Udaipur, Hindistan.

Standard

26 Aralık 2012, Perşembe

Zaman o kadar hızlı geçiyor ki buradayken, bir bakmışım göz açıp kapayıncaya kadar ikinci haftamı dolduruyorum. İki günden fazla kalmadığım şehirler, uzun süre uyuyamadığım otel yatakları: bütün hikayemin özeti.

Sabah erkenden Udaipur’daki  otel odamı boşaltıyorum. Sonrasında başlıyor yavaş tempoda geçecek bir günün ilk adımları. Her gördüğüm bankta oturup insanları seyrediyorum. Hiç acelem olmadan. Kitabımı okuyorum sakince. Rastladığım bir teras restoranda kahvaltımı yapıyorum, bir başkasında kahvemi içiyorum ve günün sonunu getirmeye çalışıyorum. 17:45’teki otobüsüme iki saat kala, otobüse bineceğim yere gitmek için bir rickshaw ayarlıyorum. Şansıma benimle beraber aynı yolu gidecek Alman bir çift de var: Diego ve Conny. Başka yabancılarla beraber olmak hep garip bir güven hissini de beraberinde getiriyor. Otobüs gelene kadar muhabbet ediyoruz ve Hindistan deneyimlerimiz paylaşıyoruz. Onlar da çok yorulmuş kuzey Hindistan’dan. Ve güneye, Goa’ya inmeden önce son bir durak olarak görüyorlar Bombay’ı. Benim ve birçok turistin yaptığı gibi. Şansımıza otobüsümüz konforlu ve bir önceki yataklı otobüslerime kıyasla daha yeni. Küçük kompartmanlar için polar battaniyeler de yerleştirmişler. On altı saat sürecek sakin yolculuk bu şekilde başlıyor ve aynı rahatlıkta bitiyor. Güzel bir uyku beni yol boyu kolluyor. Bünyeme akın eden antibiyotik yolu daha çekilebilir yapıyor.

25 Aralık 2012, Salı.

DSC00670

DSC00671

Saraydan detaylar.

DSC00662

DSC00685

Udaipur sokakları.

Sabah erkenden uyanıyorum. Şehri gündüz gözü ile görmek için yola koyuluyorum. Udaipur’un biraz bizim deniz kıyısı şehirlerinin merkezlerini andıran bir havası var. Hediyelik eşya dükkanları daracık inişli çıkışlı yolları süslüyor. Yollar temiz. Motor trafiği de şu ana kadar gördüğüm şehirlere kıyasla daha rahat. Pichola gölü şehre bugünkü popülaritesini kazandıran ana unsur olarak yer alıyor. Dilerseniz gölün hemen yanıbaşındaki saraydan kalkan küçük teknelerle bu göl üzerinde bir gezinti yapabiliyorsunuz; fakat ben bu opsiyonu es geçtim. Göl üzerinde iki tane küçük adacık da mevcut: Jagniwas ve Jagmandir adaları. Jagniwas adası daha önce 1983 yapımı Roger Moore’un James Bond’u canlandırdığı Octopussy filmi ile de beyaz perdeye taşınmış ve üne kavuşmuş Lake Palace Hotel’e de ev sahipliği yapıyor. Ne yazık ki otelde konaklamayanların otele girişi yasak.

Rajasthan bölgesinin en büyük sarayı olma özelliğini koruyan City Palace, Pichola gölü kıyısında çok geniş bir araziyi kapsıyor. Saray muhteşem konumu, mimarisi, işlemelerinin yanı sıra birçok farklı galeriye de ev sahipliği yapıyor. Ben bunlar arasından sadece saray müzesini geziyorum. Burada da daha önce gördüğüm Hint saraylarında olduğu gibi odalar ve avlular birbirlerini kovalıyorlar. Sarayda işlemeler ve duvarlara yapılmış minyatürler çok iyi korunmuş durumda. Dilerseniz müzeye ek olarak, 1877 yılında Maharana Sajjan Singh’in İngiltere’den sipariş ettiği nadide kristalleri “Kristal Galerisi”nde görebilir ya da 22 tane klasik antika arabaya ev sahipliği yapan “Araba Koleksiyonu”na da göz gezdirebilirsiniz.

Saraydan çıktıktan sonra yine göl kenarına yakın Lal Ghat bölgesinde yer alan Jagdish Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Bu tapınak ince duvar işlemeleri ile görülmeye değer. İçeride küçük bir tören devam ediyor. İlahi söyleyen amcalar ortamın havasını yumuşatıyorlar. Tapınak’tan çıktıktan sonra, hala çok fazla vaktim olduğunu fark edince, zaten denemek istediğim Ayurvedic olayına el atayım diyorum. Rehberde önerilen küçük merkeze girip Ayurvedic cilt bakımı ve vücut masajı yaptırmak istediğimi söylüyorum. Hani dünya turu yapıyoruz da, prensesliğimizden de ödün vermeyiz diyip kendi kendime gülüyorum. Cilt bakımı yarım saat, masaj ise bir saat sürüyor. Masajın son bölümünde yapılan sırt, omuz ve boyun masajı beni çoktan farklı diyarlara götürmeye yetiyor da artıyor. Sersemlemiş olarak bu küçük bakımevinden çıkıyorum. Bu sefer de gölün güneyine doğru yürümeye karar veriyorum. Epeyce bir yürüdükten sonra hayvanat bahçesine denk geliyorum. Şaşkın şaşkın himalaya ayılarını, geyikleri hapsettikleri duvarlara biraz göz atıp otelin yolunu tutuyorum. Otelde güzel bir yemek yedikten sonra, yarın gideceğim Bombay’daki ayarlamaları yapıp odama çekiliyorum. Üç haftadır iyileşmek bilmeyen bademcik iltihabım enerjimi de içten içe yemeye devam ediyor, o yüzden günü erkenden bitiriyorum. Yarın da şehirde biraz oyalanıp 16 saat sürecek bir otobüs yolculuğu ile (evet, ne yazık ki yine yaptım!) Bombay’a gitmeyi hedefliyorum. Bombay dinlediğim hikayelerden dolayı gözümü korkutuyor.

24 Aralık 2012, Pazartesi.

Bir önceki otobüs yolculuğu deneyimimden sonra bir yedi – sekiz saatlik yolculuğu daha gece otobüsünde geçiremeyeceğimi fark edince, saat 11:00 için Udaipur’a yani göl şehrine, gidecek bir otobüse bilet alıyorum. Yol boyunca otobüs, belediye otobüsü misali her köyde durup yeni yolcular alıyor. Bazen ayakta binen yolcular da oluyor. Bu şekilde saatlerce yol gidiyoruz. Kulağımda müzik olduğu sürece beni rahatsız eden yok.

Udaipur’a geldiğimizde hava kararmış. Rickshaw’lardan birine atlayıp şehir merkezine geliyorum. Sırayla otelleri geziyorum. Kalmak istediğim otellerin ya internetleri yok ya da odalarda interner çalışmıyor. Fiyatları da çok pahalı. En sonunda Minerwa Otel’de karar kılıyorum ve yerleştikten sonra soluğu terastaki restoranda alıyorum. Noel olması nedeniyle birçok yabancı turist de bu terası doldurmuş. Ben internet üzerinden işlerimi halletmeye çalışırken (ne yazık ki internet çok kötü) herkes bir araya gelmiş, Kingfisher biralarını tokuşturuyor. Dans edenler, şarkılar söyleyenler var. Bir süre sonra zorla beni de gruba dahil ediyorlar. Arkada Frank Sinatra çalıyor. İlk fark ettiğim çok fazla İsrailli olduğu. Özellikle askeri görevden sonra gezmek amaçlı gelen tek başına kadınlar var. Muhabbet ettiğim kızlardan bir tanesi askerlik yapmak yerine ulusal hizmet yapmanın da ülkede mümkün olduğunu söylüyor, eğer dindarsanız. Kendisi bu şekilde, ihtiyacı olanlara yardım ederek iki senede tamamlamış görevini. Avustralya’dan gelip Hindistan’da buluşan bir grup Avustralyalı da var. Zaten ortama gürültüyü ve neşeyi de bunlar katıyor.  Yeni Delhi’den başladıkları yolu Goa’da partileyerek bitirmeyi planlıyorlarmış. En son olarak da Amerikalı bir kızla tanışıyorum. O da uluslararası ilişkiler okuyormuş ve bölümlerinin özelliği bir seneyi profesörleri ile gezerek geçirmeleri imiş. Bu seneyi tamamen dünyanın farklı kültürlerini anlamaya çalışarak geçiriyorlarmış. Tanzanya’dan başlamış, Hindistan’a gelmişler. Güneydoğu Asya’dan sonra da Latin Amerika’ya geçeceklermiş. İçimden diyorum, biz de güya aynı bölümü okuduk da, okulla bağlantılı olarak en fazla gidebildiğimiz yer Cebeci’deki Siyasal’a yakın kahvehanelerdi! Artık terası kapama vakitleri geliyor, ben ertesi gün beni bekleyen tempoya alışmak için odama çekiliyorum.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s