Jaipur, Hindistan.

Standard

22 Aralık 2012, Cumartesi.

DSC00503

Jaipur’un sonsuz uzanan turuncu çarşıları.

DSC00617

Amber Fort’tan.

IMG_2804

Maymun Tapınağı’nın sakinleri.

Her kaldığım şehirde arkamdan birkaç parça bırakıp ilerliyorum. Her seferinde o kadar yol taşıdığım yeni bir eşya gereksiz gözüküyor gözüme. Her seferinde çantamdan bir şeyler eksiliyor. Jaipur da bunun istisnası olmuyor. Odayı boşaltırken, on gündür benimle yolculuk yapmış birkaç parça da yolculuk sırasında bana eşlik etmeye son veriyorlar.

Odadan çıktıktan sonra ilk işim otobüs istasyonuna gidip bavulumu bırakmak oluyor. Jaipur’a gelirken beraber yolculuk yaptığımız Hollandalı kızlarla rastlaşıyorum. Onlar da buradan Pushkar’a geçmeye karar vermişler. Biraz muhabbet ettikten sonra soluğu rickshaw’cıların yanında alıyorum. Gitmek istediğim üç yer var, kıran kırana bir pazarlık başlıyor. Vermek istediğim fiyatı artırmıyorum inatla, onlar da bunun mümkün olmadığını söylüyor her seferinde. Ve en son dördüncü kez sırtımı dönüp giderken ben, aralarından biri razı oluyor. Bu amca mavi gömleği, ak saç ve sakallarıyla, beni götürmeyi kabul ediyor. Yol boyunca benimle hiç konuşmuyor. Kısa ve net cümleler kuruyor. Üstelik bir o kadar da asabi. Yolda gıcıklık olsun diye yayaların, motorların ve hayvanların üzerine sürüyor. Arada yoldan geçenlere bağırıyor. Bense sıkı sıkı tutunuyorum oturduğum koltuğa.

İlk durağımız maymun tapınağı. Yani Galta Mandir. Bu tapınak şehir merkezinden epey uzakta olduğu için genelde çok tercih edilmiyor. Bölgede yaşayan yüzlerce maymun nedeniyle bu ismi almış. Tepenin yukarısında Surya Mandir, yani güneş tapınağı da yer alıyor. Buradan şehrin manzarasını net bir şekilde görebiliyorsunuz. Bu iki tapınak da çok küçük. İçeri girdiğimde bir görevli alnıma sarı boyalardan sürüyor.  Sonrasında bu boyayı gören herkes maymun tapınağına gidip gitmediğimi soruyor. Dilerseniz girişte maymunlar için fıstık satanlar mevcut.  İkinci durağımız Amber Fort’a doğru ilerlerken küçük bir gölün içerisinde kalmış Jal Mahal, nam-ı diğer su sarayı. Bu saraya uzaktan bakabiliyorsunuz. Göl aynı zamanda yüzlerce kuşu gözlemlemek için de çok ideal bir nokta. Son durağımız ise Hindistan’ın en görkemli hisarlarından bir tanesi olan Amber Fort. Her kale ve hisarda olduğu gibi burada da sonsuz odalar birbirine açılıyorlar. Diwan-i-Am, Diwan-i-Khas, hamamlar, sarayın kadınları için ayrılmış odalar sırayla uzanıyor. İşin ilginç yanı kadınlar için ayrılmış bölmede sonsuz oda olmasına ve bütün odalar tek bir avluya bağlanmalarına rağmen, odaların hiçbir birbirine açılmıyor. Yani içeri giren hükümdar, diğer odalara ve kadınlara gözükmeden dilediği kadını ziyaret edebiliyor. Küçük bir gölün yanına kurulmuş bu hisarda biraz vakit geçirdikten sonra turu sonlandırıyorum.

3-4 saatlik tur karşılığında 350 RS ödeyip istasyonun orada iniyorum. Önümde otobüsüme kadar bir beş saatim daha var. Ben de eski şehrin yolunu tutuyorum. Teker teker mağazaların önünden geçiyorum. İlaç dükkanları, baharatçılar, tekstil mağazaları, ayakkabıcılar, uçurtmacılar (bu şehrin gökyüzüne ne zaman baksanız onlarca uçurtma görebilirsiniz), oyuncakçılar, bisikletçiler, demirciler, bilezikçiler… Sıra sıra dizilmişler pembemsi koridorların içine. İnsan kalabalığı ile beraber ilerliyoruz. Bir ara karşıdan karşıya geçerken, şaşkınlığımı anlayan bir amca bana yardımcı olmak istercesine benim yanımda durup beni de karşıya geçiriyor. Tanımadığımız insanların nezaketi bazen en ihtiyacımız olan anlarda bizi buluyor. Göz süzüyorum son kez sevdiğim renklere, kokulara, kaotikliğine sevgi nefret ilişkisi duyduğum kalabalığa. Sonrasında istasyonun yolunu tutuyorum. Artık hava kararmış olduğu için şehir son derece korkutucu olabiliyor. Şehrin gecesi ve gündüzü iki farklı yüzünü yansıtıyor aslında.  İstasyona geldiğimde hala üç saatim var. Bir kenara sıkışıp kitabımı okumaya koyuluyorum. Bir bakıyorum iki buçuk saat kalmış, bir bakıyorum bir saat kalmış, bir bakıyorum, otobüsüm gelmiş bile! Özellikle yataklı olduğu için tercih ettiğim otobüs yolculuğu 7 saat sürecek deniyor. Yani sabahın 6’sında mavi şehir, Jodhpur’dayım. Otobüsün yapısı çok farklı. İki katlı bölmelerden oluşuyor. Normal koltuklar ilk sırada yerlerini almışken, bunların üzerine koridora paralel olacak şekilde küçük ranzalar yapılmış ve bu bölmeler perdelerle kapatılmış. Yolculuk rahat geçecek hissine kapılıyorum. Güzelce perdelerimi çekip yola kendimi bırakıyorum.

21 Aralık 2012, Cuma.

_MG_2799

Uçurtmaları olmazsa olmaz.

DSC00627

Meşhur bal köpüğü, Hawa Mahal.

DSC00510

IMG_2758

IMG_2762

 

DSC00505

Tarihi gözlemevi Jantar Mantar’ın ölçüm araçları.

Garip bir şekilde, bugüne kadar kuzey Hindistan’ın bana hissettirdiği karmaşadan sonra Jaipur huzur veriyor. Ben de burada fazladan bir gün daha kalmaya karar veriyorum. Bu yüzden güne başlangıcı ağırdan alıyorum. İlk işim otele çok yakın olan otobüs garına gidip yarın gece için mavi şehir olarak anılan Jodhpur’a yataklı gece otobüsünden bir bilet almak oluyor, ücreti 400 RS. Eğer normal otobüs ile gitmek isterseniz, bu ücret yarı yarıya düşüyor. Bileti aldığım görevli, benim emin ellerde olmam için koltuğumu özellikle seçtiğini söylüyor ve teker teker her şeyi biletin üzerine yazıyor. Sonrasında postaneye uğrayıp bir süredir elimde bulunan kartpostalları yolluyorum. Bunlar için uygulama basit: pul al ve yapıştır. Eve göndereceğim küçük paket için ise durum biraz daha farklı. Postanenin girişinde bulunan bir amca paketleri beyaz bir kumaş ile kaplıyor ve kenarlarını dikiyor. Sonrasında dikiş yerlerine ve köşelerine bir tür balmumu damlatıp damgalıyor. En son olarak da üzerine gümrük girişi için ayrı bir evrak dikiyor. Bu da tamamlandıktan sonra ilgili görevliye teslim edebiliyorsunuz. Ben tam teslim edip postaneden çıkarken bir de ne göreyim, görevli benim kutuyu Türkiye’ye göndermek yerine Tunus’a göndermeye karar vermiş! E hadi, bir de onu düzelttir. Biraz rötarla postaneden çıkıp eski şehrin yolunu tutuyorum.

Bu şehre boşuna alışveriş şehri denmiyor. Her yerde sıra sıra mağazalar var ve bu mağazalar o kadar düzenli şekilde sıralanmışlar ki, çarşılardan geçerken kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Her mağazanın önünde bekleyen satıcılar, sizin kapılarının önünden geçeceğiniz beş saniye süresince bütün hünerlerini sergileyip sizi içeri çekmeye çalışıyorlar. E ben de sonunda dayanamayıp ilk alışverişimi yapmış oluyorum.

Şehrin eski merkezinde ilk görmek istediğim yer tarihi bir astronomik gözlemevi olan Jantar Mantar oluyor. Jantar Mantar, aynı zamanda şehrin kurucusu da olan astronom Jai Singh II tarafından 1728 yılında kurulmuş. Hindistan da bu gözlemevlerinden beş tane daha var; ama Jaipur’daki en büyüğü ve en iyi korunmuşu. Burası şu ana kadar gördüğüm hiçbir yapıya benzemiyor. Açık hava gözlemevinin içerisinde farklı amaçlarla kullanılan birçok farklı tasarımda yapı/heykel var. Bazıları güneşin, ayın, yıldızların yerlerini hesaplamaya yarıyor, bazıları da saati (hatta çok değişik bir güneş saati, zamanı sadece 20 saniye farkla yakalayabiliyor). Jantar Mantar’dan sonra City Palace’ı, yani sarayı ziyaret ediyorum. Sarayın içerisinde farklı binalara ve bahçelere ek olarak bir adet kostüm müzesi,  sanat galerileri ve silah müzesi de bulunuyor. Burada Çinli bir turist gruba denk düşüyorum, önce benim makinemle tek başıma fotoğrafımı çekmeyi öneriyorlar. Kabul ediyorum. Sonrasında da teker teker on tanesi ile fotoğraf çektirmek zorunda kalarak, bu teklifin bedelini ödüyorum. Diğer binaya geçiyorum, orada da teker teker geliyorlar. Eser’in dediğine göre ancak bu iki ülkede (Çin ve Hindistan) prim yapıyormuşum zaten. Buradan çıktıktan sonra da tam kapanmasına yakın Hawa Mahal’e giriyorum, elimde masala çayım. Hawa Mahal 1799 yılında Maharaja Sawai Pratap Singh tarafından saray kadınları şehirleri izleyebilsinler diye yaptırılmış beş katlı bir bina. Bol bol penceresi, rengarenk camları, küçük balkoncukları olan bu binayı hızlıca turlayıp şehrin manzarasını tepeden izleme fırsatı buluyorum. Gün yavaş yavaş pembe şehrin üzerinde batarken, ben de otele doğru yolumu tutuyorum. Giderken tabi ki Lassiwala’nın önünde durup lassi’mi içiyorum. Hindistan’ın en sevdiğim tadlarından biri bu yoğurtlu içecek oluyor. Yarın sabah şehrin merkezinden uzak maymun tapınağını, sarayı ve kaleyi görmeyi hedefliyorum. Bakalım bakalım!

20 Aralık 2012, Perşembe.

Sabah erkenden otelden ayrılıyorum ve otobüs durağına gidiyorum. Şansıma Jaipur’a gidecek ilk otobüs beş dakika sonra. Otobüs çok eski, ilerledikçe motorundan garip sesler geliyor, iç kaplamalarındaki paslar yavaş yavaş üzerinize dökülüyor. Kocaman çantam ve ben önde küçücük bir alana sıkışıyoruz. Yolda birkaç yerde duruyoruz, her kalabalık alana yaklaştığımızda otobüs “muavini” camdan sarkıp “caypır caypır caypır” diyor, bizim Aksaraycılar misali. Birkaç yerde duruyoruz, arada ben müzik dinlerken gürültüler patırtılar kopuyor bir bakıyorum otobüse bir satıcı binmiş. Heyecanla hevesle bir şeyler anlatıyor. Herkese sarı küçük broşürler verip elindeki ürünü yolcular üzerinde deniyor. Yanımdaki amca, bunun bir tür diz rahatlatma kremi olduğunu söylüyor bana. Sonra oluyor mu 230 km’lik yol sana altı saat süren bir tantana.

Jaipur’a varınca günü biraz ağırdan almam gerektiğini fark ediyorum. Yorulmuşum. Rajastan’ın başkenti, pembe şehir olarak da anılan Jaipur şu ana kadar gördüğüm Hindistan şehirlerinden çok daha farklı bir havaya sahip. Daha ferah, daha modern. 1876 yılında Galler Prensi’ni şehirde ağırlamak için tamamı pembeye boyatılıyor şehrin, bugün bile hala özellikle Eski Şehir’de pembe yapıları korumak kanunla güvence altına alınmış.

Otobüs istasyonunun etrafındaki otellere bakıyorum, hepsi ya dolu ya da internetsiz (annemler merak eder sonra). En sonunda şu ana kadar kaldığım en lüks (ama en pahalısı değil!) oteli yani Arya Niwas Otel’i buluyorum. Biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. Hedefim meşhur ve çok övülen Niro’s adlı restorana gitmek. Restoran hakkaten hakkını veriyor. Aynalı bölmeleri, bir amerikan diner’ını andıran oturma düzeni ile serviste kusur yok. Geldiğimden beri Hindistan’da yediğim en iyi Hint yemeğini yiyorum (ama en pahalısı değil!). Biraz insanları seyrettikten sonra yolun tam karşısındkai Lassiwalla’ya geçiyorum. Burası Hintlilerin meşhur lassi’leri ile ün yapmış ve bir sürü de taklidi açılmış küçücük bir yer. Tam kapamak üzereler, ama sahibi bana lassi’mi servis ediyor. Kıvamı yoğun, şekerli lassi toprak bardaklarda ikram ediliyor. İçeceğiniz bittikten sonra bu toprak kapları çöpe atıyorsunuz. Nedenini çok anlayamıyorum. Otele doğru yürüyorum. Rajastan’ın yumuşak havası bedenimi sarıyor. Tam bir hafta olmuş yola çıkalı; fakat sonunda Hindistan kendisini bana sevdiriyor.

Reklamlar

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s