Yeni Delhi, Hindistan.

Standard

15 Aralık 2012, Cumartesi.

DSC00085

DSC00093

_MG_2369

Qutb Minar’dan.

DSC00163

DSC00127

DSC00124

IMG_2376

Indira Gandhi Anma Müzesi’nden yansımalar.

DSC00130

DSC00149

Mahatma Gandhi’nin son 144 gününü geçirdiği ev.

DSC00147

Mahatma Gandhi’nin ölmeden önceki son adımları.

IMG_2420

IMG_2439

IMG_2433

IMG_2407

DSC00176

Humayun’un mezarından manzaralar.

Geceleri en ufak sese bile uyanan ben, Hindistan’da bunun en büyük problemlerden biri olacağını tahmin etmiştim ki hazırlıklı gelmişim. Çatapat patlatanlar mı, türkü çığıranlar mı, yükselen kahkahalar mı, havlayan köpekler mi… Bölük pörçük bir uyku sonrası Yeni Delhi’nin görece daha sıcak sabahına uyanıyorum. Hilal anlatıyor, özellikle ocak ve şubat aylarında bu şehirde gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok fazla olurmuş. 10.30’da buluşmaya karar verdiğimiz için ben 09.00 gibi kaldığım yerden çıkıyorum. Metro sistemi kapsamlı ve rahat, yolculuk yapmak kolay. Tek günlük metro kartı 100 RS’ye mal olduğu için bu sizi çok fazla ve gereksiz taksi parası ödemekten kurtarıyor. En güzel tarafı da sardalya gibi dizilmiş diğer vagonlara inat, trenlerde ilk (ve bazen ikinci de) vagonları kadınlara ayırmışlar. Burada ezilmeden ve tacize uğramadan yolculuk yapma imkanı buluyorsunuz.

Metro istasyonundan Qutb Minar’a olan uzun yürüyüş sonrasında Hilal’i kapıda beni beklerken buluyorum (25 dakika rötar ve yabaniliğimden kaynaklanan “umarım gelmemiştir” dualarım işe yaramamış demek ki!) Qutb Minar büyükcene bir arkeolojik alandan oluşuyor, bölgeye adını veren ise Müslüman sultan Kutabeddin tarafından yapılan devasa minare. Yıllarca yıldırımlara, depremlere, savaşlara karşı koymuş bu minare, ince işlemeciliği ile göz dolduruyor. Bu arkeolojik bölge ayrıca Hindistan’ın ilk camisine (söylentiye göre puta tapan 27 farklı tapınağın kalıntıları ile inşa edilmiş), çeşitli mezarlara ve bir adet medreseye ev sahipliği yapıyor. Biz cumartesi günü ziyaret ettiğimiz için içerisi üniformalı öğrenci kaynıyor. Her biri ile en az bir kere “hello, what is your name?”leştikten sonra fotoğraf çektirmek artık boynumuzun borcu oluyor.

Buradan sonraki durağımız Mahatma Gandhi’nin suikasta uğradığı Gandhi Smriti olacakken, bir anda kendimizi Indira Gandhi anısına yapılmış müzede buluyoruz. Ölmeden önce yaşadığı evi, çok güzel ve çok kapsamlı bir müze haline getirmişler. Indira Gandhi’nin özel yaşamından, politik kariyerine birçok konuda bilgi sahibi olabiliyorsunuz bu küçük müzede. Ek olarak, evin belli başlı odaları da oldukları gibi ziyaretçilere açılmış. Bana kalırsa en ilginç yanı da bu odalar. Evin çıkışında Indira Gandhi’nin ölmeden önce yürüdüğü ve vurulduktan sonra yere düştüğü yol da özel bir kristal ile kaplanmış. Buradan sonra yakın sandığımız, fakat çok uzak olan Gandhi Smriti’ye gidiyoruz. Benim kişisel olarak Yeni Delhi’de en çok merak ettiğim yerlerden biri. Mahatma Gandhi’nin ömrünün son 144 gününü geçirdiği bu huzurlu ve sade konut, girer girmez sizi etkilemeye yetiyor. Duasından sonra suikast edildiği noktaya kadar yürüdüğü yol adımları ile belirginleştirilmiş. Burada dolanırken Myanmar’lı keşişler ile rastlaşıyorum. Biraz muhabbetten sonra geçenlerde oynanmış Manchester – Galatasaray futbol maçına geliyor konu. Ben gözümü keşişlerden birinin ağzındaki üç adet altın dişten alamıyorum nedense konuşurken. Kırmızı kıyafetleri ile yeşillikler üzerinde o kadar güzel gözüküyorlar ki. Myanmar’a da yolumun düşeceğini söyledikten sonra ben, biraz Yangoon ve Mandalay hakkında konuşup farklı yönlere yol alıyoruz.

Bir sonraki durağımız Hindistan’ın ikinci kralı Humayun’un mezarı oluyor. (Yine girişte hintliler sadece 10 RS öderken, turistlerden 250 RS ücret alınıyor, bu konuda sıradakilerle dertleşiyoruz. Herkes aynı durumdan müzdarip!) İran etkisi ile inşa edilmiş bu mezar, Humayun’un eşi Hacı Begüm’ün aşkının sembolü olarak gün batımında kırmızı kırmızı parlıyor. Bitmek tükenmek bilmez bahçeleri ve havuzları ile Yeni Delhi’nin karmaşasında bir vaha niteliği taşıyor.

Son durağımız ise Akshardham Tapınağı oluyor. Şehrin doğusunda yer alan bu tapınağa giriş o kadar çetrefilli ki. Giriş ücretsiz olmasına rağmen yanınıza hiçbir eşya almanıza izin vermiyorlar. Sadece para ve su. Bunun için sonsuz sıralar bekleyip eşyalarınızı bir “eşya odasına” yerleştiriyorsunuz, ondan sonra da güvenlik aramasından geçmeniz gerekiyor. Eğer yarı yolda bıkmaz da içeri girmeyi başarırsanız karşılaştığınız manzara muhtemelen ağzınızı açık bırakmaya yetecek etkide olacak. 2005 yılında tamamlanmış bu yepyeni tapınak baştan sona göz dolduran ince işlemelerle dolu. Yazılana göre 11000 işçi bu tapınağın inşasında gönüllü olarak çalışmış. Havanın kararması ile tapınağın meşhur havuzlarında “magical fountain” su gösterilerini izliyoruz. Her su hareketinde bütün seyirciler çığlıklar atıyor, ben artık açlıktan ve ayaklarımın sızısından aynı tepkiyi gösteremiyorum tabi.

Gün geceye karışırken konakladığım bölgeye geri dönüyorum. Kendime hediye olarak güzel bir restoranda ilk adam gibi hint yemeğimi ısmarlıyorum (iki gecelik konaklamamdan daha pahalı olduğunu söylememe gerek yok herhalde). Ertesi gün sabah treni ile Amritsar ve Altın Tapınak hayalleri ile güne son veriyorum.

14 Aralık 2012, Cuma.

_MG_2246

_MG_2303

_MG_2295

_MG_2302

_MG_2261

_MG_2276

IMG_2569

_MG_2264

Jama Camisi’nden manzaralar.

_MG_2314

Chatta Chowk kapalı çarşısı, Red Fort’a girerken.

DSC00057

DSC00059

DSC00067

_MG_2316

Redfort’tan manzaralar.

_MG_2253

_MG_2259

Kuşbakışı.

_MG_2245

Meşhur üç tekerli motor taksiler.

DSC00076

Paharganj geceleri.

Hindistan hakkında herkesin iyi kötü bir fikri vardır ya, inanın bana buraya gelene kadar o fikirlerin aslında hiçbir anlamı olmadığını anlayamıyorsunuz. Gelmeden bana söylenen, anlatılan her şeye rağmen beni karşılayan Hindistan çok farklı. Herkesin üzerinde durduğu ve haklı olduğu tek nokta ise bütün kaotikliği ile beraber şu ana kadar gördüğüm hiçbir yere benzemediği.

Perşembe gecesi  THY’nin 19.45 uçuşunu, görece üst düzey bir yolcu profili ile beraber beklerken, aklımdan geçenlerin ucundan kıyısından dolanamıyor Hindistan’daki ilk günüm. Yaşadığımız uzunca motor sorunu üstüne yediğimiz rötar ile sabah 06.15 civarında Yeni Delhi’nin Indira Gandhi Havaalanı’na indiğimizde beni karşılayan görkemli yapının etkisi ise kapıdan dışarı adımımı atana kadar sürüyor sadece. Yağmurlu bir Yeni Delhi sabahına merhaba!

Kalmayı planladığım Paharganj bölgesinde yer alan Yeni Delhi Tren İstasyonu ve Havalimanı arasında çalışan metro hattı kullanım dışı olduğu için peşimden koşan bütün taksicileri savsaklayıp 85 RS tutacak otobüsüme biniyorum. Otobüs eski ve yorgun. Virajlardan döndükçe otobüsün üst kısmında birikmiş sular kollarımı ıslatıyorlar. Otobüsteki tek kadın olmamı fırsat bilen herkesin meraklı bakışları üzerimde. Sonraları farkına varıyorum, ben turistim diye bağıran beyaz tenimin bütün yolculukta lanet gibi üzerimde etkisini sürdüreceğine. Yolda durduk yere fotoğrafımı çekenler mi dersiniz, beni takip edenler mi, konuşmaya çalışanlar mı ya da sadece laf atanlar… En sonunda acıklı surat ifademe dayanamayan yol arkadaşım, Almanya’da okuyan Bombaylı genç muhabbeti kuruyor da, bana kendi ülkesi, yemekleri, kültürü hakkında ipuçları vermeye başlıyor.

Yeni Delhi Tren İstasyonu’nda iniyorum, Paharganj çıkışını bulmaya çalışıyorum. İki “görevli” tarafından gitmek istediğim bölgenin islami bir festival yüzünden kapatıldığını ve devletin resmi turizm bürosundaki görevlilerden onay alarak o bölgeye giriş yapabileceğimi öğreniyorum (kitaptaki en temel numarayı nasıl yediğimi hala aklım hayalim almıyor). Beni yönlendirdikleri turizm bürosu tabi ki turist peşindeki bir avcıdan farksız. Benimle beraber otellerin rezervasyon yapan bölümlerini ararken aslında yan odayı aradığını ve her seferinde “üzgünüz bu bölgede festival var, giriş yapamazsınız” demelerini sağladığını çok sonradan anlıyorum. İkinci alternatifim olan konaklama bölgeme ise (eski şehir tarafı), şehrin genelevlerinin olduğu bir yer yakıştırması yapan görevli, tek kadın olarak yolculuk yapmamı fırsat biliyor. “Müslüman kardeşimin” beni ikna çabaları işe yaramayınca, devreye ikinci bir arkadaş giriyor, gizlice bana bu büronun resmi büro olmadığını aslının farklı bir yerde olduğunu, beni oraya yönlendirebileceğini söylüyor. Ve bingo! İkinci büro da resmi büro değil. Ben de diyorum bu adamlar neden bana ısrarla tur paketi kakalamaya çalışıyorlar!

En sonunda sıtkı sıyrılmış bir şekilde Connaught Meydanı’nda dolanan ben, birkaç otele göz attıktan sonra şans eseri resmi turizm bürosunu buluyorum ve oradakiler bu numaraların çok klasik olduğunu belirtip daha dikkatli olmam konusunda beni uyarıyorlar. Aslında kapalı olmayan Paharganj bölgesine üç saat rötarla gelip felaketten bozma; en azından ucuz, merkezi ve interneti var diye sevinip geceliği 400 RS’den Hindustan Guesthouse ile anlaşıyorum. Günün etkisini üzerimden atmak için biraz uyuyup enerji topladıktan sonra şehri gezmek için yola çıkıyorum. İlk durak Jama Camisi oluyor. Hindistan’ın en büyük camisi olan bu kırmızı yapı, üç kapıdan şehri selamlıyor. Girişte ayakkabılar çıkarılıp bir kenara bırakılıyor.

İkinci durak Sunehri Camisi, görece küçük bu caminin özelliği 1739 yılında Nadir Şah’ın askerleri, Hintlileri katliama uğratırken, kendisinin bütün bu olanları bu camiden izlemiş olması. Daha sonra yolun karşısında yer alan devasa “Red Fort”a gidiyorum, girişi turistlere 250 RS (Hintlilere sadece 10 RS). Bu yapı içerisinde yer alan kapalı çarşı Chatta Chowk, Hint Savaşı Hatıra Müzesi, Diwan-ı Khas, Hint Arkeoloji Müzesi ile çeşitli saray, hamam ve camileri gördükten sonra ortalıkta dolanıp fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Gün batımı kırmızı taşları yumuşatıyor. Bu sırada yanıma Hintli birisi yaklaşıyor. Zaten herkese karşı tepkili ve somurtuk olan ben, biraz biraz Hilal’le muhabbet etmeye başlıyorum. Keşmir’de mikrobiyoloji yükseklisansını bitirmiş Hilal akşama kadar bana eşlik ediyor. Politikadan, insanlardan, kültürlerden bahsediyoruz, bir yandan eski şehrin sokaklarını ve pazarlarını dolanırken. Digambara Tapınağına ve kuş hastahanesine kapalı oldukları için uzaktan göz süzüyoruz. Ben çoğu zaman cümle bile kuramıyorum, etrafımda o kadar fazla karmaşa var ki. Sürekli birileri korna çalıyor, sürekli birileri bir şey söylemeye çalışıyor, sürekli bir şeyler oluyor. Bisikletler, rickshaw adı verilen üç tekerli motorlar, motorsikletler yollarda yürümeyi imkansız hale getiriyor. Zaten bütün Yeni Delhi trafiğini de bunlar kontrol ediyor, akın akın her yerde üzerinize sürüyorlar.

Gündüzü farklı, gecesi farklı bu şehirde benim için kaldığım oteli bulmak yeni bir macera. Sağolsun Hilal bu konuda da yardımcı oluyor, ertesi gün Qutb Minar’da buluşmak üzere sözleşiyoruz. Bir gün, bir geceye karışıyor. Hayatımda yepyeni bir sayfa beklemediğim şekilde açılıyor. Daha ilk gününden bana bunları hissettiren bu ülke, bakalım bir ay sonrasında bana hangi cümleleri kurduracak merak ediyorum.

Reklamlar

2 responses »

Yorum Yapın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s