kalabalığa karışıyoruz. Gece boyunca o kadar çok gülüyorum ki. Bir noktada Ryan Kevin geliyor yanımıza. Kendisi neredeyse dünyanın birçok farklı yerini gezmiş, birçok farklı yerinde çalışmış bir Sri Lanka yerlisi. Evlendikten sonra Ella’ya yerleşmiş ve burada çiftçilik yapıyormuş. Ryan’ın hikayesi o kadar enteresan ki. Şu an ki Avustralya Eğitim Bakanı ile beraber Avustralya’yı bir baştan bir başa gezdikleri bir oyunun turnesinde aşçılık yapmasından, Suudi Arabistan’dan petrol taşıyan gemilerde yağcı olarak çalışmasına kadar…  Muhabbete başladığınızda eski ve kirli kıyafetlerine ve zayıf cüssesine rağmen, karşınızda inanılmaz bir zekanın yer aldığını görebiliyorsunuz. Ryan, Avustralya’nın güncel sorunlarından girip Arap Baharı’ndan çıkınca James de, ben de ağzımız bir karış açık birbirimize bakıyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir başka yabancı gruba katılıyoruz. Gece 10’da mekanların kapandığı bu küçük kasabada, çok güzel bir muhabbet eşliğinde geceyi sonlandırıyoruz.

Dambulla, Kandy, Sri Lanka.

Standard

11 Ocak 2013, Cuma.

DSC01372

Dambulla mağara tapınaklarının girişine doğru ilerlerken, Altın Buddha.

DSC01376

DSC01383

Dambulla mağara tapınaklarının içerisinden.

DSC01454

DSC01482

Kandy’deki kutsal diş seramonisinden.

DSC01483

Helga’s Folly’de beyaz şarap keyfi.

Sabah odayı boşaltmadan önce, kaldığım yere çok yakın olan Dambulla mağara tapınaklarını görmeye gidiyorum. Yol üzerinde ilk olarak Altın Dagoba ve devasa altın renkli Buddha beni karşılıyor. Burada gezilecek ve görülecek her şey aynı alana toplanmış durumda. Dilerseniz Dambulla Müzesi’ni de gezebiliyorsunuz. Buddha’nın yanından yukarı doğru uzanan dik merdivenlerden çıkarak mağara tapınaklarına da ulaşmak mümkün. Tapınak giriş biletlerinin fiyatı, Sri Lanka’daki her tarihi alana giriş gibi yine çok pahalı: 1500 RS. Tepede irili ufaklı beş adet mağara tapınağı yan yana dizilmiş. Her tapınağın içerisinde rengarenk duvar resimleri ve birbiri ardına sıralanmış Buddha heykelleri görülmeye değer.

Mağaraları gördükten sonra otelime geri dönüp eşyalarımı toplayıp otobüs istasyonun yolunu tutuyorum. Amacım 80 km uzaktaki, Sri Lanka’nın kültürel başkenti olarak da anılan şehri, Kandy’yi ziyaret etmek. Bindiğim ekspres otobüs iki saatte beni Kandy’ye ulaştırıyor. Bir otel ayarlayıp eşyalarımı bıraktıktan sonra şehir merkezine ilerliyorum. Kandy’nin merkezinde kocaman bir göl var. Bu gölün etrafında mağazalarla dolu boydan boya uzanan sokaklar şehre canlılık katıyor. Burada şehir havası, Sri Lanka’nın geri kalanından farklı olarak kendisini iyiden iyiye hissettiriyor.

Şehir merkezindeki restoranlardan birinde güzel bir tavuk köri pilav yedikten sonra, yemeğimi geleneksel tatlı wattalappam ile tamamlıyorum. Gölü çevreleyen sokakları arşınlayıp tren istasyonuna uğramaya karar veriyorum. Yarınki Ella yolculuğum için kendime bir bilet alıyorum. Ne yazık ki, her zaman olduğu gibi birinci sınıf kalmamış, ikinci sınıflarda da koltuklar dolu. Tam kendime başka bir trene bilet alacakken, şans eseri ikinci sınıfta bir koltuk boşalıyor da oradan yerimi ayırt ettiriyorum. Sri Lanka’nın iç bölgesini baştan başa geçen ve muhteşem manzaralara sahip olduğu söylenen Badulla treni ile yolculuk esas amacım.

Tren istasyonundan çıkıp şehir merkezinde yer alan iki üç küçük tapınağı gezdikten sonra, Kandy için anlamı büyük olan Buddha’nın dişinin saklandığı “Temple of the Sacred Tooth Relic”e gidiyorum. Bu tapınakta oyalana oyalana vakit öldürüyorum, amacım 18:30’daki puja’yı, yani kutsal dişin ibadete açıldığı töreni yakalayabilmek. Günde üç defa gerçekleşen bu seremonilerde, kutsal dişin saklandığı altın dagoba gün yüzüne çıkarılıyor ve kapalı olan birkaç oda ibadete açılıyor. Her Budist’in hayatında bir kere yapması gereken ibadetlerden birisi olarak anılıyor kutsal emanet sayılan dişi görmek.

Tapınak içerisinde aynı zamanda, oturan Buddha’ların sergilendiği genişçe bir oda olan Alut Maligawa, kutsal dişle ilgili yazışmaların ve hediyelerin saklandığı iki katlı Sri Dalada Müzesi ve 1925’te yakalandıktan sonra devlete hizmetlerinden dolayı 1984’te ulusal miras ilan edilmiş Rajah’nın (yani devasa bir filin) doldurulmuş vücudunun saklandığı odayı ziyaret edebiliyorsunuz.

Seremoniyi beklerken, dinlenmek için oturduğum taşın üzerinde ilk Sri Lanka evlenme teklifimi de alıyorum. Yanıma gidip gelip sorular soran amcanın biri, sırasıyla nereli olduğumu, adımı ve en sonunda da evli olup olmadığımı soruyor. Hayır cevabını alınca da, kendisiyle evlenir miyim onu soruyor. Benim cevabım yine olumsuz olunca da Sri Lankalıların iyi kocalar olacağını söylüyor. Gerçi bunun en büyük kanıtı Kandy’de yolda rastladığım bir rickshaw’ın üzerinde yazan “Life is better with a wife.” yani “Hayat eşle daha güzel.” sözü olabilir.

Gün batımı ile beraber seremoni de davullar eşliğinde başlıyor. İbadet edenlerin yanı sıra, yabancılar da kalabalığın büyük bir kısmını oluşturuyorlar. Gerçeği olmadığı iddialarını bir kenara bırakıp sıraya giren biz yabancılar da, iki saniye kadar altın kaseye göz kırpıp yolumuza devam ediyoruz.

Tapınaktan çıktıktan sonra cuma gecesini odada geçirmek yerine “Helga’s Folly” olarak anılan, dünyanın en sıra dışı otellerinden biri kabul edilen, Helga de Silva’nın tasarladığı (Stereophonics’in bu kadın için yazdığı bir şarkı da mevcut) meşhur otele gidip bir şeyler içmek için bir rickshaw’a atlıyorum. Otel bir tepenin üzerine inşa edilmiş. İçerisi karanlık ve loş ışıklarla süslenmiş. Tasarım genel olarak romantiklik ve korkutuculuk arasında gidip geliyor: devasa çam ağacını ve camları süsleyen rengarenk küçük ışıklar, gotik lambalar, büyük ve katman katman erimiş mumlar, duvarları dolduran sonsuz çerçeveler ve maskeler, içinde kaybolduğunuz kadife koltuklar. Ve arka fonda Frank Sinatra. Beyaz şarabım elimde. Koca salonda sadece ben. Hayatı yaşanılabilir yapan deneyimleri cebe doldurmak için ya bütün bu yolculuk; işte bu dakikalarda daha da anlam kazanıyor.

Otele geri dönüş yolu uzun ve karanlık, birazcık korkmama rağmen 20 dakika içinde odamdayım.

Sigiriya, Sri Lanka.

Standard

10 Ocak 2013, Perşembe.

DSC01322

Meşhur Sigirya kayası.

DSC01341

DSC01348

Bozulmadan günümüze kadar gelmiş freskler.

Gece uyumadan önce açıyorum tepemdeki cibinliği, pervaneyi de en kısık ayarına getiriyorum. Uyku çarşaf gibi bir deniz edasıyla geliyor. Sabaha erken uyanıyorum. Planım 15 km uzaklıktaki Sigirya kaya tapınağını (ya da bazılarına göre sarayı) görmek. Bu antik bölge 1982 yılında UNESCO kültürel mirası ilan edilmiş. Şehir merkezinden bindiğim otobüs, Sigirya’ya beni bir buçuk saatte götürüyor. İndiğim yerden kayanın girişine kadar 1,5 km’lik bir yol uzanıyor. Bu yolu kızıl toprak ve yemyeşil çevre tezatlığı arasında yürürken, aniden öyle bir yağmur bastırıyor ki neye uğradığımı şaşırıyorum. Yanımda ne şemsiye, ne de yağmurluk var. Havanın bir süredir kapalı olduğunu fark etmeme rağmen, sıcak havaya ve neme kanmışım. Koştur koştur tapınağın girişine ilerleyip, tam tamına 30 dolar ödediğim biletlerimi alıyorum (hesap edecek olursak benim üç gecelik konaklamama bedel). Kendimi direk müzenin üstü örtülü binasına atıyorum. Japonya’nın desteği ile açılan bu müze, kapsamlı bir şekilde Sigirya hakkında yararlı bilgiler veriyor. Müzeyi gezdikten sonra içeride çocuklar için ayrılan bölümde biraz oyalanıp yağmurun dinmesini bekliyorum. Yağmur etkisini iyice azaltınca da meşhur kayayı gezmek için ilerliyorum.

Kaya uzaktan tüm görkemi ile kendisini gösteriyor; oluşumu itibari ile de bana birazcık Yunanistan Meteora’da bu yaz gezdiğimiz kaya manastırlarını hatırlatıyor. İçeri ilk girdiğinizde sizi üç farklı tarzda bahçenin bir araya gelmesinden oluşan kraliyet bahçeleri karşılıyor (ve çok fazla sayıda buffalo). Bu bahçeleri geçtikten sonra yavaş yavaş 370 metrelik kayaya tırmanmaya başlıyorsunuz. Merdivenler dik ve yağmurdan kaygan. Yarı yoldayken, yağmur hafiften tekrar etkisini göstermeye başlıyor.

Bahçeleri geçtikten sonra spiral merdivenleri tırmanınca küçük bir kaya odacığında sizi meşhur freskler bekliyor. Bu freskler çok sayıda farklı ırktan üstsüz kadınları, ellerinde ikramları ile resmediyor. İnanışa göre bu kadınlar kutsal perileri temsil ediyor. Fresklerden sonra “mirror wall” olarak bilinen ayna duvar karşınıza çıkıyor, bu duvarda 6. ve 14. yüzyıllar arasında freskleri görmüş ziyaretçilerin freskler hakkındaki tarihi eser niteliğindeki yorumları yer alıyor. Bir nevi birkaç yüzyıllık grafittiler. Bu noktadan sonra yağmur etkisini o kadar artırıyor ki, kayaların altında zaten ıslanmış; ama daha fazla ıslanmayı riske edememiş bir şekilde bekliyoruz. Bir noktadan sonra, yağmurun dinmeyeceğini anlayan ben battı balık yan gider hesabı ile yağmura karşı gelip geri kalan bölgeleri görmeye karar veriyorum. Kayanın tepesine uzanan, aslan pençelerinden oluşan merdivenleri geçiyorum. Bu pençeler aynı zamanda bölgeye de adını veriyor: Singha giri yani aslan dağı. Demir merdivenler yağmurdan kaygan, rüzgardan sarsılıyor. Bir gazla tepeye çıktığımda, beni bekleyen manzara ise muazzam; fakat ne yazık ki yağmurun etkisi ile bunun tadını doya doya çıkaramıyorum. Gören Alice ağlıyor sanacak. Artık bütün vücudumda kuru tek bir nokta kalmamışken, suratımdan ve şalımdan sular pıtır pıtır damlarken, çantamdaki üç fotoğraf makinesi ve bir o kadar lensle çok da akıl karı bir iş yapmadığıma inanan ben geri dönmeye karar veriyorum.

Çamurlara bata çıka farklı bir yoldan kendimi düz yola atıp otobüsün beni bıraktığı yere gidiyorum. Şansıma yol üzerinde bekleyen otobüse biniyorum. Otobüsteki herkes bana bakıyor sırılsıklam olduğum için. Koltukları ıslatmamak için kenarda bir yere kıvrılıyorum. Kalktığımda bıraktığım koltuk sırılsıklam. Bu halde bir restorana gidip meşhur pilav ve köriyi yiyorum. Bıraktığım koltuk yine sırılsıklam. E diyorum hadi bari odaya geri döneyim. Gün daha yarılanmamışken odaya dönüyorum. Gezmeyi planladığım Dambulla mağaralarını bir sonraki güne erteleyip tüm gün odada kendimi ısıtıp, kitap okuyup pinekliyorum.